Hikaye

 

 

Şefkateli Birahanesinin Gayriresmi Tarihi

Hakkı Onur Ulu


A. Gramsci’nin aziz hatırasına.

Maç devreye girdi. Karşımda oturan ve ilk yarı boyunca ağzını açmayan adam gözlerini gözlerime dikti. “Burada, on beş sene evvel tam da bugün, İzmir'in gördüğü en büyük anarşi olayları yaşandı birader," dedi.

Buraya maç parası almıyorlar diye geliyorum, kimsenin ayrı masası yok, bulan bulduğu yere oturuyor. Bazen karşınıza böyle ütücünün biri düşüyor işte.

“Bu biranede mi?" diye sordum.

“Evet," dedi, “o zamanlar Çıpa Biranesi'ydi adı, birahane değil bak, birane. Tabelasında da öyle yazıyordu: Birane. Çıpa Biranesi."

Uzatmalarda bir tane sıkıştırıp devreyi önde kapattığımızdan keyfim yerindeydi, yerimi değiştirmek istemedim. Mekancıya el ettim, bir tombul daha bıraktı önüme.

“Anlat abi," dedim, “biz yalanı severiz."

“Yine böyle bir pazar günüydü. Dışarıda pis bir yağmur var. Biraz kafayı tütsüler sonra gider vakitlice yatarım diye buraya geldim, ertesi gün pazartesi, kalkıp işe gideceğiz malum. O zamanlar tekstilde çalışıyorum Çiğli tarafında.

Neyse biraderim, içeri bir girdim göz gözü görmüyor biranede, nasıl dumanaltı, sigara serbest ya daha. O zaman da böyle kara düzen burası, bulduğun yere oturuyorsun. İki ihtiyarla gençten bir adam kafa kafaya vermiş köşe masada, baktım düzgün tiplere benziyorlar, bir selamünaleyküm çakıp çöktüm yanlarına.

Genç olanı göçmen uşağıymış, Arnavut, selamımı aldıktan sonra lafına devam etti: ‘Yani dediğim o ki Bülent Abi, insan bir kere geliyor şu dünyaya, nah yaşım otuz beş oldu işte, bir bu kadar daha mı yaşayacağım? Hadi yaşadım diyelim, benim düdük daha kaç sene öter, yanlış anlamayın da, hepimizin başına gelecek.'

Bülent Abi dediği, lafın ucunu aldı: ‘Oğlum zevzekliği bırak,' dedi, ‘kaç gündür uğramıyormuşsun eve, hadi karın neyse, el kızı, kendi çocuğuna acı bari. Vapurdaki işin de kıyak, ne güzel atmışsın kapağı işte belediyeye. Daha ne istiyorsun?'

‘Bir şey istemiyorum abi, çocuk da istemiyorum, karı da istemiyorum, iş de istemiyorum.'

Öteki ihtiyar, Yaşar, lafa girdi bu kez: ‘Faruk,' dedi, ‘Vapuru bırakma bari.'

Faruk ne dedi biliyor musun birader, aynen şöyle dedi: Alay8 bey de götlerine girsin Dokuz Eylül de. Hadi şerefinize!'

O zaman eski vapurlar var daha. Şimdi ne olmuştur Allah bilir.

Neyse biraderim, şuydu buydu derken biz muhabbeti sardırdık. Kafamız iyice dumanlı, birane zaten dumanlı. Hani böyle rüya görürsün ya uyur uyanık, gerçek mi rüya mı anlayamazsın bir türlü, hah işte benim kafam tam o şekil. Kalktım tam, çişe gideceğim, haybecinin biri yıldırım gibi daldı içeri. Ortadaki masanın üstüne çıkıp ne yaptı biliyor musun? Çıkardı malafatı, affedersin, başladı mekancı Rahmi Abi'ye sallamaya, oğlanda bir malzeme var yeminle ip atlarsın. Sallarken de diyor ki: ‘Allah'dan benim vantilatör var Rahmi Dayı! Yoksa ciğeriniz söner be!'

Oğlan bunu dedi ya, bir sessizlik oldu önce. Hepimizin kafası beton gibi olmuş, geç aydık. Sonra bir kahkaha koptu aynı anda, millet masaları yumrukluyor gülerken. Rahmi Abi kral adamdı, sağsa kulakları çınlasın öldüyse Allah rahmet eylesin. ‘Ulan ipneler,' dedi gülmemeye çalışarak, ‘İyice azdınız siz bu akşam. Ömer! İn oğlum sen de ordan. Lan Nevzat deyyusu kaç kere dedim bu çocuğu alet etme bu işlere, diye.'

Meğer oğlanın kafa kırıkmış birader. Bu Nevzat dediği, asker arkadaşıymış Rahmi Abi'nin, oğlana sigara falan verip Rahmi Abi'ye şeyini sallattırıyor. Herifçioğlu kıpkırmızı kesildi, sandalyesinden düştü gülerken.

Uzatmayayım, kafalar güzel, makaramız o biçim, herkesin dümeni tıkırında. Rahmi Abi geldi mutfaktan, ‘Hadi beyler,' dedi, ‘Vakit geldi, yavaş yavaş alın voltanızı.' Yine sessizleşti ortalık, bu kez kimse gülmedi tabi, suratı düştü milletin. Ne yalan söyleyeyim ben de ağlayacak gibi oldum.

O an ne oldu biliyor musun, yalan söylüyorsam nah şu nimet çarpsın, Faruk yok mu, hani vapurda çalışan Arnavut, uçtu birader. Bildiğin uçtu, yerden yükseldi oğlan. Peygamber gibi haşa! Önce önündekini dikti tepesine. Sonra duman iki kanat gibi peyda oldu oğlanın iki yanında, aklım çıktı birader, ister inan ister inanma. İki adam boyu havalandı oğlan, sonra kuş gibi süzüldü geldi, demin Deli Ömer'in çükünü salladığı masaya kondu.

Dedim ya kafamız güzel, jeton biraz geç düşüyor. Bir Rahmi Abi ayık, ama o bile zor kendine geldi. ‘Arnavut,' dedi, ‘Ne yaptın oğlum sen?' ‘Abi kusura bakma, altıncı şişeden sonra oluyor bana böyle şeyler.' Biz hala ağzımızı ayırmış bakıyoruz birader, ne oluyor diye. Neyse Faruk yalandan bir öksürdü, boğazını temizledi, şöyle bir süzdü hepimizi:

‘Arkadaşlar! İyi kötü hepimiz birbirimizi tanırız şu biranede. Bugüne kadar bir yanlışımı gördünüz mü? Allah hepinizden razı olsun ben de kimsenin bir yanlışını görmedim. Şimdi ben diyorum ki evde hanım, çocuk varmış, çombalak varmış, yarın iş varmış... Siktir edin her şeyi. Ben iki haftadır ne işe uğruyorum ne eve, aha biliyorsunuz her gece kapanasıya kadar buradayım.'

Lafın burasında durdu birader, kollarıyla gerinip derin bir nefes çekti, hiç unutmam,

‘Allahım olmasın yaşadığımı anladım be. Kuş gibiyim kuş. Yediğimin içtiğimin tadını alıyorum. Neyse lafı çok dolandırmayayım. Dediğim şu ki gelin çekelim kapımızı, bundan sonra burada yaşayalım. Biz mi çekeceğiz ulan bu dünyanın kahrını? Ha? Ne dersiniz?'

Arnavut'un uçtuğuna mı delirelim, bundan sonra hep böyle biranede yaşayacağımıza mı sevinelim, bugüne kadar meğer hiç yaşamamışız ona mı yanalım diyerekten azcık kafamız açılır gibi oluyordu ki Deli Ömer bastı yaygarayı: ‘Yaşa Arnavut! Nur ol!' Deli ilk taşı atınca ardı çorap söküğü gibi geldi birader. Alkış kıyamet, ağlayan mı ararsın, Arnavut'un elini öpmeye çalışan kazık kadar adamları mı, kafanın üstünde bardak göbek atan ihtiyarları mı ararsın? Şu göt kadar yerde aldık adamı omuzlara sünnet çocuğu gibi gezdiriyoruz. Rahmi Abi güya ayık, tezgahtaki musluğu eliyle büzmüş bira yağdırıyor üzerimize, bir yandan da son ses açmış Bülent Abla'yı. Var ya onun hani, üflemeyin sakın dostlar uçuyorum oh oh. Deli Ömer ne yapıyor tahmin edersin. Neyse birader, biz o gece sabahı sabah ettik. Öğleden sonra birer ikişer uyandı millet. Göreceksin ama hepsi patates. Yüzümüzü yıkadık, kendimize geldik falan filan derken yine akşam oldu, kış vakti malum, günler kısa. Bu Faruk'a akıl veren ihtiyar vardı ya, Bülent Abi, emekli başçavuşmuş adam. Ne oldu demeye kalmadı, herif saat gibi düzen kurdu biranede. Falanca mutfağa, falanca paspasa, falanca servise... Hepsi nöbetleşe. Kimse yüksünmedi işten. Biri gidecek gibi oldu, zorla değil ya, adam elini attı kapıya, şöyle dışarıda akan kalabalığa baktı baktı... Sonra gerisin geri döndü. İçine sinmedi, gitti bir de kilit attı kapıya.

O akşam gelen oluyor dışarıdan biraneye, kapıda ‘CENAZE NEDENİYLE KAPALIYIZ!' yazıyor, adam bakıyor içerde biz dalgamızdayız, kafasını kaşıya kaşıya dönüyor geri. Tanışlardan bir iki tanesi içeri el edecek oldu ne ayak diye, Rahmi Abi yazıya işaret edip ne yaparsın, mukadderat gibisinden ellerini iki yana açtı. Ulan ne mavraydı be! Yazıyı da Arnavut akıl etmiş. Hasılı, biz o pazartesi akşamı da sattık dünyanın anasını.

Güzel şeylerin uzun sürdüğü nerede görülmüş birader?

İhtilalin ikinci sabahı baskın yedik. Nah şu sokakla aramızdaki camekan yok mu, bizim tayfanın yakınları dizilmiş önüne, sanırsın görüş günü. Çoğu kadın, tek tük erkek de var ya, kadınlar içerdekilere söylendikçe lafın ucu biraz da erkek olaraktan kendilerine dokunuyor, sıvıştılar bir iki. Ben de aldım biramı, televizyon izler gibi izliyorum. Yanan göt Hacı Mehmet'in nasılsa.

Kocasının suratına tüküreni mi ararsın, maaş kartını isteyeni mi? Bir kadın vardı hiç unutmam, yapıştırdı kucağındaki çocuğu oyuncak gibi cama. Nasıl bağırıyor: ‘Saciiit! Ben bunu babamın evinden mi getirdim şerefiz,' diye.

Sırf kadınlar olsa yine iyi. Üçyol o zaman da işlek böyle, gelen geçen tiyatro izler gibi bizi izliyor. Çiğdemcisi, pilavcısı, midyecisi derken hergele meydanına döndü biranenin önü.

Arnavut, karının korkusundan helada saklanıyor o sıra. Deli Ömer tekmil veriyor buna, şu oluyor bu oluyor, diye. Bir tane de televizyoncu kadın geldi, mikrofon, kamera falan™ Arnavut dayanamadı, el koydu hemen duruma heladan: ‘Rahmi Abi! Çek perdeleri!'

Zavallılar nasıl anlatsınlar dertlerini birader? Ben artık bu biranede yaşayacağım beni bekleme denir mi? Hem de ayık kafayla. Arnavut yalandan ellerini kurulayarak geldi heladan. Baktı gemi su alıyor, vaziyet terso, çıktı masanın üstüne yine, bu kez yürüyerek tabi. Kadınlar camları öyle bir yumrukluyor ki dediği zor duyuluyor:

‘Arkadaşlar! Size tek bir şey söyleyeceğim. Ne demiş Süleyman Demirel? Meseleleri mesele etmezseniz ortada bir mesele kalmaz. Çeker perdemizi otururuz. O yüzden sakın kafanızı bozmayın. Geldikleri gibi giderler.'

O ara duvar dibinden şöyle bir dışarı baktım, televizyoncular birken bin olmuş. Dışarda antenli mantenli araçlar dolanıyor. ‘Rahmi Abi,' dedim, ‘televizyonu açsana dışarısı kamera kaynıyor.' Bir baktık flaş haber diye bizi geçiyorlar:

‘... İzmir'in Konak ilçesi Üçyol semtinde kendilerini biraneye kapatan bir grup, yaklaşık yetmiş iki saattir biraneden çıkmayı reddediyor. Kimliği henüz belirlenemeyen şahısların akli dengesi yerinde olmayan Ömer İnan isimli kişiyi rehin tuttukları zannediliyor. Olay yerine intikal eden emniyet güçleri.'

Biz daha ne oluyor diyemeden megafonun sesi geldi birader: ‘Dikkat dikkat! Birahanedekiler, etrafınız sarıldı! Rehin tuttuğunuz şahsı derhal serbest bırakın! Tekrar ediyorum: Etrafınız sarıldı! Rehin tuttuğunuz şahsı derhal serbest bırakın!'

Perdeleri bir çektik birader, polis biranenin önünü çevirmiş. Megafonda konuşan polis, sonradan öğrendik ki İzmir Enıniyet Müdürü'ymüş. İlhan Şefkateli. Ben anlamıştım gerçi konuşmasından mürekkep yalamış biri olduğunu.

Arnavut kapının önüne çıktı. İki elini ağzının iki yanına koydu böyle, bağırıyor: ‘Biz kimseyi zorla tutmuyoruz amirim! Ömer kendi rızasıyla duruyor.' Ömer de çıktı Arnavut'un yanına, o da koydu iki elini ağzının iki yanına,

‘Doğru söylüyor amirim ben kendi rızamla kalıyorum!'

‘Ömer! Gel oğlum buraya. Bak annen seni bekliyor.'

Ömer gitti polislerin tarafına, annesine sarıldı. Kalabalık alkış kıyamet. Komiser yanındakilerle bir şeyler konuştu, sonra kaldırdı megafonu:

‘Siz ne istiyorsunuz?'

‘Biz bir şey istemiyoruz vallaha amirim! Sizi de boşu boşuna meşgul ettik, kusura bakmayın.'

‘Onu kast etmedim. Neden üç gündür içerdesiniz?'

‘Biz burada yaşamaya karar verdik arkadaşlarla.'

‘Neyi protesto ediyorsunuz?'

‘Bir şeyi protesto etmiyoruz amirim. Sadece eve ve işe gitmek istemiyoruz artık.'

‘Ne demek eve ve işe gitmek istemiyoruz?'

Komiser yine indirdi megafonu birader, yanındakilerle ağız ağza verdi. Belki hatırlarsın o zaman AB'ye girme davaları var. Şimdi olsa polis, anamızı beller. Komiser de babacan bir adam çıktı şansımıza, görsen acayip de Hulusi Kentmen'e benziyor. Kaldırdı megafonu tekrar:

‘Yaptığınız eylem bir suç oluşturmuyor, ama ben kendi vatandaşlarıma böyle bir şeyi yakıştıramam. Bakın benim yaşım elli. On dört yaşımdan beri alnımın teriyle çalışıyorum. Niye çalışıyorum? Ülkem için çalışıyorum. Çocuklarım için çalışıyorum. İçtiğiniz birayı fabrikada yapan işçimiz çalışmıyorum dese ne olacak peki? Arpayı biçen çiftçimiz çalışmıyorum dese ne olacak? Doktor çalışmıyorum dese hasta olunca ne yapacaksın? Öyleyse sen de işini yapacaksın. Onlar senin için çalışıyor, sen onlar için. Sonuç olarak hepimiz milletimiz için çalışıyoruz. Aksi halde Allah göstermesin kaos olur ülkemizde, kıtlık olur. Hadi zenginsiniz, çalışmıyorsunuz diyelim, insanın evine, ailesine gitmemesi ne demek? Ailesinden çocuklarından kıymetli nesi var insanın? Gün gelecek kendimizi de ülkemizi de çocuklarımıza emanet edeceğiz. Öyleyse onları vatana millete hayırlı birer evlat olarak yetiştirmek bizim boynumuzun borcudur. Şimdi çıkın, aslanlar gibi evinize işinize geri dönün. İşten kovulmuşumdur diye de düşünmeyin, bu kadar insanın önünde söz veriyorum, gerekirse bizzat ben konuşacağım işvereninizle. Eşleriniz de sizi bu seferlik affetsinler.'

Komiser böyle kitap gibi konuşunca yine bir alkış koptu bira der. Bizim millet de ne seviyor şakşağı. Arnavut, eli ensesinde düşündü biraz, sonra döndü bize baktı, biz yere baktık, Arnavut şöyle bir kalabalığa baktı baktı... Gerisin geri döndü yanımıza geldi.

‘Arkadaşlar, sizi bu işe ben soktum. Hakkınızı helal edin.' Kimse tek laf etmedi. Süngümüz düşmüş bir kere. Kucaklaştık, helalleştik, çıkıp gittik. Bu da Çıpa Biranesi'nin sonu oldu. Bir ay kapalı kaldı dükkan. ‘CENAZE NEDENİYLE KAPALIYIZ!' yazısı da öyle durdu kapıda. Sonra Şefkatetli Birahanesi ismiyle yeniden açıldı. Komiser de gelmiş açılışa, kurdele kesmiş falan...”

“Abi sen daha fazla içme istersen.”

“Niye? Bakarsın ben de uçarım.”

“Sen uçuyorsun zaten.”

“Sana zahmet bir bira daha söylesene.”


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült