Hikaye

 

 

Rüşvet

Demirtaş Ceyhun


Böyle bir şeyi kesinlikle beklemiyordu o gün. Üstelik avukatı da, böyle bir olasılıktan söz etmemişti sabah, mahkemede.

Bu kaçıncı duruşma... Artık bıkmış. Usanmış. Kaç yıldır, bu birbirinin benzeri, tekdüze duruşmalardan öylesine umudunu kesmişti ki... Avukatı da, aylar var ki şöyle doğru dürüst arayıp sormuyor, uğramıyor mu ne?

Gene dalmış gitmişti ıvır zıvır anılara. Meğer duruşma bitmiş. Askerler, sanıkları tekrardan zincirlerle bağlamak üzereydiler. Birden nasıl oldu? Avukatı, ilerden koştu geldi, üzerine atıldı, boynuna sarıldı, yanaklarından şapur şupur öpmeye başladı.

 Geçmiş olsun ağam, diyordu bir yandan da çığlık çığlığa. Haydi, gözümüz . aydın, geçmiş olsun artık!..

 Efendim? Anlamadım?

 Gözümüz aydın ağam, gözümüz aydın!.. Tahliye olduk!..

 Anlamadım. Tahliye mi olduk?

 Tahliye olduk yaaa!.. Tahliye olduk artık. Artık serbestiz!

Avukatın gözlerine şöyle bir an, kuşkulu kuşkulu baktı Ağa. Bir türlü anlamlandıramıyordu duyduklarını.

 Niçin? dedi sonra da öfkeyle. Niçin tahliye ettiler bizi?

 Niçini miçini var mı sen de ağam, Allah aşkına... Niçin tutuklamışlardı ki? Niçin tutukladıklarını biliyorlar mı ki, niçin bıraktıklarını bilebilsinler? Sen de...

 Ama niçin?

Ne garip... Tahliye olacağını duyduğu an ne çok sevineceğini sanırdı oysa. Ama şimdi... Tıpkı ilk günkü gibi... Tıpkı ilk tutuklandığı günkü gibi. Beyninin içini, bir burgu gibi habire oyup duruyor aynı soru; Niçin? Niçin? Niçin?

İnsan, aradan geçen bunca yıldan sonra, bunca olan bitenden sonra, tutuklandığı o ilk güne, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrardan geri dönebilir miymiş gerçekten? Tahliye olurken, her şeyini alıp da mı çıkarmış dışarıya? Hıh... Her şey öylesine anlamsızdı ki şu an... Tahliye olmak bile...

İşlemler tamamlanmış. Yazılmış. Çizilmiş. Kayıt defterinden düşülmüş. Zimmet defterinden düşülmüş. Niçin? Hep; Niçin? Niçin? Niçin?

Sanki bir düş görüyordu. Ya da, yıllar boyu düşlemenin doğal sanrısıydı belki de bu... Önde bir davul bir zurna, iki çingene. Ardında atlar, arabalar, faytonlar, yaylılar... Hısım akraba, konu komşu, dost arkadaş, kimi atma atlamış, kimi arabasına koşmuş... İki yanında soylu Arap atlarına kurulmuş, çevre aşiretlerin ağaları, beyleri... Say ki, bir düğün alayı. Tozu dumana katarak, ala ala hey’lerle dört nala köye gidiyorlardı. Ne zaman haber almış bunca insan, Yarabbi?.. Oysa, artık duruşmalara bile ayıp olmasın diye nöbetleşe, şöyle bir uğruyordu çoğu hısım akraba. Hapishaneden artık anca cesedinin çıkacağından hiç kuşkuları yoktu, çünkü.

Niçin? Öyleyse, bütün bunlar niçin? Niçin? Niçin?

Tıpkı bir düşteymiş gibi dalmış gitmişken, birden nasıl oldu? Tanıdık bir sesin uyarısıyla mı? Yoksa iki yandan akıp giden bu bildik yoksul görüntülerin bilincine varmanın çağrıştırmasıyla mı? Bu düşsel yanılgıdan sıyrılıverdi, öfkeyle fırladı ayağa. Arabacının elinden dizgini kaptığı gibi kastı, faytonu durdurdu.

 Yeteeeer!.. diye bağırdı. Yeter be!.. Neyin sevinci bu? Ne bayramını kutluyorsunuz böyle? Ne şenliği bu?.. Kesin!..

Sonra da, yorgun, bitik, çöküverdi koltuğa, büzüldü kaldı.

Kendisini hala eski kendisi mi sanıyorlardı ne?

Davul zurna susunca, kalabalık da beş on dakika içinde kendiliğinden dağılıvermişti homurdanarak. Yakın akraba, birkaç bey, sessizce girildi köye. Eve varılır varılmaz da, daha avluda, merdivenin başmda durdu. Konuklara yüzünü de dönüp bakmadan;

 Sağ olun, dedi yarım ağız. Sırtımı değiştireceğim şimdi, artık kusura bakmazsınız.

Sözü biter bitmez de, taş merdivenleri hışımla, bir solukta çıktı. Odada da karışma;

 Bu gece kimseyi görecek, dinleyecek halim yok, anlaşıldı mı? Bu gece kafamı dinleyeceğim, dedi buyurur buyurur.

Gerçekten de kimseyle görüşmedi. Ne karısının bir şeyler anlatmasına izin verdi. Ne hesap vermeye hazırlanmış yarıcıları, marabaları, kahyayı yanma kabul etti. Ne de kendisi bir şey sordu. Onca çok sevdiği çocuklarıyla bile ilgilenmedi. Hatta, oğlunun niçin kendisini karşılamaya gelmediğini, şimdi nerede olduğunu bile sormadı. Geçmiş olsuna gelmek isteyen ağaları beyleri de, özürler dileyerek, incelikle geri çevirdi. Kapandı kaldı odaya. Kapıyı pencereyi sıkı sıkı örttü.

Kimse akıl erdirememiş, bir anlam verememişti bütün bunlara. Ama fazla da üzerinde durmadılar, çekip gittiler birazdan. Ev halkı, ırgatlar, marabalar, uşaklar da olan biteni tam kavrayamadıklarından, suspus çekilmişlerdi köşelerine. Karısı, ne yapacağını şaşırmış, yapayalnız, öyle kalakalmıştı ortalıkta.

Yemeğe de inmedi kocası. Çaresiz, bir siniye dizdi yemekleri, yukarı çıkardı, sessizce süzülüp odaya, yere bıraktı döndü.

Gerçekten de öyle güzel kokuyordu ki hala buğulanan bol kuru naneli yayla çorbası. Ama, yemeye de bir türlü karar veremiyordu ki... Acaba yese mi? Yiyebilir mi acaba? Ev yemeği bu, ev yemeği... Özel yapılmış... Bir, odanın içinde sinirli sinirli dolanıyordu. Bir, gelip dikiliyordu sininin başına. Karar verebilmek olanaksız. Ama öte yandan da içindeki yemek yeme içtepisi artık öyle azgınlaşmıştı ki... Neredeyse, istencine karşın vücudu kendiliğinden diz çöküverecek sininin başma. Ne garip... İnsanoğlu, kendisine de tam egemen değil galiba. Örneğin, şu an kendisi iştahına söz geçiremiyor. Acıkma diyemiyor vücuduna. Gerçekten de, düşünmeden diz çöküverdi sininin başına, kaşığa sarıldı. Acele acele bir yudum aldı çorbadan, yutuverdi. Bir kaşık daha. Gene acele yuttu. Bir kaşık daha... Olanaksız. Üçüncü kaşık çorba, ağzında büyüdükçe büyüyordu. Yutamıyordu bir türlü. Öte yandan, midesi bulanıyordu, içi kabarıyordu. Neredeyse çıkardı çıkaracak... Baktı olacak gibi değil, daha fazla dayanamadı, fırladı evin arka avluya bakan pencerelerinden birinin önüne, tahta kepenkleri zor açtı ve böğürtüyle uzandı dışarıya. İçinde ne var ne yok, kustu. İçi almıyordu...

Böğürtüyü duyar duymaz, zaten yüreği tıp tıp, kulağı kirişte, öyle tetikte bekleyen karısı koştu geldi yukarıya ya, kapı içerden kilitlenmişti. Yığıldı kaldı kapn önüne.

 Bre kurban olduğuuuum... dedi, komşular da duysun istemediği için, usul usul. Neyin var? Hele gadasını aldığınım, neyin var, de bir... Derdini demeyen derman bulabilir miymiş bre kurbaaan? Hele aç kapıyı...

Yalvardı, yakardı. Ama boşuna...

Sabahı zor ettiler o gün. Işıkları da yakamadılar. Karanlıkta birer köşeye büzüşüp, tortop oldular, sabahı beklediler. Sabah olsun, hayır olsun inşallah... Gerçekten de, daha şafakta, büzüldükleri yerlerde artık içleri geçmiş gitmişken birden onun sesine irkilip uyandılar, kendilerine geldiler.

Sabah erkenden kalkmış, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş, ayağında İngiliz kumaşından külot pantolonu, yeleği, ipek gömleği, gerçekten tiril tiril, sofaya çıkmış, bar bar bağırıyordu.

 Atım!., diyordu. Tez hazırlayın atımı!., diyordu.

Bir telaş, bir koşuşma, kaşla göz arasında hazırlanıverdi soylu Arap kısrak. Taş merdivenlerin önüne getirildi. Hışımla indi merdivenlerden. Daha son basamakta, ayağmın tekini üzengiye soktuğu gibi, yekindi oturdu eyere ve atın karnını tepikledi. Bir anda, tozu dumana katarak, gözden yitti gitti. Nereye gidiyordu? Niçin gidiyordu? Kimse sormaya bile cesaret edemedi.

Daha sabahın köründe bir dişçinin kapışma dayandı.

 Sök, dedi. Dişlerimin hepsini sök!

 Anlamadım?.. Sabah sabah sol yanından mı kalktın yoksa ağam? Tövbe... Sağlam diş çekilir miymiş bre? Bu dişlerin hepsi sapasağlam.

 Ne laf anlamaz adammışsın yahu!.. Sana sök derim. Yoksa tanımadın mı

beni?

 Seni tanımamak ne mümkün ağam... Bütün yöre iyi tanır seni.

 Öyleyse, sök derim. Bütün dişlerimi sök derim sana!..

 Bağışla beni ağam. Tövbe, yapamam vallahi. Sağlam dişi nasıl çekerim? Diplomamdan mı etmek istersin yoksa beni ağam? Tövbe. Tövbe vallahi. Niyetin, sabah sabah beni mi sınamak yoksa ağam? Huı?..

 La havle vela kuvvete illa billa...

Adamın Nuh deyip peygamber demeyeceğine aklı iyice yattığı için, çaresiz, geldiği gibi öfkeyle çıkıp gitmişti. Bütün gün bir bir gezdi dişçilerin hepsini. Ama kimse çekmek istemiyordu, herkes bir başka bahane buluyordu. Sonuçta zar zor razı edebildi birini.

 Ulan kime neeee? Kim karışabilirmiş bana bre? Diş benim değil mi? Ağız benim değil mi?

 Yazzık ağam, vallahi yazzık... Sapasağlam dişler...

 Ulan çek!.. Sana neee?..

 Dayanamazsın ağam, vallahi dayanamazsın bunca dişin acısına...

 Bre kavaaat... İçimin acısından daha büyük bir acı mı vardır sanırsın yoksa, yeryüzünde?.. Çek derim sana!..

Gerçekten de, gık demeden bütün dişlerini çektirmişti. Bu nedenle, ortalık iyice karardıktan sonra döndü köye. Gerçi yanakları, dudakları henüz daha diriydi, birden iç içe geçivermemişti, ama gene de zor tanınır durumdaydı. Karısı da görünce, ilkin tanıyamadı, şaşırdı.

 Bu ne hal bre kurban olduğuuum? dedi dehşet içinde.

Yalvardı yakardı, ama tek sözcük olsun alamadı ağzından.

Gene kapandı odasına. Kimseleri yanma sokmadı. Bu haldeyken kimseler kendisini görsün istemiyordu. Ağzındaki yaraların bir an önce sağalması için, sabırla uğraşıyordu. İlaçlarını sektirmiyordu. Haplarını içiyor, zamanında gargarasını yapıyordu. Sürekli olarak da yeni sağılmış sıcak süt içiyordu.

Ağzındaki yaraların iyileşmesi birkaç gün anca sürdü. Yaraların kapandığına, diş etlerinin artık iyice düzeldiğine kendisi de karar verince, akşam karışma seslendi, yemek istedi. Ne ki, olanaksız... Daha ilk lokmada, tıpkı eskisi gibi, gene bulanıverdi midesi, yüreği kabardı, fır döndü dünya. Ağzındaki lokma büyüdükçe büyüyordu. Zor yetişti pencereye. Böğürtüyle uzun uzun kustu. Sarı, yeşil sular geldi ağandan. Olanaksız. Almıyordu içi. Koca adam, gün günden eriyip gidiyordu. Karısı hocalara mı başvurmadı, muskalar mı yazdırmadı, adaklar mı adamadı, kurbanlar mı kestirmedi gizli gizli... Ama, yararsız... Kimselerle görüşmüyordu kocası. Kimseyi yanma sokmuyordu.

Galiba odaya kapanmasının onuncu günü filandı. Oğullarının Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca tutuklandığı haberi gelince, öyle çok sevindi, öyle çok sevindi ki kadıncağız. Bu habere dayanamaz, mutlaka odasından çıkar, kendisiyle konuşur diye düşünüyordu. Sevinçle koşuverdi yukarıya.

 Bre beeey, dedi. Oğlumuzu tutuklamışlar Ankara’da. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı oğlumuzu tutuklatmış... Yiğidimizi de mapus damına sokmuşlar bre kurban olduğuuuum...

Ama umduğu gibi olmadı. Sadece;

 Kim tutuklatmış? diye sordu içerden öfkeli öfkeli.

 Ankara, kurban olduğuuum... Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı...

Bir daha yanıt bile vermedi.

Zamanla bütün bunları kabullendiler, çaresiz. Kapıyı pencereyi dış dünyaya kapatıp, kabuklarına çekildiler. Gün güne konu komşu, hısım akrabanın da ayağı kesildi. Her şey kendiliğinden doğallaşıvermişti artık.

Gene bir hafta on gün sonraydı galiba. Kadıncağız, ne yapacağını bilmez bilmez, alnını çatkılamış, bir seccadenin üzerine bağdaş kurup, kah dualar mırıldana mırıldana, kah kargışlar yağdıra yağdıra alt sofada uğunup dururken kendi kendine, sokak kapısı vuruldu sert sert. Ortalıkta da kimseler yoktu. Seslendi ya, kimselere duyuramadı. Kapı da habire vuruluyordu öfkeli öfkeli. Çaresiz, kalktı, homurdana homurdana gitti kapıyı açtı. Açtı ki, kapıda üç zebella asker. Jandarma. Hayırdır inşallah...

Bu kez de oğlunu evden arıyorlardı. Kendini itip içeri girmek istediler. Göğsünü gerdi, dikildi karşılama.

 Bre soykası batasıcalaaar!.. dedi. Eşkıya ini basılır gibi, ağa evinin göz göz arandığı nerede görülmüştür? Destur!.. Oğlum yoktur burada. Kim arar oğlumu?

 Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı, anaaa!.. dediler askerler çekine çekine.

 Oğlum Ankara’dadır. Ankara Sıkıyönetiminde tutukludur. Diyarbakır kumandanı çok meraklıysa, Ankara Sıkıyönetimine sorsun oğlumun adresini!

 Yani oğlun şimdi Ankara’da mı tutukludur ana?

 Heye yaaa!.. Ankara’da tutukludur.

Kağıtlar çıkardılar, yazdılar, çizdiler, sonra da çekip gittiler.

Askerlerin karşısında dikelmişti ya, oğlunu anlatırken de öyle büyük bir yorgunluk duymuştu ki yüreğinde...

Askerler çekip gittikten sonra, ağır ağır yukarı çıktı. Kocasının kapısının önüne çöktü.

 Bre beeeey, dedi yorgun bitik bir sesle. Bizim oğlanı şimdi de Diyarbakır Sıkıyönetiminden arıyorlar...

Gelenleri merak edermiş de, kendisini mi beklermiş ne kocası? Daha konuşması bitmiş bitmemişti, açılıverdi kapı. Başucunda heyula gibi belirdi birden. Bütün kapı boşluğunu doldurmuştu sanki.

 Ne dedin? Ne dedin? dedi hışımla. Oğlanı şimdi de Diyarbakır Sıkıyönetiminden mi arıyorlar?

Saç baş karışmıştı. Bir deri bir kemik kalmıştı belki. Ama gene de çBossa Dabang çın çınlatıyordu sesi ortalığı.

 Diyarbakır’dan arıyorlar ya şimdi de, kurban olduğuuum...

 Sen ne dedin onlara?

 Ankara’da tutuklu dedim, kurban olduğum. Çok meraklanıyorsanız, yavrumun adresini Ankara Sıkıyönetiminden sorun, dedim.

 Neee? Anlamadım!.. Yani adresini verdin oğlumuzun jandarmalara, ulan deli soykaaa? Ulan kafasız karım, oğlumuzun nerede olduğunu söyledin mi yani? Hm? Vay vay vay... Vay aptal vay!.. Fırla!.. Haydi kalk yerinden... Ulan, söylenir mi hiç jandarmalara oğlanın adresi? Haydi kalk!.. Diyarbakır Sıkıyönetiminden önce yetişmeliyiz oğlumuza! Haydi, fırla, atımı hazırlat!.. Adam koptur hemen, bir Ankara uçağı yakalasınlar bana!.. Anlaşıldı mı? Haydi, tez ol!..

Hemen atlar koşuldu, adamlar çıkarıldı. Gerçekten de, jandarmaların eve gelmesiyle, ağanın Ankara’yı bulması arasında bir gün bile geçmedi. Ertesi sabah Ankara’daydı. Haber salındı bütün dostlara, hısım akrabalara, hemşirelere, hatırlı kişilere. "Oğlumu görmek istiyorum" dedi onlara. "Hem oğlumun yattığı yerleri görmek istiyorum, hem de oğlumla görüşmek istiyorum. Ama yalnız ikimiz, baş başa bir odada görüşmek istiyorum. Anlaşıldı mı?"

Yolunu yordamını buldular. Belki oğlunun yattığı koğuşlara da girip dolaşması olanağı sağlanamamıştı, sadece uzaktan göstermişlerdi oraları, ama oğluyla Sıkıyönetim Tutukevi’nin revirinde gerçekten de baş başa görüştü, konuştu.

Oğlu da zor tanımıştı kendisini. Dehşet içinde kalmıştı.

 Bu ne hal, Allah aşkına baba?.. N’apmışlar sana? İğne ipliğe dönmüşsün bre!.. Dişlerine n’oldu böyle? Hele söyle...

 Hele bırak beni, dedi sinirli sinirli. Benim bir ayağım çukurda sayılır artık. Hele sen konuş!.. Asıl seni nasıl kurtaracağız?

 Anlamadım. Asıl beni mi nasıl kurtaracağız? Neden?

 Hele söyle bakayım, davan n’oldu? Duruşmaların filan bitti mi? Mahkûm oldun mu?

 Yoo... Daha duruşmalar sürüyor.

 Öyleyse kurban, şimdi beni iyi dinle. Nasıl olsa burada da itibarlı tanıdıkların vardır. Senin yoksa, avukatının vardır. Tamam mı? Şimdi onları bulacağız hemen. Bize yol gösterecekler. Senin mahkemende sözü geçen hatırlı kişiler kimlerdir? O hatırlı kişiler için de, biz kimlere başvuracağız? Yani, şimdi senin avukatın veya dostların bize o kişilerin adını, adresini filan verecek. Bizler de o hatırlı kişilere gideceğiz. Gayri ne isterlerse vereceğiz. Tamam mı? Üç milyon, beş milyon, on milyon, her neyse işte... Tek istediğimiz var onlardan; seni burada mahkûm ettirecekler. Beş yıla, on yıla, her neyse artık, seni mutlaka burada mahkûm ettirecekler.

 Anlamadım? O niye o? Niçin?

 Niçini miçini var mı bre?.. Şimdi de Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığından arıyorlar seni, haberin var mı?

 Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığından da mı arıyorlar beni? Arasınlar... Ne çıkar? Hıh.

 Hıh mı?

Birden sesli sesli soludu burnundan, bir an öyle oğlunun gözlerinin içine dik dik baktı kaldı. Nasıl olur da anlamazdı oğlu söylemek istediklerini? Gene derinden bir soludu.

 Diyarbakır diyorum sana!., dedi sonra da öfkeli öfkeli. Yüreği daralmıştı. Uzun uzun öksürdü, bir öksürük nöbetine tutulup.

Oğlu hala şaşkın şaşkın bakıyordu gözlerine.

 Diyarbakır diyorum sana...

Ama daha fazla dayanamadı. Birden sarılıverdi oğluna ve boşandı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ağlarken de, hıçkırıklar arasında;

 Bok yedirdiler bana oğlum, diye mırıldanıyorlardı. Bok yedirdiler bana... Bokumu yedirdiler bana.

Oğluna sıkı sıkı sarılmış, iç geçire geçire, uzun uzun ağladı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült