Hikaye

 

 

Papaz Büyüsü

Mehmet Rauf

İskelenin kadınlara ayrılan bekleme yeri epeyce kalabalıktı. Kucak çocukları vızlanıyor, ayaktakiler analarının eteklerine yapışmışlar, aptal bakışlarla geviş getiriyorlardı. Havayı yoğun bir sigara dumanı, bulut tabakaları halinde sarmış; her ağızda başka bir ses kendi ahengiyle horulduyordu.[1] Göğsü açık pelerininden kirli beyaz bir gömlek görünüyor, gömleğin yakasından (görünen boynunun)[2] derisinin sertleşmiş bir parçası çıplak kalıyordu. İri aklı gözleriyle dört köşeyi yoklayarak kendisine oturacak bir yer aradı. Bir yanda aralık gördüğü yere doğru, bir av köpeği saldırışıyla atıldı; davranışıyla pek uyuşmayan bir yumuşaklık ve incelikle, “Müsaade eder misiniz hanım kızım?” diye cilvelendi ve yer açılmasını beklemeksizin ilişti, ite kaka yerleşti.

Koynundan çıkardığı siyah bir erkek tabakasından bir sigara sararak, turuncu çakmağıyla yaktı. Artık rahat, nefes aldı.

Şimdi tatlı bir gülümsemeyle çevresini süzüyordu.

Sağında, iki Hıristiyan kadınının ortasında oturan genç bir hanıma, onlarla tanışıyormuş gibi bir senli benlilikle, “Bu ne kalabalık böyle. Bunların hepsi İstanbul’a mı gidiyor acaba?” diye sordu.

Genç hanım, yüzünün nazik bir hareketiyle “Kim bilir...” demek ister gibi göründü ve bu yeterli oldu; söyleşme hemen başladı:

“Siz nereye gidiyorsunuz arslanım?”

Tanımadık bir kadından gelen bu soruya, genç hanım alaycı bir gülümsemeyle yalnızca:

“İstanbul’a,” dedi.

“Ya! Pek güzel. Acaba hangi semte? Evli misiniz hanım kızım?”

Aynı tavırla genç kadın nazlanarak:

“Aksaray’a,” dedi ve öteki soruyu cevapsız bıraktı.

Ama bu kadarı, derisi sertleşmiş kabarık göğüslü hanımın dökülmesi gereken yolu açmıştı. Anlatmaya başladı:

“Ben Salmatomruk’a gidiyorum; orada eltim var. Onun evine. Anası, üstünüze şifalar, yatalaktır. Zavallı kadıncağızın anasından ve kardeşimden... kardeşimdir, ama Allah’ın belası; niçin saklayayım iki gözüm, doğruyu Allah için har yerde söylerim; ha... ne diyordum? Öyle ya! Zavallı eltim[3] nazik, terbiyeli, sizden iyi olmasın, pek tatlı bir kadıncıktır. İşte, hasta anasıyla, aksi kocasından, yıllardan beri çekmediği kalmadı. Zavallıcık, her sabah sarhoş kocasının kusmuğunu silip, inmeli anasının, yüzünüze güller, lazımlığını[4] dökmekle bitti, eridi.”

Hem nazlı nazlı ve işveli bir tavırla sigarasını çekiyor, hem de her satırda perdesini yükselttiği bir sesle hikayesine devam ediyordu.

Çevrede oturanlar, onun böyle hakim bir havayla devam eden sesine ilgisiz kalamadılar; yavaş yavaş dinleyenlerin dairesi genişliyor, onun da keyfi böylece çoğalarak, anlattıklarına sıcaklık geliyordu:

“Efendim,” dedi. “Bu kadın büyüden atlamış da... onun için inme inmiş. Zavallı eltim, gitmedik hoca, yalvarmadık doktor bırakmadı; ama anlaşılan, bu büyü papaz büyüsüymüş. Papaz büyüleri, Allah hepimizin üstünden ırak etsin, pek azılı olurmuş. Benim, sizlerden iyi olmasın, bir hanımefendiciğim vardır; burada, köyde, Kurbağalı’da, köşkünde oturur. Ama hanım deyince, öyle şimdiki gibi zıpır hanımefendilerden değil; hanlar, hamamlar, sonra yeni apartmanlar da yaptırdı. Sizin anlayacağınız, adamakıllı zengin, tam dört oturaklı hanımefendilerden. İlahi yarabbi... Hanımefendiciğim beni göz bebeği gibi sever, daha geçen gün ‘Sabkerciğim,[5] seni bir hafta görmesem, vallahi göreceğim geliyor,’ diyordu.”

Artık pupa rüzgarda[6] sarhoş gibi uçan bir kotra keyfiyle, Sadberk Hanım, sözlerine teslim olmuş bir bülbül sarhoşluğuyla ötüyor, şakıyordu.

Birdenbire yüzünde bir keder bulutu toplandı: “Ama neye yarar; canım hanımefendiciğimin o saltanatı, o varidatı[7] bir para etmiyor. Aklı fikri hep oğlunda. Ama oğul da oğul! Hayırsız, sokak kaltaklarının peşinde sürter bir çapkın. Şimdi bu son günlerde Beyoğlu’nda, o ‘bar’ mı diyorlar, ‘kar’ mı diyorlar; hani şu alafranga meyhanelerin birinde yelloz[8] bir karıya tutulmuş; gece gündüz karının eteklerinden ayrılmıyor. Dayansın anasının kesesi! Hem de hiç olmazsa parayı kendi gelip alsa. Hayır; bakarsınız bir kağıt parçası; ‘Aman anneciğim, kuzum anneciğim, bana elli lira yolla’ ya da ‘Bu akşam yüz lira bulamazsam kurşunla beynimi patlatacağım’ gibi, kadıncağızı zıvanadan çıkaracak türlü kepazeliklerle para ister. Hanımefendi, oğlunun yüzünü görse, paraları memnun olarak verecek; oysa o, görünmeden, paraları aracılarla çekiyor. Sonunda kadıncağıza acıdım, merhametim kalktı. Para var, köşk var, rahat, huzur yok. Buna acımaz mısınız?”

Elini koynuna attı. Siyah tabakayı bir daha çıkardı. Söyledikleriyle uyumlu hareketlerle bir tütün dolması daha sardı, çakmağıyla yakıp, bir yandan da hemen oradaki bütün kadınların merakla dinlediği sözüne devam etti:

“Aaa, ne demek efendim! İnsan deli oluyor vallahi. Sonunda, evvelsi gün birdenbire aklıma geldi: dedim ki, ‘Aaa, hanımefendiciğim, bu işi bir yoluna koymalı. Dünyanın paralarını elin kaltaklarına yediriyorsunuz. Ana oğul birbirinizin yüzünü görmeyerek, hasret yaşıyorsunuz. Ben size bunun çaresini bulayım mı?’ Kadıncağız, o anda karşısında bulunuyormuş gibi, ‘Aman Sabkerciğim, ne olursa senden olur; beni bu dertten sen kurtaracaksın. Oğlumun yüzünü gördüğüm gibi seni ihya ederim.’[9] dedi. Ben böyle şeylere çok inanırım. Bu erkeklerin, kadınlara karşı bu kadar kör gibi takılıp bağlanmaları mutlak(a) büyü etkisiyle oluyor. Ama büyüyü bozmak için onun cinsini bilmek gerek. Bunun için de adamakıllı bir hocaya gidip baktırmak. Hanımefendiden dün izin aldım: Üçkuyu’da menşur[10] bir Yeşil Hoca vardır. Eee... Ben söyleyeyim, siz inanın iki gözlerim. Adamcağız beni görür görmez anlamasın mı! Daha ben ağzımı açmadan; ‘Hanım’ dedi. ‘Hanım, o delikanlı güççe kurtulacak. Bunun için çok uğraşacağız; yezit karı, onu papaz büyüsüyle bağlamış.’ Ey, ağzım iki karış açılmış, öyle kalmışım. Hemen kutsal adamın bir elini bırakıp, bir elini öperek, ‘Aman hocam,’ diye yalvardım. ‘Büyüyü bozmak için her ne dilersen dile. Ne istersen hazır; yalnız bu çocuğumuzu, papaz büyüsü mü imiş, nedir, ondan kurtar.’ O zaman Yeşil Hoca, ‘Hanım,’ dedi, ‘Papaz büyüsünü bozmak için önce yedi tane tahta kaşık gereklidir, ama bu kaşıklar her biri başka bir dul kadının evinden çalınacak. Bunlar elde edilince, bir sap hallaç kirişi[11] bulunacak. Yarım arşın[12] kefen beziyle bana getireceksiniz. Ben onları uzun uzun okuyacağım, kaşıkları kirişle bağlayıp, hepsini kefene sarıp, size vereceğim. Siz bu çıkını nısfül leylden[13] sonra bir Frenk[14] mezarlığına gömeceksiniz. İşte bu çıkındaki kaşıklar toprak içinde çürüyünce büyü bozulacak ve büzni’llahi teala oğlunuz size gelecek’...”

Sadberk Hanım, sözünün sonunu, büyünün etkisi görülmüş gibi zaferle, gözleri parlak, dudakları neşeyle dolu, yüzü gülümseyerek getirmişti:

“Ben bu haberi alınca, uçar gibi köşke koştum, hanımefendiye bir bir anlattım.”

Tam bu sırada, iskelenin vapur kapısı açılarak, bir ses, “Haydi, İstanbul!” diye haykırdı ve Sadberk Hanım, yarım saat çenesiyle bağladığı dinleyenlerin çözülüp, kapıya koşuştuğunu görerek, zevki kırılmış, neşesi kaçmış, onları takip etti.

(Eski Aşk Geceleri Dil içi çeviri: Zeki Çakılalan)


 

[1]        Metinde bu sözlerin yerinde, “... eb’ad-ı selâse i'tibâriyle yassı ve muhaddeb bir şekli vardı." cümlesi kullanılıyor.

[2]        Cümleden bir anlam çıkmadığı için, ayraç içindeki sözleri ekledik. Olasılıkla özgün metin dizilirken, burada birkaç sözcük atlanmış.

[3]     Yazar, "eltim sözcüğünü kullanmış; ancak söz konusu kadın, durumu anlatanın erkek kardeşinin karısı olduğuna göre "yengem" demesi gerekir.

[4]     Çocukların, yaşlıların ve hastaların büyük abdestlerini yaptıkları çukur kap.

[5]        Kadının adı Sadberk’tir; ama kendisi adını yanlış söylüyor.

[6]        Geminin arkasından esen rüzgâr.

[7]        Gelirleri.

[8]        Aşağılık, ahlâksız kadın.

[9]        Zengin ve mutlu ederim.

[10]      Sadberk Hanım, “meşhur” (ünlü) sözünü yanlış söylüyor.

[11]      Yataklara konan pamuğu kabartan hallacın kullandığı, çok büyük, kirişli âlet.

[12]      Yaklaşık 35 santimetre.

[13]      Gece yarısından.

[14]      Burada: Hıristiyan.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült