Hikaye

 

 

Şarkısız Gecelerin İlki

Bilge Karasu


O sabah yalnız Sarıkuma yağmur yağmış. Bunu çok sonra öğrendim.

Bizler için, bütün öteki günlerden biraz değişik bir gün olmuştu bu. Serindi, sıkıcıydı. Sarıkum, aylardan beri ilk olarak yağmuru koklayabiliyor, emebiliyordu.

Önce kapı eşiklerine oturmuştuk. Yağmur hızlanıp saçımızda biriken sular alnımıza akmağa başlayınca, içeri çektiler bizi.

O gün yalnız ninem vardı evde. Onun saçımı başımı kurulayışı, annemin paylamasından da daha sert gelirdi bana. Sert gelirdi ya, beni tartaklayacak elin, yalnız onun eli olmasını isteyecek kadar da severdim onu.

Yağmur dinmeden dışarı çıkmak yasaktı bana; benden çok büyük olan Fikretin ise, kendi kapılarından bizim kapıya gelmesine kimse karışamazdı. O da içeri girdikten sonra ninem sokak kapısını kapadı. Yağmurun keyfini bekleyecektik.

Fikret sünnet olalı bir hafta olmuştu ancak; gözümde birden büyümüştü ama bu bir kaç gün içinde; büyümüş, çok büyümüş, kos koca bir adam olmuş gibiydi. Oysa bizi hiç düşündürmemişti aramızdaki yaş farkı; onunla konuşurken, altı yılı hiç getirmemiştim aklıma, o güne kadar...

Ninem ağır ağır yukarı çıkarken, Fikret beni yan odaya çekti. Kapıyı kapar kapamaz yere çömeldi, karyolanın altından, kırmızı lokomotifin, yeşil vagonların, parlak çelik rayların dolduğu oyuncak kutusunu çekti. Trenle oynamak benden çok, onun hakkı gibi gelirdi bana... Babası, Sarıkum istasyon şefiydi çünkü...

Birden rahatlamış olduğumu hala hatırlarım. Bir haftalık büyüklüğü savrulup gitmişti Fikretin. Keyfim yerine geldi, oyuna daldık.

Oynamaktan yorulunca yere yatıp kitap okuduk. Odaya dolan güneş bizi, daldığımız uzak adalardan güçlükle getirdi Sarıkuma. Ama kimse tutamazdı bizi artık. Gene de, ninemin bizi salıvermesini beklemiştik ya sokak kapısının önünde...

Evin önünde uzanan çayırlık, balçık balçıktı. Ayaklarımız çamurdan ağırlasın yürüyemez oluncaya kadar koşmağa çalıştık. Bizim gibi öteki çocuklar da, epeydir unutulmuş bir kapalılığı anlatmak istiyorlardı. Toplandığımız zaman, herkes, evini yeni görmüşçesine, bilmediğimiz odaları anlatmağa çalıştı.

Durulur gibi olduk bir ara. Çayırın başına gitti gözlerimiz. Gördüklerimiz, hepimizi şaşırttı. Biribirimize nasıl şaşkın şaşkın baktığı mızı hala görür gibi oluyorum.

Büyük Çetinle Ayı Metin, yepyeni bisikletlerini çamurlara göme göme geliyorlardı bize doğru. Kuru çayırda bile daha gezmemişti bu bisikletler; istasyon asfaltı ile onun sonundaki parke kaldırımdan başka yol görmemişlerdi. Çetinle Metin, iki hafta önce sünnet olmuşlardı. Bisikletler zengin babalarının hediyesiydi. Günlerdir, o iri çocukluklarıyla bisikletlerine tünüyor, Fikretle benim bütün mahalleye yaydığımız "asfaltçılar, cakalılar" adlarına içerlediklerini belli etmek istemedikleri halde, bizleri bir gün fena döveceklerini söylüyorlardı.

Bisikletler gittikçe ağırlaştı. Dayak yiyip yemeyeceğimizi düşünüyordum. Asfaltçılarsa, başka çare kalmadığını anlamış, bisikletlerinden inmiş, çamurdan dönmez olmuş tekerleklerini sürüyerek bize doğru gelmişlerdi. Bekliyorduk. Önemli bir şey bekliyorduk. Ben, biraz korkuyordum bu önemli şeyden. Hiçbirimiz alay edemiyorduk bu gelişle.

Yanımıza geldiklerinde, Çetin, hepimizi birden kucaklayacakmış gibi bir hareketle "Alman orduları Polonyaya girmiş," dedi. Ses çıkmamıştı bizden, gene de çıkmadı. Metin bisikletini, o irikıyımlığına yaraşan bir sertlikle Çetinin eline tutuşturarak bize daha da yaklaştı, eli belinde "Harp başladı demek istiyoruz, anladınız mı?" diye savurdu. "Babam radyodan biliyor..."

Sarıkumda o zamanlar bir onlarda, bir de Çuhacıların takım taklavat doluştukları meşhur on iki odalı evde radyo vardı. Bu evlerin ikisi de demiryolunun öte yanındaydı. Çetinle Metinin böbürlenişini haklı görürdük bu yüzden. Annem babam bile onlara sık sık "misafirliğe" değil de "radyo dinlemeğe" giderlerdi.

Çayırın kenarında duruyorduk. Kimse bir şey söylemiyordu. İkizler bu susuş karşısında, burunları havada, bisikletlerini yola, koca koca taşların tümsek tümsek durduğu yola çekip yerde buldukları bir değnekle temizlemeğe başladılar. ..

Harp başlamıştı... Hani tarih kitaplarında gördüğüm, atların, mızrakların biribirine girdiği, ölülerin yerlerde yattığı resimlerdeki gibi...

Yanımdakiler birden uğuldamağa başladı. Bildiğim coğrafyayı tüketiverdim. İkizler, burunları gene havada uzaklaşırlarken, daha o sırada, bütün devletler, şehirler sayılmış durumdaydı. Herkes bir şeyler söylüyordu. Fikrete baktım. Susmuştu o. Sonra bana bile bakmadan istasyona doğru uzaklaşmağa başladı. Durgundu, yolda yürürken bile. Koşardı oysa her zaman. Metinlerse, evlerinde bundan dolayı hiç de üzüntü duyulmuyormuş gibi konuşmuşlardı, her zamanki halleri vardı üstlerinde, içlerinde... Anlayamıyordum. Eve koştum.

Ninem oturma odasındaki sedire uzanmıştı. Koşup tepesine dikildiğimi, ikizlerle ötekilerden duyduklarımı bir solukta anlattığımı hatırlarım.

Ninem sert bir hareketle kalkmıştı. "Harp ha... Gene mi? Gene mi bu Almanlar?... Kahrolasıcalar, doyamadılar, doyamadılar..."

Bunları söylerken bakmamıştı yüzüme. Kızmışa da pek benzemiyordu ya; gözleri ya, sarmıştı yalnız.

Onu kızdırmaktan korktuğum için gidip taşlığın bir köşesine oturdum. Asıl kızacağı şey, benim taşlara oturmam olabilirdi. Düşünmedim bile. Harp vardı ya...

Almanları annemin de sevmediğini biliyordum. Çok sonra öğrenecekmişim nedenini. Dayımın genel savaşta ölümünü onlardan bilirlermiş...

"Harp başladı demek istiyoruz," demişti Metin.

Oysa harp, olmayacak bir şeydi, olmamalıydı. Babası duymuşmuş ikizlerin, hem radyodan. Yalandı ama. "Yurtta sulh, cihanda sulh," dememiş miydi Ata? Daha geçenlerde bir yerde okumuştum bunu. Demişti ya, Almanlar Ata' yı dinleyecek miydi? Pekala geçmişti ama Alman askerleri geçen yılki cenaze töreninde; bacaklarını bir tuhaf atarak öne; büyük, amcanım kel başım hatırlatan miğferi eriyle... Umursamıyor değillerdi demek.

Gene de uymuyorlardı ona. Ninem belki bunun için kızıyordu onlara. Haklıydı o halde. Hem sonra belki de radyo yalan söylemişti. Belki de Metin'le Çetin şakacıktan uyduruvermişlerdi bu lafı. Yoo ama, bisikletlerini çamurlu arsaya, nasıl sürerlerdi, öyle olsa?... Doğruydu bu laf, doğruydu muhakkak.

Demek Ata'nın dedikleri ellerini kollarını bağlamıyordu Almanların. Ata ölmüş olduğu için mi yoksa?...

Taşlığın kenarında, taşın sert soğuğu yavaş vavaş içime işlerken, bir yıl önceki cenaze dünlerini, ancak bugün sarhoşluk diyebileceğim bir halle, nasıl yeniden yaşadığımı hatırlarım.

Işıklar içinde bir kalabalığın aktığı, ağır ağır aktığı o yol geliyordu aklıma. Taksimdeki Anıttan Harbiyeye uzanan yol. Evimiz Anıtın karşısındaydı. Bütün gün toplanılmıştı Anıtın çevresinde. Bir kız vardı sonra. Kürsüye çıkmıştı. Ağlıyordu; yüzü ıslak ıslaktı gözyaşından. Toktu ama sesi. "Ayrılmayacağız," dediğini hatırlıyorum. "Hiç ayrılmayacağız." Kalabalık uğulduyordu; alkışlıyordu onu galiba. Başka pek çok şeyler söylemişti ya, aklımda kalan bu "Ayrılmayacağız," sözüydü. Akşam üzeri o yoldan Harbiyeye doğru yürütmüştü babam beni. Kalabalığın yüzüne bakıyordum. Ağızları, göz kapaklarını bir ağırlık çekiyordu sanki. Yerlere kadar sarkan bayraklar vardı. Yüzümü kaldırıp onlara sürüyordum altlarından geçerken. Harbiyede meşaleler vardı. Taştan bir asker, arada bir, maşrapa ile bir şeyler döküyordu içlerine. Havada bir duman vardı. İçim eziliyordu. Ağlıyordu kalabalık, ağlayamıyordum. Kendimi zorlamaktan vazgeçmiştim. Zorla ağlayamazdım. Bir şey yakıyordu gözlerimi yalnız, boğazımı bir şey tıkıyordu.

Anlıyordum Ayrılmayacağımızı... Ata'nın yolundan ayrılmışlardı. Genel Savaşla Erkinlik Savaşı her şeyi yoluna koymamışmış... Daha fazlasını düşünemedim ama...

Ninemin yaklaşan ayak sesi beni fırlatmıştı yerimden, hatırlarım. Yemek yemeliydik. Acıkmanın saati geldiğini unutmuştum oysa.

Ninem ekmek almağa gönderdi beni. Elime sıkıştırdığı parayı sessizce cebime attım. Dışarıda ise bir daha düşünememiştim Ata'yı.

Sarıkumun öğle güneşi, geçmiş günlerin kavuruculuğu ile yakmağa çabalıyordu dışarısını. Ter içindeydi sokaklar. Toprak yumuşak, duvarla y sızıntılı, kiremitler buharlı. Buğu için deydi Sarıkum. Taştan taşa sekmeden, çayırda yeniden koşuşan arkadaşlara bakmadan, istasyon yolundan bizim sokağa sapmakta olan Fikretin elindeki dergiyi merak bile etmeden yürüyordum.

Polonyalılar sonra gene geldi aklıma. Erkinlik savaşlarından başka bir savaş tasarlayamadığım için, onları çıkıp kim kurtaracak diye kafa yoruyordum. Yaltaklanıp duran kedi arkadaşlarımın hiçbirine yüz vermeden yürüyordum. Sıcak artmıştı. Duvarlarla, diplerinden i otlarla birlikte ben de terliyordum. Açık pencerelerden, kapılardan yemek kokuları geliyordu. Patlıcanların, kabakların cızırtılı kızarışını duyuyor, kapı önlerinde pişirilen etlerle balıkların kokusunu derin derin çekiyordum içime. Peynir, soğan, yağ, kavun, hep birden kokuyordu o maltız kokusuyla karışık. Üzüm kokuyordu sonra... Sarıkum her zaman üzüm kokardı, geniz yakacak kadar... Bu kokular her günkü gibi, bulut bulut bir sıcakla mavi göğe doğru yükseldiği için, kayıtsız, ilgisiz, sanıyordum herkesi. Arada bir, yüzlerle ellerde bir durgunluk seziyor, yanıldığımı anlıyordum sonra. Pişen etler her günkü gibi çevriliyor, sahanlara, tabaklara aktarılıyordu.

Ekmek kucağımda, dönerken, Dilaver Hanımın kapısının önünden büyük bir merakla geçmiştim o gün. Her günkü gibi pencereden bakıyordu. Bense her günkünden büyük bir parça ekmek koparıp attım ağzıma. Dilaver Hanım, o gün de hiç duraksamadan, sesinin her günkü tazeliğiyle, her gün söylediği sözü her gün söylediği gibi, tadına ilk olarak varıyormuşçasına söyledi : "Ekmeği bitiriyorsun ayol... Gelip ninene söyleyeceğim, bak gör..."

Evinden hiç çıkmazdı Dilaver Hanım. Çıkış sözü etmek doyuruyordu onu anlaşılan.

Dilaver Hanım her günkü gibiydi. Bizleri sık sık penceresinin önüne çağırıp koca koca açılan ağızlarımıza bakmadan, bir şey anlamadığımızı düşünmeden, korkunç, kanlı, karmakarışık savaş hikayeleri anlatan kadın da öyle olduktan sonra Sarıkum, savaşı düşünüp durgunlaşmış olamazdı ki...

Eve gidince nineme her günkü küçük yalanımı savurdum: "Saraylı Hanımın selamı var sana” diye. Ninem, "Aleykümselam," demişti. Evet her şey her günkü gibiydi.

Yemekten sonra, harpte ölenlerin kanının, kanlı sargılar, sargılı kollarla alınların, kafalarla kolların kopup yığıldığı kaya dipleri, çadırlar, borular, yıkık duvarların, kitaplarla dergilerdeki resimlikleri ile kafamda kovalaştığını hatırlarım. Ninem pencerenin önüne oturmuş, dimdik, uzaklara bakıyordu. Konuşmamı istemediğini, konuşmayışından anlıyordum. Sigara içiyordu üstüste.

Neden sıkıldığımı bilmiyordum. Bahçe kapısından nineme gözükmeden kaçtım bostanların içine doğru. Kimseleri görmek istemi yordum. Harpten korkmuyordum ama, kötü bir şeydi muhakkak. Sıkılıyordum. Saatlerdir görmediğim Fikreti bile çağırmadım yanıma. Ne yapıyordu o saatlerde, hala bilmiyorum. Evde oturduğunu, uzun uzun düşündüğünü sanırım... Sorar öğrenirim bir gün, unutmamıştır, eminim.

Dalmıştım fidanların arasına. Sap diplerinde, yer yapraklarının altında, "yılan yumurtası" dediğimiz birtakım nesneler buluyor, onları ökçemin eziciliğinde eritiyordum. Bir şey titriyordu içimde zevkten.

Hava birden karardıydı sonra. Böcek sesi her yanı kaplıyordu. Yaprakların arası sıcak, yapışkandı. Annemle babamın gelişi yakındı herhalde. Bostandan yola, yoldan çayıra, çayırdan asfalta çıktım, koşarak. Uzaktan bi: tren sesi geliyordu. Bir ağacın dibine çömelip beklemeğe koyuldum. Dalmışım. Babamla an nem duruyordu tepemde. Kalktım. Birden, babama harbi anlatmağa başladım. Karmakarışık bir şeyler anlattım, hatırlarım. Almanlar, Polonyalılarla Erkinlik Savaşı giriyordu biribirine. Durdum sonra. O konuşsun istedim.

Bekledim, konuşmadı. Çayırdan konuşma dan geçiyorduk. Annem, evin kapısında durup bize el sallayan nineme doğru hızlı hızlı yürüdü. Babam o zaman konuştu : "Korkacak bir şey yok oğlum," diyordu, "her harp istiklal harbi olmaz. Almanlar kötü insanlar. Polonyalılar dayanabilirse ne ala. Yoksa bizim için bile kötü olabilir. Korkma. Erkekler harpten korkmamalı. Güç bir şeydir harp. Geçer ama..."

Sustu sonra. Korkmadığımı anlatamadım Eve girerken ninemin elini öpmüştü babam. Yapmazdı bunu her zaman...

İstanbul’dan bir kitap getirmişlerdi. Ona daldım. Yemek yemek bile istemiyordum.

Annemse ö gece zorla yemek yedirdikten sonra zorla yatırdı beni. Ses çıkaramadım.

Bir şey takılmıştı aklıma, ne olduğunu bir türlü bulamıyordum. Hatırlarım, uyumadan önce, uykunun mor aydınlığı içinde birden bunu çözdüğümü: Babam, eve girdiği andan beri şarkı söylememişti o gece, ilk olarak...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült