Hikaye

 

 

Şairin Çalışmaları

Octavio Paz

 

III
HERKES ayrılmıştı evden. On bir dolaylarında fark ettim, içtiğim, son sigaramdı. Rüzgara ve soğuğa çıkmak istemediğimden her köşeye baktım açılmamış bir paket arayarak, ama boşuna... Paltomu üzerime geçirip aşağıya (beşinci katta oturmaktayım) İnmekten başka çare yok. Cadde, gri taş kaplı yüksek yapıları ve iki sıra halindeki çıplak kestane ağaçlarıyla o güzel cadde, boştu. Dondurucu rüzgar ve sarımsı sisle boğuşarak ulaştığım üç yüz metre ötedeki dükkan, kapalıydı. Biraz ısınacağımı, müzik ve daha da önemlisi aranışımın nesnesi olan sigarayı bulabileceğimi düşündüğüm yakın bir kahveye yöneldim. Titreyerek iki blok daha yürümüştüm ki, birden hissettim — hayır, hissetmedim hızla geçti yanımdan : Sözcük’tü o. Bu beklenmedik karşılaşma felç etti beni bir an; geceye karışması için bu da yetti ona. Kendime gelince uzanıp yakaladım yüzen saçlarının ucundan. Sonsuza doğru uzanan bu ipliklere asıldım umutsuzca; bir görünüp bir yitiveren peyzajda kaçınılmaz biçimde uzaklaşan telgraf tellerine; yükselen, incelen, uzayan, uzanıp giden notaya... Caddenin ortasında yalnız kalakaldım, kurşuni ellerimin arasında o kırmızı tüyle.

iV

YATAĞIMDA uzanarak hayvan gibi uyumak için kıvranırım, mumya gibi, mutlak. Gözlerimi kapatarak odanın bir köşesinden gelmekte olan tıkırtıyı duymamaya çalışırım. “Sessizlik gürültüdür ve duyduğunu,” derim kendi kendime, “aslında gerçekten duymuyorsun. Sessizliktir duyduğun.” Ve tıkırtı sürer, daha da belirgin, her keresinde : Bir taş tarlasında dörtnal giden atların toynakları sanki; ya da baltadır, dev bir ağacı indiremeyen yere; tek ama çok uzun bir heceden oluşan, yürek atışımla uyaklı bir şiiri basan basımevidir; kayayı çekiçleyen ve onu eski püskü köpükten örtüsüyle kapatan, yüreğimdir; denizdir, yükselip inen, inip yükselen, yükselip inen zincirlenerek yedeğe alınmış denizdir; büyük malalarıdır sessizliğin, sessizliğin içine düşen.

ALACAKARANLIĞIN masası üzerinde yazarım, kalemim onun neredeyse yaşayan, inleyen ve doğumunun ormanını anımsayan göğsüne bütün ağırlığıyla çöker. Siyah mürekkebin geniş kanatları açılır. Lamba patlar ve kırık camlardan bir pelerin sözlerimi örter. Keskin bir ışık kıymığı sağ elimi kesip atar. Gölgeden filizler süren bu kütükle yazmayı sürdürürdüm. Gece odaya girer, karşıki duvar büyük taş dudaklarını buruşturur, büyük hava kalıpları kalemimle kağıdımın arasına girer. Basit tek bir hece dünyayı havaya uçurmaya yeter! Fakat tek bir söze daha yer yok bu gece.

HAYADA durur, içeri tırmanır, yaklaşır, parmak ucunda açıverir ve uzatırsam elimi, görünmez olur: Sözcüktür. Onun gururlu sorgucunu ayın ederim ancak : Cri. * Cricket, Cripple, Crima, Crimea, Critis, Crisis, Criterion? Bir kano yolculuğuna başlar alnımda, içimde mızraklı bir adam. Hafif ve kırılgan tekne çabuk çabuk yarar dalgaları, şakaklarımdaki siyah kanın kabarışlarını. Daha içerilere doğru girer. Tehditlerle dolu bir ufkun gölgeli, bulutlu kütlesini inceler avcı balıkçı; daldırır dikkatli bakışlarını kinci köpüğe, başını dikeltir şen biçimde, sesleri dinler, kokuları dener. Arada bir, parlak bir ışıltı geçer karanlıktan, yeşil ve pul pul bir alkış. Crİ dir bu, bir an için havaya fırlayan, soluk alan ve yine derinlere dalan. Avcı, göğsüne kayışla bağlı boruyu öttürür, ama matemsi böğürtü yiter suyun çölünde. Büyük tuz gölünde kimseler yok. Ve kayalık plaj çok uzakta, çok uzakta dostların kulübelerinden sızan zayıf ışıklardan. Zaman zaman Cri görünür yine, öldürücü yüzgecini gösterir ve batar. Büyülenmiş kürekçi izler onu, içerilere doğru, her zaman daha içerilere.

*Cri... Aynı heceyle başlayan çağrışıma dayalı sözcüklerin sırasıyla anlamı : Cırcır (böceği), Çolak, Suç, Kırım, Eleştirmen, Buhran, Ölçüt; özgün metinde İngilizce olan bu sözcüklerle yazma eyleminin değişik aşama ve katmanlarına göndermeler yapılıyor. ç.n.

XII

KENDİME uzanan bütün kolları budadıktan; bütün pencereleri, bütün kapıları tahta çakıp kapattıktan; bütün çukurları zehirli suyla doldurup evimi yaltaklığın ve korkunun ulaşamayacağı Hayır kayasına kurduktan sonra; dilimi kesip yedikten; aşıklarıma avuç dolusu sessizlik ve tek heceli küçümseme sözleri fırlattıktan; adımı, doğduğum yerin adını ve ırkımın adını unuttuktan sonra; kendimi yargılayıp kendime sonsuza dek yazma ve sonsuza dek yalnız kalma cezası biçtikten sonra, tasımlardan oluşan zindanımın taşlarına çarpan nemli, narin, ısrarlı saldırılarını duydum, baharın.

XIII

YILLAR önce, çakıl taşlarından, çöp ve otlardan kurdum Tilantlan’ı. Duvarını, çubuk işaretli kapılarını, gürültücü bir kalabalığın doldurduğu dar ve kokuşuk sokaklarını, yeşil Hükümet Sarayı’nı, sayısız şosesi ve beş büyük tapınağıyla el gibi açılan kırmızı Adak Evi’ni anımsarım. Tilantlan, beyaz kayanın dibindeki gri kem, toprağa dişiyle tırnağıyla tutunan kem, roz ve duaların kenti... Yaşayanlar — külyutmaz, merasimsever ve tutkuyla aşık — kendilerini yaratan Ellere tapar, fakat yokedebilecek Ayaklardan korkarlardı. İnançları ve Birincilerin sevgisini satın almayı, İkincilerin bağışlamasını garantilemeyi umdukları körpe kurbanları; o mutlu günün sabahında onları ve tarihlerini, sert huylu aristokratlarını, ayarlanmalarını, kutsanmış dillerini, halk şarkılarını ve seyirlik oyunlarını sağ ayağımla ezilmekten kurtaramadı. Rahipler, Ayaklar ve Ellerin aynı Tanrı’nın uzantıları olduğundan hiçbir zaman kuşkulanmamışlardı.

XIV

BÜYÜK zorluklarla, her yıl milimetrelerce ilerleyerek, kayadan bir yol oyarım. Bin yıllardır dişlerim harcandı ve tırnaklarım kırıldı oraya varmak için, öbür yana, ışığa ve açık havaya. Ve şimdi ellerim kanar ve dişlerim takırdar, kararsız, susuzluk ve tozun çatlattığı bir oyukta, duraksar ve çalışmalarımı yeniden düşünürüm: Yaşamımın ikinci bölümünü taşları kırarak, duvarları delerek, kapıları parçalayarak ve yaşamımın birinci bölümünde kendimle ışık arasına yerleştirdiğim engelleri kaldırmak için kullandım.

YOL VEREN barsaklarla karşı duran kemikler arasında bir geçit açarak ilerleyen acı gibi, bizi yaşama bağlayan sinirleri törpüleyen bir törpü gibi, evet, fakat aynı zamanda ani bir sevinç gibi, denize bakan bir kapıyı açmak gibi, aşağıdaki cehenneme bakmak gibi, doruğa erişmek gibi, kayayı öğüten elmas ırmağı gibi, büst ve beyaz tapınakların yer kaymasından oluşan mavi çağlayan gibi, yükselen kuş ve düşen yıldırım gibi, kanat ışıltısı, meyvayı sonunda yırtıp açan gaga gibi! Sen haykırışım, ateş tüylerinden oluşan fıskiye, çınlayan ve bir yıldızın gövdesini yarıp çıkan gezegen gibi geniş ve çınıltılı yara, bir yankılar göğünde bitimsizce düşen, seni yineleyen, yokeden ve sayısız, bitimsiz, isimsiz biçimde yeniden oluşturan bir aynalar göğünde düşen... 0

Kartal mı, Güneş mi (1949-1950) adlı kitaptan


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült