Hikaye

 

 

Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?

Feride Çiçekoğlu


O akşam onu yemeğe çağırmayı unutmuşlar. İlk kez.

Karanlık inerken oyunun en tatlı saati. Her akşam o vakitler yüreğinde kavak yapraklarının pırpırı. "Biraz daha, biraz daha!"

O zamanlar Yenimahalle'nin evleri ağaçlar arasında, iki katlı. 1950'lerin Ankara'sı. Naylon jüponlarla plastik mandallar Tuslog'dan Hergele Meydanına inmemişler daha. Çocuklar, babalar eve dönmeden çağırılır, el ayak yıkanıp sofraya öyle oturulur.

Ağabeyimle ablam neden görünmediler ikindiden bu yana? Anneme niye limon kolonyası koşturdu komşu Nuriyanım teyze? Hava kararınca kızkardeşim kendiliğinden girdi, ama ben girmem eve. Ayağımın burnuyla topa, top duvara, ayağımla topa, top duvara... Beşinci duraktan doldurulmuş fileleriyle babalar teker teker evlere. Nereye kayboldu bütün arkadaşlarım?

Ne kimse bir şey söylemiş ona, ne de o bir şey sormuş kimseye. Karanlık koyulaşana kadar duvarla öylece top oynamış tek başına. Çok sonraları düşünmüş, peki ya çok özlersem babamı, nasıl görürüm onu diye. On üç yaşındayken kırk sekiz yaş ölünebilecek kadar çok, ölüm bilinemeyecek kadar uzak.

Aynı yıllarda bizim evimiz Kocatepe'de. Koca bir cami kümbetinin Ankara'ya abanmasına çok var daha. Kocatepe yemyeşil, çaprazımızda Hindistan, hemen altımızda bahçemize komşu Bulgaristan sefaretleri. Bahçede koca bir taş havuz, çevresinde mor ve beyaz zambaklar. Konuşmaya sefaretle bizim aramızdaki bir dizi kavağa bakarak başlamışım. Dizinin en sonundaki cılız kavağı okula gidene kadar "en küçük Bulgar" sanmışım.

Benim o yıllardaki tek derdim uzun sarı saçlı Bulgar kızının incecik beli. Gerisi iyilik güzellik, el bebek gül bebek. Yaz oldu mu akşamüstleri Kızılay'da piyasa. Kızılay Parkının atkestaneleri altında çekirdek, PekPak Pastanesinde ayaklı madeni kaplarda çikolatalı dondurma. Sade istemem, vişne de koymasınlar. Kış oldu mu, aman üşümesin. Ev sobalı, büyüğünü önceden haber ver. Tuvalete benden önce Alaeddin gaz sobası girer. Sonra, "baba, bitti..."

Haber verirdin, gaz sobası taşırdım tuvalete. Sen çağırana kadar kapı önünde, elimde köşesine çiçek işlenmiş taharet bezinle nöbette. Çabuk yetişeyim ki ağrımasın bacacıkların. Nasıl kıyıp da vurdular tabanlarına?

Yenimahalle'deki evin ardında sebze bahçesi. İş dönüşü çilingir sofrası fasulyelerle mısırlara nazır. Bir fasulye, bir mısır, ki tutunsun biri öbürüne. Dört kardeş babayla birlikte tepsinin çevresinde. Lokma verilirse alırlarmış, el uzatmak sığmazmış adaba.

Ablama tek zeytin, ağabeyime bir lokma peynir, kızkardeşime çeyrek salatalık, sucuğu bana denk getirirdi her seferinde. Daha önceleri, Saksı Sokaktaki evde bahçe yoktu, babam hazan Esenpark'a götürürdü bizi. Kendine bir duble, dördümüze birer gazoz. Fasıl dinlerdik batan güneşe karşı.

Esenpark da yok artık. Yerinde, Altındağ Belediyesi için bir lenduha, kale girişini tıkamakta. Hacettepe'nin üzerinden, ki ilk yaradır eski Ankara'yı kanatan, Kocatepe Camiiyle bakışıp dururlar, iki suç ortağı gibi.

Onların Saksı Sokaktaki evinden bize kalan, ot minderlerin üzerindeki işlemeli örtülerdir, şimdi yatak odamıza perde. Bir de yüksük rakı kadehiyle batan güneşe karşı dinlenen fasıl. Ve hala babasının elidir sucuğa her uzanan, bilirim.

Benim babam sigara, içki koymazdı ağzına, ağabeyi İzmir'deki halı mağazasını batırmış içki ve kumar yüzünden, öyle derlerdi. İmrenirdim rakı içen babalara, çocukluk işte. Son gece eğilip öptüm, "İçki kokuyor ağzın, hem yine çok sigara içmişsin," dedi. Kızdım içimden, hala yaşıyordu. O gece annem beklemiş başını sabaha kadar. Karşıdaki kebapçının durmadan yanıp sönen neonları, yarısı yeni yeşeren akasyalarla perdeli: ...hapçısı, ...hapçısı, ...hapçısı... Bak ecel teri de geldi işte, hoşça kal. Tamam!

Ertesi gece dişlerimi fırçaladım, ne içki, ne sigara. Eğilip öpsem, sevinse... Ama nerde?

Kendimi bildim bileli her yıl haziranı beklerdi. Haziranı gördü mü o yılı güvencede bilirdi. Göremeyeceği ilk haziranı düşününce gözlüğünü çıkarıp, dörde katlı ütülü beyaz mendiliyle gözlerini silerdi. Ağlayan baba istemez, gözyaşını zaten pek bilmez, terslenirdik. Ege şivesiyle işi şakaya vurup bizi güldürürdü: "Kendi ölümünüze ağlaman evladım!"

Dörde katlı o beyaz mendil çocukluğumun ayrılmaz parçası. Üşenir mendil bile taşımazdım, yaşamın tüm yükleri gibi mendil de babamın görevi. "Bir iyiliğin var, ne zaman burnum aksa mendilin hazır," beş yaşımın sonraları sürüp giden esprisi.

Çeyrek asır sonra aynı espriyi bire ikilik karanlık bir hücrede avuç içi kadar kağıda kargacık burgacık karalayacağım. Tepemde bir polis memuru, babamın bana ulaştırabildiği ilk torbada bir kilo elma, bir kilo portakal, uzun yün çorap, bir de kazak, balıkçı yakalı. Bademciklerimi düşünmüş belli. Soğuğu aynı yerlerden alırız baba-kız, kulaklarımız ve boğazımız netameli.

Öyle berbattı ki yazın, bu benim kızımın değil, diye bağırıp çağırdım kapıda. Hiç aklıma gelmedi seni hırpalamış olabilecekleri. Hep derlerdi ama inanmazdım. Ben bu devlet için hakimlik, savcılık yaptım! Belki hırsızları filan dövüyorlardır karakollarda. Ben bile iki tokat atmıştım, doğru, infaz savcısıyken özel iznimle çıkıp firar eden bir mahkûma. Hala içim yanar, kimbilir ne derdi vardı köyünde. Ama sana... İnanamıyorum be hayatım!

Onsuz geçecek ilk haziranın arifesindeki o ilk nisan gecesi hiç ağlamadım. Yalnızca gözlerim doldu, domatesli pirinç çorbasını görünce, aynı sahanda ısıtmıştık bir gece önce, iştahım yok, deyip yememişti. Sonra, o durdu yanımda, sabaha kadar elimi tuttu. Hem babam, hem oğlumdu.

Keşke görebilseydim babanı... Resimlerine bakıyorum, sonra sana... Babanın mektubusun sen de, benim gibi. O gece, senin elini tutarken, otuz yıl öncesine gittim. Ayağımla topa, top duvara, ayağımla topa, top duvara...

Çok sonraları, ağladığımda doludizgin, kaç haziran geçmişti aradan onsuz? Cemal Süreya'nın ölümünü haber aldığım gün, şiirlerini karıştırıyorum ki... Hiç görmemişim içlerinden birini: "Sizin hiç babanız öldü mü?" Demek babam sağken okumuşum bu şiirleri:

Yıkadılar aldılar götürdüler Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Ben ağlıyorum sümük tükürük, elimi uzatmışım sanki dörde katlı beyaz bir mendil umarak. Elimi tuttu yine, ama nerden bilsin mendili? O zaman çöktü içime bir kez daha, demek bundan böyle mendil taşınacak.

Nefret ederim her tür törenden. Ne düğün, ne cenaze. Babamın cenazesine gitmiştim elbet, ayıp olmasın diye. Bir cenazeye daha gittim durup durduk yerde, Cemal Süreya'nınkine. Topu topu iki cenazeye gittim hayatımda zaten, üstelik herhalde hiç benzemezlerdi birbirlerine.

Cemal Süreya'ya göre, "Ankara Ankara. Ey iyi kalpli üvey ana!" Oysa babam, Atatürk'ün başkentidir diye gönül vermişti Ankara'ya. Son demine kadar terk etmedi, sanki o Ankara'da kalsa irtica geri adım atacak. Kocatepe Camiinde bir kadir gecesi. Yollara park edip gitmişler, doğum doktoruna yol açmayan düşman bakışlı çember sakallar. "Mevlüt doğumdan ulvi!" Onuncu yıl marşını liseli heyecanıyla söylerdi hala, biraz da seksenlerin sakal tipi nedeniyle mi küstü hayata?

Atatürk'ün başkenti için kahroldu en çok, yine de toz kondurmadı devletin geçmişine. İnanmaz göründü devlet eliyle atılan falakaya, verilen elektriğe. Görüntünün gerisini ortaya dökebilen, prostat ameliyatının narkozu.

Elektrik verdiler bana, hepsini birer birer duydum hayatım. Doktor değil bunlar, katil... Bir şeyim yoktu benim, iki aspirin bir müshil içsem iyileşirdim. Üstelik bir şey de bilmiyorum. Neden hala sorup duruyorlar, niye elektrik veriyorlar hala, belkemiğimde bir ağrı, üzerime abanıyorlar...

Çoğunu yeni anımsıyorum bunların, yazarken ancak. Vathi köyündeyiz. Vathi, köyün eski, Rumca adı. Ne zaman Turanköy etmişler tabelaları? 12 Mart sonrası mı, yoksa 12 Eylül mü? Belki çok daha eski. Şu anda öylesine huzurlu, sanki yıkımlar ve darbeler görmemiş ve görmeyecek gibi. Çardaklarda soğan bağlayan kızlar, kadınlar. Sohbetler düğünler üzerine. "Gitmedi benim adam muhtarın düğününe. Kimse gelmeyecek bizimkine." Çınarların altı kırmızı soğan yığınları. Denizde eylül güneşi, karşıda Marmara Adası.

"Girsene denize, su çok güzel. Sonra yazarsın, sanki acelesi var."

Ne yazdığımı bilmiyor. Bilse, gelir mi babamla babasının kağıt üzerindeki sohbetlerini dinlemeye? Kalemimi bırakıp denize yürüyorum. Yürüyorum, yürüyorum... Daldırıyorum başımı. Suyun bir karış altında açıyorum gözlerimi. Güneş kirpiklerimde binbir parça. Güneş neden bin parçaya bölünür, bilir misin?

Kapıyorum, yeniden açıyorum gözlerimi. Kapkaranlık! Açıyorum sandım da açmadım diye korkup dokunuyorum gözkapaklarıma ... Gözlerim açık, kör mü oldum yoksa? Fırlayıp çıkarıyorum kafamı sudan. Yanı başımda bir sandal, sandalcıyı görüyorum önce. Kör olmamışım demek, seviniyorum. Ama ortalık gerçekten karanlık, gece.

Anımsıyorum, sandala biniyorduk, mehtap sefası yapmaya. Küçük bir sandal, annem, babam, kardeşim ve sandalcı yerleştiler. Babam biraz tedirgin, sevmez denizi, yüzme de bilmez. Biz ısrar ederiz gir diye, direnir. İlkokuldayken denize götürmüşler, İzmir'de İnciraltı Plajına. Bir arkadaşı boğulmuş, çıkarıp sudan uzatmışlar upuzun. Kendi girmiyor, bizim girişimizi de huzursuz izliyor. Çok yalvarmasak razı olmazdı sandala binmeye, hele böyle gece vakti... Peki ama ben niye denizdeyim? Zihnim niye karışık?

Gündüz de karışık bir şeyler olmuştu bugün. Gündüzü anımsamaya çalışıyorum. Öğlen yemek yiyorduk, iskeleye bakan meydanda. Köfte ve çoban salata. İskender Beyler motorla plajdan döndüler. Karısının bacağı sakat, yazık. Babam evham yaptı tanıştıklarından bu yana.

Aman evladım dikkat edin! Banyoda ayağını yıkarken olmuş. Görünmez kaza, Allah korusun! Bacağını kaldırmış lavaboda yıkamaya, indirirken kayıvermiş. Yer ıslakmış herhalde, olacağı var işte. Kaç kere alçıya almışlar, yeniden kırmışlar. Allah doktorların eline düşürmesin! Hekime, hakime muhtaç etmesin derler, ben içindeyim, bilirim...

Önce İskender Bey tırmanıyor iskeleye. Elini uzatıyor, karısını çekecek. Gücü yetmiyor, kadın geriye kayıyor. Ayak tırnakları pedikürlü, koyu kırmızı cila, uzun tırnak. Toparlayamıyor kendini, tırnağı takılıyor iskeleye. Biz tabii sonradan görüyoruz yerinden sökülmüş kanlı tırnağı. Köfte ile salata yer ve gazoz içerken iskeledeki kargaşayla yerimizden fırlıyoruz. Günün konusu oldu İskender Beyin hanımının sökülen tırnağı. Kaptanın pansiyonunda ve iskeleye bakan Yakamoz restoranda herkes bunu konuştu. Gazeteler gelene kadar.

Derken gazeteler geldi ve bomba patladı: Marilyn Monroe intihar etmiş. Ben ağlamadım ama İskender Beylerin kızı ağladı. "Bazıları Sıcak Sever"i yeni görmüş, çok sevmiş. Hem de içini çeke çeke ağladı. Annesinin tırnağına bile ağlamamıştı, ben şaştım.

Bir yandan sökülen ayak tırnağı, bir yandan Marilyn Monroe... Denize de gidemedik. Motor bulup Erdeğe yolladık İskender Beyleri. Adanın arka yanına yürüdük akşamüstü. Mısır tarlalarının oraya. Kazanda mısır kaynatıyorlardı, aldık. Babamın elinde hırka torbası. Üşürsek giyelim diye dördümüzün hırkaları. Öğleden sonra denize giremedik ya, kardeşimin suratı asık.

Karşıdan iki çocuk geliyor, babam kardeşime diyor ki, "Bak şimdi, nasıl korkutacağım onları. .." Koşmaya başlıyor birden, bir elinde hırka torbası, öbüründe mısırı. Hem koşuyor çocukların üzerine, hem marş söylüyor:

"Güzel İzmir Anadolu,

Kalbim senin için yara dolu..."

Nasıl kaçıyor çocuklar, hem kaçıyor, hem yine de ara sıra arkalarına bakıyorlar. Büyük olan küçüğünü çekiştiriyor bir yandan: "Yürü lan!"

Kardeşim gülüyor kahkahalarla. Keyfi yerine geliyor, akşam için pazarlık yapıyor: "Ama gece sandala bineceğiz, tamam mı?" Çünkü dün gece binememiştik, babam korktuğu için.

Sandala biniyorduk. Geceydi. Ben biniyordum en son. Ama niye suyun içindeyim? Sandalcının sesini anımsıyorum: "İskeleyi kendine çek, kendine çek iskeleyi!" "Eyvah, düşecek," diyor annem. Yakalamaya çalışıyor. Ayaklarım sandalda, ellerim iskelede, gittikçe açılıyor sandal. Suya bakıyorum, su karanlık. Büyüyor su, yakınlaşıyor, Düşüyorum.

Suyun altında açıyorum gözlerimi. Kapkaranlık. Fırlayıp çıkarıyorum kafamı sudan. Yanı başımda bir sandal. Sandalcıyı görüyorum önce. Sonra babamı. Adımı haykırıyor, sandalın içinde ayağa kalkıyor ve suya atlıyor. Ama yüzme bilmez ki babam...

Çekip beni sudan çıkarıyor. Su topu topu göğsüne geliyor babamın, ama bilmiyordu atlarken. Ya derin olsaydı, İnciraltı'ndaki arkadaşı gibi...

Elbiseme bakıyorum, beyaz üstüne grup grup renkli toplar ve basketbol potaları. Renkleri akmış topların, kırmızı, mavi, yeşil, yol yol. Yazık, yeni dikmişti annem bu elbiseyi. Kumaşını ben beğenmiştim, poplin. Biraz da pahalıydı, Menekşe mağazasından. Bulvar Pasajından çıkınca hep şaşırır annem, Menekşe Büyük Sinema yönünde mi kalır, yoksa sol tarafta, Trakya Şarküterinin orda mı.

Sudan çıkıyorum...

Arkama bakıyorum, babamı da çıkardılar mı iskeleye diye.

Babam yok. Üstelik gündüz. Hem burası Marmara Adası bile değil. Babam yok, babam nerde?

Bir adam, ak saçları aslan yelesi, 45-50 arası, tam babam yaşlarda. Ama benzemiyor babama. Bir kadına sesleniyor, suya girmesi için.

Kadın sahilde tek başına oturmuş, bir şeyler yazıyor. Gözlüğünü çıkarıyor, kağıt bir mendille kuruluyor gözlerini. Bana birini anımsatıyor, çok iyi tanıdığım birini... Burnunu silerken bana bakıyor, gözleri sanki babam.

Gözlüğünü takışma bakıyorum. Aynı babam gibi.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült