Hikaye

 

 

Sevgi

Tibor Dery


Hücre kapısı açıldı, gardiyan içeriye bir şey attı. “Al!” dedi. Üstüne bir numara yazılmış bir torba düştü mahkûmun önüne. B. kalktı, derin bir soluk alarak gardiyana baktı. “Öteberilerin,” dedi gardiyan. “Hadi giyin. Traş olacaksın.” Yedi yıl önce çıkardığı elbiseleriyle pabuçları vardı torbada. Elbiseler buruş buruştu, nemliydi, pabuçları da küflenmişti. Küflü gömleği eliyle biraz düzeltip giydi. Sonra hapishane berberi gelip onu traş etti.

Bir saat sonra hapishane kalemine götürüldü. Koridorda kendi elbiselerini giymiş sekiz, on mahkûm daha vardı, ama önce onu çağırdılar. Masada bir çavuş oturuyor, başka bir çavuş da yanında duruyordu. Bir yüzbaşı bir aşağı, bir yukarı dolaşıyordu. “Gel buraya,” dedi masadaki çavuş. “Adın?.. Ananın adi?.. Gideceğin yer?..” — “Bilmiyorum,” dedi B. — “Ne demek yani? Gideceğin yeri bilmiyor musun?” diye sordu çavuş.

“Hayır,” dedi B., “Nereye götürecekler bilmiyorum ki?” Çavuş yüzünü ekşiterek: “Bir yere götürmiyecekler,” dedi. “Eve gidip ananla yemek yersin, gece de istersen yatağına bir kadın alırsın. Anladın mı şimdi?” Mahkûm karşılık vermedi. “Gideceğin yer?” — “Sziffa caddesi, 17 numara” — “Budapeşte’nin hangi bölgesinde?” — “İkinci,” dedi B., “Neden bırakıyorlar beni?"

“Bırakıyorlar işte! Nokta!” diye gürledi çavuş. “Buradan defolup gittiğine sevinmiyor musun?”

Yandaki odadan özel eşyalarını getirdiler: Ucuz bir kol saati, bir dolmakalem, babasından kalma, karayla yeşil arası, eski bir cüzdan. İçi boştu. “İmzala şurayı,” dedi çavuş. Saati, kalemi, cüzdanı aldığını bildiren bir makbuzdu bu. “Şunu da.” Bu da ücreti olan yüz kırk altı forinti aldığını bildiren makbuz. Parayı sayıp masanın üstüne koydular. “Koy bir yere,” dedi çavuş. B. paralan cüzdana yerleştirdi. Cüzdana da sinmişti küf kokusu. En sonunda çıkış kağıdını da verdiler. Kağıtta “tutukluluk sebebi” yazısının karşısındaki noktalı yerler boş bırakılmıştı.

Koridorda bir saat kadar bekledi. Sonra başka üç mahkûmla birlikte dış kapıya götürüldü. Onlar kapıya gelmeden, koşa koşa bir çavuş geldi, durdurdu onları. Dördünden birini alıp tabancalı adamlar arasında yeniden hapishaneye götürdü. Adamın traşlı yüzü sapsan kesilmişti, gözleri donuklaşmıştı. Üçü kapıya vardılar. “İşte tramvay da geldi, hadi bakalım,” dedi gardiyan. B. dikkatle ona baktı, çıkış kağıdını gösterdi. Sonra öyle durup yere bakmaya başladı. “Ne bekliyorsun be!” dedi gardiyan. B. hep duruyor, toprağı inceliyordu. “Defol git be!” dedi gardiyan. “Ne sallanıyorsun hala?” “Gidiyorum,” dedi B. “Yani gidebilir miyim?” Nöbetçi hiç sesini çıkarmadı. B. çıkış kağıdım cebine koyarak büyük kapıdan çıktı. Birkaç adım gittikten sonra dönüp bir bakmak istedi, ama tuttu kendini. Bir an dinledi, arkasında ayak sesi yoktu. “Şu tramvaya varıncaya kadar kimse omuzumdan yakalayıp geri götürmezse özgür sayılırım. Sayılır mıyım acaba?”

Durağa gelince bir daha bakındı: Kimse gelmiyordu ardından. Terini silmek için ceplerinde bir mendil aradı, ama bulamadı. Gelen tramvaya atladı hemen. İkinci mevkiden yüzü çiçek bozuğu bir gardiyan iniyordu. B.’yi görünce, domuz gözlerini andıran gözlerle yukardan aşağı süzdü. B. selam vermedi. Tramvay yola gıktı. O anda gardiyanı selamlamadığı, tramvayın yola çıktığı andan hemen sonra dünya gürültülerle doldu. Hani sinemada ses kesilir de film bir süre sessiz devam ettikten sonra oyuncuların ağzından bir kelimenin yarısı patlayıverir ya, tıpkı öyle. Çevresinde renkler patlamaya başladı. Karşıdan gelen tramvay B.’nln gördüğü sarıların en sarısıydı. Titrek ışıklı, gri bir evi öyle hızlı geçti ki, B. bir daha durulamayacağını düşündü. Gelincikler gibi kırmızı iki at, boş bir arabayı çekiyordu. Nalların sesiyle gökteki bulutlar dansetmedeydi Silik ışıklı iki feneriyle bir küçük bahçe ve açık bir mutfak penceresi geçmişi dalga dalga gözlerinin önüne getirdi. Kaldırımlarla hiçbiri birbirine benzemeyen, hepsi birbirinden güzel sivil elbiseler giymiş insanlar yürüyordu. Kimileri şaşılacak derecede küçüktü, kimilerinin kucakta taşınması gerekirdi. Bir de kadınlar!

B., gözlerinin yorulduğunu hissederek sahanlıktan içeri girdi. Biletçi kadının sesi gür ve tatlıydı. B. bir bilet alıp en arkaya oturdu. Bütün duyularını kapadı, yoksa dizginleyemeyecekti. Pencereden baktı, bira fabrikasının bahçesinin karşısındaki kaldırımda bir adam, bir kadının yanağını okşuyordu. Bir işçi gelip karşısına oturdu, bir kasa bira vardı elinde. Biletçi güldü: “Bu kadarı da çok değil mi?” — “Evliyim ben, kardeş. Bir iki tek atmam karımın hoşuna gider,” dedi işçi. Biletçi güldü. “Hoşuna gider demek?” — “Elbette.” — “Kara bira mı?” — "Evet.” — “Beyazı daha iyi.” — “Karım karasına bakmaktan hoşlanır.” Biletçi gene güldü. “Bir şişe de bana versene.” — “Kara ama.” — “Olsun.”

“Niçin?” — “Kocama götürürüm.” — “Ama beyazını seviyorsa kaç para?” Biletçi güldü. Bir durağa geldiler. B. inip bir taksi çevirdi. Şoför saati açtı. Müşterisinin hiçbir şey söylemediğini görünce: “Nereye?” diye sordu. — “Buda’ya,” dedi B. — “Hangi köprüden?”

B. burnunun doğrusuna bakıyordu. Evet, hangi köprüden? “Yabancısınız galiba?” dedi şoför. — “Margit köprüsünden,” dedi B.

Araba yürüdü. B. arkasına dayanmadan, dimdik oturuyordu. Taksinin açık penceresinden güneşli caddenin toz ve benzin kokusu, tramvayların çan sesleri geliyordu. Her iki kaldırıma da güneş vurmuştu, yayaların uzun ayaklı gölgeleri sanki iki misline çıkarıyordu kalabalığı. Bir şekerci dükkanının turuncu tentesi, burda sigara içen genç bir kadının üstüne turuncu bir ışık saçıyordu. Biraz ilerde, köşede, küçük bir kestane ağacı vardı, dantelimsi, iç açıcı bir gölge düşürüyordu yere. “Bir yerde dursak da sigara alsak,” dedi B. Üçüncü dükkanın önünde durdular. B. pencereden baktı. Önünde demet demet turplar, çuvallar dolusu yeşil lahanalar, kırmızı elmalar bulunan bir dükkanın karşısındaydılar. Yanındaki dar kapılı dükkan da tütüncü dükkanıydı. “Ben alıvereyim. Hangisinden istersiniz?” dedi şoför. B. turplara bakıyordu. Elleri titredi. “Kossuts olsun mu?”

“Evet,” dedi B., “bir kutu da kibrit.” Şoför indi. “Bir paket mi?” — “Evet, lütfen,” dedi B. Şoför döndü. “Hemen yakacak mısınız bir tane?” dedi. “Bizim kayınbirader de iki yıl yattı. İlk işi sigara almak olmuştu. Eve gelinceye kadar üstüste iki Kossuts içiverdi Hastaneden de çıkmış olabilirsiniz elbet, ama orda böylesine buruşturmazlar elbiseleri. Ne kadar yattınız?’”

“Yedi yıl,’ ’dedi B. Şoför bir ıslık çaldı. “Siyasi mi?”

“Evet, bir buçuk yıl da hücre cezası.” — “Şimdi de bıraktılar, öyle mi?” — “Öyle görünüyor. Çok mu belli?” Şoför omuz silkti “Yedi yıl,” diye tekrarladı. “Hiç şüphe yok.” B. metro istasyonunda indi, yolun öbür yarısını yaya gidecekti. Karısıyla karşılaşmadan önce, rahat hareket etmeye alışmak istiyordu biraz. Şoför bahşişini kabul etmedi. “Sana para daha çok gerekli kardeş,” dedi. “Sağlığından başka şeye para harcama. Her gün bir parça et al, şarap da. Kısa zamanda toplarsın kendini.” — “Sağol, Alahaısmarladık,” dedi B.

Bir elbiseci dükkanının vitrinindeki aynaya baktı. Sonra yoluna devam etti. Passaret sokağı çok kalabalık olduğundan, küçük bir patikadan tepeyi aştı, tenis kortunu geçti. Herman Otto sokağına geldi. Burda her yer açıklık, çimenlikti. Birden sersemledi, başı döner gibi oldu, çimenlere oturdu. Karısı kendisini beklemiyordu nasıl olsa, yarım saat kadar oturabilirdi şurda. Karşıda, çitin ardında bir elma ağacı çiçek açmıştı. Yaklaşıp baktı, çiçekler öylesine sıktı ki, meydana getirdikleri kar beyazı çatıdan gök güçlükle seçilebiliyordu. Her çiçeğin ortasında bir pembe nokta vardı. Çiçeklere konup kalkan arılar öyle çoktu ki, sanki yelde ağacın duvağı sallanıyordu. B. ağacı dinledi. iki tomurcuk arasından göğü görebiliyordu, çok uzaklardaki öbek öbek bulutlar da çiçek açmış birer elma ağacıydı sanki. Bir yerdekine bakıyordu, bir göktekilere. Gözleri karardı.

Saatini kurmayı unutmuştu, taksiden ineli ne kadar olduğunu bilemedi, eve doğru ilerlemeye başladı. Birkaç adım sonra, bir çalılığın arkasına gidip kustu, rahatlamıştı. Güneşli, dar yollardan, çiçekli meyva ağaçlarının arasından tepeyi aşıp eve geldi. Birinci katta otururlardı. Bahçede, kapının her iki yanında birer leylak vardı. Ön merdivenden yukarı çıktı. Zile karşılık veren olmadı. Kapıdaki ad yoktu artık. Aşağıya indi, kapıcının kapısını çaldı. “Günaydın,” dedi kapıyı açan kadına. O da zayıflamış, yaşlanmıştı. “Birini mi arıyorsunuz?” B.: “Ben B.’yim. Karım gene burada mı?” dedi. “Ah, Tanrım!” dedi kadın. B. yere bakıyordu. “Karım hala burada mı oturuyor?” — “Tanrım!” dedi kadın gene. “Eve mi döndünüz artık?” — “Evet, eve,” dedi B. “Karım hala burada mı oturuyor?” Kadın kapı tokmağım bırakıp kapıya yaslandı. “Eve döndünüz,” diye tekrarladı. “Tanrım! Elbette burada. Bilmiyor muydu geleceğinizi? Tanrım! Burada elbette.” — “Ya oğlum?” diye sordu B. “O da iyi,” diye kargılık verdi kadın. “Büyüdü. Güçlü, sağlam. Hey Tanrım!” B. bir şey söylemedi. Kadın titrek bir sesle: “İçeri buyurun,” dedi. “İçeri buyurun. Suçsuz olduğunuzu biliyordum. Bir gün bırakacaklarım biliyordum.” — “Üç kere çaldım kapıyı, kimse açmadı,’ dedi B. “İçeri buyurun,” dedi kadın gene. “Evde kimse yok. Ötekiler de çıktılar.” B. bir şey söylemedi, yere baktı. “Karınız çalışıyor. Gyurika da okulda,” dedi kadın. “Girmez misiniz? Öğleden sonra dönerler.” — “Başkaları da var mı bizim katta?” dedi B. “Çok saygılı insanlar. Karınız da iyi geçiniyor. Hey Tanrım! Demek döndünüz?” B. susuyordu. Kadın: “Anahtarlar bende,” dedi. “Yukarı çıkıp karınız gelinceye kadar dinlenmek istersiniz belki.” Duvardaki çivide iki anahtar asılıydı. Birini alıp kapıyı kapadı kadın. “Belki yukarı çıkıp dinlenmek istersiniz.” B. ayaklarına bakıyordu. “Siz de geliyor musunuz?” diye sordu. “Elbette. Karınızın hangi odada kaldığını göstereyim.” — “Hangi odada kalıyor?” — “Ötekiler dört kişi,” dedi kadın, “iki odada onlar kalıyor. Karınız da Gyurika’yla hizmetçi odasına yerleşti. Mutfak ve banyo müşterek.” B. bir şey söylemedi. “Çıkalım mı yukarı? Yoksa onlar gelinceye kadar bizde mi beklersiniz?” — “Mutfak ve banyo müşterek, öyle mi?” — “Evet, müşterek.” B. başım kaldırıp kadına baktı. “Öyleyse banyo yapabilirim?” Kadın: “Elbette,” dedi gülerek, B.’yi inandırmak istercesine koluna vurdu. “Elbette. Kendi katımız değil mi, neden yapamayacakmışız? Ama, dediğim gibi, mutfak ve banyo müşterek. Geçen kıştan kalma biraz odunumuz da var: size banyo sobasını da yakardım, ama yanılmıyorsam ötekiler gündüzleri banyoyu kilitliyorlar.” B. bir şey söylemedi, gene yere baktı. “Çıkalım mı yukarı? Yoksa sizinkiler dönünceye kadar bizde mi oturursunuz?” diye sordu kadın. “İsterseniz gelin, ben mutfaktayım, sizi rahatsız etmem. Siz de uzanırsınız, biraz kestirirsiniz belki.” — “Teşekkür ederim, çıkayım daha iyi,” dedi B.

Hizmetçi odası küçüktü, kuzeye bakıyordu, bütün hizmetçi odaları gibi. Pencerenin önünde çiçekli bir ağaç vardı. Sola doğru bakınca, çamlarla kaplı, karanlık bir tepe görünüyordu. Pencerenin önündeki ağacın yaprakları odayı koyu yeşil gösteriyordu. Yalnız kalınca soluğu biraz yavaşladı, karısının kokusunu tanıdı. Pencerenin önüne oturup derin bir soluk aldı. Küçük odada eski, ak bir dolap, bir demir karyola, bir masa, bir de iskemle vardı topu topu. Yatağa çıkmak için iskemleyi biraz çekmek gerekiyordu. Yatağa uzanmadı. Oturup derin derin soluk aldı. Masanın üstü doluydu: kitaplar, çamaşırlar, oyuncaklar. Bir de küçük el aynası vardı. Baktı, dükkanın aynasında gördüğü yüzü gördü gene. Arkasını çevirip masaya bıraktı. Karısının masanın üstünde duran eşyalarını karıştırmadı. Tablanın içinde kırmızı benekli bir lastik top duruyordu. Masaya da sinmişti karsının kokusu.

Tam oturmuştu ki, kapıcı kadın büyük bir şişe sütlü kahveyle iki koca dilim beyaz ekmek getirdi. Yalnız kalınca hepsini bitirdi. Hemen sonra, alt kattaki kiracı kadın kapıyı vurdu. O da kahve, tereyağı, ekmek, sosis, bir de, dükkanın önünde gördüğü gibi, kocaman, kırmızı bir elma getirdi. Tepsiyi masaya bıraktı. Gözleri nemliydi kadının, bir iki dakika sonra çıkıp gitti. B. yalnız kalınca bunları da yiyip bitirdi hemen. Saatini kurmayı gene unutmuştu, pencerenin önünde ne kadar oturduğunu bilmiyordu. Pencereden arka bahçe görünüyordu: kimsecikler yoktu. Ağacın yapraklarının uçlan aktı, hafiften sallanıyorlardı yelde. Odanın ak duvarlarına akşam güneşi vurmuştu.

Karısının kokusunu o kadar içine çekmişti ki, duymuyordu artık. Bahçe kapısının önünden yola bakıyordu. Az sonra, karısı dört beş oğlan çocuğuyla köşeyi döndü. Kapının önüne gelince ayaklan birbirine dolaştı, bir an durdu, sonra B.’ye koştu. B. de farkında olmadan koşmaya başlamıştı. Birbirlerine yaklaştıkları zaman, kadın durakladı, inanamıyordu sanki, sonra gene koştu. Üstündeki uzun kollu, gri kazağı tanımıştı B., hapse girmesinden az önce almıştı bunu karısına. Kansı eşi bulunmaz bir et-hava karışımıydı, duyulmadık, bilinmedik bir şey gibiydi; eşsizdi. Yedi yıl boyunca ona beslediği duyguların da çok üstündeydi

Birbirlerinin kollarından ayrıldıkları zaman, B. bahçenin parmaklığına yaslandı. Kansının arkasında, biraz ötede, dört beş oğlan duruyordu, şaşkın ve rahatsız gibiydi yüzleri. Altı yedi yaşlarında gösteriyorlardı. B. birer birer süzdü onları. “Benimki hangisi?” dedi. Kadın ağlamaya başladı. “Yukarı çıkalım,” dedi. B. elini kansının omuzuna koydu. “Ağlama,” dedi Kadın, hıçkıra hıçkıra: “Yukarı çıkalım,” diye tekrarladı. “Ağlama,” dedi B. “Benimki hangisi?” Kadın bahçe kapışım açarak iki leylağın arasından eve koştu. Girişte görünmez oldu. Ayrıldıklan günkü kadar ince ve zarifti. Kızken, bir inekten korkmuştu da ölçüsüz adımlarla kaçmaya başlamıştı. Gene öyle koşuyordu. B., oturdukları katın kapısında ardından yetiştiği zaman yatışmıştı. Gri kazağının altında çocuksu göğüsleri inip inip kalkıyordu. Ağlamıyordu artık, ama kirpikleri ıslaktı. “Hayatım, canım,” diye fısıldadı. “Girelim,” dedi B. — “Bu katta başkaları da var.” — “Biliyorum,” dedi B., “girelim hadi.” — “içeri girdin mi hiç?” — “Girdim,” dedi B.

“Oğlum hangisi?” İçerde kadın başını B.’nin dizlerine koyarak ağlamaya başladı. Açık kahverengi saçlarının arasında ak teller pırıldıyordu. “Sevgilim, hep bekledim seni, sevgilim” B. onun başını okşadı. “Çok mu zor oldu?” — “Sevgilim,” diye fısıldadı kadın. B., onun saçlarım okşayarak: “Çok mu yaşlanmışım?’ dedi. Kadın dizlerine sıkıca sarılarak kendine çekti kocasın. “Tıpkı gittiğin gibisin bence,” dedi. “Çok yaşlanmış mıyım?” diye sordu B. Kadın: “Seni her zaman seveceğim, ölünceye kadar,” diye fısıldadı. “Seviyor musun beni?” diye sordu B. Sırtı titriyordu kadnın, gene hıçkırıyordu. B. elini onun başından çekti. “Bana alışabilecek misin? Yeniden alışabilecek misin?” dedi. — “Başka kimseyi sevmedim. Ben seni seviyorum," dedi kadın. “Bekledin mi beni?” — “Hep seninleydim,” dedi kadın. “Seni düşünmediğim gün olmadı. Geleceğini biliyordum. Gelmesen de yalnız ölürdüm. Oğlun tıpkı sen.” — “Beni seviyor musun?” diye sordu B. “Başka hiç kimseyi sevmedim ki. Ne kadar değişirsen değiş, gene severim seni.” — “Değiştim, yaşlandım,” dedi B. Kadın ağlıyordu, B.’nin ayağını kucakladı. B. onun saçlarını okşuyordu gene. “Gene çocuğumuz olabilir mi?” diye sordu kadın. “Belki, beni seversen...” dedi B. “Ne olur, kalk artık.”

Kadın kalktı. “Gidip çağırayım mı?” diye sordu. “Yok, dur şimdilik. O bana yabancı daha. Biraz daha kalayım seninle. Bahçede mi kaldı?” — “Aşağıya inip söyleyeyim de beklesin,” dedi kadın. Döndüğünde, B. arkasını dönmüş, pencereden dışarıya bakıyordu. Sırtı dardı, kamburlaşmıştı. Dönmedi. Kadın bir an kapıda durdu. “Babasına çiçek toplamasını söyledim,” dedi heyecanla. “Leylaklar çok güzel açtı. Babasına bir demet yapacak.” B. gene: “Bana alışabilecek misin?” diye sordu. “Başka hiç kimseyi sevmedim ki,” dedi kadın. “Gece gündüz seninleydim. Her gün seni anlatırdım oğluna.”

B, döndü, kadım kucakladı, yakından baktı yüzüne. Pencereden giren solgun gün ışığında onun da yaşlanmış olduğunu gördü. Azıcık rahatladı, ama yedi yıl boyunca her gün gözlerinin önüne gelen yüzden de güzeldi bu yüz. Gözleri yumuk, ağzı aralıktı, soluğu B.’nin yanaklarına değiyordu. Uzun kirpikleri nemli gözlerinin alfandaki soluk teni örtüyordu. Gözlerini öpüyordu B. sonra usulca geriye çekildi “Oğlumuzu da sev,” dedi, hala yumuktu gözleri. “Evet,” dedi B. “Tanıyacağını, seveceğim.” — “Senin oğlun a” — “Senin de,” dedi B. Boynuna sarıldı kadın. “Seni yıkayayım,” dedi. “İyi.”

Soyundu, yatağa uzandı. Karısı bir kapta sıcak su, sabun, iki de havlu getirdi. Havlularının birini suya batırıp sabunladı. Baştan aşağı sildi kocasının bedenini. Suyu iki kere değiştirdi. B.’nin elleri hala kasılmış gibiydi, ama yüzüne bir rahatlık gelmişti. “Bana alışabiliyor musun?” diye sordu. “Sevgilim,” dedi kadın. “Benimle mi yatacaksın bu gece?” — “Elbette,” dedi kadın. “Çocuk nerede yatacak?” — “Ona bir yer yatağı yaparım. Uykusu çok derindir,” dedi kadın. “Bütün gece kalacak mısın yanımda?” — “Elbette,” dedi kadın, “her gece, ölünceye kadar.”

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült