Hikaye

 

 

Prens Genci'nin Son Aşkı

Marguerite Yourcenar


Asya’nın gelmiş geçmiş en büyük çapkınlarından Ziyabar Genci, hayatının ellinci yılında artık yavaş yavaş ölmesi gerektiğinin farkına varmıştı. Birbiriyle çelişen onca sadakatsizliğin arasında o kadar çok sevmiş olduğu Prenses Menekşe Murazaki ondan daha önce davranarak, şu zorluklarla dolu değişken hayatta aradığını az çok bulmuş ölülerin gittiği o cennetlerden birine göçmüştü. Genci, karısının gülümseyişini ya da ağlamadan önce yüzünü buruşturmasını hatırlamakta güçlük çektiğinden olacak, azap ve pişmanlık duyuyordu. Tıpkı kendisinin, gençlik yıllarında, babasını yeniyetme bir imparatoriçeyle aldattığı gibi, üçüncü karısı BatıSarayı Prensesi de onu genç bir akrabasıyla aldatmıştı. Aynı oyun yeniden hayat sahnesindeydi işte: Ancak bu sefer yaşlı rolünden başkasını oynayamayacağını anlamıştı Genci. Yaşlı adam rolündense hayalet rolünü yeğler olmuştu. İşte bu yüzden bütün mallarım dağıttı, hizmetkarlarını savdı ve son günlerini özellikle dağ yamacına yaptırtmış olduğu gözden uzak bir kulübede geçirmek üzere yola düştü. Peşinde onunla birlikte gençliklerinin de elden gittiğini bir türlü kabul edemeyen iki üç dostuyla şehrin sokaklarından geçti.

Sabahın erken saatleri olmasına karşın kadınlar, yüzlerini kepenklerin ince tahtalarına yapıştırmış, yüksek sesle Genci’nin hala güzel adam olduğunu mırıldanıyorlardı. Bu da Genci’ye gitme vaktinin geldiğini bir kez daha hatırlatıyordu zaten.

Vahşi kır manzarası ortasındaki gözden uzak kulübeye üç günde varıldı. Kulübe asırlık bir karaağacın dibinde yükseliyordu. Mevsim sonbahar olduğundan bu güzel ağacın yaprakları kulübenin samandan yapılma damını örtmüş, silme altından bir çatıya dönüştürmüştü. Yalnızlıklarla geçen bu hayat, fırtınalı gençliğinde, dış ülkelerde geçen sürgün günlerinden bile daha zor ve basit geldi Genci’ye Böylece bu kibar adam, çoktandır eksikliğini hissettiği her şeyden vazgeçmek anlamına gelen o eşsiz lüksü nihayet yaşamaya başlayabildi.

Çok geçmeden ilk soğuklar hissedilir oldu. Dağın yamacı, kışın giyilen vatkalı elbiselerin enli katları gibi karla örtündü. Sis, güneşi sildi. Şafak vaktinden günbatımına kadar Genci, bir maltızın sönük parıltısında Kutsal Yazılar’ı okuyor, bu sofuca ayetlerden en acıklı aşk dizelerinden bile alamadığı tadı alıyordu. Ancak çok geçmeden, sanki narin gözdeleri için döktüğü bütün o gözyaşları gözlerini dağlamışçasına, görme yetisini yavaş yavaş yitirdiğini anladı. Artık, karanlıkların kendisi için ölümden önce başlayacağı gerçeğine katlanması gerektiğini kavramıştı. Ara sıra, başkentten, soğuk ve yorgunluktan şişmiş yara bere içindeki ayakları üzerinde sürüklenen bir haberci geliyor, önünde saygı ile eğilip, kendisini öbür dünyanın ebedi ve belirsiz dostlarından önce, bu dünyada son bir kez görmek isteyen dostlarından haber getiriyordu. Gelgelelim Genci, bundan böyle dostlarının önünde merhamet duyulacak ya da saygı gösterilecek bir kişi olmaktan korkuyor, hep tiksinmiş olduğu bu iki duygudansa unutkanlığa bürünmeyi yeğliyordu. Bir zamanlar hattatlık ve şairlik yetenekleri dilden dile dolaşmış olan bu ünlü prens, başını üzgün üzgün sallayarak, gelen haberciyi elinde boş bir kağıt parçasıyla geri gönderiyordu. Sonra, zamanla başkentle mektuplaşmalar yavaşladı. Mevsim şenlikleri, bir zamanlar tüm bu şenlikler yelpazesinin tek bir hareketiyle yönetmiş olan prensten uzakta geçip gidiyorlardı. Genci de yalnızlığının elemine kapılıp göz ağrılarının durmadan artmasına seyirci kalıyordu çünkü ağlamaktan utanmaz olmuştu artık.

Eski gözdelerinden birkaç kadın, anılarla yüklü yalnızlığını kendileriyle paylaşmasını önermişlerdi. En içli mektuplar da Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı’ndan geliyordu. Bu hanım, orta halli bir aileden gelen, güzel denebilecek eski bir gözdeydi. Genci’nin öbür eşlerine sadakatle nedimelik etmiş, on sekiz yıl boyunca acı çekmeye inatla katlanarak prensi gönülden sevmişti. Genci, ara sıra ona gece ziyaretlerine giderdi. Bu buluşmalar, yağmurlu bir gecede yıldızlar kadar seyrek olmakla birlikte, Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı’nın küçük hayatım renklendirmeye yetmişti. Ne güzelliğini ne zekasını ne de doğduğu aileyi övünme konusu yapan Hanım, onca gözdenin arasında tek o, Genci’ye ılık bir iyilikbilirlikle bağlıydı. Çünkü Hanım, Genci’nin kendisini sevmesini pek doğal bir şey gibi görmezdi.

Mektupları cevapsız kalınca, gösterişi olmayan, zarif sayılabilecek, orta karar bir araba tutarak, gözden uzak yaşayan prensin kulübesine vardı. Ağaç dallarından yapılma kapıyı çekine çekine itti. Alçakgönüllülükle kesik kesik gülerek orada bulunduğu için özür dilemek ister gibi diz çöktü. O zamanlar Genci, ziyaretçilerini yakından da olsa görebiliyordu henüz. Ölmüş günlerin en amansız anılarını çağrıştıran bu kadının karşısında sınırsız bir öfkeye kapıldı ansızın. Bu öfke, kadının bizzat varlığından çok, ölü eşlerinin kullandığı parfümün kol yenlerine sinmiş olmasından ileri geliyordu. Kadın onu hiç olmazsa hizmetçi olarak yanında alıkoyması için yalvardı. Genci, hayatında ilk kez merhametsiz davranarak kovdu onu. Gelgeldim, kadının prensin hizmetindeki ihtiyarlar arasında hala birkaç dostu kalmıştı ve bu dostlar ona bazen prensten haber getiriyorlardı. Hanım, hayatında ilk kez zalimliğe başvurarak, aşığını görmeye can atan bir kadının iyice gece olmasını beklemesi gibi, uzaktan uzağa Genci’nin körlüğündeki gelişmeleri izlemeye başladı.

Tamamıyla kör olduğunu öğrenince de, şehirde giydiği yabanlıkları üzerinden atarak, genç köylü kızlarının giydiği türden kaba saba, kısa bir entari geçirdi sırtına; saçlarını köylü kızlar gibi ördü; kumaş ve köy pazarında satılan türden çanak çömlekle dolu bohçasını yüklendi. Bu gülünç kılığa bürünüp kendi öz iradesiyle sürgün olan prensin ormandaki tavuskuşları ve karacalarla birlikte yaşadığı yere gitti. Çamur ve yorgunluk, oyununu daha iyi oynamasına yardımcı olsunlar diye, yolun son bölümünde arabadan inerek yürüdü. İlkyazın sevecenlik dolu yağmurları, gurubun son ışıltılarını da silerek yumuşacık dökülüyorlardı. Vakit, Genci’nin üzerinde ağırbaşlı keşiş entarisiyle, hizmetkarların o tökezlemesin diye çakıllarını ayıkladıkları patika boyunca ağır ağır yürümeye çıktığı vakitti. Gelecek yaşlılık yıllarının ve körlüğün donuklaştırdığı silik ve umursamaz yüzü, bir zamanlar güzelliğe benzer bir şeylerin yansımış olduğu, sırrı dökülmüş, kurşunu ortaya çıkmış bir aynayı andırıyordu. Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı onu böyle görünce yalancıktan ağlamak zorunda kalmadı.

Bu dişil gözyaşlarının sesi Genci’nin yüreğini sızlatmıştı. Gözyaşlarının geldiği yöne döndü ağır ağır:

“Kimsin sen kadın?” dedi merakla.

“Çiftçi So Ey’in kızı Ükifün’üm ben,” dedi Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı. Köyün kendine özgü vurgulamasını unutmamıştı konuşurken. “Annemle şehre, çanak çömlekle kumaş almaya gitmiştik. Çünkü efendim, beni bir dahaki aya evlendiriyorlar. Ve işte gördüğünüz gibi dağlarda yolumu kaybetmiş bulunuyorum. Ve işte şimdi de ağlıyorum. Çünkü yabandomuzlarından, gözü dönmüş erkeklerden ve ölülerin hayaletlerinden korkarım ben.”

Prens, “Sırılsıklam olmuşsun genç kız,” dedi elini Hanım’ın omzuna bastırarak.

Gerçekten de ıslanmıştı. Onca iyi tanıdığı bu elin dokunuşu, saçının telinden çıplak parmak uçlarına kadar ürpertmişti Hanım’ı. Ama Genci onun soğuktan titrediğini sandı tabii. Sonra baştan çıkarıcı sesiyle, “Kulübeme gel,” diye üsteledi prens. “Kömürden çok külle dolu bile olsa, ateşimden ısınabilirsin istersen.”

Hanım, bir köylü kadının sıradan yürüyüşünü taklit etmeye özen göstererek Genci’nin peşinden gitti. Birlikte, hemen hemen bütünüyle sönmüş ateşin önünde diz çöktüler. Genci ellerini ateşe doğru uzatıyor ama Hanım, bir köylü kızından fazla narin kaçan ellerini gizliyordu.

“Körüm,” diye iç geçirdi Genci bir zaman sonra; “giysilerini hiç sıkılmadan çıkarıp, ateşimin önünde dilediğin gibi ısınabilirsin.”

Hanım, köylü kadın giysilerini usulca çıkardı. Ateş, puslu bir amberden oyulmuş gibi duran bedenini pembeleştirmişti. Genci, ansızın,

“Seni aldattım genç kız,” dedi. “Ben hepten kör olmuş değilim. Seçebiliyorum seni. Gördüğüm buğu seni saran bir hale belki ama yine de seçebiliyorum. Bırak, hala ürperen şu kolunun üzerine koyayım elimi, bırak...”

İşte böyle... Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı, on sekiz yılı aşkın bir süre yazgısına katlanarak, kendince sevmiş olduğu Prens Genci’nin yeniden gözdesi oldu. Aşkı yeni tadan bir genç kızın gözyaşlarıyla utangaçlığını taklit etmeyi de unutmadı. Bedeni şaşılacak kadar genç kalmıştı; öte yandan prensin zayıflayan görme yetisi kadıncağızın saçlarındaki birkaç tel beyazı görmeyi engellemişti.

Okşamalar sona erince, Hanım, prensin önünde diz çöküp şöyle dedi:

“Seni aldattım prens. Ben çiftçi So Ey’in kızıyım, evet, ancak dağlarda yolumu yitirmiş değilim. Genci’nin ünü bizim köye ulaşınca, kendi isteğimle kalkıp senin kollarından aşkı tatmaya geldim.”

Genci, rüzgarın ve kışın darbesiyle iki yana yatan bir fıstık çamı gibi sallana sallana doğruldu bacakları üzerinde. Sanki bir şeyleri ıslıklayan ses ile,

“Her gece hayali yüzünden uykularım kaçan o ışıl ışıl gözlü prensin anısını hatırlattın bana. Lanet olsun, çek git hadi,” dedi.

Ve Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı yaptıklarından bin pişman olarak ayrıldı yanından.

Bunu izleyen haftalarda Genci yalnız kaldı. Acı çekiyordu. Bıkkınlıkla, şu dünyanın tuzaklarına bir kez daha düşmüş olduğunu, öbür dünyanın temiz sadeliğine ve dipdiri tazeliğine pek de o kadar hazırlıklı olmadığını anlamaya başlıyordu. Çiftçi So Ey’in kızının ziyareti, ince bilekleri, külah biçiminde iri göğüsleri, uysal ve dokunaklı gülüşleri olan yaratıklara beslediği iştahı bir kez daha kabartmıştı işte. Kör olmaya başladığından beri, dünyayla tek ilişkisi dokunma duyusu olmuştu. Ardında gizlenmeye geldiği manzara onu avutmaya yetmiyordu artık. Çünkü bir ırmak gürültüsü bir kadın sesinden daha tekdüzedir; bulutların perçemleriyle tepelerin eğrileri, görenler için yapılmıştır. Bütün bunlar bizden çok uzaklarda uçup süzülmekle yetinirler; bırakmazlar okşayalım.

Aradan iki ay geçince, Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı ikinci bir girişimde bulundu. Bu kez, titizlikle giyinip kokular süründü. Gelgeldim, üzerindeki giysilerin kesiminde şıklıktan uzaklaşmayan ancak kendisini çekingen ve ince gösterebilecek birtakım ayrıntıların bulunmasına mümkün olduğunca dikkat etti. Ölçülü ancak sıradan parfümünün, saray çevresini tanımamakla birlikte, saygın bir taşra beyliğinden gelen hayal gücü kıt bir kadını çağrıştırmasına da özen gösterdi.

Bu özel gün için, gösterişli fakat şehrin son moda inceliklerinden yoksun bir tahtırevanla taşıyıcılar kiraladı. Genci’nin kulübesine gece yarısına doğru varmak için önlem aldı. Yaz mevsimi dağlarda ondan önce davranmış, Genci’ye kendisinden daha çabuk ulaşmıştı. Genci, karaağacın dibine oturmuş ağustosböceklerini dinliyordu. Hanım, yüzünün yarısını yelpazesinin arkasına gizleyerek Genci’ye yaklaştı ve rahatsız etmek istemeyen sıkılgan sesi ile fısıldadı:

“Ben Şüjo’yum, Sükazü’nün karısı Şüjo. Yamato bölgesinde yedinci dereceden bir soyludur kendisi. İze tapınağını ziyarete gitmek için yola çıkmış bulunuyorum. Az önce taşıyıcılarımdan biri ayağını burktu, işte bu yüzden yoluma şafaktan önce devam edemeyeceğim. Hizmetkarlarımı yatırabileceğim ve söze gelmeden kalabileceğimiz bir dağ evi gösterebilir misiniz bana?”.

“Genç bir kadın kör bir ihtiyarın evinden başka nerede daha iyi korunabilir söze gelmekten,” dedi prens, acı acı. “Kulübem hizmetkarlarını barındırmak için çok küçük; onlar bu ağacın altında yatarlar ama çilehanemin tek döşeğini sana verebilirim istersen.”

El yordamıyla kadına yolu göstermek için yerinden kalktı. O ana kadar gözlerini çevirmemişti ona. Birden onun artık tamamıyla kör olduğunu anladı kadın. Kuru yapraklardan döşeğin üzerine uzandığında, Genci gelip yeniden kulübenin önündeki hüzün dolu nöbet yerini aldı. Üzgündü. Üstelik bu genç kadının güzel olup olmadığını bilmiyordu.

Gece sıcak, aydınlıktı. Ay, kör adamın yeşim taşından oyulmuş gibi duran göğe yönelmiş yüzüne ölgün bir ışık tutuyordu.

Bir hayli bekledikten sonra Hanım, kuru yapraklardan yapılma döşeğinden kalktı; gelip eşiğe oturdu. İç geçirerek,

“Gece güzel, benim de uykum yok. İzin ver, yüreğimi kabartan şu şarkılardan bir tanecik söyleyeyim,” dedi.

Ve sorunun cevabını beklemeden, prensin genç karısı Menekşe Murazaki’den sık sık dinlemiş olduğu, bu yüzden de pek sevdiği bir şarkı söyledi.

Genci hüzünlenerek meçhul kadının yanma kaydı:

“Gençliğimin sevilen şarkılarını tanıyan genç kadın, nereden gelirsin? Eski zaman şarkıları çalan harp, bırak dokundurayım ellerimi tellerine...” diyerek, Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı’nın saçlarını okşadı. Daha sonra, “Ne yazık ki kocan benden daha yakışıklı, daha genç, öyle değil mi Yamato ülkesinin genç kadını?” diye sordu.

“Kocam senden daha yakışıklı değil. Üstelik senden yaşlı gösteriyor,” diye cevap verdi Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı.

Böylece Hanını yepyeni bir kılıkla Prens Genci’nin sevgilisi oldu. Sabahleyin sıcak çorba hazırlanırken Genci’ye yardım etti. Genci ona, “Sevecen, becerikli ve uysalsın genç kadın,” dedi. Eminim, aşkta onca mutluluk tatmış olan Prens Genci bile senin kadar tatlı bir sevgiliye sahip olmamıştır.”

“Prens Genci’nin adını bile duymuş değilim,” dedi Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı başını sallayarak.

“Ne?” diye ansızın bir çığlık koyverdi Genci; bu kadar çabuk mu unutulmuştu adı?

Sonra da bütün gün somurttu durdu. O zaman kadın bu sefer de yanılmış olduğunu anladı. Gelgeldim Genci, onu kovacağına dair tek söz etmiyor, Hanım’ın ipekli elbisesinin otların arasındaki hışırtısını dinlemekten de pek hoşlanır görünüyordu.

Dağdaki ağaçları altın sarısıyla eflatuna bürünmüş peri kızlarına dönüştürerek geldi sonbahar. Fakat peri kızlarının yazgısında ilk soğuklar başlarken ölmek de vardır. Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı, Genci’ye kızıl kahverengileri, morumsu kahverengileri, kül rengine çalan kahverengileri anlatıyor, bütün bunlara yeri gelmişken değiniyormuş gibi görünmeye de özellikle özen gösteriyor, ona yardım elini uzattığını açık seçik ortaya koymaktan her seferinde kaçınıyordu. Bulup buluşturduğu çiçeklerden yapılma usta işi gerdanlıklarla, daha hafif olsun diye özen göstere göstere daha da kusursuzlaşan seçkin yemeklerle Genci’nin aklını başından alıyordu. Bir zamanlar Genci’nin onu ziyarete geldiği Beşinci Gözde Köşkü’nde de aynı işlevleri yapmıştı. Fakat o zamanlar, aklı başka sevdalarla dolu olduğundan, bunlara pek aldırmamıştı Genci.

Sonbahar bitiminde bataklıkları bir ateştir aldı. Pis kokan havada haşarat kaynıyordu. Alman her soluk, zehirli bir kaynaktan içilen bir avuç su gibiydi. Genci hastalandı. Bir daha hiç kalkamayacağını bildiği kuru yapraklardan döşeğine yattı. Hanım’ın karşısında böylesine zayıf ve halsiz kalmış olmaktan, hastalık gereği katlanmak zorunda kaldığı özel bakımdan utanıyordu. Gelgelelim ömrü boyunca, her aşk deneyiminde, yürek parçalayıcı, iç kemirici, eşsiz bir taraf bulmaya çalışmış olan bu adam, bundan böyle iki insan arasındaki bu yepyeni beraberliğin, aşkın kısıtlı huzuruna olan katkısını kabullenmek durumundaydı.

Hanım’ın bacaklarını ovduğu bir sabah, Genci dirseklerinin üzerinde doğrularak ve el yordamıyla Hanım’ı kollarından yakalamaya çalışarak mırıldandı:

“Şu ölen adama bakan genç kadın, kandırdım Şeni. Ben Prens Genci’yim.”

“Sana geldiğimde cahil bir taşralıydım,” dedi Hanım. “Prens Genci’nin kim olduğunu bilmiyordum. Şimdi erkeklerin en yakışıklısı, en çekicisi olduğunu biliyorum; hem, senin sevilmek için Prens Genci olmaya ihtiyacın yok ki.”

Genci bir gülümsemeyle teşekkür etti. Gözleri sustuktan beri, bakışları dudaklarına yerleşmiş gibiydi.

“Yakında öleceğim,” dedi bitkin sesiyle. “Hep çiçeklerle, böceklerle, yıldızlarla paylaştığım şu bahta küsmüş değilim. Her şeyin bir düş gibi gelip geçtiği bir dünyada küsmek, küfretmek yakışmaz insana. Nesnelerin, varlıkların, yüreklerin dayanıksız olmalarından yakınmıyorum; yakınmıyorum çünkü güzelliklerinde felaketlerin, bahtsızlıkların da payı vardır. Beni kıran, eşsiz, tek olmaları. Eskiden hayatın her anında bir daha ele geçmeyecek olan fırsatı kaçırmayıp yeni bir esin bulmak gerektiğine inanırdım. Bu inanç, gizli zevklerim içinde en güçlü olanıydı. Oysa şimdi, sadece bir kereliğine verilen muhteşem bir ziyafete tek başına katılan bir ayrıcalıklı gibi ölüyorum... Sevgili nesneler, ölen bir körden başka tanık yok size. Benim sevdiğim kadınlar kadar güzel, güleryüzlü başka kadınlar gelip çiçeğe duracaklar ama gülümseyişleri farklı olacak ve bir zamanlar beni tutkuyla coşturmuş olan benleri, akamberden yanaklarında çok az, bir atomluk değişmiş olacak. Dayanılmaz bir sevdanın yükü altında başka kalpler kırılacak fakat bu kalplerin gözyaşları bizim gözyaşlarımız olmayacaklar. Arzuyla terleyen eller çiçek açmış bademliklerin altında kenetlenmeyi sürdürecekler. Ama insan mutluluğu üzerinden taçyaprağı sağanağı bir kez geçer, İkincisi yoktur. Ah, sel sularında sürüklenenlere benzetiyorum kendimi. Suyun geçtiği yerden geri, hiç olmazsa bir parça toprak,birkaç sararmış mektubun ya da solmuş birkaç yelpazenin bırakılabileceği bir parça toprak kalsın isteyen bir insan gibi hissediyorum kendimi. Bana olan sevgisini ölümünün ertesi günü anladığım ilk karım Mavi Prenses’in anısı üzerine titreyen ben buralardan gidince senin halin nice olacak? Ya sen, Sarmaşıklı Köşk Hanımı, sen ki kollarımda kıskanç bir rahibenin beni başkasıyla paylaşmamakta diretmesi yüzünden, boynu bükük öldün. Senin anın nice olacak? Ve siz benim gencecik karıcığım, siz benim güzel ve üvey anacığım: Bir sadakatsizliğin hem kurbanı hem suç ortağı olmanın acı tadım sizin tuzağa düşürücü o anılarınız öğretti bana... Ya sen Bahçe Böceği Hanımı, sen ki utancından silinip gittin ve ben senin kadınca gülümseyişinin niteliklerini taşıyan çocuksu yüzlü erkek kardeşinle avundum; senin anın nice olacak. Ve sen Uzun Geceler Hanımı’nın sevgili anısı; evimde ve kalbimde üçüncü sırayı almaya katlanan ve onca yumuşak olabilen sen; senin anın nice olacak? Ve sen çiftçi So Ey’in kızının kırsal anısı, sen ki yalnız geçmişimi sevdin... Hele sen, bir anı bile olmaya vakti bulunmayan sen; sen, şimdi ayaklarımı ovan Şüjo’nun sevgili anısı... Seni daha önceden tanımış olmayı bilsen ne kadar isterdim fakat bir meyvenin son güzler için bekletilmiş olması daha doğru belki...”

Hüzünle esriyerek başını sert yastığa bıraktı yeniden. Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı, Genci’nin üzerine eğildi ve bütün bedeniyle titreyerek sordu:

“Sarayında bir başka kadın yok muydu? Adını söylemediğin bir başka kadın... Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı hani... Ah, hatırla hele...”

Ama Prens Genci’nin yüzünü yalnız ölülere nasip olan o huzur örtmüştü artık. Son bulan acılar, yüzünden bütün doygunluk ve ızdırap çizgilerini silmiş ve onu on sekiz yaşında bir delikanlı olduğuna inandırmış gibiydi. Dökülmüş Çiçekler Köyü Hanımı kendini daha fazla tutmaya dayanamayarak yere kapandı. Tuzlu gözyaşları fırtınalı havalarda yağan yağmur gibi kamçılıyordu yanaklarını. Tutam tutam dökülen saçları, ipek kozaları gibi uçuşuyorlardı. Genci’nin unutmuş olduğu tek isim onunkiydi.

Türkçesi: Hür Yumer (Doğu Öyküleri, Adam Yay. 1991)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült