Hikaye

 

 

Padişahın Kırk Oğlu

Türk Halk Hikayesi


Vaktiyle bir padişahın kırk oğlu varmış. Bir gün oğulları. sarayın yakınındaki bir bahçede, en küçük kardeşleri onbeş yaşına geldiği için toplanmışlar. En büyükleri kardeşlerine "Hepiniz biliyorsunuz ki en küçük kardeşimiz bugün onbeş yaşına girdi. Şimdi babamıza gidip bize birer eş bulmasını söyleyelim" demiş.

Bu konuyu tartışmışlar ve bunu padişaha kimin söyleyeceğine karar vermeye çalışmışlar. Hepsi bunu tartışırken en küçükleri ileri çıkarak "Ben giderim, fakat babama tam olarak ne söyleyeceğim?" demiş.

En büyükleri "Bir şey söylemesen de olur" demiş. Sana oturman için gösterdiği her sandalyeye oturma. sadece bak. Oturman için yeşil sandalyeyi çıkarana kadar. gösterdiği sandalyeleri reddet. Yeşil sandalyeyi çıkarınca ona otur. o zaman bizi evlendirmesini söylemek için gittiğini anlayacaktır.

Sonra en küçük kardeş saraya gitmiş. Babasının gösterdiği ilk iki sandalyeye oturmamış, fakat babası yeşil sandalyeyi gösterince ona oturmuş. Oturur oturmaz, babası "Kırkınıza kırk at ve altın dolu kırk heybe vereceğim. ondan sonra evlenmek için uygun kızları seçmek size kalmış bir iş olacak. Bütün düğün masraflarınızı ben yapacağım ve kırkınızı da aynı gece evlendireceğim." En küçük oğul başını eğmiş ve hiçbir şey söylemeden padişahın yanından ayrılmış.

Bahçede kendisini bekleyen kardeşlerinin yanına dönmüş. En büyük kardeş "Babamız ne söyledi?" diye sormuş.

"Babamız. eşlerimizi seçmemiz için bize kırk at ve altın dolu kırk heybe vereceğini söyledi" demiş en küçük kardeş. "Hepimizi bir gecede evlendirecek ve düğün masraflarının hepsini kendisi yapacak."

Bu haberlerden çok memnun olmuşlar ve hepsi saraya giderek altın dolu heybelerle yüklü atları almışlar. Atlarına binip müstakbel eşlerini aramak üzere yola çıkmışlar. Yaz gitmişler, kış gitmişler, arkalarına bakınca bir de ne görsünler, sadece bir arpa boyu yol gitmişler. Bir akşam bir harabeye gelmişler, atlarını içeri alıp, inmişler ve uyumaya gitmişler. En küçük kardeşin dışında hepsi uyumuş, o kılıcını çekmiş ve kapının arkasında durmuş.

Tam gece yarısı, yedi başlı bir ejderha harabeye girmiş. O kadar büyükmüş ki kırkı onun için kırk lokma olmazmış. fakat en küçük kardeş onu koğmuş. Ejderha gitmiş fakat çok geçmeden kırkı kız, kırkı oğlan hepsi de dev olan çocuklarıyla geri gelmiş. En küçük kardeş kapıda durmuş ve her geçen devi öldürmüş. Nihayet, anneleri olan. yedi başlı devin dışında hepsini öldürmüş. Harabenin girişinde cesetlerden kocaman bir tepe yığılmış. Ejderha kaçmış ve en küçük kardeş onu takip etmiş. Yaşamış olduğu kuyuya atlamış ve delikanlı da arkasından atlamış. Kuyunun dibinde, ejderha “kırk kızımı ve kırk oğlumu kaybettim, beni öldürme. Burada, içinde evleneceğiniz kızları bulacağınız.kırk odanın anahtarı var. Bunları al ve benim hayatımı bağışla" demiş.

Delikanlı bunu kabul ederek anahtarları almış ve kırk odanın kapısını açmaya başlamış. Hepsini açıp kırk odadan kırk kızı dışarıya çıkardıktan sonra, onları kardeşleri arasında paylaştırmış.

Her kıza hangi kardeşiyle evlenmek istediğini sormuş.

Bundan sonra delikanlı kızlarla birlikte harabeye geri dönmüş. Uykudan uyanan kardeşleri harabenin girişinde bu kadar çok yığılmış ölü dev vücudu görünce çok şaşırmışlar. Hepsi birden "Bunu kim yaptı?" diye sormuş. En küçük kardeş hariç diğerleri bunu kendilerinin yapmadığına yemin etmişler, sonra bunu yapanın en küçük kardeş olduğunu anlamışlar. Delikanlı onlara uyurken neler olduğunu anlatmış.

"Siz hepiniz uyurken, yedi başlı bir ejderha harabeden içeri girmeye çalıştı. Onu kovunca kırk oğlu ve kırk kızı ile geri geldi. Onlar harabeye girmeye çalışırken hepsini birer birer öldürdüm. Sonra anneleri kaçtı ve yaşadığı kuyuya gitti. Kuyunun dibine kadar onu takip ettim ve orada 'kırk kızımı ve kırk oğlumu kaybettim. Beni öldürme. Evlenebileceğiniz kırk kızın bulunduğu odaların anahtarları burada. Bunları al ve benim hayatımı bağışla' dedi. Ben de bunu kabul ettim ve sonra kırk anahtarı alarak kırk kapıyı açtım ve içlerinde kırk kız buldum. Onlar bizim eşlerimiz olacak."

Kardeşler bundan çok memnun olmuşlar ve hepsi birden kuyunun başına gitmişler: En küçük kardeş kuyuya inmiş ve 39 kızı serbest bırakmış ve hepsini yeryüzüne çıkarmış. Birinci kızı almış ve en büyük ağabeyine "Bu senindir" demiş. İkinci kızı alıp, diğer büyük ağabeyine "Bu senindir" demiş. Bu şekilde otuz dokuz kızı otuz dokuz ağabeyine verdikten sonra. kendisi için sakladığı kızı almak üzere kuyuya tekrar inmiş.

Yeraltındaki bu hapishaneden kızı alırken, ejderha ona "beni de beraber götür", "burada benim için bir şey kalmadı artık. Senin kulun kölen olurum" demiş. Bu teklifi kabul etmiş.

Hepsi birden eşleri olacak kızları arkalarına alarak atlarına binmişler. Evlerine doğru yola koyulmuşlar ve ejderha da onları takip etmiş. Yolun kenarında duran mermer bir sütuna rastlayınca. ejderha ona "Ey babacığım. niçin orada öyle uzanıyorsun? Kırk kızımı ve kırk oğlumu kaybettim" demiş. Bunun üzerine atlarıyla birlikte bütün kardeşler yüksek bir duvarla kuşatılmışlar ve yedi başı olan Devlerin Kralı, topraktan çıkarak onlara "Buraya gelin! Bu ejderhanın çocuklarını hanginiz öldürdünüz?" demiş. En küçük kardeşin dışında hepsi kendilerinin öldürmediğine yemin etmişler. Onları kendisinin yaptığını kabul etmiş ve kardeşleriyle vedalaşmış. Onlara "Eğer eve sağlıkla varırsam. sevgilimle evleneceğim. Eğer varamazsam, içinizden biriniz onunla evlenebilirsiniz" demiş. Sonra otuzdokuz kardeşi ile kırk kız yollarına devam etmişler.

Ağabeyleri gittikten sonra, Devlerin Kralı delikanlıya "Sana bir teklifim var. Eğer sana söylediklerimi yapabilirsen, seni serbest bırakacağım. Eğer yapamazsan, seni yiyeceğim." demiş. Delikanlı teklifi kabul etmiş ve dev ona "Beni büyük bir fırında yakacaksın; sonra küllerimin hepsini süpürüp bir torbaya koyacaksın ve şu uzaktaki dağa serpeceksin" demiş.

Küçük kardeş devi kendi fırınının içine itmiş ve tamamıyla yanınca, küllerini toplamış. bir torbaya koymuş ve serpmek üzere uzaktaki dağa götürmüş. İşini bitirince. kardeşlerini takip etmek üzere atına binmeye hazırlanmış. fakat tam bu sırada bir ağlama sesi duymuş: "Ey yiğit delikanlı, burayı terk mi ediyorsun? Nereye gidiyorsun?" Bu tekrar canlanan Devlerin Kralının sesiymiş. "Şimdi neler yapabileceğimi görüyor musun?" diye sormuş.

"Evet görüyorum" diye cevap vermiş genç adam.

"Başka bir teklifim var" demiş dev. "Eğer bu işi başarabilirsen. seni serbest bırakacağım; eğer başaramazsan seni yiyeceğim. Kırk yıldan beri komşu kralla savaş halindeyiz. Savaşmamızın nedeni: evlenmek istediğim kız. Eğer bu kızı bana getirebilirsen. seni serbest bırakacağım."

Genç adam bu teklifi kabul etmiş ve atına binerek bu kralın sarayına varmış. Sarayın kapısını çalmış ve krala ziyaretinin sebebinin kızıyla evlenmek olduğunu söylemiş. Bir karara varmadan önce kral genç adama "Dışarı çık, sarayın etrafında bir kere dolaş ve sonra dön" demiş. Genç adam, kralın kızıyla evlenmek isteyenlerin kralın verdiği zor işleri başaramayınca öldürüldüklerini bilmiyormuş. Deneyip de başaramayanların kafataslarından oluşmuş büyük bir tepe varmış.

Genç adam döndüğünde, kral ona bir gecede bitirmesini istediği güç bir iş vereceğini söylemiş. "Eğer yüz dönümlük bir tarlayı bir gecede sürerek, ekip biçebilirsen sana kızımı vereceğim. Fakat bu işi bir gecede başaramazsan, seni öldüreceğim."

En küçük kardeş bu teklifi kabul etmiş ve çalışmaya başlamış, fakat henüz tarlayı sürmeden uyumuş kalmış. Sabaha doğru rüyasında bir karıncanın kendisine yardıma geleceği ve karıncanın ona getireceği buğday tanesini yakması söylenmiş. Uyanmış, buğday tanesi ile karıncayı görmüş ve bu buğday tanesini yakınca dünyadaki bütün karıncalar ona yardıma gelmişler. Tarlayı sürmeyi bitirmişler; sonra ekmişler ve sabah olurken ekini toplamışlar. Bunların hepsi çok kısa bir zamanda olmuş.

İşin yapılıp yapılmadığını görmek için kral tarlaya geldiğinde gördüklerinden çok şaşırmış, fakat delikanlıya hemen başka bir iş vermiş. "Yemen için getirdiğim kırk kazan yemek var" demiş eğer hepsini yiyemezsen, seni öldürteceğim. Delikanlı bu teklifi de kabul etmiş ve kırk kazan yemek getirilip önüne konmuş. Her kazandan bir ağız dolusu almış fakat çok geçmeden uyuyup kalmış. Ertesi sabaha doğru rüyasında bir sesin ona "Sen henüz küçük bir çocukken bir Arab'ın sana verdiği şu saçı neden yakmıyorsun?" dediğini duymuş. Uyanmış ve Arab'ın kendisine verdiği saçı yakmış. İçeri girmek için camları ve kapıları kıran dünyadaki siyah insanların yarısı odanın dışında belirmiş. Kırk kazandaki yemeğin hepsini çabucak yiyip bitirmişler. Geciken topal bir Arap "Bana yiyecek kalmadı mı?" demiş. "Kalmadı" demişler. Bunun üzerine topal adam kazanların dibini o kadar kuvvetle kazımış ki altlarında delikler açmış. Bütün yiyecekleri yiyen Araplar ortadan kaybolmuşlar.

Sabah kral geldiğinde yine çok şaşırmış. "Bırakın yiyecekleri, bu genç adam nerdeyse kazanları da yiyecekmiş." Fakat en küçük kardeş kızı hala alamamış çünkü kral ona bir iş daha verecekmiş. "Yapmanı istediğim bir iş daha var. Bunu yapabilirsen, kızımı alabilirsin. Yarın sabah kızımla güreşeceksin. Eğer onu yenersen, o senindir; eğer yenemezsen, seni cellada vereceğim." O gün, bütün ülkeye, ertesi gün kralın kızı ile genç adamın güreşeceği haberi duyurulmuş.Ertesi sabah kararlaştırılan saatte binlerce insan yarışmayı seyretmek için toplanmıştı. Son derece heyecanlı bir güreş karşılaşması imiş, çünkü her ikisi de iyi güreşçi imişler. Çok uzun bir süre güreşmişler fakat öğlene doğru genç adamın kuvveti azalmış gibi görünüyormuş. Çok kuvvetli olan kralın kızı karşısında bir hayli yorulmuş. Nefes nefese kalınca dinlenmek için biraz zaman isteyerek tütün içmek istediğini söylemiş. Asıl maksadı, Arab'ın verdiği tüylerden diğerini yakmakmış, çünkü kızı yardım olmadan yenemeyeceğini anlamış. Tütünle tüyü yakmış ve Arab ortaya çıkmış.

"Tekrar görünmez ol" demiş "fakat burada kal ve bu güreşte bu kuvvetli kızı yenebilmem için bana yardım et." Arab emredildiği gibi yapmış ve iki güreşçi yere düştüğünde kızı çekmiş. böylece kız altta kalmış.

Kral kızının yenildiğini görünce. düğünün hemen yapılmasını emretmiş. Evlenmeleri için herhangi bir hazırlıkları olmadığından. düğünden sonra ikisi bir araya gelememiş ve ilk üç ay ayrı yaşamışlar. Bu süre geçtikten sonra delikanlı krala gitmiş ve "Saygıdeğer kralım. ben de bir hükümdar oğluyum; bir sultanım. Eğer beni bırakırsanız. babamın ülkesine dönmek isterim" demiş.

"Gidebilirsin. evladım" demiş kral "fakat önce söyle bana. benden ne dilersin."

"Allah'dan size sağlık vermesinden başka istediğim hiç bir şey yok" demiş genç adam.

"Sana veda armağanı olarak verebileceğim bir şey olmalı" demiş kral.

"Bana ülkeme giderken kullanmak üzere bir yatakla bir atlı araba verebilirsiniz."

İstediği gibi yatak. atlar ve araba verilmiş ve genç adam karısını alarak ülkesine doğru yola çıkmış. Kız. genç adamın devle yaptığı anlaşmaya göre, kendisini ona götürdüğünü bilmiyormuş. Devin evine yaklaştıklarında genç adam kıza bunu söyleyince kız kendisini arabadan atarak kaçmaya çalışmış. Fakat geldiklerini duyan dev. onlara hoşgeldin demek için dışarı çıkınca kızı çabucak yakalamış ve sıkıca tutmuş.

"Pekala. evladım" demiş dev "Aferin. Sana iyi şanslar diliyorum. şimdi gidebilirsin."

Fakat genç adam yaptığından dolayı çok üzgünmüş. gözlerini kızdan ayıramıyormuş. Devin evinden fazla uzağa gitmemiş. çünkü kızı kurtarmaya karar vermiş. Devin her gün ava gittiğini ve akşama kadar dönmediğini görmüş. Böylece bir sabah, dev evden çıktıktan sonra. delikanlı eve girmiş ve kıza "Yaptığımdan dolayı çok pişmanım. fakat bana yardım edersen devi öldürüp kaçabiliriz. Bu akşam döndüğünde ona yemek verme ve onunla konuşma. Ona kızgınmışsın gibi davran. "Ne oldu diye" diye sorunca "Sen gidip eğlenirken ben bütün gün bu evde yalnız kalıyorum dersin" demiş.

Kız. kendisine söylendiği gibi yapmış ve dev bu şikayeti duyunca ormana gidip büyük bir ağaç sökerek eve getirmiş. Ağacı kızın odasının kapısına dayamış ve "Bak. ağaçta kuş yuvaları var ve yuvalarda kuş yavruları var. Onlar öterek sana arkadaş olurlar" demiş.

Ertesi sabah dev. her zamanki gibi ava gitmiş, o gidince genç adam tekrar eve gelmiş. Karısını eğlendirmek için devin getirdiği kuşlarla dolu ağacı görünce "Dev bu akşam eve geldiğinde kuşların cıvıltısının seni hasta ve sinirli yaptığını söyle" demiş. "Eğer kendimi eğlendirmemi istiyorsan, canını nerede sakladığını söyle bana, böylece kendimi eğlendirebilirim, de" demiş.

Gece dev eve geldiğinde. kız gene dargın ve sıkıntılı görünüyormuş. dev ona ne olduğunu sorduğunda, kız "Şu gürültücü kuşlarla beraber bu ağacı getirdiğin için sana çok kızıyorum. Bütün gün boyunca beni deli ettiler. Onların yüzünden hasta oldum."

"Peki, öyleyse seni memnun etmek için ne yapmalıyım?" diye sormuş dev.

Canını nerede sakladığını göster bana, böylece kendime arkadaş bulabilirim" demiş kız.

"Yağmur yağdığı zaman, ormandaki bir hendekten su içmek için üç geyik gelecektir. Güneye doğru duran sarı geyiğin karnında üç kutu içerisinde saklı üç çıplak can var. Onları al ve keyfine bak."

Ertesi sabah dev tekrar ava gittikten sonra, padişahın oğlu gelmiş ve karısına "Dev sana canını nerede sakladığını söyledi mi?" diye sormuş.

"Evet" demiş "fakat üç tane varmış yağmur, yağdığında, ormandaki bir hendekten su içmek için üç geyik gelecekmiş. Güneye doğru duran sarı geyiğin karnında üç kutu içinde saklı üç çıplak can varmış. Bunları alıp kendimi eğlendirebileceğimi söyledi."

Bunları karısından duyan genç adam, gidip geyikleri gözetlemeye başlamış. Nihayet geyikler su içmek için geldiklerinde, güneye doğru duran sarı geyiğe bir okla nişan almış ve onu öldürmüş. Karnını kesip açmış ve devin üç canını saklayan üç kutuyu dışarı çıkarmış ve ayaklarını üstüne koymuş. Tam kutuları kıracakken; dev tozu dumana katarak büyük bir telaşla görünmüş. Genç adama yetişerek önünde durmuş ve yalvarmış "Ey yiğit genç adam, benim canlarımı bağışla."

"Cehenneme kadar yolları var!".

Padişahın oğlu "canları cehenneme!" demiş ve üç kutuyu da kırmış. Böylece dev, tekrar canlanmamak üzere ölmüş.

Padişahın oğlu devin evine dönerek karısını serbest bırakmış. Sonra genç adamın ülkesine doğru yola çıkmışlar, fakat önce devin evinden taşıyabilecekleri kadar kıymetli eşya almışlar. Genç adamın ülkesine gitmişler ve kırk oğulun toplanma yeri olarak kullandıkları bahçeye gitmişler. Buraya geldiklerinde, otuzdokuz kardeşini kendisi için yedi başlı ejderhanın kuyusundan çıkardığı kırkıncı kızı ne yapacaklarını tartışırlarken bulmuş.

Padişah, kırk oğlunun dönüş haberini alınca oğullarının düğününü bütün ülkeye duyurmuş. En küçük evlat iki sevgilisiyle evlenmiş ve düğün şenlikleri kırk gün. kırk gece sürmüş. Padişahın kırk oğlu ömürlerinin geri kalan kısmını çok mutlu yaşamışlar.

Uzun yıllar çocuğu olmayan bir Mısır kralı varmış; bir çok türbe ve benzeri yerleri ziyaret ettikten sonra nihayet Allah ona bir erkek evlat vermiş. Adını Mehmet koymuş. Mehmet sarayda eğitilmiş ve büyüdükçe o kadar yaramaz bir çocuk olmuş ki çok geçmeden halk arasında Deli Mehmet olarak bilinmeye başlamış.

Babasının ölümünden sonra tahta Mehmet geçmiş, fakat tuhaf davranışlarından dolayı sevilmediği için kendi halkı tarafından görevden alınmış. Babasının eski sarayında annesi ile beraber yaşamaya devam etmiş, fakat bir süre sonra çok fakir düşmüş. Bir gün annesi Mehmed'i yanına çağırmış ve ona "Ne yapacağız, oğlum? Her şeyimizi kaybettik. fakat aç kalamayız. Bizi geçindirmeye çalışmalısın" demiş.

"Çok güzel, anneciğim" demiş Mehmet, "fakat ne yapacağım? Bu saray bizim için çok büyük. Niçin oturmak için sadece iki odası olan küçük bir ev satın almıyoruz? Bu sarayı satalım."

Annesi bu teklifi kabul etmiş ve Mehmed sarayı satmış. Hazır para çabuk bitmiş ve çok geçmeden Mehmet'le annesi gene bir kuruşsuz kalmışlar. Annesi. "Mehmet şimdi ne yapacağız?" demiş.

"Anneciğim, ben oduncu olmak istiyorum" demiş Mehmet. "Bu işi seviyorum. Bana bir eşek almaya yetecek parayı bul. Sonra ormana gideceğim, odun keseceğim eşek sırtında odunları getireceğim ve parayla pazarda satacağım."

Annesi ona gerdanlığında sakladığı son altını da vermiş. Bu parayla, Mehmet bir eşek, bir balta ve biraz ip almış ve diğer birkaç adamla odun kesmek için ormana gitmiş. Arkadaşlarından ayrılmış. bir süre sonra onun kaybolduğunu zanneden arkadaşları korkmuşlar. Aramaları için birkaç kişiyi arkasından göndermişler ve Mehmed'i bulduklarında niçin diğer odunculardan o kadar uzaklaştığını sormuşlar.

"Kuru ağaç bulamadım onun için daha uzaklarda aradım."

Arayanlardan birisi "Niçin hepimizin yaptığı gibi sadece yeşil odunları kesmiyorsun?" diye sormuş.

"Hayır" demiş Deli Mehmet "müşterilerimi kandırarak onlara kuru odun yerine yeşil odun satamam. Bensiz şehre dönebilirsiniz. Sizinle geri dönmeyeceğim."

Mehmet o geceyi ormanda bir ağaç tepesinde geçirmiş. Gece kurtlar gelmiş ve eşeğini parçalayarak yemişler. Mehmet. sabah olup da ormanın derinliklerine doğru gitmek üzere, ağaçtan indiğinde, insan başlı, yılan vücutlu iki canavar görmüş. Birbirleriyle dövüşüyorlarmış. Mehmet büyük bir ağacın arkasında saklanarak dövüşlerini seyretmiş ve canavarlardan birisinin diğeri tarafından fena halde yakalandığını ve acı acı bağırdığını duymuş. Kaybeden canavara yardım etmeye karar vererek, baltasını fırlatmış ve siyah canavarın kafasını uçurmuş. Böylece hayatı kurtulmuş olan diğer canavar insan gibi konuşarak Mehmed'e "Senin ismin ne" demiş.

"Benim ismim Deli Mehmet" demiş.

"Bana büyük bir iyilikte bulundun. Mehmet" demiş.

"Ben yılanlar padişahının kızıyım. Şimdi öldürdüğün yılan, babamın sarayında hizmetçi idi. Bir gün beni kaçırdı ve iki yıl boyunca onun malı oldum, devamlı onunla dövüştüm ve namusumu korudum. Fakat Allaha şükürler olsun bu gün yardımıma sen geldin. Eğer şimdi babamın sarayına kadar bana arkadaşlık edersen ben de sana bir iyilikte bulunurum.

Mehmet bu teklifi kabul etmiş ve yılanlar padişahının kızı ile babasının sarayına gitmek üzere yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler fakat geriye dönüp baktıklarında bir de ne görsünler bir arpa boyu yol gitmişler; saraya yaklaştıklarında karşılaştıkları ilk yılana, geldiklerini hemen koşup yılanlar padişahına haber vermesini söylemişler. Bu küçük yılan bu haberi hemen saraya ulaştırmış ve yılanlar kralının bütün ordusu uzun zamandır kaybolan prensesi ve arkadaşı Deli Mehmed'i karşılamak için yola çıkmışlar.

Kral kızını kucaklayıp öptükten sonra, kız kendisini hain hizmetçiden kurtaran ve saraya kadar arkadaşlık eden Deli Mehmet'den babasına bahsetmiş. Bunun üzerine Mehmet saraya misafir olarak alınmış.

Yılan kız gelip Mehmed'e "Saraydan ayrılma zamanı geldiğinde babam sana bir hediye verebilir. Ne istediğini sorduğunda, çok istekli görünme. Sadece, "Kral Hazretlerine uzun ömürler dilerim. Bundan başka bir dileğim yoktur" de demiş. sana bir hediye vermeden ayrılmana asla izin vermeyecektir. ısrar edince istediklerini söyle, "Kral Hazretleri şapkanızı, düdüğünüzü ve mühürünüzü istiyorum." diyeceksin, bunları sana vermek istemeyecektir, fakat ben orada olacağım ve ona eğer bu üç hediyeyi sana vermezse seninle gideceğimi söyleyeceğim. Bunun üzerine şapkayı, düdüğü ve mühürü sana vermeyi kabul edecektir."

Kızın söylediği gibi olmuş. Mehmet birkaç gün sarayda kaldıktan sonra, kral onu taht odasına çağırmış ve "Deli Mehmet. ben çok zenginim. İsteyebileceğin her şeyi sana verebilirim" demiş.

"Kral Hazretlerine uzun ömürler dilerim. Bütün istediğim budur." demiş Mehmet

"Hayır, bu kafi değil" demiş Kral "sağlığım sadece beni ilgilendirir. Kendin için bir şeyler istemelisin. Benden ne dilersen, sana vereceğim.

Kralın ısrarına daha fazla karşı koymayan Mehmet "Pekala, Kral Hazretleri, şapkanızı, düdüğünüzü ve mührünüzü istiyorum" demiş.

"Çok özür dilerim fakat benden hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim eşyalarımı istiyorsun" demiş Kral.

"Tamam öyleyse Allah sana uzun ömürler versin. Bana allahaısmarladık, gidiyorum" demiş Mehmet.

Tam bu sırada kralın kızı araya girmiş ve "Allahaısmarladık babacığım, ben de gidiyorum. Deli Mehmed'in istediği eşyalar bu kadar kıymetli miydi ki vermedin. Senin onurunu, benim hayatımı ve namusumu kurtaran insandır o."

Bunun üzerine kral "Pekala, Mehmet, arkamdan gel" demiş. Deli Mehmed'i elmaslar, inciler ve altınla dolu hazinesine götürmüş. Orada Mehmed'e şapkasını, düdüğünü ve mührünü vermiş. genç adam bunlarla ne yapacağını bilmiyormuş fakat almış ve krala teşekkür etmiş.

Saraydan ayrıldıktan sonra Mehmet gördüklerini orada unutmuş ve sadece kurtların yediği eşeğini düşünmeye başlamış. Odun kestiği ormana geri dönmüş fakat arkadaşlarından hiçbirisini bulamamış. Ne yapacağını düşünürken, birdenbire köyüne gidip gece bekçisi olarak çalışmak aklına gelmiş; böylece yılanlar kralından aldığı düdüğü de kullanmış olacakmış. Düdüğün nasıl ses çıkardığını anlamak için hemen orada denemeye karar vermiş ve cebinden çıkararak üflemiş. Hemen kocaman iki hayalet belirmiş ve "Emret efendimiz, yıkalım mı, yapalım mı?" diye sormuşlar. Deli Mehmet gördüğünden bir hayli korkmuş, fakat hayaletlerden birisi "Düdük sizde olduğu sürece hiçbir şeyden korkmayınız. Biz sizin köleleriniziz. Siz emredersiniz; biz de onları yerine getiririz."

Bu açıklamayla rahata kavuşan deli Mehmet onlara "Beni şimdi, yaşadığım şehre götürün" demiş. Onu almışlar ve bir dakika sonra yaşadığı şehrin yakınında bir yere bırakmışlar. Sonra onlara "Kuru odun yüklü bir eşek bulun" diye emretmiş. Sonra eşeği alarak evine doğru gitmiş ve annesine "Geç kaldığım için çok özür dilerim, fakat bir yük kuru odun bulabilmek için çok aramam gerekti."

Sabah olunca kuru odunu pazara götürmüş ve satmış. Evine döndüğünde "Anneciğim, iyi para kazandım. zannederim bundan böyle odunculuk yapmama gerek kalmayacak." Sonra odasına girip kapıyı kapatmış ve düdüğünü üflemiş. İki hayalet görününce, kendisine biraz para getirmelerini söylemiş. Çabucak bir çömlek altınla geri dönmüşler. Mehmet ve annesi şimdi zenginlermiş ve huzurlu bir hayat yaşamaya başlamışlar.

Bu arada, Deli Mehmet yılanlar kralının kendisine verdiği şapka ve mühürü tamamen unutmuş. Bir gün annesine, "Anneciğim. bu düdük gibi bir de şapkamız ve mühürümüz var" demiş.

“Onları sandığın içine koydum" demiş annesi.

“Lütfen onları buraya getirir misin? bakalım kral olabilecek miyim," demiş.

Annesi şapkayı ve mühürü getirdiğinde, Mehmet mühürü almış ve suya batırdıktan sonra kağıt parçalarını damgalamaya çalışmış. Mühürle neyi damgaladıysa altına dönüştüğünü görmüş ve hayretler içinde kalmış. Deli Mehmet düdükle mührü almış ve evden dışarı çıkmış. Annesinin alıp sandığın arkasına koyduğu şapkayı unutmuş.

Mehmet bu şehrin limanı olan sahile inmiş ve demir atmış bir gemi görmüş. "Hey, denizciler, kaptanınız kim?" diye bağırmış.

''Biz yabancı bir memleketten geliyoruz." diye bağırarak karşılık vermişler.

“Bu gemiyi bana satar mısınız?" diye sormuş onlara.

“Evet fakat üç yüzbin altın isteriz bunun için" diye cevap vermişler.

''Size gemi için dört yüzbin altın veririm" demiş Mehmet "fakat gemiyle beraber tayfaları da isterim."

Deli Mehmet söylediği fiyata gemiyi satın almış ve her tayfaya bin altın vererek kıyıya çıkmalarını ve kendilerine ayrı renk elbise yaptırmalarını söylemiş. Mehmet Bey diye çağırdıkları yeni patronlarından o kadar memnunlarmış ki, hemen hepsi şehre gitmiş ve kendilerine son derece pahalı elbiseler yaptırmışlar.

Gece boyunca Mehmet Bey gemının göze çarpan kısımlarını mührüyle damgalayarak altına çevirmekle meşgul olmuş. Sabahleyin tayfalar gemiye döndüklerinde, gemilerinin büyük bir kısmının altına döndüğünü ve güneşte pırıl pırıl parladığını görünce çok şaşırmışlar. Kendi gemileri olduğuna zor inanmışlar. Mehmet Bey'e kendi gemilerinin nasıl böyle olduğunu sorduklarında, sadece kendi işleri ile ilgilenmelerini ve bundan sonra kendisine böyle sorular sormamalarını söylemiş.

Mehmet Bey. annesinin yanına dönmüş, ona biraz daha para vermiş ve vedalaşmış. Yeni gemisiyle sefere çıkmış ve günlerce sonra yabancı bir limanda demirlemiş. Bu ülkenin kralına çok güzel bir geminin geldiğini söylemişler. Adamlarına gidip kimin gemisi olduğunu, nerden ve ne maksatla ülkesine geldiğini araştırmalarını emretmiş. Gemidekileri sarayda kendisini ziyaret etmeleri için davet etmiş.

Kralın adamları bu daveti Mehmet Bey'e ulaştırdıklarında. Mehmet Bey, "Kralınızın böyle altın bir gemisi var mı?" diye sormuş.

"Yok" demişler.

"Öyleyse, ben ona gidemem. O bana gelsin, " demiş Mehmet Bey.

Bu haber krala bildirilince. kral. "Haklı. Altın bir gemisi olan bir adamın beni ziyaret etmesi çok önemli bir şey. Önce ben gidip onu ziyaret etmeliyim." demiş. Kral vezirlerini ve yüksek rütbeli subaylarını alarak Mehmet Bey'in gemisinin bağlı olduğu rıhtıma gitmiş. Mehmet Bey geminin güvertesinde dururken gelenleri görmüş. Misafirleri gemiye geldiğinde kendisini krala "Bilinmeyen Ülkelerin asil oğlu, Deli Mehmet" diye tanıtmış. Mehmet Bey'in gemisinde verdiği davetten kral çok etkilenmiş ve karşılık olarak o gece Mehmet Bey'in onuruna sarayında büyük bir ziyafet çekmiş. Parti süresince kral Mehmed'in deli dolu ve garip davranışlarına bakmaktan kendini alamamış.

Ertesi gün kral. Mehmet Bey'e "Sarayımda bir hafta sizi misafir etmek istiyorum. Sizi bu kadar çabuk bırakamam." Mehmet Bey bu daveti büyük bir memnuniyetle kabul etmiş.

Bir gün kral Mehmed'i saraydaki özel bir akşam yemeğine davet etmiş. Kraliçe, kızı, Mehmet Bey ve kral birlikte yemişler. Yemekten önce kral kızından Mehmet Bey'in altın gemisinin sırrını öğrenmesini istemiş. Kız, masada Mehmet Bey'in kalbini kazanmak için bütün güzelliğini kullanmış. Ona manalı manalı bakmış ve göz kırpmış. Kral. Mehmet Bey'in bekar olduğunu öğrenince kızıyla evlenmek isteyip istemediğini sormuş.

"Bu benim için büyük bir şereftir, Kral Hazretleri" demiş. Mehmet. Sonra kralın ellerini öpmüş ve evlenmek için kızını istemiş.

Gizlice bir düğün merasimi yapılmış ve merasimden sonra Mehmet kralın kızı ile odasına çekilmiş. Kız babasının öğrettiklerine uyarak, "Senin karın olmadan önce altın geminin sırrını öğrenmeliyim."

Mehmet Bey hayretle "Şuna da bak! Bunu öğrenmenin tam zamanını seçmişsin."

"Bütün zenginliğimin sebebi bu düdük ve bu mühürdür." Sonra cebinden düdüğü çıkarmış ve üflemiş.

İki hayalet görününce herzamanki sorularını sormuşlar: "Yıkacakmıyız, yapacakmıyız?"

"İkisi de değil" demiş Mehmet "sadece gidin burdan."

"Bunlar benim de sözümü dinlerler mi?" diye sormuş kız.

"Evet" demiş "düdüğü kim çalsa onlara emredebilir."

"Peki mühür ne yapıyor?" diye sormuş kız.

"Değdiği her şeyi altına çeviriyor" demiş Mehmet.

"Deneyelim mi?" diye sormuş kız ve mücevher kutusunu getirmiş. Mühürle dokununca, kutu altın olmuş.

Kız şimdi düdüğü çalıp kocaman hayaletler göründüğünde kendi emirlerine uyup uymayacaklarını anlamak istemiş. Düdüğü çalmış ve hayaletler belirmiş.

"Yıkacakmıyız, yapacakmıyız?" diye sormuşlar.

"Her şey olduğu yerde kalsın" demiş kız "yanımdaki bu köpek hariç. Onu yedi ülke uzağa götürün."

Hayaletler Mehmed'i omuzundan yakalamışlar ve yedi ülke uzağa götürerek, bilinmeyen bir ülkeye bırakmışlar. Mehmet çok büyük zorluklardan ve uzun yolculuklardan sonra, nihayet doğduğu şehre ve kendisini merak eden annesine dönmeyi başarabilmiş. Annesi:

"Gemine ne oldu?" diye sormuş.

“Denizde, fırtınaya yakalandı" diye cevap vermiş. "Bütün tayfamı kaybettim, fakat bir tahta parçası üzerinde kıyıya çıkmayı başarabildim."

Eve geldikten bir kaç gün sonra, deli Mehmet geride bıraktığı şapkayı hatırlamış ve annesine onu sandıktan getirmesini söylemiş. Şapkayı türlü şekillerde denemiş. Bir düdük yapmış ve üflemiş, fakat hiç bir şey olmamış. Onu mühür olarak suya batırmış ve eşyaları mühürlemiş ama yine bir

şey olmamış. Yılanlar kralının kendisine yanlış şapka verdiğine karar vermiş çünkü görünürde bunun hiç bir sihirli gücü yokmuş. Başka bir şeye yaramıyorsa bu şapkayı giymeli diye düşünmüş, fakat şapkayı kafasına koyar koymaz görünmez olmuş.

"Mehmet neredesin? Seni göremiyorum," demiş annesi.

"Çok tuhaf anne. Tam senin önündeyim" demiş. Şapkayı başından çıkarmış ve tekrar görünür olmuş, sonra şapkasının gücünün bu olduğunu anlamış. Bundan sonra, Deli Mehmet kendisini görünmez yapan sihirli şapkayı giyerek değişik evlerden çalıp tekrar bir hayli para toplamış.

Bir süre sonra evden tekrar ayrılmaya karar vermiş. Rıhtıma gitmiş, kimsenin dikkatini çekmeden, gemiye binmiş ve en lüks kamaraya yerleşmiş. Nihayet uzun bir yolculuktan sonra, kızının kendisini aldattığı kralın ülkesine varmış. Hiç bir şeye aldırmadan kralın bakanları ile önemli bir toplantı yaptığı saraya girmiş. Mehmet köşede bir sandalyeye oturmuş ve kimseye görünmeden onların tartışmalarını dinlemiş. sonra da akşam yemeğinde onların sofrasına oturmuş. Her birisinin tabağından yemek almış, fakat kralın tabağındaki yemek kaybolunca kral vezirine dönmüş ve "Kendi tabağında bir sürü yemek varken niçin benim tabağımdaki yemeği alıyorsun?" diye sormuş.

"Hayır, Kral Hazretleri, ben böyle bir şey yapmadım" demiş vezir. Gece kral uyumak için çekildiğinde kraliçeye "Damadım Deli Mehmet için endişe ediyorum. O kadar arattım bir sonuç alamadım. Acaba başına nc geldi merak ediyorum? Onu çok özledim." Gerçekte, kral, Mehmed'in dönmüş olabileceğinden ve sofradaki garip olaylara onun sebep olduğundan şüphelenmiş. Mehmed'in şu anda odada olduğundan ve kendisini duyduğundan da şüpheliymiş. Onun için damadı hakkında bu kadar nazik konuşuyormuş. Kralın bu şekilde konuştuğunu duyan Mehmet çok mutlu olmuş ve başındaki şapkayı çıkararak görünür hale gelmiş. Kral Mehmed'in dönüşünden çok mutlu olmuş gibi yapmış ve kızına haber yollamış, kızı geldiğinde ona "Sevgili kocan, Mehmet, döndü" demiş.

Kız Mehmed'i tekrar gördüğü için çok sevinmiş gibi yapmış: "Uzakta olduğun sürece çok hastaydım. Sağ salim geri döndüğünü duyduğum şu anda ancak ayağa kalkabildim."

Hareketlerle ve işaretlerle kral kızına Mehmed'in nasıl görünmez olduğunu öğrenmesini anlatmış. Mehmet her şey bu şapka sayesinde oluyor demiş: "Onu başıma koyduğum zaman, görünmez oluyorum." Kız Mehmed'e şapkayı görmek istediğini söylemiş ve Mehmet şapkayı verince onu başına koymuş, görünmez olmuş ve düdüğü çalmış. Hemen iki hayalet çıkmış ve

"Yıkacak mıyız, yapacak mıyız?" diye sormuşlar.

Deli Mehmed'i göstererek, kız onlara "Şu aptalı alın ve on beş yıl dönemeyeceği kadar uzak bir yere bırakın" demiş.

Hayaletler Mehmed'i alıp onu uzak bir ülkede çok sık bir ormana bırakmışlar. Sefalet içinde günlerce dolaşmış, çok acıkmış olarak bir elma ağacına gelmiş ve elmalardan biraz yemiş. Derhal kafasında iki tane boynuz çıkmış. Bu boynuzların günün birinde, bir yerde işine yarayacağını ümid ediyormuş fakat şimdilik onların kendisine nasıl yardımcı olacağını bilmiyormuş. Boynuzlar büyüyormuş. O kadar çok uzamışlar ki dalları tutmadan ormandaki ağaçların arasında zorlukla yürüyebiliyormuş. Bir gün bir incir ağacına gelmiş, dört kolu olacağını ve akrebe dönüşeceğini ümid ederek bir incir yemeğe karar vermiş. Fakat inciri yiyince, boynuzlar kaybolmuş ve eski halini almış, buna daha çok sevinmiş. Kendisine bir sepet yapmış ve içine bir miktar sihirli elma ile biraz sihirli incir koymuş ve sonra kızının kendisini ikinci defa aldattığı kralın ülkesine doğru yola koyulmuş.

Az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş ve nihayet bir yıl sonra bir akşam tekrar kralın sarayına varmış.

Sabahleyin, sarayın etrafında "Cennet meyvası satıyorum! Cennet meyvası satıyorum!" diye bağırarak dolaşmış. Kraliçe, kızı ve saraydaki diğer kadınlar bu sinir bozucu "Cennet meyvası! Cennet meyvası satıyorum!" bağırışından uyanmışlar. Sarayın pencerelerinden dışarı bakan hizmetçiler, kolunda bir sepetle bu kelimeleri bağırarak sokaklarda dolaşan pejmürde kılıklı bir adam görmüşler.

Eğlence olsun diye, saray kadınlarından birisi "Hey, Keloğlan, ne satıyorsun? Niye bu kadar sefil kılıklısın?" diye sormuş.

"Cennet meyvesi satıyorum" diye cevap vermiş Mehmet." O koca ağzını doldura doldura onu yiyebileceğini mi zannediyorsun?"

Nihayet kraliçeye yakında cennet meyvası satan tuhaf görünüşlü bir adamın olduğunu söylemişler ve böylece kraliçe ona penceresinden seslenmiş: "Sattığın nedir?"

"Cennet meyvesi satıyorum," diye cevap vermiş "fakat siz alamazsınız. Onlar sadece saraylılar içindir. Sadece kralların eşleri ve kızları onları yiyebilir."

"Tamam, biz onlardanız. biz yiyebiliriz." demiş.

"Fakat onları yiyebilmek için özel bir yol var," demiş Mehmet "Onları parayla satın alacaksınız."

"Fiyatları ne kadar?" diye sormuş kraliçe.

''Her biri bir altın lira" diye cevap vermiş.

Aşağıya iki altın atmışlar ve iki adet meyve istemişler. Mehmet onlara attığı elmaları nasıl yiyeceklerini öğretmiş: "Bir tanesini soyunuz. Sonra üç parçaya ayırınız ve her biriniz bir parçasını alınız." Kraliçe, kızı ve başvezirin eşi satıcının dediğini yapmışlar. her birisi bir parça elma yedikten onbeş dakika sonra başlarında boynuzlar çıkmış. Bu arada, Mehmet oradan uzaklaşmış, Keloğlan kıyafetini değiştirmiş ve bir yere saklanmış.

Krala, karısının, kızının ve başvezirinin eşinin korkunç durumları anlatılmış ve derhal gelip görmesi için haber verilmiş. Gelip görünce, başlarında büyüyen kocaman boynuzlardan çok korkmuş. Adamlarına gidip, bütün falcıları, hacıları, hocaları, kahinleri ve doktorları her çeşit iyileştirici güce sahip olan kişileri bulup getirmelerini söylemiş. Saraya pek çok doktor ve hoca gelmiş fakat hiç birisi kadınların derdine çare bulamamış. Daha sonra kral yabancı ülkelere de doktor göndermeleri için haber yollamış fakat hiçbirisi kadınları iyileştirememiş.

Nihayet Deli Mehmet bir cübbe giymiş, kolunun altına eski bir kitap alıvermiş ve halkın dikkatini çekecek bir şekilde sokaklarda bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlamış. Kralın adamları dünyanın neresinden olursa olsun şifa dağıtan herkesi saraya götürmek için emir aldıklarından, Mehmed’i saraya götürüp Arabistanlı meşhur Doktor Lokman olarak tanıtmışlar. Başları örtü ile örtülmüş olarak yatakta yatan üç hanımın bulunduğu saraydaki odaya götürülmüş. Onları muayene ettikten sonra. "Bu hastaların tamamıyla yalnız olacakları bir yere götürülmeleri gerekir. Hemen sarayın dışındaki hamam en uygun yerdir" demiş.

Bunun üzerine kral, yakında bir hamam kiralamış, temizletmiş ve hastaların oraya götürülmesini emretmiş. Onlar orada bir gün kaldıktan sonra, Mehmet bir parça inciri kraliçeye. diğer parçasını da başvezirin eşine vermiş ve beş dakika içinde boynuzları kaybolmuş. İyi haber hemen saraya ulaştırılmış ve meşhur doktorun şerefine büyük bir ziyafet düzenlenmiş.

Bununla birlikte, kralın kızı olan üçüncü hasta henüz iyileşmemiş. Mehmet onu kırk gün ziyaret etmiş fakat iyileştiremiyor gibi yapmış. Bir gün kıza "Bugün okuduğum bir kitapta seni iyileştireceğini tahmin ettiğim bir reçete buldum. Bu reçeteye göre senin önce evlenmen lazım" demiş.

"Tamam" demiş kız "babam bana koca bulsun."

"Buna lüzum yok" demiş Mehmet. "Resmi bir evlilik olması gerekmez. Benimle evlenebilirsin."

Deli Mehmet'le kız hamamda evlenmişler ve bir süre sonra kız hamile kalmış. Bir gün Mehmet "Benim yaptığım bütün tedavileri etkisiz kılan sihirli bazı eşyaların olabilir. Sihirli bir düdük, sihirli bir mühür veya sihirli bir şapka olabilir. Bunlara sahip olduğun sürece, seni iyileştiremem." demiş.

"Evet, zannediyorum bunların hepsi var bende" demiş.

"Neredeler?" diye sormuş Mehmet.

"Odamdaki dolabın çekmecesinde" demiş. Onları alıp hemen hamama göndermeleri için haber göndermiş.

Düdüğü, mührü ve şapkayı tekrar alır almaz, hemen kıza bir parça incir vermiş ve kısa bir zaman sonra onun boynuzları kaybolmuş. Sonra Mehmet maskesini çıkarmış ve eşine "Beni tanıdın mı?" demiş.

"Evet, benim doktorumsun" demiş.

"Evet, fakat beni daha önce nerede gördüğünü hatırlamaya çalış" demiş.

Sonra kız onu hatırlamaya çalışmış ve nerde gördüğünü çıkarabilmiş. Birdenbire "'Tuhaf şey, sen benim sevgili kocam. Mehmet Beysin” demiş.

Sonra kıza "Beni iki defa aldattın, şimdi senden intikamımı aldım. Seninle kalmayacağım" demiş. Bunu söyleyen Deli Mehmet kızı terkedip kendi ülkesine dönmüş. Orada tahtını tekrar ele geçirmiş ve mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış. Bolluk içinde ülkesini idare etmiş.

Vaktiyle tek bir oğlu olan bir padişah varmış. Uzun seneler sonra onun bir de kızı dünyaya gelmiş. Bu kızda daha doğuştan bir gariplik varmış. Kızının bu halini yalnız Padişah farkedebilmiş. Çocuk üç yaşına geldiği zaman padişah oğlunu yanına çağırmış ve demiş ki, "Kız kardeşini alıp dağlara götür, orada öldürüp kanını bir kadehe koyarak içmek üzere bana getir." Oğlan bu işe bir türlü anlam verememiş, zira senelerdir bir kız kardeşin özlemini çekmekte imiş. Babası devam etmiş, "Eğer benim oğlum isen, gidip bu kızı öldür. Eğer öldürmezsen, ilerde başımıza bela olacaktır."

Delikanlı kız kardeşini alarak öldürmek üzere dağlara götürmüş. babasının buyruğunu bir türlü yerine getirmeye eli varmamış. Kız kardeşi ile birlikte bir süre gezindikten sonra bir dağ kulübesi görmüşler. Bu kulübede yaşlı bir kadın tek başına yaşamaktaymış. Bu yaşlı kadın ineğinin sütünü satarak geçimini sağlıyormuş.

"Selamünaleyküm nine" demiş delikanlı.

"Aleykümselam oğlum" demiş yaşlı kadın.

"Sana çok para vereceğim nine, ama bir şartım var. Bu küçük kızı yanına alarak besleyip büyüteceksin. Bütün bunların karşılığı olarak sana şu gördüğün bir torba dolusu altını vereceğim."

Yaşlı kadın bu teklifi kabul etmiş ve delikanlı kız kardeşini yaşlı kadına teslim etmiş. Sonra ormanda bir tavşan vurup kesmiş ve kanını bir kaba doldurmuş. Sonra saraya dönüp babasına. "Buyruğunu yerine getirdim baba, kız kardeşimi öldürüp kanını bu kabın içinde sana getirdim" demiş.

Padişah bu kandan bir yudum içerek tadına baktıktan sonra, "Bu onun kanı değil, galiba sen onu öldürmedin. Sana söylediklerimi unutma. Yaptığına pişman olursun. Çünkü bu kız ilerde bize üzüntü getirebilir" demiş.

"Hayır. hayır baba, onu öldürdüm ve bu onun kanıdır" demiş.

Delikanlı haftada iki defa yaşlı kadını ve kız kardeşini ziyaret etmekte ve onlara para ve yiyecek götürmekteymiş. Kız büyüyüp onsekiz yaşına geldiği zaman padişah bilinmeyen bir sebepten kör olmuş. Birçok doktor ve hekimler çağrılmış fakat hiçbiri padişahın derdine çare bulamamış. Padişaha bir gece rüyasında periler diyarında bir kafes olduğu, bu kafesi gözlerine sürdüğü zaman gözlerinin açılabileceği söylenmiş.

Sabahleyin oğlu babasının ağlamakta olduğunu görmüş ve "Niçin ağlıyorsun baba?" diye sormuş.

"Nasıl ağlamıyayım. Bir zamanlar kudretli bir hükümdardım, ama şimdi körüm. Hiçbir ilaç derdime çare olamadı. Dün gece rüyamda periler diyarındaki bir kafesten söz edildi. Bu kafesi gözlerime sürüp üç kulhuvallahi okuduğum zaman gözlerimin açılabileceği bana söylendi. Aksi halde ömür boyu kör kalacağım."

"Baba, beni büyüttün yetiştirdin, bu güne getirdin, sana minnattarım, fakat bugüne kadar sana hizmet etmek fırsatı bulamadım. Şimdi bu fırsatı kullanmak ve bu sihirli kafesi bulmak istiyorum." demiş genç adam.

Ertesi sabah genç adam babasının hazinesine giderek torbasını altınla doldurduktan sonra yola koyulmuş. Önce yaşlı kadınla kız kardeşini ziyaret etmek istemiş.

"Selamünaleyküm nine"

"Aleykümselam, oğlum" demiş yaşlı kadın.

"Nine, ben uzun bir seyahate çıkıyorum. Dönüp dönmeyeceğimi bilmiyorum. Senden üç ricam var. Kız kardeşimi parasız bırakma, sana bırakacağım paradan ona verebilirsin. Dini bayramlar ve düğünlere gitmesine izin ver. Üçüncü ricam ise; eğer kız kardeşim bir gence aşık olursa, onunla evlenmesine izin ver ve düğün hazırlıklarını kendin yap. Şimdi ben gidiyorum, ver elini öpeyim" demiş genç adam.

Yaşlı kadının elini öpmüş ve sonra kız kardeşini de öpmüş, fakat kız ona: "Kardeşim ben senden ayrılmak istemiyorum, senin gittiğin yere ben de geleceğim" demiş.

"Hayır, sen benimle gelemezsin. Ben uzun bir seyahate çıkıyorum, dönüp dönmeyeceğimi de bilmiyorum. Sen burada kal ve rahat et."'Genç adam yaşlı kadının evinden ayrılınca kız kardeşinin kendisini takip etmekte olduğunu farketmiş. Kendi kendine düşünmüş "Babam bu kızı öldürmemi istemişti ama öldürmedim. Ben şimdi tehlikeli bir yolculuğa çıkıyorum, kız kardeşim benimle gelirse, bu benim ya da onun ölümü demektir." Genç kız uzun bir süre ağabeyini takip edince ağabeyi onu da atın üzerine almış ve birlikte yola devam etmişler.

Nihayet bir kasabaya gelmişler. Fakat kasabada ne bir canlı insan, ne bir kulübe, ne eşek hatta ne de bir köpek bulamamışlar. Bütün dükkan ve mağazalar açıkmış fakat ortalıkta hiç insan görünmüyormuş. bu genç adamı çok şaşırtmış. Kafesi unutup bu garip durumu araştırmaya başlamış. Kız kardeşini boş evlerden birisine bırakmış ve kasabayı dolaşmaya çıkmış. Kasabanın niçin terkedildiğini kendisine anlatacak bir kişi bulmayı ümid ediyormuş. Fakat o kasabada altı ay kaldığı halde hiç kimseye rastlayamamış.

Günün birinde sokakta yürürken bir deve rastlamış. Dev, çok iri yarı. korkunç yüzlü siyah bir Arapmış. Bu devden korkmamak mümkün değilmiş.

"Nereden geliyorsun?" diye sormuş Arap. "Ben bu kasabadaki bütün canlıları yedim. Bu kadar acıkmışken sana rastlamam ne büyük bir şans, şimdi seni de yiyeceğim."

"Altı aydan beri bu kasabadayım. Hiç kimseye rastlamadım. Şimdi seninle konuşmak istemiyorum. Çünkü sen bir çok Müslümanı yedin. Seninle dövüşeceğim" demiş genç adam.

(0 günlerde top, tüfek gibi silahlar yokmuş. Müslümanlar sadece kılıç ve dini inançları ile dövüşüyorlarmış. O günlerde pek çok pehlivan da varmış).

Genç adam bütün gün dev ile dövüşmüş, fakat ikisi de birbirlerini yenememişler. Ertesi güne kadar dövüşmekten vazgeçmişler. Ertesi sabah aynı yerde buluşmaya karar vermişler. Bu dövüş üç gün devam etmiş, üçüncü günün sonunda genç adam devi yenip, ellerini ayaklarını güzelce bağlamış. "Seni şimdi öldürmeyeceğim" demiş genç adam "Çünkü o zaman fazla acı çekmezsin. Sen pek çok insana acı çektirdin. böyle kolayca ölmeye layık değilsin. Seni şu kavak ağacına asacağım ve yavaş yavaş öleceksin." Sonra genç adam devi ağaca as ıp öylece bırakmış.

Genç adam bu arada kafesi tamamen unutmuş. Kendisini avlanmaya vermiş. Yakındaki dağlara gidip her gün yayı ve okları ile avlanıyormuş. Bir gün çok sulak bir araziye gelmiş, bu verimli arazi üzerine üç tane servi ağacı dikmiş. Her gün keklik ve tavşanlar vuruyor. bunları akşam eve kız kardeşine götürüyormuş. Kız kardeşi bunları pişiriyor ve akşam yiyorlarmış. Bir süre böyle devam etmiş.

Genç adam dağlarda avlanırken genç kız bütün gün boş bir evde tek başına yaşamaktan sıkılmaya başlamış. Boş sokaklarda dolaşarak vakit geçirmeye çalışıyormuş. Bir gün, sokakta dolaşırken devin asılı olduğu kavak ağacına gelmiş. "Lütfen bana yardım eder misiniz. Burada çok acı çekiyorum" demiş dev.

Genç kız Arap deve bakmış ve sormuş, "Orada ne yapıyorsunuz, sizi oraya kim bağladı?"

"Genç bir adam ellerimi ayaklarımı bağlayıp beni buraya astı. Allah rızası için beni kurtar" demiş dev.

Genç kız: "Bu genç adam benim ağabeyim olmalı, suçunuz nedir?" diye sormuş.

"Çok çirkin olduğum için beni buraya astı."

"Seni şimdi kurtaracağım" demiş genç kız.

(Üzülerek söylemek isterim ki, kadınların saçları uzun, akılları kısadır).

Genç kız devin zincirlerini çözdüğü zaman dev kıza kur yapmış. Kız Arap devi çok sevmiş ve ona "Seninle arkadaş olalım. her gün burada buluşup eğleniriz" demiş.

O günden itibaren genç kız ağabeyinin avlayıp eve getirdiği yiyeceklerin büyük bir kısmını deve götürmeye başlamış. Dev giderek daha da kuvvetlenmeye başlamış. Bir gün kız ona, "Hayatımız bu şekilde devam edemez, ağabeyimi öldürüp birlikte yaşayalım. Eğer onu öldürmezsen seni bulduğumu söylerim. O zaman o seni öldürür.

Dev demiş ki. "Ağabeyinle üç gün dövüştüm ama onu öldüremedim. O çok kuvvetli bir adam. Bu kasabadaki herkesi yedim. hiç bu kadar kuvvetli kimse ile karşılaşmadım. Beni mağlup etti ve bu kavak ağacına bağladı. Onunla tekrar dövüşemem. Fakat ona öyle bir oyun oynayacağım ki sonunda ölümden kendini kurtaramayacak. Bir gün ağabeyine hasta olduğunu söyleyeceksin, iyileşebilmen için devler ülkesinde yetişen siyah ve beyaz üzümlerden birer salkım yemen gerektiğini söyleyeceksin. Devler ülkesinde dokuz dev ve bir de anaları olmak üzere on dev yaşamaktadır. Onlar benim yıllar önce ayrılmış olduğum kardeşlerimdir. Eğer ağabeyin onların arasına giderse1 onu mutlaka öldürürler."

Ertesi gün genç kız hasta olduğunu söyleyerek yatağa girmiş ve inlemeye başlamış.

"Neyin var" demiş ağabeyi, "Hasta mısın?"

"O kadar hastayım ki, korkarım öleceğim" demiş genç kız.

"Bu kasabada bize yardım edecek bir doktor yok. Böyle bir yerde yaşamak ne kadar zor." O gece genç adam kız kardeşinin hastalığını düşünerek sabaha kadar uyumamış. Sabaha karşı kız kardeşinin ağladığını duymuş. "Niçin ağlıyorsun" diye sormuş kız kardeşine. "Rüyamda devler ülkesinde yetişen siyah ve beyaz üzümleri gördüm. Bu üzümler beni iyileştirecek. Onları yiyemezsem öleceğim" demiş genç kız.

Genç adam bu üzümleri kız kardeşine getireceğine söz vermiş. Sabah olunca atını eğerlemiş ve devler ülkesine doğru yola çıkmış.

O gidedursun, kız kardeşi doğru Arap devin yanına gidip onu eve getirmiş. Orada hoşça vakit geçirmeye başlamışlar. Zavallı genç adam devler ülkesini bulmaya çalışıyormuş. Günlerden bir gün güzel yeşillik bir düzlüğe gelmiş. Civarda bir de küçük akarsu varmış. Burada oturup yemeğini yemeye ve atını dinlendirmeye karar vermiş. Bu arada namazını da kılacakmış. Abdest alıp dua etmiş."Bismillah" dedikten sonra yiyeceklerini ortaya çıkarıp yemeye başlamış. Yemeğini yemekte iken bir tilki gelip yakınında durmuş. Genç adam tilkiye bakıp kendi kendine "Gerçi vahşi bir hayvan ama, benden korkmuyor. Aç olmalı. Ona biraz ekmek verelim" demiş ve tilkiye bir parça ekmek atmış.

"Oh, genç adam" demiş tilki, "Beni sofrana oturtmaya tenezzül etmedin onun yerine önüme bir parça ekmek attın." Şaşıran genç adam "Gel, yanıma otur" demiş ve ikisi birlikte yemek yemeğe başlamışlar.

Yemeklerini bitirdikleri zaman, tilki sormuş, "Genç adam, niçin buraya geldin? Bu ülkede ne arıyorsun?"

Genç adam: "Hasta bir kız kardeşim var. Devler ülkesinde yetişen siyah ve beyaz üzümlerden yemesi gerekiyor. Ancak o zaman iyileşecek" demiş.

"Bu ülkenin nerede olduğunu biliyor musun?" "Hayır, bilmiyorum"

“Seninle arkadaş olalım" demiş tilki. "Gerisi kolay" ve ilave etmiş, “devlerin ülkesi çok uzakta. Oraya bugün ulaşamazsın. Yarına kadar bekle, devlerin ülkesi hakkında sana çok şey anlatacağım."

O gece dağlarda uyumuşlar ve sabahleyin tilki genç adama: "Şu karşıdaki tepeyi görüyor musun, işte devlerin ülkesi o tepenin ardında. Orada kocaman bir bina içinde dokuz dev ve bir de anaları yaşamaktadır. Hepsi de çok korkunç görünüşlüdür. Her sabah dokuz dev avlanmaya çıkarlar ve anneleri kırk deve yükü buğdaydan günlük çorbalarını yapmak üzere evde kalır. Dev ananın o kadar büyük memeleri vardır ki bazen iş yaparken her birini kaldırıp omuzlarının üstünden arkasına atar. Evlerine yaklaştığın zaman buğday öğütmekte olan değirmen taşlarının seslerini duyacaksın ve bu sesleri duyduğun zaman devlerin evlerine gelmiş olduğunu anlarsın. Sonra eve gir, yavaşça dev anaya yaklaş ve memelerinden bir tanesini yakalayıp onu em. O zaman sana şöyle söyleyecektir: "Ah, sen benim sütümü emdin, artık benim çocuğum sayılırsın." Sonra hemen ellerini öpmeye başla. Eğer böyle yapmazsan, dev ana hemen seni yakalayacak ve parça parça kesip devlere yemek yapacaktır.

Genç adam atını yüklemiş ve devlerin ülkesine doğru yola çıkmış. Devlerin evine yaklaştığı zaman değirmen taşlarının sesini duymuş ve "Dev ana bulgur çekiyor olmalı" diye düşünmüş ve arkadan yavaşça ona yaklaşmış. Her biri yüzer kilo gelen memeleri omuzlarından arkaya sarkmaktaymış. Genç adam onlardan birini yakalayıp sütünü emmeye başlamış.

"Sen de kimsin? Önüme gel de seni göreyim, sana hiçbir zararım dokunmaz. Arzun nedir?" diye sormuş dev ana.

Genç adam dev ananın önüne geçmiş ve ellerini öpmeye başlamış. dev onu göğsüne bastırarak sormuş: "Niçin buraya geldin?"

"Anacığım, benim hasta bir kız kardeşim var. İyileşebilmesi için siyah ve beyaz üzümlerden yemesi gerekiyor. Yoksa ölecek. Bu üzümlerin burada yetiştiğini duydum da onun için buraya geldim."

"O üzümleri almak kolay. Otur da erkek kardeşlerini bekle, az sonra gelirler ve sana o üzümleri toplarlar."

Bir saat kadar sonra. dokuz dev eve gelmişler. Genç adamın üzerine saldırıp onu yemek istemişler. Fakat anneleri. "Durun, o benim sütümü emdi ve sizin kardeşiniz oldu. Arzusunun ne olduğunu sorun bakalım."

Dev kardeşler hepsi birden "Hoş geldin kardeş, arzun nedir" demişler.

"Bir sepet dolusu siyah ve beyaz üzüm" demiş genç adam.

Delikanlı dev kardeşlerden ayrılmış ve kendisini beklemekte olan tilkinin yanına gelmiş. Tilki beyaz ve siyah üzümlerin tadına bakmış ve "Bunları kız kardeşine götür yesin, başın sıkışınca yine bana gel" demiş.

Genç adam üzümleri alarak kız kardeşinin yanına gitmiş. Genç kız gündüzleri hastalık taklidi yapmaktaymış, fakat gece olunca ağabeyinin dönmediğini görüp Arap devi eve çağırıp onunla hoşça vakit geçirmekte imiş. Ağabeyi eve gelince, kız kardeşi yatağından seslenmiş. "Hoş geldin ağabeyciğim, üzümleri getirdin mi?".

"Evet. getirdim" demiş ve getirdiği üzümleri eve bırakarak yine avlanmaya gitmiş.

Dev eve gelince üzümleri görmüş ve "Bunlar dev ülkesinin siyah ve beyaz üzümleri. Bu üzümleri dokuz devin elinden alabilen insan beni de kolayca yenebilir, onunla tekrar dövüşmek istemiyorum" demiş.

Arap dev üzümleri yemiş, ayrıca genç adamın avlanarak eve getirdiği ve genç kızın pişirdiği yemeklerden de yemekteymiş. Böylece gün geçtikçe kuvvetlenmeye başlamış. Genç kız onun giderek kuvvetlendiğini görüyormuş. Ama bir türlü ağabeyi ile dövüşmek istememesi genç kızın canını sıkmaktaymış. Çünkü o, hiçbir engel olmadan dev ile devamlı birlikte olmak istiyormuş. Bir gün genç kız yine Arap devi tehdit etmiş ve demiş ki, "Eğer ağabeyimi öldürmezsen senin burada olduğunu ona söylerim."

"Ağabeyini öldüremem, çünkü o benden kuvvetli. fakat onu yok etmek için bir başka çare biliyorum. Yine hastalık numarası yap ve ona de ki, "Ağabeyciğim. dün gece rüyamda, birçok aslanın yaşamakta olduğu bir dağ bulunduğunu söylediler. oraya gidip bir dişi aslanın sütünü sağarak sütü bir aslan derisi içine koyarak başka bir aslanın sırtına yükleyip bana getirmelisin. Bu sütü içtiğim zaman iyi olacağım."

Genç kız Arap devin söylediklerini aynen yapmış. gece ağabeyi eve gelince onu yine yatakta bulmuş ve sormuş, "Neyin var kardeşim?"

Genç kız inleyerek, "Oh, ağabeyciğim, o kadar hastayım ki galiba bu sefer öleceğim" demiş.

Genç adam kız kardeşine bakarak onun gerçekten ölebileceğini düşünüp korkmuş. Üzüntüden bütün gece uyumamış, gecenin yarısında kız kardeşinin bağırmakta olduğunu duymuş, "Ne oldu, kardeşim?" diye sormuş.

"Bir rüya görüyordum, rüyamda bana aslan sütü içmem gerektiğini söylediler. Ancak aslan sütü içersem iyileşebileceğim. Aslan dağına gidip bir dişi aslanın sütünü sağdıktan sonra, bir aslan derisi içine koyarak, bir başka aslanın sırtında bu sütü bana getirmelisin."

"Kardeşim, ümidini kesme. Yarın sabah yola çıkacağım ve Allah'ın izniyle aslan dağını bulup sütü sana getireceğim."

Yolda genç adam yine tilki ile karşılaşmış ve tilki ona nereye gittiğini sormuş.

"Aslan dağına gidiyorum, kardeşimin iyi olması için ona aslan sütü getireceğim. Bir dişi aslanın sütünü sağıp, bir aslan derisi içinde bir başka aslanın sırtında kız kardeşime getirmem gerekiyor. Kız kardeşim bu sütü içerse iyileşecek, yoksa korkarım onu kaybedeceğiz. Bütün bunları nasıl yapacağım bilmiyorum."

Tilki karşılık vermiş "Ben sana yol gösteririm, fakat şimdi geç oldu. Geceyi burada geçirelim, yarın sana ne şekilde hareket edeceğini söylerim."

Akşam yemeklerini yemişler ve geceyi orada geçirmişler. Sabahleyin tilki, "Kardeşim şimdi beni dikkatle dinle. Şu uzaklarda gördüğün dağ aslanlar dağıdır. Orada aslanlardan başka kimse yaşamaz. Oraya yarın sabah güneş doğmadan önce varmalısın. Orada kırk kurnalı bir çeşme göreceksin. Çeşmeden akan sular küçük bir havuzu doldurmaktadır. Havuz çamur ve yosunla o kadar doludur ki şimdiye kadar hiç kimse bu havuzu temizlememiştir. Sen bu havuzu iyice temizleyeceksin ve sular kolayca akabilecek. Çeşmenin yanında kuru bir ağaç vardır. Bu ağacın içinde saklanacaksın. Öğlene kadar bu ağacın içinden çıkmayacaksın. o saatte bütün aslanlar su içmeye gelirler. En son gelen hepsinin annesidir. Anne aslanın ayağına diken battığı için topallamaktadır. Bu diken aslana çok acı vermektedir. Bugüne kadar kimse o dikeni çıkaramamıştır. Anne aslan acıdan inlediği zaman, etraftaki bütün aslanlar kaçar ve kendisi orada yalnız kalır. Anne aslan suyunu içer ve acıyan ayağını dinlendirmek için ağacın yanına gelir. O zaman çabucak uzanıp onun yaralı ayağını keseceksin. Acıdan bayılacak, fakat kendine geldiği zaman sana "Yedi yıldır, oğullarımdan hiç biri acımı dindiremedi, fakat sen benim acılarımı dindirip beni rahatlattın, senin için ne yapabilirim?" diyecektir. Sonra saklandığın yerden çıkarak, onun ayağını saracak ve ona ne istediğini söyleyeceksin. Fakat bu işi başaramazsan veya aslanlar tarafından farkedilecek olursan, canını kurtaramazsın."

Genç adam bütün gününü yolda geçirmiş ve güneş doğmadan önce dağa ulaşmış. Çeşmeyi ve çamurları temizlemiş ve kuru ağacın gövdesi içine de saklanmış. Aslanlar su içmeye gelmişler ve annelerini gördükleri zaman oradan uzaklaşmışlar. Anneleri suyunu içtikten sonra dinlenmek için kuru ağacın yakınına gelmiş. Genç adam aslanın yaralı ayağını kesmiş ve yarayı sarmış. Sonra anne aslan şöyle demiş: "Beni acılarımdan kurtaran kimdir? Söyle arzun nedir. ne istersen yapacağım."

Genç adam, "Kız kardeşim hasta, ona aslan sütü içirmem gerekiyor. Sütü aslan derisinin içine koyup, bir başka aslanın sırtında götüreceğim. Kız kardeşim sütü içtiği zaman iyileşecek" demiş.

Dişi aslan "Bütün aslanlar benim çocuklarım. Hiçbirinin öldürülmesine veya derisinin soyulmasına dayanamam. Fakat şu kayaların altında genç aslanlar var. Oraya gidip bir tanesini öldür, derisini yüz ve buraya getir. Sonra onu benim sütümle doldur, ben iki oğluma bu sütü kız kardeşine götürmelerini söyleyeceğim" demiş. Genç adam kendisine söyleneni yapmış. kayaların altına gidip bir aslan yavrusu öldürmüş, derisini yüzüp getirmiş. Deriyi sütle doldurmuşlar ve anne aslan iki oğluna bu sütü genç adamın istediği yere kadar götürmelerini söylemiş ve demiş ki "Eğer sütü yerine ulaştırmadan geri dönüp gelirseniz sizi öldürürüm. Bu genç adam size vursa, hatta öldürse bile ona zarar vermenizi istemiyorum."

Genç adam oradan ayrıldıktan sonra tilkiye rastlamış. Tilki sütün tadına bakmış ve "Bu sütü kız kardeşine götür ve bu iki aslana iyi bak. Çünkü bundan sonra onlar senin en iyi dostların olacak" demiş.

Genç adam eve geldiği zaman kız kardeşi ona "Hoşgeldin ağabey, bana aslan sütü getirdin mi?" diye sormuş. "Evet getirdim kardeşim, işte burada" demiş. Sonra iki aslanı zincirle bağladıktan sonra, yay ve oklarını alıp ava çıkmış.

Genç kız aslan sütünü dev sevgilisine götürmüş. Dev sütü görünce, "Gördün mü, bu sütü getirmeyi de başardı. Benim gibi bir dev böyle kuvvetli ve cesur bir adamla nasıl dövüşebilir? Sütü bana getir de içeyim" demiş.

Dev sütü içince daha da kuvvetlenmiş. "Ağabeyin aslan dağından başka ne getirdi?" diye sormuş.

“Beraberinde iki aslan getirdi."

"Biraz kurşun eritip aslanların kulaklarına dök"

"Niçin?"

"Sen anlamazsın. benim dediklerimi yap."

Genç kız biraz kurşun eritip aslanların kulaklarına dökmüş. Aslanlardan biri hiddetle kafasını sallamış ve kurşun kulaklarından dışarıya dökülmüş. Diğer aslan ise tamamen sağır olmuş.

Genç adam her gün avlanmaya gidiyormuş. bu arada bazen dikmiş olduğu üç ağacın yanına gidiyor ve onları seyrediyormuş. Ağaçlar büyümekteymiş.

Genç adam her gün evden çıkar çıkmaz kız kardeşi devi çağırıyor ve birlikte eğleniyorlarmış. Fakat genç ktz ağabeyini öldürmediği için deve çok kızıyormuş. Yine bir gün, "Bu böyle devam edemez, ya ağabeyimi öldürürsün ya da ona seni öldürmesini söylerim" demiş.

"Ağabeyini tek başıma öldüremem" demiş dev, "fakat onu birlikte öldürebiliriz. Ben ona saldırdığım zaman, sen arkadan yanaşıp balta ile başına vurursun. Belki böyle onu öldürebiliriz".

Ertesi gün genç adam avlanmaya gitmiş. Öğleyin çeşmenin yanında oturup yemeğini yemiş sonra abdest alarak namazını kılmaya başlamış namazı bitirirken sağa sola selam vermiş. Sola baktığı zaman kız kardeşi ile birlikte devin kendisine doğru gelmekte olduklarını görmüş. Bu sırada babasının sözleri aklına gelmiş ve kendi kendine "Babam beni kız kardeşim hakkında uyarmıştı ve onu öldürmemi istemişti. Keşke onun söylediklerini yerine getirseydim. Babamın istediklerini yerine getirmediğim gibi tılsımlı kafesi de bulamadım. Ben iyi bir evlat değilim. Vaktimi boşuna harcıyorum. Şimdi ne yapacağım? Bu devden korkmuyorum, çünkü onun kardeşleri ile arkadaş oldum. Fakat kız kardeşimin bana fenalık yapmasından korkuyorum" demiş. Sonra servi ağaçlarına dönerek "Oh, servi ağacı, yedi yıl önce sizi diktim ve büyüttüm. Eğilin ve dallarınıza beni alın. Bu devle benim kötü kalpli kız kardeşim beni öldürecekler" demiş. Birinci ağaç eğilmiş, genç adam ağacın dallarına oturmuş ve ağaç yeniden yükselmiş.

Dev servi ağacı üzerindeki genç adama bakmış ve demiş ki. "Şimdi ne yapacaksın görelim. Kız kardeşinle birlikte oraya geliyoruz. Ağacı kesip seni yakalayacağız."

Dev baltayı kızdan almış ve ağacı kesmeye başlamış. Ağacın kesilmeye çok az bir kısmı kaldığı zaman genç adam ikinci servi ağacına "Bana doğru eğil" diye seslenmiş. Dev bu defa ikinci servi ağacını kesmeye koyulmuş. Genç adam bu sefer üçüncü servi ağacına "Eğil ve beni dallarının arasına al, yoksa bu dev ve benim kötü kalpli kardeşim beni öldürecekler" demiş. Üçüncü servi ağacı eğilerek genç adamın dalları üzerine çıkmasına yardım etmiş.

Dev "Her iki servi ağacını da kestim, biraz dinlendikten sonra üçüncü ağacı da keseceğim" demiş.

Dev dinlenmekte iken, genç adam kendisini nasıl kurtarabileceğini düşünmekteymiş. Aniden aslan dağından getirdiği iki aslanı hatırlamış. ellerini ağzına götürüp aslanlara seslenmiş. Bir kere bağırmış fakat aslanlar duymamışlar çünkü onların kulakları tıkalıymış. İkinci seslenişinde de duymamışlar.üçüncü seslenişinde tek kulağı açık olan aslan onu duymuş, diğer kardeşini de alarak servi ağacına doğru koşmaya başlamışlar.

Dev, aslanların yaklaşmakta olduğunu görünce kıza sormuş "Bu hayvanların kulaklarına erimiş kurşun dökmemiş miydin?"

"Evet. döktüm""Bu aslanlarla uğraşmak kolay olmayacak" demiş dev.

Servi ağacının üzerinden genç adam aslanlara seslenmiş "Kız kardeşime dokunmayın, onunla ben ilgileneceğim. Şu devi parçalayın. Aslanlar devi parçaladıktan sonra genç adam ağaçtan inerek kız kardeşini öldürmüş, onu parçalara ayırıp bu parçaları dikenli bir ağacın üzerine asmış. Sonra aslanlara dönerek, "Artık hürsünüz. Annenizin yanına gidin ve ona sevgilerimi iletin. Artık sizin hizmetinize ihtiyacın olmadığını kendisine söyleyin" demiş.

Aslanlar gittikten sonra. genç adam atına binmiş ve tilki ile her zaman buluştukları yere gitmiş "Selam, birader" demiş tilkiye.

"Hoş geldiniz birader" demiş tilki "Sıkıntılarından kurtulmuş olmana çok sevindim."

"Sıkıntılarımdan kurtulmuş olduğumu nereden biliyorsun?"

"Başlangıçtan beri seni üzen her şeyi biliyordum. Fakat bunları sana söylemek doğru olmazdı. Çünkü cesur bir adam kendi problemlerini kendisi çözebilir. Fakat bundan sonra her şeyi birlikte yapacağız. Şimdi bu ülkeye niçin geldiğini bana söyle" demiş tilki.

"Babam bir padişahtır. Aniden kör oldu ve doktorlar derdine bir çare bulamadı. Rüyasında, kendisine, periler ülkesinde bulunan tılsımlı kafesin onu iyileştirebileceği söylenmiş. Bu kafesi gözlerine sürüp üç Kulhuvallahı okursa körlüğü geçecekmiş. Aksi takdirde ömrünün sonuna kadar kör kalacakmış. Bu kafesi bulmak için yola çıktım. fakat bu terkedilmiş kasabaya geldiğim zaman her şeyi unuttum. Artık dev Arap ve kız kardeşim öldü. kafesi aramaya yeniden başlıyabilirim" diye anlatmış genç adam.

"Bu kafesi birlikte arayacağız. Fakat bu gün yola çıkmak için çok geç. Geceyi burada geçirelim ve sabah yola çıkalım." Yiyip içip geceyi de orada geçirmişler ve sabah olunca genç adam atını orada bırakarak periler ülkesine gitmek üzere tilki ile birlikte yaya olarak yola çıkmışlar. Yabancı bir ülkeye geldiklerinde tilki yüksekçe bir evi göstererek şöyle demiş: "Periler burada yaşıyorlar, bu eve girdiğin zaman içeride hiç kimse olmadığını göreceksin. köşede bir kafes asılıdır. Bu kafesi alıp hemen dışarı çık. Evden çıkarken bin tane el uzanıp göğsüne mendiller sokmaya çalışacaklar. Bu mendilleri derhal alıp atman gerekir. Evden çıkarken üzerinde bir tane bile mendil kalmamasına dikkat edeceksin. Eğer bir tane mendil kalmışsa o zaman kafes elinden kurtulup duvara yapışacaktır. O zaman sakın tekrar eve girme; doğru bana gel."

Genç adam eve girmiş ve karşı duvardaki kafesi görmüş. onu almış ve evden çıkmaya hazırlanmış. Aniden bin tane el koynuna girip birer mendil bırakmaya başlamışlar. Genç adam bu mendilleri teker teker koynundan çıkartıp atmış fakat evden çıkarken göğsünde hala bir mendil kalmış. Aynen tilkinin söylediği gibi, kafes ellerinin arasından kurtulup karşı duvara yapışmış.

Genç adam evden çıkınca tilki ne olduğunu sormuş.

"Senin söylediklerin aynen oldu" diye cevap vermiş genç adam." Koynumda bir tane mendil kalmıştı, o sırada kafes ellerimin arasında kurtulup karşı duvara yapıştı."

"Eve tekrar gidip 'Periler. kafesi bana verin' diye bağır. Onların hiçbirini göremiyeceksin, fakat sadece bir ses duyacaksın. Bu sesi dinle ve cevaplarını gel bana söyle" demiş tilki.

Genç adam perilerin evine tekrar girip bağırmış "Periler. kafesi bana verin."

"Evet, kafesi sana vereceğiz, fakat bize devlerin kılıcını çalıp getireceksin."

Genç adam tilkiye onların sözlerini iletince tilki, "Pekala, haydi öyleyse gidip kılıcı getir."

"Evet. fakat kılıç nerede?".

"Sütünü emdiğin dev anayı hatırlamıyor musun? Git ondan bu kılıcı iste. Onu sana verecektir."

Genç adam devlerin ülkesine gitmiş, devlerin evine girmiş ve onları selamlamış.

Dev ana "Hoş geldin oğlum, inşallah bütün sıkıntıların sona ermiştir" demiş.

"Benim çok sıkıntılarım olduğunu nereden biliyorsun?"

"Niçin bilmiyeyim? O Arap dev benim oğlumdur, fakat bizi terketti ve onu bulduğun kasabaya gitti ve orada herkesi yedi. Sen onunla dövüştün ve ondan daha kuvvetli olduğunu ispat ettin. Şimdi senin için ne yapabilirim?"

"Periler ülkesinden çalınan kılıcı istiyorum."

"O kılıç burada. Fakat senelerdir kılıfı içinde durmaktan paslandı. Eğer onu kılıfı içinden bir çekişte çıkarabilirsen, bu kılıcı alabilirsin. Eğer çıkaramazsan buradan hemen kaç."

Genç adam "Bismillah" demiş ve üç kere kulhuvallahi okumuş. Sonra kılıcı bir çekişte kılıfından çıkarmış ve almış.

Genç adam kılıcı tilkiye getirdiği zaman tilki ona, "Şimdi bu kılıcı hemen perilere verme. Önce kafesi iste, kafesi alınca kılıcı onlara uzat; kılıç

elinde geri geri çekilerek kapıya kadar gelince birden kılıcı çek. Onlar kılıcın ellerini keseceğinden korkacaklardır. Bu yüzden senin çıkmana izin verirler. Sonra kafesin çengelini sihirli kılıcın ucuna as, böylece kafesi senden almaya cesaret edemiyeceklerdir."

Genç adam tilkinin söylediklerini aynen yapmış ve kafesi almış. Geri geldiği zaman tilki ona "Delikanlı bir süre seninle kardeş olduk ve üzerimize aldığımız görevleri yerine getirdik. Şimdi benim senden bir ricam var. Yerine getirebilecek misin?"

"Tabii, nedir dileğin?"

"Üç kere kulhuvallahi okuyup bu kılıcı başımdan sallıyabilir misin?"

Genç adam istenileni yapmış, aniden tilki görülmemiş güzellikte bir genç adam olmuş. Tilki adam, "Senden bir isteğim daha var. Sen kafesi al ama kılıcı bana ver. O bir zamanlar benimdi, periler onu benden çaldılar, sonra da onu devler perilerden çaldılar. Bu kılıcı herhangi birisinin üzerinden çevirdiğin zaman o insan olmak istediği kişi olur. Bu yüzden periler kılıcı çaldıktan sonra tilki oldular. Şu dağların arkasındaki ülke benimdir. Ben oraya gideyim, sonra da sen kafesle birlikte memleketine dönersin." Kucaklaşıp ayrılmışlar, tilki memleketine doğru yola çıkmış. Padişahın oğlu bir süre atını aramış, sonra onunla birlikte babasına ulaşabilmek için uzun bir seyahate başlamış. Babası uzun süredir onu beklemekte imiş. Her kapı çalmışında oğlunun geldiğini zannediyormuş.

Nihayet, uzun bir yolculuktan sonra, genç adam evine ulaşmış. Babasının ellerini öpmüş ve sonra ona tılsımlı kafesi vermiş. Padişah kafesi gözlerine sürerek üç kulhuvallahi okumuş ve aniden tekrar görmeye başlamış. Hatta eskisinden de daha iyi görüyormuş.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült