Ressam

Herman Hesse


Albert adında bir ressam gençliğinde yaptığı resimlerle istediği başarı ve etkiyi sağlayamamıştı. Kabuğuna çekilip kendi kendine yeterli olmaya karar verdi ve yıllarca bunu yapmaya çalıştı, ama giderek kendine yeterli olmadığı ortaya çıktı. Oturup bir kahramanın resmini çizerken aklına sürekli şöyle bir soru takılıyordu: "Bu yaptığım gerçekten gerekli mi? Ben ve tüm insanlar gezip tozsak ya da oturup şarap içsek ne fark eder? Resim yapmakla kendimi biraz oyalamanın ve avutmanın ve biraz zaman öldürmenin ötesinde bir şey mi yapıyorum sanki!"
Bu düşünce çalışmasına engel oluyordu. Albert giderek resim yapmayı bıraktı. Gezip tozmaya, şarap içmeye, kitap okumaya ve gezilere verdi kendini. Ama bunlar da ona mutluluk getirmedi.
Bir zamanlar hangi amaçlar ve umutlarla resim yapmaya başladığını sık sık düşünmek zorunda kalıyor ve şunu anımsıyordu: Kendisiyle dünya arasında güçlü, güzel bir iletişim kurmayı; bu güçlü ve içten akımın, aralarında bir bağ oluşturarak sessiz bir ezgiye dönüşmesini istemişti her zaman. Kahramanlar ve kahramanlık resimleri çizerek iç dünyasını dışa vurmak ve onu özgürleştirerek dış dünyaya sunmak istemiş, iç dünyasının, resimlerini görenlerin yargı ve beğenilerinin dış dünyada canlanıp minnetle dolu olarak ona geri döneceğini ummuştu.
Evet arayıp bulamadığı buydu. Bir düştü bu ve giderek zayıflamış, sonunda pırıltısını iyice yitirmişti. Oysa şimdi, Albert orada burada dolaştıkça ya da ıssız yerlerde durakprodüksiyonusadığında, bir gemideyken ya da bir dağ geçidini aşarken, bu düş, yeniden güçlü, hem de çok güçlü canlanıyordu. Eskisinden değişikti, ama onun kadar güzel, güçlü, çekici ve istekle dolu, diri bir güçtü bu.
Ah, bunu nasıl da özlüyordu. Dünyayla kendi arasındaki bir iletişimi duyumsamayı nasıl da özlüyordu! Soluğuyprodüksiyonula, rüzgârın ve denizin soluğunun aynı olmasını, kendisiyle her şey arasında kardeşliğin ve dostluğun, sevginin ve yakınlığın, tınının ve uyumun olmasını!
Benliğini ve özlemini anlatmasını sağlayan, ona sevgi ve anlayış getiren, onu haklı çıkaran ve yücelten resimler yapmak zorunluluğunu duyumsamıyordu artık. Kendi varlığını bir biçim ya da bir soluk olarak ortaya koymasını sağlayan kahramanlardan ya da onlarla ilgili betimlemelerden vazgeçmişti. Tek isteği benliğinin bir hiç olduğu, varlığında eridiği, öldüğü ve yeniden doğduğu her bir iletişim duygusunu, her bir güçlü akımı tadabilmekti. Her bir gizemli benliği de. Canlanan bu düşü ve güçlenen özlemiydi yaşamı yaşanır kılan, ona biraz anlam kazandıran, aydınlığı ve rahatlamayı sağlayan.
Albert'in arkadaşları, kaç kişi kaldıysa onlar, bu fantezilerini doğru dürüst anlayamıyorlar, yalnızca giderek içine kapandığını, suskunlaştığını, konuşmasının ve gülüşünün değiştiğini ve kendini soyutladığını görüyorlardı. Başka insanların sevdiği ve önemsediği şeyleri paylaşmıyor, ne politika ve ticaretle, ne av partileri ve balolarla, ne de sanatla ilgili coşkulu tartışmalarla ilgileniyordu. Onların ilgilendiği konulara hiç ilgi duymaz olmuştu. Uyumsuz ya da neredeyse biraz kaçık biri denilebilirdi ona.
Kötü bir kış havasının içinde yürüyor, ama yine de bu havanın renklerini ve kokularını soluyabiliyor, önünde ninniler söyleyerek yürüyen küçük bir çocuğun peşinden koşuyor, saatlerce yeşil renkli bir suya, bir çiçek tarhına ya da kitabına gömülmüş biri gibi bir kökten ya da bir bitkiden kesilmiş küçücük bir life dalıp gidiyordu.
Kimse onunla ilgilenmiyordu artık. O zamanlar küçük, yabancı bir kentte oturuyordu; bir sabah yolu dar bir sokağa düşünce küçük, durgun bir ırmağın sazlarının arasından balçıkla örtülü, sarı, dik bir kıyı gördü. Kötü toprağın verimsizliğinde yetişen çalılar ve dikenler toprak kayması nedeniyle toz toprak içindeydiler. Bir ses duydu içinde, duraksadı ve ruhunu efsanevi geçmişten kopup gelen bir ezgi sardı. Balçık sarısı ya da tozlu yeşil olsun, ister durgun bir ırmak, ister oradaki dik kıyı olsun, çizgilerin ve renklerin oluşması ya da bir tını ya da rastlantı sonucu o görüntüye katılan bir özellik, bunların hepsi güzeldi, inanılmaz güzeldi, duygulandırıcı ve şaşırtıcıydı, ona sesleniyorlar, o da tümünü tanıyordu. Ve o anda ormanla ırmak, ırmakla kendi varlığı ve gökyüzü, dünyayla ve bitkiler arasındaki iletişimi, yoğun ilişkiyi duyumsadı. Orada olmalarının ve bütünleşmelerinin tek nedeni, onun gözünde ve yüreğinde yansıyabilmek, onunla karşılaşmak ve onu selamlamakmış gibi geldi ona. Irmakla bitkilerin, ağaçla havanın birleştiği ve bütünleştiği, birbirini yücelttiği, sevgilerini kutsadıkları yer onun yüreğiydi.
Bu olağanüstü deneyim birkaç kez yinelenince, ressamı inanılmaz bir mutluluk sardı. Yoğun, kusursuz bir duyguydu bu. Günbatımının altın sarısı ışıltıları ya da bir bahçenin kokusu gibi.
Bu duygunun tatlı, ağır tadına varmaya çalıştı, ama uzun süre buna dayanamazdı; aşırı yoğundu çünkü. İçinde gerginlik, huzursuzluk, neredeyse korku ve öfkenin oiuşprodüksiyonumasına neden oluyordu bu aşırılık. Ondan daha güçlüydü. Onu içine çekiyor, onu koparıp alıyordu. Onun kendisini ezebileceğinden korkmaya başladı. Bunu istemiyor, yalnızca yaşamak, sonsuza dek yaşamak istiyordu! Yaşama isteğini o andaki kadar yoğun hiç duyumsamamıştı!
Bir gün sarhoşluktan ayılmaya başlayan biri gibi kendini tek başına, sessiz bir odada buldu. Önünde bir boya kutusu ve tuval duruyordu.
Yıllar sonra ilk kez oturup resim yapmaya başladı.
Ve bir daha hiçbir zaman aklına, "Bunu neden yapıyorum?" sorusu gelmedi. Yalnızca resim yapıyordu. Yalnızca görüyor ve gördüğünü çiziyordu. Kâh dışarı çıkıp dünyanın resimlerine karışıyor, kâh odasında oturup kendini o yoğun duygunun kucağına bırakıyordu.
Küçük resim kâğıtlarına resimlerden oluşan dizeler yazıyordu sürekli. Söğüt ağaçlarının da katıldığı yağmurlu bir gökyüzünü, bir bahçe duvarını, ormanda bir sırayı, bir kır yolunu, insanları, hayvanları ve hiç görmediği, ama bir duvar ya da bir orman kadar canlı olan kahramanları ya da melekleri çiziyordu.
İnsanların arasına yeniden katılınca, resim yapmaya başladığı duyuldu. Ona deli gözüyle bakıyorlardı, ama resimlerini de merak ediyorlardı. Oysa o resimlerini hiç kimseye göstermek istemiyordu. Ama onu rahat bırakmadılar ve sürekli baskı yaptılar. Sonunda bir tanıdığına odasının anahtarını verdi ve oradan ayrıldı. Başkaları resimlerine bakarken orada olmak istemiyordu.
İnsanlar geldi ve beğendiklerini gösteren çığlıklar yükseldi. Bir dâhi keşfetmişlerdi. Tüm bilgeler ve kendini anlatmaya çalışanlar için söylenenler onun için de söylendi. "Uyumsuz biri, ama Tanrı'nın kutsadıklarmdan," diyorlardı.
Ressam Albert o sıralarda bir köye çekilmişti. Köylülerden birinden bir oda kiralamış, boyalarını ve fırçalarını ortaya çıkarmıştı. Yeniden ovalarda ve dağlarda mutluluk içinde dolaşıyor, sonra da deneyimlerini ve duygularını resimlerine yansıtıyordu.
Gazetelerden birinden herkesin, evine gidip resimlerini gördüğünü öğrendi. Bir bardak şarap içerken, başkentte çıkan bir gazetede kendisiyle ilgili uzun, güzel bir yazı okudu. Adı iri puntolarla yazılmıştı ve sütunlardan parlak övgü sözcükleri yağıyordu. Ama Albert yazıyı okudukça garip duygulara kapılmaya başladı.
"Hüzünlü kadının resminde fon olarak kullanılan sarı ve olağanüstü aydınlık! Yeni, büyüleyici ve yürekli bir uyum!"
"Güllerin betimlendiği ölü doğa resmindeki yorum olağanüstü! Kendi portreleri de öyle. Bunları psikolojik portrenin olağanüstü başyapıtları olarak nitelendirebiliriz."
Olağandışı, olağandışı! Oysa Albert, bildiği kadarıyla ne güzel ne de hüzünlü bir kadın betimlemişti. Kendi resmini yaptığını da anımsamıyordu. Ona o kadar sevdiği resimleri veren çamurlu ırmak kıyısına, meleklere, yağmurlu gökyüzüne ya da onun gibi bir şeye değinilen tek bir sözcük bulamadı yazıda.
Albert kente döndü. Ayağının tozuyla evine koştu. Eve insanlar girip çıkıyor, kapıda da bir adam oturuyordu. Albert içeri girebilmek için bilet almak zorunda kaldı.
Çok iyi tanıdığı resimleri oradaydı, ama altlarına levhalar asılmıştı. Üzerlerinde de Albert'in hiç anlayamadığı yazılar vardı. Bazılarında kendi portresi ya da başka şeyler yazıyordu. Tanımadığı adları olan resimlerinin önünde bir süre durdu. Kendi yaptığı gibi başka insanların da bu resimlere değişik adlar verebileceğini anlamıştı. Bahçe duvarında anlatmak istediği, başkalarına bulut gibi, taşlık bir yöredeki uçurum da kendi resmiymiş gibi geliyordu.
Sonuç olarak bu hiç de önemli değildi, ama Albert oradan sessizce uzaklaşmaya, geziye çıkmaya ve bir daha da o kente dönmemeye karar verdi. Yaşamı boyunca daha çok resim yaptı ve onlara daha çok adlar verdi; bunu yaparken de mutlu oldu; ama yaptığı resimleri bir daha hiç kimseye göstermedi.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült