Hikaye

 

 

Savaş Türküsü

Dino Buzzati


Kral, elmas süslü, çelikten büyük çalışma masasından kafasını kaldırdı.

"Ne söylüyorlar askerlerim?" diye sordu. Dışarıdaki Cülus Alanından bölük bölük asker geçiyordu sınıra doğru, yürürken türkü söylüyorlardı. Yaşam gülüyordu hepsine, çünkü düşman kaçışa geçmişti ve oralarda, ırak çayırlarda, dönüşte başlarına takacakları zafer taçlarından başka bir şey yoktu dertlenecek. Bu nedenle, kral da olağanüstü sağlıklı, güvenli hissediyordu kendini. Dünya boyunduruğu altına girmek üzereydi.

"Türkü söylüyorlar, haşmetlim," dedi başdanışman, o da zırhlar, demirler kuşanmıştı, çünkü savaş düzeni böyle gerektiriyordu. Kral güldü: "Daha neşeli bir şey bilmiyorlar mı? Schroeder, ordularım için ne güzel marşlar besteledi. Hepsini dinledim. Tam askerlere göre!"

"Elden ne gelir haşmetlim?" dedi yaşlı danışman, kuşandıklarının ağırlığıyla gerçekte olduğundan daha kambur görünüyordu. "Askerler de bir şeyi tuttururlar, tıpkı çocuklar gibi. Yeryüzünün en güzel marşlarını bile versek, hep kendi türkülerini yeğlerler."

"Ama, savaş türküsü değil ki bu," dedi kral. "Söylerken hüzünleniyorlar sanki. Oysa hüzünlenmeleri için bir neden yok bence."

"Yok," diye onayladı danışman, pohpohlayıcı çağırışımlar içeren bir gülümsemeyle. "Belki de bir sevda türküsü yalnızca, başka bir anlamı yok büyük bir olasılıkla."

"Sözleri nasıl peki?" diye ısrar etti kral.

"Bilemeyeceğim, gerçekten de," diye yanıt verdi yaşlı Kont Gustavo. "Öğrenirim."

Taburlar savaş alanına vardılar, gözlerini kırpmadan düşmanı önlerine kattılar, topraklar ele geçirdiler, zaferlerin yankıları dünyaya yayıldı, adımları krallığın gümüş rengi kubbelerinden gittikçe daha uzak düzlükleri çiğnedi. Bilinmeyen takımyıldızların çevrelediği konak yerlerinden hep aynı türkü yükseliyordu; neşeli değil, hüzünlüydü, yengi ya da savaş anlatmıyordu, üzüntü doluydu. Askerlerin karınları toktu, yumuşak giysileri, Ermeni derisinden çizmeleri, sıcak kürkleri vardı, atlar da, gittikçe daha uzaklardaki savaşlara dörtnala gidiyorlardı, bir tek düşman bayraklarını taşıyanın yükü ağırdı. Generaller hep soruyorlardı: "Ne söylüyorlar kuzum, askerler böyle? Daha neşeli bir şey yok mu?"

"Böyleler işte, ekselans," diye yanıt veriyorlardı, hazır ol durumundaki komutanlar. "Pırıl pırıl çocuklar, ama kendilerine göre saplantıları var."

"Parlak bir saplantı değil," diyorlardı keyifleri kaçan generaller. "Olacak şey değil, sanki ağlıyorlar. Daha ne isteyebilirler ki? Sanki yakınıyorlar."

Oysa zafer kazanan alayların askerlerinin hiçbirinin yakındığı yoktu. Gerçekten de daha ne isteyebilirlerdi ki? Peş peşe yerler işgal etmişler, bol ganimet, tadına varılacak taptaze kadınlar ele geçirmişlerdi, görkemli dönüş yaklaşmıştı. Düşmanın yeryüzünden kesin silinişi, güçlülüğün, sağlığın güzelleştirdiği genç alınlarda şimdiden okunuyordu.

"Peki, sözleri ne?" diye soruyordu meraklanan general.

"Sözler mi? İpe sapa gelmez şeyler," diye yanıt veriyorlardı, eski alışkanlıkları uyarınca dikkatli, sakınımlı komutanlar.

"İpe sapa gelse de gelmese de, ne diyorlar?"

"Tam olarak bilmiyorum ekselans," diyordu biri. "Sen biliyor musun, Diehlem?"

"Bu türkünün sözlerini mi? Bilemeyeceğim. Ama Yüzbaşı Marren burada, hiç kuşkusuz o..."

"Benim konum değil albayım," yanıtını veriyordu Marren. "Ama Başçavuş Peters'e sorabiliriz, uygun görürseniz..."

"Amma uzattınız siz de, bahse girerim ki..." ama general sözünü bitirmemeyi yeğledi.

Biraz heyecanlı, sopa gibi dimdik Başçavuş Peters, soruyu yanıtladı: "İlk kıta şöyle, yüce ekselansım:

Tarlayı, köyü davullar inletti yıllar geçip gitti geri gelmedi geri gelmedi hiçbiri.

Sonra "Dandini dandini," diye başlayan ikinci kıta geliyor."

"Nasıl başlıyor?" dedi general.

"Dandini dandini, diye böyle başlıyor yüce ekselansım..."

"Ne anlama geliyor dandini dandini?"

"Bilemiyorum yüce ekselansım, ama böyle diyorlar."

"Peki sonrası nasıl?"

Dandini dandini ileri hep ileri yıllar geçip gitti bıraktığım yerde seni bıraktığım yerde seni şimdi bir haç dikili.

"Sonra üçüncü bir kıta var, ama hiç söylemezler. Şöyle başlıyor..."

"Yeter, bu kadarı yeter," dedi general ve başçavuş bir asker selamı verdi.

"Neşeli bir şey değil," diye yorumladı general, başçavuş gider gitmez. "Hiç de savaşa uygun değil."

Her akşam, çarpışmalar sona erdiğinde, topraktan daha dumanlar yükselirken, iyi haberi uçarak yetiştirmeleri için, hızlı ulaklar yola çıkartılıyordu. Kentler bayraklarla donanıyordu, insanlar birbirleriyle kucaklaşıyorlardı, kiliselerin çanları çalıyordu, ama gece başkentin yoksul mahallelerinden geçenler hep birinin, bir erkeğin, bir kızın, bir kadının, kimbilir ne zamandan kalma o türküyü söylediğini duyuyorlardı. Gerçekten de oldukça hüzünlüydü, üstelik bir o kadar da çaresizlik içeriyordu. Pencerelere çıkmış sarışın genç kızlar içli içli söylüyorlardı türküyü.

Dünya tarihi yüzyıllardır böyle bir zafer bilmiyordu, böyle başarılı bir ordu, böyle yiğit komutanlar, böyle hızlı ilerlemeler, bu kadar çok toprak kazanımı görülmemişti. Paylaşılacak o kadar çok şey vardı ki, sıradan bir piyade eri bile, sonunda zengin bir senyör olacaktı. Düşgücü sınır tanımıyordu artık. Kentler sevinçten çalkalanıyor, akşamları su gibi şarap akıtılıyor, dilenciler hora tepiyorlardı. İki eğlence arasına da bir türkü sıkıştırıyorlardı, eş dost hep bir ağızdan, "Tarlayı, köyü..." türküsünü, hem de üçüncü kıtayla birlikte söylüyorlardı.

Cepheye gitmek için Cülus Alanından yeni taburlar geçtiğinde, kral kafasını parşömenlerden, fermanlardan biraz kaldırarak dinliyordu, fakat bu türkünün niye kendisini huzursuz ettiğini bilemiyordu.

Ama yıllar geçtikçe alaylar hep daha ötelerdeki kırlara, köylere gidiyorlar, ne var ki ters yönde yola çıkmaya bir türlü karar veremiyorlardı, en son mutlu haberin yakında geleceğine bahse tutuşanlar, bahsi yitiriyorlardı. Savaşlar zaferleri, zaferler savaşları kovalıyordu. Artık ordular, adları zor olduğu için söylenemeyen, inanılmaz uzaklıktaki topraklarda yol alıyorlardı.

Öyle ki, sonunda (zaferden zafere!) Cülus Alanının ıssız, ülkenin pencerelerinin kapalı kaldığı gün geldi çattı, kentin kapılarına da, yaklaşmakta olan, garip arabaların uğultusu ulaşıyordu ve yenilmez ordulardan, çok uzaklardaki düzlüklerde, daha önce olmayan ormanlar doğmuştu, göz alabildiğine uzanan tekdüze haç ormanlarıydı bunlar. Çünkü doludizgin atlıların kılıçlarına, ateşlerine, coşkularına değil, yukarıda belirtilen ve kralla generallerin haklı olarak savaşa uygun görmedikleri türküye gizlenmişti yazgı. Yıllar boyunca, ısrarla, o sıradan notalar aracılığıyla alınyazısı konuşmuş, kararlaştırılmış olanı insanlara önceden haber vermişti. Ama hükümdarlar, yöneticiler, bilgiç nazırlar duvar gibi sağırdılar. Hiçbiri anlamamıştı, yalnızca, akşamın sokaklarında yorgun argın, türkü söyleyerek ölüme doğru yürüyen, yüzlerce zafer kazanmış askerler anlamışlardı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült