Hikaye

 

 

Psikolojik Bir Deniz Kazası

Ambrose Bierce


1874 yazında, New York'taki Bronson & Jarrett ticarethanesi adına, iş için Liverpool’a gitmiştim. Benim adım William Jarrett, ortağımın adı da Zenas Bronson. Şirket geçen yıl batmış ve Bronson da varlıktan yokluğa düşmeyi kaldıramayıp ölmüştü.

İşlerimi hızla bitirmiştim ve bundan kaynaklanan bir halsizlik ve bitkinlik duyuyordum Uzatmalı bir deniz yolculuğunun hem mantıklı hem de faydalı olacağını hissettiğimden geri dönüşüm için lüks, buharlı bir yolcu vapuruna binmektense, satın aldığım, bana büyük ve paha biçilmez bir faturaya patlayan mallan da yüklettiğim yelkenli gemi Morrow’da New York’a yer ayırttım Morrow, ben, genç bir bayan ve onun orta yaşlı zenci hizmetçisinden oluşan yolcularına pek az konfor sunan bir İngiliz gemisiydi elbette. Seyahatteki bir İngiliz kızının yanında böyle bir hizmetçinin bulunması tuhaf geldi bana, ama daha sonra açıkladığına göre bu hizmetçi, genç hanımın ailesine babasının Devonshire’daki evinde ikisi de aynı gün ölen bir adamla karısından kalmış. Genç hanımla daha sonraki konuşmalarımızda ölen adamın adının da benimki gibi William Jarrett olduğunu öğrenmiş olsaydım bile, anlattığı, başlı başına hafızamda yer edecek sıradışılıkta bir durumdu. Ölen adam, benim akrabamdı herhalde. Ailemin bir kolunun zamanında Güney Carolina’ya yerleştiğini biliyordum, ama onların başlarından geçenler hakkında hiçbir şey bilmiyordum

Morrow, 15 Temmuz’da Mersey boğazından geçti ve haftalar boyunca hafif esintilerle bulutsuz havalar yaşadık. Takdire değer bir denizci olmaktan başka bir meziyeti bulunmayan kaptan, yemek masası dışında bize arkadaşlık etme lütfünde hiç bulunmadı ve bu genç hanım. Bayan Janette Harford’la bayağı samimi olduk. Aslına bakılırsa, neredeyse sürekli beraberdik ve kendi kendini inceleyen bir aklım olduğu için sürekli analizler yapıp, bende uyandırdığı garip duygulan tanımlamaya çalışıyordum, beni sürekli onu görmek istemeye iten gizli, inceden inceye, ama güçlü bir çekimdi hissettiğim; ama hissettiğim bu duygulan tanımlama çabam nafileydi. Yalnızca, en azından aşk olmadığından emin olabiliyordum Kendime bunu telkin ettiğimden ve onun da en az benim kadar samimi olduğundan kuşku duymadığımdan, bir akşam iyi hatırlıyorum; temmuzun 3’üydü güvertede otururken gülerek ona, psikolojik kuşkularını gidermekte yardımcı olup olmayacağını sorma girişiminde bulundum Bir an için, yüzünü başka yöne çevirip suskun kaldı; son derece kaba ve uygunsuz davrandığımdan korkmaya başladım, ama sonra gözlerini ciddiyetle benimkilere dikti.

Aklımı bir anda, insan bilincine girmiş en tuhaf hayal işgal etti. Sanki bana o GÖZLERLE değil, o GÖZLERİN ARDINDAN bakıyordu ve o gözlerin adeta çok uzaklarında bir yerden birtakım başka insanlar, yüzlerinde tuhaf bir biçimde tanıdık gelen ifadeler bulunan erkekler, kadınlar ve çocuklar, aynı göz yuvarlaklarının ardından nazik bir şevkle bana bakmaya çabalayarak onun etrafında kümelenmişlerdi. Gemi, gökyüzü, okyanus, hepsi ortadan kaybolmuşlardı. Bu sıradışı ve fantastik sahnedeki figürler dışında hiçbir şeyin bilincinde değildim Sonra birden üzerime bir karanlık çöktü ve loş ışığa derece derece alışan biri gibi biraz önce çevremde bulunan güverte, direk ve halatlar yavaşça gözüme görünmeye başladılar. Bayan Harford gözlerini kapamış, okuduğu kitap kucağında açık, belli ki uyuyakalmış bir şekilde sandalyesine yaslanmıştı. Hangi güdünün beni bunu yapmaya sevk ettiğini söyleyemeyeceğim, ama sayfanın üst kısmına bir göz gezdirdim; Dermeker'in Felsefeleri adlı o ender bulunan ilginç kitabın bir kopyasıydı bu ve bayanın işaret parmağı şu pasajın üstünde kalmıştı:

“Bazılarına uzaklara sürüklenip bir süre vücudundan ayrı kalmak nasip olur; çünkü, tıpkı aynı yatakta akan derelerden güçlü olanın zayıf olanı sırtında taşıdığı gibi, yollan kesişen ve aralarında kan bağı bulunan kişilerin ruhlan da, bedenleri olan bitenin farkında olmasa bile, önceden belirlenmiş yollarında giderlerken, yanlarında refakatçi taşıyabilirler. ”

Bayan Harford bir ürpertiyle uyandı; güneş ufukta batmıştı, ama hava soğuk değildi. Tek bir esinti yoktu; gökyüzü bulutsuzdu, ama yine de tek bir yıldız bile görünmüyordu. Güvertede telaşlı adımlar yankılanıyordu; kaptan aşağıdan çıkarak, ayakta dikilip barometreye bakan birinci subaya katıldı. “Aman Tanrım!” diye haykırdığını işittim.

Bir saat sonra, Janette Harford’un karanlıkta ve dalgalar arasında artık göremediğim görüntüsü, batan geminin amansız anaforuyla elimden çekip alındı ve kendimi bağladığım suyun üstünde yüzen gemi direğinin halat donanımının arasında bayıldım.

Beni kendime getiren bir lambanın ışığı oldu. Bir buharlı gemi kamarasının tanıdık gelen ortamında, ranzada yatıyordum. Karşımdaki kanepede, kitap okuyan, yatağa girmek üzere olduğundan yan çıplak bir adam duruyordu. Tam ayrılacağım gün Liverpool’da karşılaştığım, o gün beni, kendisine eşlik etmem için binmeye ikna etmeye çalıştığı ‘Prag Şehri’ adlı buharlı gemiyle denize açılan arkadaşım Gordon Doyle’un yüzünü tanıdım.

Birkaç saniye sonra ismini söyleyebildim. Sadece, “Evet,” demekle yetinip gözlerini kitabından ayırmadan bir sayfa daha çevirdi.

“Doyle,” diye tekrarladım, “ONU kurtardılar mı?”

En sonunda bana bakmaya tenezzül etmiş, çok eğleniyormuş gibi gülümsüyordu. Belli ki beni daha uyku sersemi sanıyordu.

“Onu mu? Kimi kastediyorsun?”

“Janette Harford.”

Eğlenceli ruh hali şaşkınlığa döndü; bana, tek kelime etmeden sabit bakışlarla baktı.

“Bana daha sonra anlatırsın,” diye sürdürdüm; “Daha sonra anlatırsın herhalde.”

Bir an sonra tekrar dönüp sordum: “Ne gemisi bu?”

Doyle gözlerini yine bana dikti. “Liverpool'dan New York’a, kırık bir şaftla üç haftadır giden ‘Prag Şehri’ adlı buharlı gemi. Başta gelen yolcusu Bay Gordon Doyle ve çatlak Bay William Jarrett. Bu iki seçkin yolcu gemiye birlikte bindiler, ama ayrılmak üzereler, birincisi İkinciyi güverteden denize atmaya kesin kararlı çünkü...”

Fırlayıp, yatakta doğruldum “Yani bu buharlı gemide üç haftadır yolculuk ettiğimi mi söylüyorsun?”

“Evet, hemen hemen; bugün temmuzun 3'ü.”

“Hasta mıydım?”

“Her zamanki gibi haklı ve yemek zamanlan dakiksin.”

“Tanrım! Doyle, burada bir gizem var; lütfen ciddi olma inceliğini göster. Morrow gemisinin enkazından kurtarılmadım mı ben?”

Doyle'un rengi attı ve yanıma yaklaşıp parmaklarıyla bileğimi kavradı. Bir an sonra da, “Janette Harford hakkında ne biliyorsun?” diye sordu sakince.

“Önce SEN ne biliyorsun onun hakkında, onu anlat?”

Doyle, sanki ne söyleyeceğini düşünüyormuş gibi bir süre yüzüme baktı, sonra tekrar kanepeye oturup konuştu:

“Neden anlatmayacakmışım ki? Bir yıl önce Londra’da tanıştığım Janette Harford’la evlenmek üzere nişanlandım Devonshire’ın en zenginlerinden olan ailesi buna şiddetle karşı çıktı, biz de kaçtık; daha doğrusu kaçıyoruz, çünkü bu buharlı gemiye binmek üzere seninle iskeleye yürüdüğümüz gün, o ve sadık zenci hizmetçisi arabayla Morrow’a doğru giderken yanımızdan geçtiler. Benimle aynı gemide gitmeye razı olmadı ve görülmekten kaçınıp yakalanma riskini azaltmak için en iyisinin yelkenli bir gemiye binmesi olduğu kararlaştırıldı. Şimdi gemimizdeki teknik arıza bizi, Morrow’un New York’a bizden önce varmasına yol açacak kadar yolumuzdan alıkoyar da kızcağız orada ne yapacağını bilemez bir halde kalakalır diye korkuyorum”

Hala ranzamda uzanıyor ve bu yüzden zar zor nefes alabiliyordum Ama konu belli ki Doyle için rahatsızlık verici değildi ve kısa bir duraksamadan sonra kaldığı yerden devam etti:

“Bu arada, o, Harfordlar’ın sadece evlatlık edinilmiş çocuklarıdır. Atı, annesini avlanırken sırtından atınca kadıncağız oracıkta ölmüş ve üzüntüden çılgına dönen babası da aynı gün intihar etmiş. Çocuğu hiç kimse sahiplenmemiş ve Harfordlar da aradan belli bir süre geçtikten sonra onu evlat edinmişler. Onların kızı olduğu inancıyla yetiştirilmiş.”

“Doyle, okuduğun o kitap ne?”

“Oh, Dermeker'in Felsefeleri diye bir şey. Tuhaf fikirlerle dolu, bana Janette verdi; onda iki tane varmış. Birini bana verdi; bakmak ister misin?”

Bana doğru fırlattığı cilt, yere düşer düşmez açıldı. Açılan sayfalardan birinde altı çizili bir kısım vardı: "Bazılarına uzaklara sürüklenip bir süre vücudundan ayrı kalmak nasip olur; çünkü, tıpkı aynı yatakta akan derelerden güçlü olanın zayıf olanı sırtında taşıdığı gibi, yollan kesişen, aralarında kan bağı bulunan kişilerin ruhlan da, bedenleri, olan bitenin farkında olmasa bile, önceden belirlenmiş yollarında giderlerken, yanlarında refakatçi taşıyabilirler."

“Kitap zevki pek eksantrikti...”

“Eksantrikmiş,” diyebildim, içimdeki heyecanı kontrol altına almaya çalışarak.

“Evet. Ve umarım şimdi seyahat ettiği geminin adını nasıl bildiğini söyleme nezaketini gösterirsin.”

“Uykunda konuşuyorsun,” dedim

Bir hafta sonra New York limanına demir attık, ama Morrow'dan asla haber alınamadı.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült