Hikaye

 

 

Saf Bir Ruh

Carlos Fuentes


Berta Maldonado’ya

Mais les manouvres inconscientes d'une ame pure sont encore plus singulieres que les combinaisons du vice.*

RAYMOND RADIGUET, Le Bal du Comte d’Orgel

*Ama saf bir ruhun entrikaları kötülüğün tertiplerinden daha da özgündür. (Ç.N.)

Juan Luis. Beni gardan havaalanına götürecek olan otobüste yerimi alırken seni düşünüyorum; isteyerek önde oturdum. Gerçek bir yolculukta birlikte olacağım yol arkadaşlarımı hemen tanımak istemiyorum. Milano yönünde bir Alitalia uçuşu. Air France’ın Paris, New York ve Meksika yolcuları da bir saate kalmadan otobüse binmiş olacaklar. Ağlamaktan, kendimi kötü ya da gülünç bulmaktan ve altı saat süreyle bakışlara ve yorumlara katlanmaktan o kadar korkuyorum ki. Ne olursa olsun kimse bir şey bilmemeli. Sen de öyle istersin, değil mi? Her zaman inanmış olarak kalacağım bunun gizli bir bağlaşma olduğuna ve senin bu işi... Niye takıyorum kafamı bu düşüncelere bilmem. Senin adına açıklama yapmaya hakkım yok. Kim bilir belki kendi adıma da. Nasıl öğrenmeli Juan Luis? Buna ne zaman, nasıl karar verdin? Belki şu anda belki uzun sürede, bilmiyorum, belki de çocukluktan beri, buna nasıl evet ya da hayır diyerek hor görürüm kendimizi? Nedenlerin nedir, güceniklik mi, acı mı çekiyordun, yrt özlemi ya da umut mu? Hava soğuk. Dağlardan bir rüzgar iniyor, buz gibi, kentin ve gölün üzerinden bir ölüm soluğu gibi esiyor. Mantomun yakasını kaldırıp yüzümü yarı yarıya kapatıyorum, üşümemek için, oysa otobüs sıcak; o da kendi buğusuna sarılı olarak yavaş yavaş yola koyuluyor. Cornavin Garı’ndan çıkıyoruz, Cenevre Gölü’nü ve köprülerini görmeyeceğim artık, otobüs tünelden geçip doğru yola çıkıyor, gara arkasını dönüp havaalanına doğru gölden uzaklaşıyor. Kentin çirkin bölgesinden geçiyoruz, bu cennete İtalya, Almanya ve Fransa’dan gelip mevsimlik işçi olarak çalışanların oturdukları ve şimdiye kadar ne bir bombanın patladığı, ne kimsenin zulüm gördüğü, hırpalandığı, öldürüldüğü ya da ihanete uğradığı yerlerden. Otobüste bile, seni daha geldiğin ilk gün sarmış olan aynı titiz temizlik, düzen ve rahatlık duygusunu ediniyor kişi ve şimdi bu yoksul evleri görmek için elimle camın buğusunu siliyor, ne olursa olsun burada yaşamın kötü olamayacağını düşünüyorum. “İsviçre konforu zamanla yerine oturuyor,” diye yazmıştın bir mektubunda; “biz de açıktan açığa ve bağıra çağıra kendini belli eden aşırılık duygusunu yitiriyoruz.” Juan Luis; son mektubunda, bu kadar iyi düzenlenmiş olan bu dış dünya, her şeyin dikkatle ve zamanında yapılması, namuslu ilişkiler, sürekli çalışabilme, tutumlu bir ömür sürme olanağı, karşılık olarak bir iç düzensizlik istiyor, diye yazmıştın ki bana bunu söyleme gereğini duymamalıydın bunu, onu yaşamadan önce biliyordum: Aramızdaki bağ her zaman o olmuştu. Gülüyorum, Juan Luis; gözyaşlarımı tutmak için yüzüme taktığım asık maskenin arkasında gülmeye başlıyorum; yolcular bakıyor, aralarında mırıldanıyorlar; yani kaçınmak istediğim şey; neyse ki bunlar Milano yolcuları. Gülüyorum, çünkü Meksika’daki evimizin düzeninden, İsviçre’deki özgürlüğün düzensizliğine geçmek için kurtulmuş olduğunu düşünüyorum. Beni anlıyorsun. Uzun bıçaklılar ülkesinin güvenli ortamından guguklu saatler ülkesinin anarşi ortamına. İtiraf et ki gülünç bir durum. Kusura bakma. Geçti. Jura’nın karlı doruklarına, kendinden kaynaklanan sularda bugün boş yere kendi gölgesini arayan o çok büyük, gri faleze bakarak kendimi yatıştırmaya çalışıyorum. Bana yazın, göl Alplerin aynası oluyor, diye yazmıştın; dağları yansıtıyor ve dağlar suların altında uçsuz bucaksız bir katedrale dönüşüyorlar, göle dalarken dağlara çarpacak gibi oluyorsun, diyordun. Mektupların yanımda, biliyor musun? Meksika’dan bindiğim uçakta, sonra da Cenevre’de geçen günlerimde, boş kaldığım zamanlarda okudum. Bir daha okuyacağım ama, bu yolculukta benim yanımdasın.

Seninle ne kadar çok yolculuk yaptık, Juan Luis, birlikte. Çocukken her hafta Cuernavaca’ya giderdik. Bizimkilerin begonviller arasında bir.evleri vardı o zamanlar. Yüzmeyi, bisiklete binmeyi bana sen öğretmiştin. Cumartesileri bisikletle köye giderdik. Her şeyi senin gözlerinle tanıdım. “Claudia, uçurtmalara bak! Clau. dia, bak gümüş bilezikler, arabacıların şapkaları, Claudia, bak ağaçlarda ne kadar çok kuş var, limonlu dondurma, yeşil heykeller! Hadi. gidip piyango bileti alalım, Claudia.” Yılbaşında bizi Acapulco’ya götürürlerdi, sabah erkenden kaldırırdın beni, doğru deniz kıyısına koşardık, çünkü bilirdin, o saatte denizin ne kadar güzel olduğunu; o saatte kumların üzerinde deniz kabukları, işlenmiş kara ağaç parçaları, eski şişeler bulunurdu, kabaran denizin attığı, bunları Meksiko’ya götürmemize izin vermeyeceklerini bile bile toplardık; bu kadar yararsız eşya zaten arabaya sığmazdı. Ne zaman seni on, on üç ya da on beş yaşında düşünsem, garip değil mi, aklıma Acapulco gelir... Yılın geri kalan bölümünde ikimiz de kendi okulumuzda olduğumuzdan herhalde ve bir de, bir yıldan öbürüne geçişi kutlarken günün bütün saatleri bizim olduğundan. Gösterilerimiz orada yer alıyordu. Ben taş şatoda çocuk yiyen devlerin tutsağıydım, sen elinde kılıç yerine bir sopayla koşup beni kurtarmaya geliyordun, bağıra çağıra devlerle dövüşüyordun. Korsanların kalyonunda küçük bir tahta kayıktı seni beklerken sen denizde, beni yemek isteyen köpekbalıklarıyla boğuşuyordun. Cuesta Saksağanı Ormanlarının derinliklerinde, el ele, bir şişenin içinde bulunmuş bir planda gösterilen saklı hazineyi arıyorduk. Bu işleri yaparken sen o anda uyduruverdiğin bir hava mırıldanırdın. Bir fon müziği, dramatik, gergin ve sonsuz. Kaptan Blood, Sandokan, Ivanhoe: Sen her serüvende bir başkası olurdun, ben hep sisler arasındaki prototipe uygun olarak tehlike içinde bulunan adsız prenses olurdum.

Yalnız bir tek kopukluk var arada: Sen on beş yaşındaydın, ben on iki ve benimle birlikte görünmekten utanmıştın. Anlamadım, çünkü seni her zamanki gibi görüyordum: İnce, güçlü, güneş yanığı, güneşle hafif kızıla dönüşmüş kestane rengi, kıvırcık saçlı. Ama ertesi yıl bir çift olduk, artık deniz kabukları toplamıyor, serüvenler uydurmuyorduk, bize kısa gelmeye başlayan günü uzatmak için, ilk kez karşılaşmış olduğumuz yeni, çıplak bir yaşamın yeni olanaklarının simgesi haline gelen ve bir içdürtüsüne dönüşen yasak bir gecenin eşiğinde, yine her yere birlikte gitmeye başladık. Akşam yemeğinden sonra el ele tutuşup Farallon boyunca hiç konuşmadan, gitar çalan gruplara, kayalıkların orada öpüşen çiftlere bakmadan yürüyorduk. Birbirimize başkalarının bizi hayal kırıklığına uğrattıklarını söylemek gereğini duymuyorduk. Çünkü en iyisinin bu birlikte, el ele gece yürümek olduğunu, bunun yüreğe, hiçbir zaman, senden bana bir alay ya da gurur bahanesi olmayan bir imge, giz suskunluğu getirdiğini söylemek gereğini duymuyorduk birbirimize. Kasıntılı olmadan ciddiydik, öyle değil mi? Ve görünüşe göre bilmeden birbirimize yardım ediyorduk, hiçbir zaman doğru dürüst açıklayabilmiş değilim ama, çıplak ayaklarımızın altındaki sıcak kuma, deniz üstünde egemen dinginiğe, yürüdüğümüz sürece kalçalarımızın, senin sımsıkı, dar, yeni ve beyaz ve uzun pantolonunun, benim yeni, kırmızı ve geniş eteğimin hafıften sürtünmesine yabancı düşmeyen bir biçimde: Gardırobumuzu birlikte değiştirmiştik ve arkadaşlarımızın şakalarından, utançlarından, zorlamalarından kaçmıştık. Bilir misin, Juan Luis, pek az insan vardır on dört yaşın ötesine geçebilen o bizim olmayan on dört yaşın aptal erkeklik bütün ömrünce on dört yaşında olmaktır: Kıyıcı korku! Elbet sen de bilirsin bunu. Yine de benden sıyrılmaya kalkıştın. Sanki çocukluğumuz ve olağan deneylerimiz bu yaşta geçmişler gibi. O, tadını almış olduğun yaşta, senin bana hemen hemen hiçbir söz söylemediğin o yıllardan sonra, böylece ve bunun için seni anladım (pencereden gözlerdim seni, geç vakit, kusacak bir halde, arkadaşlarla dolu arabadan indiğinde) benim Edebiyat ve Felsefe Fakültesi’ne, senin de İktisat Fakültesi’ne girdiğimiz zaman. Bir gün öğleden sonra beni aradın evde değil, böylesi doğal olurdu Mascarones’te, fakültede ve kahve içmek için ağzına kadar öğrencilerle dolu, sıcak yeraltı kahvesine götürdün.

Elimi okşadın, “Bağışla beni, Claudia,” dedin.

Gülümsedim, çocukluğumuz geri geldi diye düşündüm bir an, ama geçmişin uzantısı değildi, geçmişte kalmış olan anları büsbütün dağıtıp savuran bir garip mutluluktu.

“Neyi bağışlayayım?” diye yanıt verdim. “Birlikte olduğumuz, konuştuğumuz için mutluyum. Bu yeter. Her gün birbirimizi gördük, ama sanki öteki hiç yokmuş gibiydi. Şimdi de eskisi gibi dost olmak hoşuma gidiyor.”  

“Bizimki dostluktan da ileri, Claudia. Sen ve ben kardeşiz.”

“Evet, rastlantı olarak. İki kardeş olarak birbirimizi severdik, çocukken; sonra da hiç konuşmaz olduk.”

“Ben gidiyorum, Claudia. Babama da söyledim. O istemiyor. Önce fakülteyi bitirmemi daha uygun buluyor. Ama ben gitmek istiyorum.”

“Nereye?”

“Birleşmiş Milletler’de bir iş buldum, Cenevre’de. Fakülteyi orada da bitirebilirim.”

“Haklısın, Juan Luis.”

Zaten bildiğim bir şeyi söyledin bana. Genelevlere gidip çıkmaktan usanç getirmek, ders bellemek, erkek olmanın[1] yüklediği zorunluluklar, yurtseverlik, başkalarının gözüne iyi görünmek için din, doğru dürüst bir film seyredememek, doğru dürüst bir kadın, seninle birlikte yaşamaya hazır kız arkadaşlar bulmak... Mascarones’teki kahvede çok alçak bir sesle verilen söylev.

“Burada yaşamak olanaksız. Ciddi söylüyorum. Ben ne Tanrı’ya kulluk ediyorum, ne şeytana. Her şeyin tadını çıkarmak istiyorum. Burada olacak şey değil bu, Claudia. Basit bir yaşam sürdürmek istersen bir hain sayılırsın. Burada seni kullanırlar, başkalarına kul köle olmanı isterler. Kendin olma özgürlüğüne sahip olamadığın bir ülke. Onurlu bir adam olduğum için kendimle alay ediyorum. Kibar, yalancı, cinsellikten yana şampiyon, dalkavuk, ince, zeki, kurnaz, ama bana bir şey kalmıyor. Neyse ki iki Meksika yok. Genelevlerde sürünmek istemiyorum. Çünkü bütün ömrünce kadınları zor altında tutmak, duygusal alanda hırpalamak zorundasın, ben bunu anlamıyorum. Hayır, bu iş bana göre değil.”

“Ya anne, o ne diyor?”

“Gözyaşı dökecek, önemli değil. Zaten hep ağlamıyor mu?”

“Ya ben, Juan Luis?"

Güldü. Bir çocuk gibi.

“Beni görmeye geleceksin, Claudia! Yemin et!”

Yalnızca görmeye gelmedim. Seni aramak, Meksika’ya geri götürmek için geldim. Ama dört yıl önce, ayrılırken sana yalnız şunu demiştim:

“Beni düşün. Her zaman benim yanımda olmanın yolunu bul.”

Evet, bana yazdın, gelip seni görmemi istedin; mektupların elimde. Cenevre’nin en güzel semtinde, Bourgde-Four Meydanı’nda banyolu, mutfaklı bir oda bulmuştun. Kentin ortasında bir dördüncü kat, ta gölün ötesinde Chillon’a, Montreux’ye, Vevey’e kadar göz alabildiğine her yer, sivri adamlar, kiliselerin çan kuleleri, küçük dar pencereler, hepsi ayak altında. Yatağını kendin yapıyor, ortalığı kendin süpürüyor, kahvaltını kendin hazırlıyorsun, yandaki bakkala kendin gidiyorsun. Kahveni meydandaki kahvede içiyorsun. Ne kadar çok sözünü etmişsin. La Clemence, yeşil beyaz çizgili gölgelik, Cenevre’de görmek zahmetine değen herkesin buluşma yeri. Çok küçük bir yer, altı masa bir tezgah, herkese “M’sieudame” diyen, kasis dolduran kara gömlekli garsonlar. Dün orada oturup bir kahve içtim: Boyunlarında geniş atkıları, kafalarında üniversite kasketleriyle bir sürü öğrenci, kışlık paltoları olmadığından biçimsiz sarilere bürünmüş Hintli kızlar, ceket yakaları rozetli diplomatlar, vergi kaçağı oyuncular göl kıyısında bir kır evine sığınmışlar O.I.T.’de çalışan genç Almanlar, Şilililer, Belçikalılar, Tunuslular. İki Cenevre var diye yazıyordun. Geleneksel ve düzenli bir kent, Stendhal’in kokusuz çiçek diye anlattığı, ikincinin fon perdesi, bir geçiş yeri ve sürgün yatağı olan kent, aslında İsviçrelilerin kendi kendilerine tanımış oldukları liberalizmin kurallarıyla ilgisi olmayan bir yabancılar, rastlantılar, ani bakışlar ve konuşmalar yeri. Geldiğinde yirmi üç yaşındaydın. Düşünüyorum da, kim bilir ne kadar coşkuluydun.

“Bu konuda bu yeter (diye yazıyordun). Fransız edebiyatı dersleri alıyorum ve... Claudia, duygularımı açıklayamam sana, çünkü hep söylemeden anladın. Adı Irane ve bilemezsin ne kadar güzel, ne kadar zeki ve ne kadar sevimli. Edebiyat okuyor burada, Fransız; tuhaf değil mi, seninle aynı öğrenimi yapıyor. Belki de bundan ötürü hemen hoşlandım ondan. Hah, ha!” Bu, bir yıl sürdüydü galiba, unuttum. Dört yıl oldu. “Marie-Jose çok konuşuyor, ama beni yaşatıyor. Geçen hafta tatilinde Davos’a gittik ve rezil oldum, çünkü korkunç kayak ustası, oysa ben sıfır. Anlaşılan bu işi çocuk yaşta öğrenmek gerek. Senden gizleyecek değilim ya, bu işi pek kıvıramadım, pazartesi Cenevre’ye döndüğümüzde,burkulan ayağımı saymazsak cuma günü giderken nasılsam yine öyleydim. Tuhaf değil mi?” Sonra ilkbahar. “Doris İngiliz. Resim yapıyor. Sanırım çok yetenekli. Paskalya tatilinde Wengen’e gittik. Bilinçaltını işletmek için aşk yapıyormuş, öyle söylüyor, yataktan atlayıp Jungfrau Tepesi’nin karşısında guaş yapıyor. Pencereleri açıp derin derin soluyor ve ben soğuktan titrerken o çırılçıplak resim yapıyor. Çok gülüyor, sen bir tropik ürünüsün, bir azgelişmişsin, diyor ve ısınayım diye kirsch içiriyor.” Birlikte olduğumuz bir yıllık sürede Doris çok güldürdü beni. “Neşesini özlüyorum, İsviçre’de bir yıl yeter deyip boyalarını ve tuvallerini topladı, Mikonos Adası’na gitti. Daha iyi. Beni iyi eğlendirdi, ama beni ilgilendiren kadın tipi Doris değil.” O Yunanistan’a gitti, öbürü geldi. “Sophia şimdiye kadar tanımış olduğum kadınların, inan olsun, en güzeli. Hep söylenen bir şey, ama Yunan heykellerine benziyor. Bayağı anlamında değil. Bir heykel, çünkü her açıdan bakmak mümkün: Odada çırılçıplak soyup yavaş yavaş döndürüyorum. Önemli olan onu çevreleyen hava, çevresindeki uzay, anlıyor musun? İçinde durduğu ve ona güzel olmayı sağlayan uzay. Esmer, çok kalın kaşları var, yarın, çok zengin birisiyle Cote d’ Azur’e gidiyor. Claudia, kardeşin üzgün ama doygun ve seni seviyor, Juan Luis.”

Ve Christine, Consuelo, Sonali, Mari-France, Ingrid... Açıklamalar her seferinde daha kısa, daha az tutkulu. Artık işinle ilgileniyorsun, bana sürekli arkadaşlarından, onların ulusal zırtapozluklarından, seninle olan ilişkilerinden, konferansların konularından, ücretlerden, yolculuklardan, hatta emeklilikten söz ediyorsun. Sözünü etmek istemediğin şey buranın da başka yerler gibi, zamanla kendi sessiz önyargılarını oluşturduğu ve senin de ufaktan ufağa bir uluslararası görevlinin önyargılarına boyun eğmeye başladığındı. Ta o Montreux manzaralı kart gelinceye kadar; o sık yazınla o ünlü lokantadaki yemeği anlatıyordun ve keşke sen de burada olsaydın, diyordun ve altında iki imza, biri kargacık burgacık, seninki ve bir de, silik ama özene bezene ve büyük harfle: Claire.

Aşamalı bir anlatım oldu, evet. Eskisi gibi kıyıdan kenardan dolaştırmıyordun lafı. Önce sana verdikleri yeni iş. Sonra konseyin gelecek toplantısının konusu, daha sonra, yeni arkadaşlarınla birlikte olmaktan hoşlandığın, ama eskilerini de unutamadığın. Ve yine: Senin huyunu henüz bilmeyen büro şefleriyle geçinebilmek. Ve en son: Bağdaşabildiğin bir şefle çalışmak gibi bir şansın olduğu ve bir sonraki mektupta: “Adı Claire.” Montreux kartı üç aylıktı. Claire, Claire, Claire.

Sana cevap yazdım: “Mon ami Pierrot.”[2] Benimle artık açık konuşmayacak mısın? Ne zamandan beri bu Claire? Her şeyi bilmek istiyorum. Juan Luis, kardeş olmadan önce birbirimizin en yakın arkadaşı değil miydik? İki ay bir şey yazmadın, iki ay sonra bir zarf geldi, içinde bir resim. Sen ve o, arkanızda büyük bir fıskiye ve göl; sen ve o korkuluklara yaslanmışsınız. Kolunu beline sarmışsın, onun kolu çiçeklikte; o, ne kadar güzel. Ama fotoğraf iyi değil. Claire’in yüzünü seçmek zor. İncecik, gülümseyen, evet, bir tür Marina Vlady, onun incesi, aynı düz saçlar, uzun sarı. Topuksuz pabuç, kolsuz gömlek, hafif, dekolte.

Hiçbir açıklamasız kabul etmekti bu. Önceleri mektupla,r ayrıntılıydı. Kız Emile Jung Sokağı’ndaki bir pansiyonda kalıyordu. Babası mühendisti, duldu, Neuchatel’de çalışıyordu; Claire ve sen birlikte plaja gidiyordunuz. La Clemence'ta çay içiyordunuz. Akşamları Gümüş Tabakta karnınızı doyuruyordunuz, herkes kendi hesabını ödüyordu. Hafta arası uluslar sarayındaki kafeteryaya gidiyordunuz, ara sıra tramvaya biniyor, Fransa’ya geçiyordunuz. Olaylar, özel adlar, adlar, adlar, adlar, bir kılavuz kitap gibi. Berges rıhtımı, Cornavin, Cave a Bob, GrandeReu Garı, Auberge de la MĞre Royaume, Champelle, Boulevard des Bastions.

İkinci evre, konuşmalar. Claire’in kimi filmler, kimi konferanslar, konserlerle ilgili beğenileri, şimdi yeni adlar, mektuplarında uzayıp giden bir dizi ad (Drole de Drame ve et Les Enfants du Paradis, Scott Fitzgerald ve Raymond Radiguet, Schumarın ve Brahms) ve Claire şunu dedi, Claire bunu dedi, Claire şöyle düşünüyor. Carne’nin kişileri özgürlüğü utanılacak, gizli bir tertip gibi yaşıyorlar. Fitzgerald bize bugün de hizmet etmeye devam eden modaları, hareketleri ve hayal kırıklıklarını icat etti. Requiem Allemand bütün dindışı ölüleri kutsuyor. Evet, diye yazıyordum sana Orozco öldü, Bellas Artes’de Diego Rivera’nın muazzam bir retrospektif sergisi açıldı. Ve başka şeyler, hepsi not edilmiş, senden istediğim gibi.

“Ne zaman dinlesem onu, bugüne kadar mahkûm edilmiş olan şeyleri şimdi ödüllendirmenin zorunlu olduğunu anlamışız gibi diyorum kendi kendime, Juan Luis; eldiveni tersine çevirmek. Kim yaraladı bizi, sevgilim? Bizden çalmış oldukları şeyleri geri alabilmek için çok az vaktimiz kaldı. Hayır, görüyorsun, belli bir niyetim yok. Plan yapmayalım.”

Ne yanıt vermeli? Burada her şey eskisi gibi, Juan Luis. Anne baba çok üzgünler, gümüş yıldönümünde bulunmayacağın için. Baba sigorta şirketine ikinci başkan seçildi, bunun yıldönümü için güzel bir armağan olduğunu söylüyor. Anne, zavallı her gün yeni bir hastalık çıkarıyor. Birinci televizyon kanalı çalışmaya başladı. Ben üçüncü yılın sınavlarına hazırlanıyorum. Az biraz yaşamakta olduğun şeyleri düşünüyorum; kitap okuyorsun sanıyorum, ne yaptığını, ne okuduğunu, ne dinlediğini anlatıyordum dün, Federico’ya ve belki de seni görmeye gelebileceğiz diye düşünüyoruz. Bugünlerde dönmeyi düşünüyor musun? Önümüzdeki tatilde pekala gelebilirdin, değil mi?

Sonbahar Claire’in yanında değişikti. Pazarları el ele uzun, sessiz yürüyüşler yapıyorlardı. Parklarda hala bir çürük sümbül kokusu, gecikmiş bir koku vardı, ama daha şimdiden yanık yaprak kokusu da peşlerine takılmıştı, sana eskiden birlikte kumsalda yaptığımız gezintileri hatırlatan o uzun yürüyüşler boyunca. Aklınıza gelen şeyler, sınır çizgisine ulaşmış mevsimlerin sakladığı şeye, yaseminle kuru yaprağın bir arada bulunuşuna karşın, ne Claire ne de sen ağzınızı açıp bir şey söylemeye kalkmıyordunuz. Sessizlik, Claire, Clairediye yazıyordun bana her şeyi anladın. Her zaman sahip olduğum şeye sahibim. Bugün bu sevinci yaşayabilirim. Bugün seni yeniden buldum, Claire.

Bir sonraki mektubumda, Federico’yla sınava hazırlandığımızı tekrar ediyor ve yıl sonunu geçirmek üzere Acapulco’ya gideceğimizi yazıyordum. Mektubu postaya vermeden önce onu karaladım. Öte yandan sen, Federico hakkında bir şey sormuyorsun bugün sorabilseydin, ne cevap verebileceğimi bilemezdim. Tatil geldiğinde artık orada değildim, ona telefon etmek için; sonra okulda da görmedim; Acapulco’ya annem ve babamla gittim. Bu konuda bir şey demedim sana. Aylarca sana bir şey yazmadım. Ama senin mektupların gelmeye devam etti. Bu kış Claire senin Bourgde-Four’ daki odana taşınmış. Arkadan gelen mektupları hatırlayacağım da ne olacak! Hepsi burada, çantamda. “Claire, her şey yeni. Seher vakti hiç birlikte olmamıştık. Eskiden bu saatler boştu; günün ölü bölümüydü, bugünü hiçbir şeye değişmem. Hep birlikte yaşadık, yürüyüş yaparken, sinemada, lokantada, plajda, düşte ama hep ayrı odalarda. Bilir misin neler yapardım tek başıma, seni düşünerek? Şimdi bu saatlerden bir tekini bile kaybetmiyorum. Bütün geceyi senin arkanda, kollarımı beline dolayarak, sırtın göğsüme dayalı, tanyerinin ağarmasını bekleyerek geçiriyorum. Bunu biliyorsun Claire, ben gece ılıtmış olduğun bölgeleri unutup çarşafı kaldırırken sen yüzünü dönüyor, gözlerin kapalı gülümsüyorsun, kendi kendine soruyorsun baştan beri, oyunlarımızdan, el ele yürüyüşlerimizden, susmalarımızdan beri, istediğimiz şey, her zaman bu değil miydi diye. Aynı çatı altında, kendi evimizde yaşamalıydık, değil mi? Niye yazmıyorsun bana, Claudia? Öperim, Juan Luis.”

Yaptığım şakaları hatırlıyor musun? Bir plaj kıyısı ya da göller ve karlarla çevrili bir otel odası aşkı, ortak ve her günkü yaşamla bir tutulamaz. Üstelik siz aynı büroda çalışıyordunuz. Usanç yakındı. Tazelik soluyordu. Yan yana uyanmak, aslında o kadar hoş değil. O seni dişlerini fırçalarken, sen onu makyajını silerken, suratını yağlarken, çorabını giyerken göreceksiniz... Galiba yanlış yaptın, Juan Luis, bağımsızlık değil miydi aradığın? Niye vurdun sırtına bu yükü? Öyle olduktan sonra Meksiko’da kalsaydın daha iyiydi. İçinde yetişmiş olduğumuz geleneksel kurallardan kurtulmak elbette güçtü. Her şey hesaplandı ve açıkça adı konulmadı ama sen babanın, annenin ve herkesin senden beklediği şeyi yaptın. Derli toplu bir adam oldun. Doris, Sophia, Marie-Jose bizi ne kadar eğlendirdiler! Yazık.

Bir buçuk yıl yazışmadık. Benim yaşamım her zamanki gibiydi. Dersler yararsız bir gidiş aldı, tekrarlar başladı. Nasıl öğretilebilir, edebiyat? Daha işin başında anladım, kendimi okuyup yazmaya, kendi başıma incelemeler yapmaya verdim, dersleri de kaçırmıyorum, başladığım işi bitirmeliydim. Zaten bildiğim şeyleri yapay şemalar ve tablolarla açıklamak budalaca ve iddialı bir şey haline geliyor. Önemli olan da bu: Profesörlerin karşısında perende atmaya başlanır, onlar da belli etmeden işin içinden sıyrılmasını bilirler. Biz romantizme geldiğimiz zaman ben çoktan Firbank ve Rolfe’u tekmillemiş, William Golding’e kadar ulaşmıştım. Profesörleri tedirgin ediyordum biraz ve fakültede topladığım övgü biraz da koltuklarımı kabartıyordu: Claudia’ da iş var, diyorlardı. Odama çekiliyordum, kendi beğenime göre düzenliyor, kitaplarımı diziyor, duvarlara röprodüksiyon asıyor, plaklarımı ve pikabımı yerleştiriyordum; annem, oğlanlarla buluşup gezmelere, balolara gideyim diye çırpınmaktan bir hal olmuştu. Artık kendi halime bıraktılar. Biraz gardırobumu değiştiriyor, bildiğin beyaz gömleği, koyu eteği, beni daha ağır başlı, daha sert, daha mesafeli gösteren tayyörümü giyiyordum.

Galiba havaalanına geldik. Parmaklıklı radar dönüyor. Senden ayrılıyorum. İlerisi için zor bir an. Yolcular ayaklandılar. El çantamı, makyaj kutumu, mantomu topladım. Öbürleri insinler diye bekliyorum. Sonunda şoför sesleniyor.

“Nous voila, mademoiselle. L’avion part dans une demiheure. ”[3]

Benimki değil. O dediği Milano uçağı. Kürk başlığımı başıma geçirip indim. Islak bir soğuk var, dağlar sis altında kaybolmuşlar. Yağmur yok, ama hava milyonlarca görünmez, kırık damlacıklarla dolu; sarı ve sert saçlarıma yapışıyorlar, elimi saçlarımdan geçiriyorum. Yapıya girip şirketin bürosuna doğruluyorum. Adımı veriyorum, memur başıyla evet diyor. Kendisiyle gelmemi istiyor. Aydınlık bir koridor boyunca yürüyor ve buz gibi bir öğle sonrasına çıkıyoruz. Geniş bir yoldan yürüyoruz, kaldırımlı ve hangar gibi bir yere varıyoruz. Yumruklarım sıkılı yürüyorum. Memur benimle konuşmaya kalkmıyor. Biraz törensi adımlarla önüm sıra gidiyor. Antrepoya giriyoruz. Islak tahta, saman ve katran kokulu bir yer. Bir sürü sandık, düzenli olarak dizilmiş, silindirler, hatta kafesli sandığının içinde havlayan bir köpek. Memur eliyle gösteriyor, saygıyla eğiliyor. Tabutun kenarına dokunuyor, birkaç saniye bir şey demeden duruyorum. Hıçkırıklar içimde kalıyor, ama sanki ağlıyorum, memur terbiyeli bir bekleyişle bakıyor, sonra elindeki kağıtları uzatıyor, şu son günlerde peşinde koştuğum permi, polis vizesi, sağlık işlerinin vizesi, Meksika Konsolosluğu’nun vizesi, uçak bileti; yükleme belgesi için imza alıyor. Bir sürü etiketi yalayıp tabutun ek yerine yapıştırıyor. Sonra mühürlüyor. Bir daha dokunuyorum gri kapağa, sonra merkez yapıya dönüyoruz. Memur birkaç başsağlığı sözcüğü mırıldanıp ayrılıyor.

Uçak şirketi ve İsviçre yetkilileriyle kırtasiye işlerini bitirdikten sonra, biniş kartı elimde, restorana çıkıp oturdum ve bir kahve söyledim. Büyük pencerenin önünde oturuyorum, pistte bir görünüp bir kaybolan uçaklar, bakıyorum, sisin içinden birdenbire çıkıyor, birdenbire yok oluyorlar, ama kendilerinden önce motor sesleri geliyor ya da peşlerinden bir ses izi gibi uzuyor. Beni korkutuyorlar. Sen bilirsin ne kadar korktuğumu bunlardan, kış ortasında birlikte yapacağımız bu dönüş yolculuğunu düşünmek istemiyorum: Her havaalanında sen geçesin diye senin adına düzenlenmiş kağıtlar, izinler. Kahveyi getirdiler, şeker koymadan içtim; iyi geldi. İçerken elim titremedi.

Dokuz hafta oluyor, on sekiz ay süren bir suskunluktan sonra gelen ilk mektubunun zarfını yırttım ve elimdeki kahve fincanı halının üzerine düşüp kırıldı. Hemen çömelip eteğimle sildim, sonra pikaba bir plak koydum ve kollarımı kavuşturup kitapların sırtlarına bakarak odada dolaşmaya başladım; hatta yavaş yavaş, kitabın kapağını okşayarak birkaç dize okumayı bile başardım, kendimden emin, koltuğun kolu üzerinde duran açık zarfın içinde saklı mektuptan uzak.

Oh! Dulces prendas, por mi mal halladas, dulces y alegres cuando Dios queria!

Juntas estais en la memoria mia y con ella en mi muerte conjuradas. *

“Elbette, tartıştık. Kapıyı vurup gitti ve ben öfkemden ağladım. Unutmaya çalıştım, olmadı ve peşinden gittim. Nerede olduğunu biliyordum. La Clemence’ta, karşıda, önünde bir kadeh üst üste sigara içiyordu. Merdivenleri indim, meydana çıktım, geldiğimi gördü, aldırmaz gibi yaptı. Bahçeyi geçtim, parmaklarımı demir parmaklıkta kaydırarak yavaş yavaş Bourgde-Four’un en yukarısına çıktım; kahveye geldim, yanına, bir hasır iskemleye oturdum. Dışarıda oturuyoruz; yazları kaldırıma iskemle çıkarıyorlar ve Saint-Pierre’den gelen müzik dinleniyor. Claire garson kızla konuşuyor. O iğrenç İsviçreli ağzıyla, havadan sudan aptal laflar. Sigarasını tablaya bastırsın diye bekledim ve parmaklarımız buluşsun diye aynı anda ben de aynı şeyi yaptım. Dönüp baktı. Biliyor musun nasıl, Claudia? Hani sen, plajdaki kayaların üzerinde seni devlerden kurtarayım diye beklerken nasıl bakardın, işte öyle. Kurtarmaya mı geliyorlar yoksa öldürmeye mi, bilmiyormuş gibi oynuyordun; ama kimi zaman kendini tutamaz gülerdin ve bir an için yeryüzüne inmiş olurduk. Kavga benim yüzümden çıktı. Beni yeteri kadar dikkatli olmamakla suçlamıştı. Ona bir ahlak sorununa neden olmakla. Ne yapacaktık? Bari hemen harekete geçseydim ya! Hayır. Kendi içime kapandım. Sessiz ve suskun, aklı başında bir şeyler yapmayı bile denemedim. Evde kitaplar, plaklar vardı. Ve zamanımı dergilerdeki bulmacalara harcıyordum.”

* Oh kötücüllüğümün karşılığı / Tatlı rehinler Tanrı’nın istediği gibi tatlı ve neşeli / Belleğimde hep birlikteydiniz/ Ve belleğimle birlikte fesat ortağı ölümümde. (Ç.N.) 

“Bir karar ver Juan Luis. Yalvarırım sana.”

“Bırak düşüneyim.”

“Aptallık ediyorsun. Sorun bu değil. Çok daha fazla. Ömrümüzü Birleşmiş Milletler evrakını dosyalamakla mı geçireceğiz? Yoksa bu bize ileride yükselmek, ne olduğunu henüz bilmediğimiz şeyi olmak olanağını sağlayacak olan bir geçiş dönemi midir? Ben ikisine de varım Juan Luis, ama tek başıma bir karara varamam. Ortak yaşamımız, ortak işimiz bir basit serüven de, kabul ederim. Sen de ben de böylece sürdüreceğiz de, o da kabul. Ama iş geçici, aşk kalıcı gibi yapmak, ya da tersi, o olmaz, beni anlıyor musun?”

“Nasıl anlatırsın ona, Claudia, böyle bir sorunun, onunkinin, benim için anlaşılamaz bir şey olduğunu? İnan bana, La Clemence’ta oturup yoldan geçen bisikletli gençlere bakmak, çevredeki gülüşleri, mırıltıları, kiliseden gelen çan seslerini dinlemek, inan bana, kardeşim, dış dünyadan kaçıyordum, gözlerimi kapatıyor ve kendi öz karanlığımda durmadan daha keskin bir aydınlık için çırpınıyordum, ruhun küçük bir kımıldanışında ötsün diye duyarlığımın bütün tellerini geriyordum. Duyularımı, sezgilerimi, varlık telini gerdim, bir yay gibi, geleceği vurmak, yaralamak için; ama hedef yoktu Claudia, hiçbir şey yoktu karşıda; ve bütün bu acılı içyapı harcadığım çaba arasında buz gibi ellerimi duyuyordum ilk dalgada yıkılan kumdan bir kent gibi çöküyordu; yitip gitmek üzere değil, o bellek denen okyanusa geri gelmek üzere, çocukluğa, bizim kumsaldaki oyunlarımıza, hayatın sonradan benzerini yapmakla, uzatmakla, tasarılara katmakla yetindiği ve birer anlık sürprizlerle yansıttığı bir sevince, bir sıcaklığa doğru. Evet, hakkın var dedim, daha geniş bir ev arayalım dedim. Claire’in çocuğu olacak.”

Claire de bir mektup gönderdi bana, o daha önce Montreux kartında görmüş olduğum el yazısıyla. ‘'Juan Luis için ne olduğunuzu, nasıl birlikte büyüdüğünüzü biliyorum, hepsini biliyorum. Sizinle tanışmayı ne kadar isterdim, sizinle iyi dost olurduk sanıyorum. İnanınız, sizi tanıyorum, Juan Luis o kadar çok sözünüzü ediyor ki kimi zaman kıskanıyorum. Bir gün kalkıp gelebilseydiniz, bizi görmeye! Juan Luis çok başarılı, herkes de çok seviyor. Cenevre küçük ama hoş bir yer. Anlaşılması kolay nedenlerle biz burasını seviyoruz ve burada kalacağız. Daha birkaç ay çalışabileceğim; henüz iki aylık gebeyim. Kardeşiniz, Claire.”

Zarftan yeni fotoğraf düştü. Şişmanladım diyorsun: “Fazla Mondue’den,[4] küçük kardeş.” Ve kafan kel olmuş, baban gibi. Kız ise çok güzel, uzun, sarı saçlarıyla tam bir Boticelli. Güzel bir bere. Aklını mı oynattın, Juan Juis? Meksika’dan ayrıldığında genç, yakışıklı bir adamdın. Şimdi bak bir kendine, görüyor musun? Kendini kolla. Daha yirmi yedi yaşındasın, kırkında gibi görünüyorsun. Ya neler okuyorsun, Juan Luis, nelerle ilgileniyorsun? Bulmacalarla mı? Kendini yadsıyamazsın yalvarırım.

Biliyorsun ben sana bağlıyım ve büyümeye devam edeceğiz, geride kalmaya hakkın yok. Öğrenimi bırakmayacağına söz vermiştin; babaya öyle dedin. Günlük yaşam seni yoruyor. Tek isteğin bir an önce eve dönüp pabuçlarını çıkarmak, gazeteni okumak, öyle değil mi? Sen bir şey demiyorsun ama ben biliyorum öyle olduğunu. Tanrım, bırakma böyle kendini. Ben sadık kaldım. Çocukluğumuza yakın kaldım. Senin uzaklarda olman önemli değil. Temelde birleşik olarak kalmalıyız; bizi hatırlıyor musun? Sevgiden, akıldan, gençlikten ve sessizlikten uzaklaştıracak şeylere kendimizi bırakamayız. Bizi bozmak, kendilerine benzetmek istiyorlar; bizi olduğumuz gibi kabul edemezler. Onlara boyun eğme, Juan Luis, yalvarırım, bir akşam Mascarones kahvesinde bana söylediğin sözü unutma. O yönde bir adım attın mı bitti; bir daha dönemezsin. Mektubunu anneye ve babaya göstermek zorunda kaldım. Anne yatağa düştü, tansiyon. Yine kardiyoloji servisine girdi. Umarım yakında sana tatsız haberler ulaştırmak zorunda kalmam. Hep aklımdasın, unutmuyorum, dayanacaksın, biliyorum.

İki kart geldi. Önce Claire’in kürtaj olduğunu bildireni. Sonra da anneye Claire’le bir aya kadar evleneceğini yazdığın mektup. Düğüne hep birden geleceğimizi düşünüyordun. Anneye, kendine gelen kartı benimkilerin yanına koymasını söyledim. Yan yana koyup baktım, ikisi de aynı kimseden mi geliyor diye.

“Karar aceleye geldi, Claudia. Ben erken olduğunu söylüyordum. Genç insanlarız, bir süre sorumluluk almadan yaşamaya hakkımız var, Claire de olur diyordu. Bilmiyorum sözlerimin hepsini anladı mı? Ama sen anladın değil mi?”

“Bu kızı seviyorum, biliyorsun. Bana karşı iyi ve anlayışlıdır. Hatta arada bir acı çektirdiğim bile oldu; bunun karşılığını vermek istememden ötürü gocunmazsınız. Babası dul; mühendis, Neuchatel’de oturuyor. O olur dedi, nikaha da gelecek. Yeter ki baba ve Claudia’yla siz de gelesiniz. Claire’i tanıdığın zaman sen de benim kadar seveceksin, anne.”

Claire üç ay sonra intihar etti. İş arkadaşlarından biri bizi telefonla aradı, öğleden sonra çalıştığı yerden çıkmış, başı ağrıyormuş; bir sinemaya girmiş, o akşam sen her zamanki gibi eve gittin, bekledin, sonra aramaya çıktın, kentte, ama boş yere; sinemada ölmüştü, girmeden önce Veronal almış, kimsenin rahatsız etmeyeceği bir yere, birinci sıraya oturmuş, tek başına; Neuchatel’i aradın, yolları, restoranları dolaştın, sonra La Clemence’a gidip oturdun, kapanana kadar. Ancak ertesi gün morgdan aradılar seni, gidip gördün. Arkadaşın seni arayacağını ve Meksika’ya dönmen için zorlayacağını söylüyordu: Acıdan deliye dönmüşsün. Gerçeği ana babamıza söyledim. Son mektubunu gösterdim. Suskun durdular, sonra baba seni artık eve almayacağını, senin bir katil olduğunu söyledi.

Kahvemi içtim. Garsonlardan birisi parmağıyla oturduğum yeri gösteriyor. Adam uzun boylu, paltosunun yakası kalkık teşekkür etti ve bana doğru yürüdü. İlk olarak gördüm bu güneş yanığı yüzü, mavi gözleri ve ak saçları. Oturmak için izin istedi, senin kardeşin olup olmadığımı sordu. Evet diye yanıt verdim. Claire’in babasıyım, dedi. Elini uzatmadı. Ben ona kahve önerdim. Başıyla reddetti, paltosunun cebinden bir sigara paketi çıkardı. Uzattı, içmiyorum, dedim. Gülümsemeye çalıştı, ben kara gözlüklerimi taktım. Elini bir daha cebine soktu ve bir kağıt çıkardı. Katlı olarak masanın üzerine koydu.

“Size bu mektubu getirdim.”

Soran bakışlarla kaşlarımı kaldırdım.

“Mektupta sizin imzanız var. Kızıma gönderilmiş. Apartmanda ölü buldukları sabah Juan Luis’in yastığında duruyormuş.”

“Ya, iyi. Ben de onu merak ediyordum. Her yerde aramıştım.”

“Elbette. Saklamak isteyeceğinizi düşündüm.” Şimdi gülümsedi, beni zaten tanıyormuş gibi. “Çok alaycısınız. Kör. Aldırmayınız. Neye yarar? Olan oldu.”

Bir şey demeden kalktı. Mavi gözleri üzüntüyle, acıyarak bakıyordu. Gülmek istedim ve mektubu aldım. Hoparlörden anons:

... Le depart du vol numero 707... Paris, Gander, New York, Meksika... pries de se rendre a la porte numero 5”. Öteberimi topladım, beremi düzelttim, çıkış kapısına doğru indim. Ellerim dolu, parmaklarımın ucuyla tutuyorum ama kapıyla uçak merdiveni arasında mektubu yırtıp parçalarını soğuk rüzgara, sise bıraktım. Belki senin bir hayal peşinde dalmış olduğun göle kadar gider bu kağıt parçaları, Juan Luis.


[1] Ser marco: Erkek olmak ya da erkeklik taslamak. Meksika’da bu, zorlu bir cinsel istek ya da istekli olma zorunluluğu, yüzyıllardan beri sürüp gelen, genellikle teatral bir şiddet kültünü açıklar. (Ç.N.)

[2] Dostum Pierrot (Fransızca çocuk şarkısı). (Ç.N.)

[3] (Fr.) İşte geldik. Uçak yarım saate kadar kalkıyor. (Ç.N.)

[4] Eritilmiş peynir ve beyaz şaraptan yapılan bir yemek. (Ç.N.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült