Hikaye

 

 

Sevda Ve Mantık

Reşat Nuri Güntekin


(Hisar'da eski bir yalının küçük bir ormana benzeyen bahçesi. Ali Feridun kendi kendine asırdîde ağaçların arasında dolaşıyor. Otuz yaşlarında orta boylu, mahcup tavırlı, sarışın bir gençtir... Güzel değil, fakat sevimli. Kulaktan atma gözlüklerinin altında parlayan san elâ gözlerinde hayat kavgasından uzak yaşamış insanlara mahsus korkak bir hilim ve saffet, alnının, yüzünün çizgilerinde gençliklerini faaliyet ve eğlencelerden ziyade mücerret fikirlere, kuru tetebbulara vermiş biradam yorgunluğu... Feridun, bir felsefe ve ruhiyat meraklısıdır... Gençliğini kitaplara vakfetmiştir...)

Fahreddin Paşa — (Bahçenin ortasındaki ince yoldan geçerken onu görür, yolunu çevirir) Bonjur üstat...

Feridun — Bonjur Paşa... Fakat beni utandırıyorsunuz...

Paşa — (Yaşı altmış yedi, kalbi nihayet on yedi yaşında bir ayan âzası... Gizli gizli eğlenerek) Üstat dediğim için mi?... Vazifemiz evlâdım... Akıl yaşta değil, baştadır... Biz, âlimlere hürmete mecburuz. Adamcağızları hayatta açlıktan öldürdüğümüze göre bir üstat sıfatını da çok görürsek işimiz borudur... Birkaç sene sonra ben, inşallah senin elini öpeceğim... Hele bir kere şu ilim kuyusunun dibini bul...

Feridun — İlmin nihayeti olur mu?

Paşa — Olmaz derler ama olur... timin nihayeti neresidir bilir misin?.. İnsan, böyle senin gibi aşk Ve şevk ile o kuyuya kendini kapıp koyuverir... Bir sene, beş sene, on sene iner... Nihayet bir gün gelir ki, o karanlık kuyunun bir «dipsiz kile» olduğunu görür... îşte ilmin nihayeti budur üstat... Bu hakikate erdikten sonra geri dönmek ne acı şeydir... Vakit hayli geçmiş, ömrün saati kırkı çalmıştır... Hayat, insafsız bir alacaklı gibi adamın yakasına sarılır : «Hani benim hakkım... Ben hakkımı isterim!» diye adamı tartaklamağa başlar... Kırkından sonra saza başlamak hazin bir şeydir, bahusus ki o vakit faslın ciddî parçaları bitmiş, curcuna havalan başlamıştır. ..

Feridun — (Gülümseyerek) bir dereceye kadar size hak veririm...

Paşa — (Hayretle) Kulaklarıma inanamıyorum Feridun... Sen nasıl oluyor da bu sözlerim için beni afaroz etmiyorsun? (Dikkatle bakarak) Tuhaf... Çok tuhaf... Sen yavaş yavaş zeki bir adam olmağa başlıyorsun... Gözlerin gaflet uykusundan uyanıyor gibi... Bak bakayım bana... Gözlerinin içinde bir başkalık var... Onlar da gizli bir şey açılıyor... Hani tohumdan çıkmağa başlayan filizler gibi belli belirsiz bir yeşerme alâmeti... Feridun, vallahi, billahi sen birini seviyorsun...

Feridun — (Kuvvetle gülerek) Amma yaptınız paşa..

Paşa — Zerre kadar şüphem olsaydı bu gülüş, bu inkâr, onu da defedecekti... Söyle bakayım kim?

Feridun — (Ciddî) Paşa... Temin ederim... Sevda filân değil. Yalnız bir garip tesadüf... Amcam beni evlendirmek istiyor...

Paşa — Kiminle?

Feridun — Yabancınız değil... Afife Hanımefendinin kerimeleri...

Paşa — Saniha mı? Şu küçük deli kız... Aman, ne âlâ... Sende bir başkalık var dedim ya... Ne olduysa senin «Kant» lara, «Kont» lara, «Bergson» lara oldu... Artık Saniha onları yırtarak kayık mı yapar, uçurtma kuyruğu mu? Orasını Allah bilir...

Feridun — Ben kitaplarıma el sürdürür müyüm Paşa?

Paşa — Sürmeğe lüzum görmez ki müsaade meselesi bahis konusu olsun... Hele bir altı ay geçsin... Bu deli kız, kitaplarım kendi elinle sana yaktırmazsa yuh olsun benim evrahıma... Şaka bertaraf Feridun... Sen, bu küçük kızı seviyor musun?

Feridun — Bilmem!

Paşa — Kendi k,albindekini bilmezsen senin ruhiyat mütehassıslığını kaç paraya alırım?

Feridun — Fakat bu, basit bir mesele değildir Paşa... Aşk; bir muhassaladır ki ırk, temeyyülât-ı mevruse, muhit, fiziyolojik şartlar, refleksler...

Paşa — (Bunalmış gibi eliyle onu susturarak) Aman üstat. Ayaklarını öpeyim... Beni affet... Böyle derin, yüksek şeylere kafamın tahammülü yok.

Feridun — Ben, bu meselede psikolojiden başka suretle istifade edeceğim...

Paşa — Ne gibi?

Feridun — Seniha Hanım validesiyle beraber yengemi ziyarete geldi... Şimdi yukarıda bulunuyorlar...

Paşa — Ya...

Feridun — Seniha Hanım birazdan bahçeye inecek, şurada biraz görüşeceğiz... Mizaç Ve temayülâtı hakkında küçük bir tetkik yapacağım... Ruhu, mizacı, emelleri beni sevmesine, benimle mesut olmasına müsaitse onu resmen isteyeceğim...

Paşa — (Gülerek) Feridun, oğlum... İlmine olan hürmetimle beraber sana bir nasihat vereyim; bir nasihat ki ne Spenser, ne Darven... Ne... Ne... heriflerin adını bile beceremiyorum... Maamafih yengenle Saniha geliyor... Bu garip ruh imtihanını görmek isterdim... Yazık... (Gelenlere doğru yürüyerek) Behire Hanımefendi arz-ı hürmet ederim... Saniha, kızım, günden güne güzelsin. Behire Hanım, size gayet mühim havadisim var. Fakat genç kızların yanında söylenmez... Feridun, oğlum, sen biraz Saniha Hanıma refakat et...

(Behire Hanımı deniz tarafına doğru götürür... Feridun yalnız kalırlar.)

Feridun — (Mütereddit ve mahcup) Hava ne güzel değil mi Saniha Hanımefendi?

Saniha — (Kısaca) Evet.

Feridun — Halbuki sabahleyin hiç ümit etmiyordum. (Bu tarzda söze devam etmenin pek soğuk düşeceğini anlayarak susar. Sonra âni bir cesaret hamlesiyle) Saniha Hanımefendi... Tesadüfün bu lûtfundan istifade etmeme müsaade ediniz... Sizinle mühim, pek mühim bir şey konuşmak istiyorum... Soracağım şeylere lütfen bütün samimiyetinizle cevap vermeği vâdeder misiniz?

Saniha — Ederim. Buyurunuz Feridun Bey...

Feridun — Saadet bir muhassaladır ki irade ve tasarrufumuz altına girmeyen binlerce tahteşşuur hâdi-satın...

(Saniha, hayretle ona bakar... Feridun, genç kızın parlak renkli gözleri karşısında şaşırır. Kekelemeğe başlar... Şakaklarında ince ter damlaları belirir.)

Saniha — (Zahiri bir saffetle) Tahteşşuur aklın tahtası mı demektir Feridun Bey?.. Maatteessüf bende bunlardan bir tanesi eksikmiş... Annem söyler.

Feridun — (Daha kolay bir söz söylemek için bir çare bulmuştur.) Saniha Hanımefendi... İlm-i ruha dair büyük bir kitap yazmağa başladım... Ruhlar, bahusus güzide genç kız ruhları hakkında malûmata ihtiyacım var. Sizi taciz etmekten maksadım bu...

Saniha — (Dudaklarında biraz muztarip bir istihza ile) O şerefi kazandığım için teşekkür ederim... Teşrih masasında ilme hizmet eden tavşanlara biraz haset ederdim...

Faridun — (Bozulur... Fakat tamire çalışsa daha gülünç olacağını anlar... Herçibâdâbâd devam eder) Ar-zettiğim gibi bana güzide bir genç kız (ideal)i lâzım...

Birinci sualim : Evlendikten sonra nasıl yaşamak istiyorsunuz?

Saniha — (Tereddüt etmeden) Tabiî bütün genç kızlar gibi. Şık, kibar, eğlenceli, tam mânâsiyle mesut ve güzel bir hayat.

Feridun — (Küçük cep defterine kaydederek) Zevcinizin serveti ne derecede olmalı?

Saniha — Mümkün olduğu kadar zengin...

Feridun — (Bunu kaydederken kalemi hafifçe titrer... Belli belirsiz bir ıstırapla) Zevcinizin ne ruhta, ne mizaçta bir adam olmasını istiyorsunuz?

Saniha — Fevkalâde şen, fevkalâde zarif, fevkalâde zeki, hassas...

Feridun — (Uğradığı hayal kırıklığını artık sakla-yamamaktadır.) Sonra Saniha Hanımefendi, şekli, siması nasıl olacak?

Saniha — Tam mânasıyle güzel... Güneş gibi, peri masalı şehzadeleri gibi...

Feridun — Bu da âlâ... Bu da âlâ. (Kalemi artık güçlükle kelimeleri kaydetmektedir... Yorgun bir ıstırap ile) Mesleği?

Saniha — Mutlaka parlak bir meslek olacak... Ya nözır, ya nazırları karşısında titreten bir hatip, mebus, ya meşhur bir kumandan, yahut da mühim ve büyük olmak şartiyle bir şair, bestekâr, ressam...

Feridun — (Meyusane defterini kapar, son bir ümitle) Ya değerli bir âlim olursa?

Saniha —  Belki ayıplayacaksınız Feridun Bey...  Fakat ben, bu meslekten, bir şey anlamıyorum... Kütüphane faresi gibi gece gündüz kâğıtlar, ciltler arasına gömülmek can sıkıcı şey...

Feridun — (Tamamiyle ümidi kırılmış) Teşekkür ederim, zahmet verdim size... Bitti... (Daha yavaş) Her şey bitti...

Saniha — (Hayretler içinde) Bu kadar mı Feridun Bey? Bana soracağınız sade bunlar mıydı?

Feridun — Bir sualim daha vardı. Fakat hacet kalmadı.

Saniha — Niçin?

Feridun — Çünkü verdiğiniz cevaplara nazaran o sualin cevabının bir küçücük «hayır»dan ibaret olacağına eminim.

Saniha — Sualinizin ne olduğunu bilmiyorum... Fakat cevap niçin mutlaka «hayır» olsun?

Feridun — (Acı acı) Buna mantıkta «istidlal» derler Saniha Hanımefendi... Anlatması uzun... Hulâsatül-hulâsası malûmlardan meçhul çıkarmak. Bir usul ki hiç yanılmaz... Hiç... Hiç. Ölümden daha kuvvetli ve zalim.

Saniha — Feridun Bey... Müteessir görünüyorsunuz. Bu «istidlal» mi bu kadar muztarip ediyor... Bunun hiç istisnası yok mudur?

Feridun — Kübra ve suğra kaziyeleri doğru olursa hiç istisnası yoktur.

Saniha — Bu zalim usulü kim icadetmiş böyle?

Feridun — Yunan filozoflarından «Aristo»...

Saniha — (Asabiyetle) Şu Yunanlıların âlimlerinden bile insana zarar geliyor... Fakat Feridun Bey, Yunanlıların bir hassası daha var ki, unutuyorsunuz...

Feridun — Nedir?

Saniha — Yalancı olurlar... Bu istidlal gibi en doğru görünen şeylerine bile mutlaka hile, yalan karıştırırlar.

Feridun — Çocuksunuz...

Saniha— Belki. Allahaısmarladık...  (Gitmek ister.)

Feridun — (Genç kızın dudaklarının titrediğine, gözlerinin yaşlı dolduğuna dikkat eder) Saniha Hanımefendi... Siz de müteessir görünüyorsunuz?

Saniha — Bu istidlal usulü canımı sıktı... Tevekkeli ben ilimden o kadar nefret etmiyorum. (Kısa bir sükût. Sonra asabi bir cüretle) Ben, Yunan filozofunun yalan söylediğini size ispat edeceğim Feridun Bey... Sorunuz?

Feridun — Hacet yok dedim ya Saniha Hanım... Çünkü, söylediklerinize nazaran cevabınızın «hayır» olması zaruri...

Feridun — Mademki istiyorsunuz, peki... Bu sualleri elbette kitap yazmaktan başka bir fikir ile sorduğumu anladınız... (Mütereddit ve korkak) Size tecrübe masasına yatırılan bir küçük tavşan muamelesi etmeğe yüreğimin dayanamayacağını elbette biliyorsunuz... (Saniha başını önüne eğer) Size gaye-i hayallerinizi, emellerinizi sordum. Tahayyül ettiğiniz erkeğe bir parça vukuf edecektim... Fakat o düşündüğünüz güzel, hassas, zeki, zengin, meşhur gence hiç benzemeyen bir biçareyim... İstidlal usulüne «ölümden daha katî ve zalim bir şey» dediğime hak verdiniz mi? Mademki istediğiniz vasıfları haiz değilim, mademki insan, ancak kendi düşündüğü vasıflara haiz olan bir adamı sever ve ister, şu halde siz beni isteyemezsiniz?

Saniha — (Gözleri yere dikilmiş, sakin bir inat ile) Niçin böyle karışık muammalara aklı ermeyen bir küçük kıza olmayacak şeyler sordunuz? Niçin doğrudan" doğruya : «Beni ister misin Saniha» demediniz?

Feridun — Böyle söylemeyiniz Saniha Hanım... Netice başka türlü olmayacaktı ki... Meğer ki evvelki söyledikleriniz doğru olmasın...

Saniha — Benden hakikati söylememi istemiştiniz... Ben de hakikati söyledim... (Küçük bir tereddüt)

Evet, benim aradığım şeylerin birçoğu sizde yok... Fakat son suali sormuş olsaydınız bütün bunlara rağmen hiç tereddütsüz : «Peki Feridun Bey... Hayatım sizin olsun!» diyecektim...

Feridun — (Çok müteheyyiç) Saniha... Saniha Hanım... Doğru mu söylüyorsunuz? İnanamıyorum... Bu, bir muamma ki...

Saniha — Hayır... Muamma değil... Dünyanın en açık bir hakikati... Dinleyiniz beni Feridun Bey... Siz hiç bir genç kız tasavvur edebilir misiniz ki benim söylediğim şeyleri düşünmesin; istemesin... Biz, hepimiz öyleyiz... İsteriz ki bizi isteyecek adam, dünyanın en güzel, en yüksek, en zengin adamı olsun... Senelerce gizli gizli onun sevdasını çekeriz... Nihayet bir gün karşımıza bir genç çıkar... Bir genç ki, ne onun gibi güzel, ne onun gibi yüksek, ne onun gibi zengin... Buna rağmen o hayalî şehzadeyi seve seve, sevine sevine ona feda ederiz... «İstidlal» inizin kalp işlerinde ne zavallı bir şey olduğuna inandınız mı Feridun Bey? Bir genç kız zevkine, hayaline uyan bir genç ile evlenmek ister, «Filân zât benim zevkime, hayalime muvaffık değildir... Bununla beraber ben/ bu genci o kadar istiyorum ki, o, beni istemezse mutlaka bedbaht olacağım...» der. Görüyorsunuz ne gülünç istidlal... Gülünç, fakat bu, böyle... Ne yapalım?...

Feridun — Beni ne kadar bahtiyar ettiğinizi anlatmak mümkün değil.

Saniha — (Gülerek) Gayet kolay... Şimdi yengenizin kulağına fısıldayacağınız bir tek kelime ile...

Feridun — Bir sual daha... Acaba o şehzadenin hayali bir gizli düşman ve rakip gibi ruhların derinliğinde yaşamaz mı?

Saniha — Bir hayal ki yüzü, gözlerinin, saçlarının rengi bile belli değil... Nasıl yaşayacak?

Feridun — Son bir sual...  Zevcelerinin genç kızlık hayaline az çok benzeyen zevçler acaba daha bahtiyar olmazlar mı?

Saniha — Ben onların yerinde olsam olmazdım... Birbirine iki süt damlası gibi benzeyen iki genç kız tasavvur ediniz... Bunlardan birisi sizi servetiniz, şöhretiniz, vâdedeceğiniz parlak hayat, çehreniz, zekânız için istiyor, öteki sizi bu bahsettiğiniz meziyetlere malik insanların hepsine tercih ediyor... Bütün emellerini, bütün genç kızlık rüyalarını size feda ediyor... Siz, bu ikinciyi tercihte tereddüt edecek kadar kalpsiz ve az zeki misiniz?

Feridun — Hakkınız var Saniha Hanım, kalp işlerinde Aristo'nun mantığı da iflâs ediyor... (Kendi kendine söylenir gibi) Vah, biçare Bergson, vah zavallı Aristo!..

Saniha — (Gülerek) Niçin böyle söylüyorsunuz Feridun Bey?

Feridun — (Gülümseyerek) Hiç... Bu büyük adamların kitaplarını Sanihayı eğlendirmek için uçurtmaya tahvil etmeyi düşünüyorum da...

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült