Hikaye

 

 

Öykücük

Nezihe Meriç


Öykücüğümün üç bölümü var, kısa kısa yazmak istediğim.

Birinci bölümde, biz üçümüz, bir apartmanın giriş katında, küçük bir dikdörtgende oturuyorduk. (Hani, salon sözcüğünü kullanmama gayreti var ya, oradan çıkıyor bu dikdörtgen benzetmesi. Dil konusunda öbür ikisinden çekiniyorum.) Akşam güneşi pencerelerden süzülerek bizi aydınlatıyordu deyip, kısa kesebilirim. Nasıl olsa, üçümüz de, güneşin karşı sırtlardaki korudan, fıstık çamlarından, yeşilliklerin arasında kalan' eski zamanların tek tük ahşap köşklerinden geçip geldiğini biliyorduk. (İstanbul'un, bu, görkemli güzelliği dillere destan yazdırmış büyük İstanbul kentinin uğradığı, yıkılma, yok edilme, bozma, yozlaştırma saldırısına artık dayanamadığını da düşünerek, bu konudaki konuşmalarımızdan artakalan acılı üzünç duygusunu da.)

Oramızda buramızda, ağrılarımız, sızılarımız vardı. Otuz yıl önceki üç genç arkadaş değildik elbette. Birimiz, kıvırcık sarı sakallarım yıllarca önce kesmişti ya, mavisi, gözlük camlarının yansıttığı ışıkta hep değişen gözleri, o yıllardaki gibi gene de. Saçları da (gençliğimizde nasıl da kıvırcık, kabarıktı) ağarırken azaldı. Çünkü yaşlılık böyle usuldan geliyor (çaktırmadan geliyor uyanık. Sanki biz anlamıyoruz) deyip, gülüveriyoruz.

Bize çay kaynatan, evinde ağırlayana ben, yıllarca önce Fındık Hanım, deyi vermiştim. Ufak tefek, toparlacık diye. Pek ince bir betimleme olmayabilir. Sesimi çıkarmam beğenisizlikle karşılanırsa. Bizim aramızda tuttu. Ben böyle dedikçe, biri sarı bıyıklarıyla (şimdi beyazları çoğaldı) öbürü beyaz dişleri, küçük elleriyle, öyle bir gülüverirler ki, burada, yalnız biz üçümüz beraberken gerçekleşen (ortaya çıkan, oluşan, beliren) sevgiyle dolu titreşim, onu, tüm gündelik, sıradan benzetmelerden korur. Küçücük girişteki, küçücük yuvarlak masada, kocaman beyaz bir pasta vardı. Çileklerle süslü. Biz geleceğiz diye, sayıp sevincini beş beş almış Fındık Hanım (var yerinden değil yoksa). Her şeyi boş verip, kocaman birer dilim yedik; yalandık bile. Ben de yıllar yılı börek pişirdim onlara. Beraber okumalara, çalışmalara oturduğumuzda sabahlara dek. Sözü söze ular, gülerdik. Gülmekten tebdilimiz şaşardı, içtiğimiz çaylar! (Yukarıda geçen; her şeyi, tüm çağrışımlara açık bırakıyorum.) Çok gülerdik. Kıkır kıkır kıkırdandık.

Fincanlar Çin işiydi. "Fincanlara bak. Vayy!" dedik. Sanki o geçmiş yıllardan birindeymişiz de, sanki çok gençmişiz de, ne söylesek gülüveriyormuşuz gibi gülüverdik (sesimizdeki kırık bir teli duymazdan gelerek). Bir şey anlatıyordu bizim sakalsız. (Ne çetin cevizdir. Ne, çok bilen bilge heriftir o.) "İn Mecidiyeköy'e, çık Taksim'e" diyordu. "Ah!'' dedim ben, "gözünü seveyim. İşte bu, budur. Mecidiyeköy'e inilir, Taksim'e çıkılır." Sesimizi çıkarmadan, aramızda dolaşan, anlatılması olanaksız, gözle görülmeyen, yıllardır bizi hem kendine, hem birbirimize bağlayan şeyi duyduk gene. Üzerine toz konmasın diye, içimiz titreyerek koruduğumuz o! "Bir dili kullanmak" diye başladım sevgiyle. Sonra iki üç yazar adı saydım. Bu, dili kullanma açısından onları beğendiğimi söyledim. İkisi de onayladı. Onlar da seviyorlardı. Fındık Hanım (hep beraber çıkacaktık) süslenmeye gitti. Üçüncümüz (biri de benim ya) iki küçük çantayı, doldurup doldurup boşaltıyor, titizlikle yerleştirmeye çalışıyordu. Akşama yolcuydu, çünkü. (Biz ikimiz İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyiz artık. O öbür kentte. Uzun yıllar üçümüzün de beraber olduğumuz başkentte.) Dizi dizi çoraplarını, kedisinin ta Avrupalardan gelme mamalarını... (Buraya koyduğum bu üç nokta içime sinmedi. Çağrışımları denetimim altına almam gerek. Bu, "Avrupalardan gelen" mamalar yalnız bir adamın kedi severliğine bir saygısı, onun sevgisini anlayışıdır, armağanı getiren arkadaşının. Hepimizin tutkuları var. Olmadan olur mu! Akılsızca, sıradan, sersem sepelek yorumlardan korumam gerek bu kedi mamalarını.) Kitaplarını, fanilelerini, kutu kutu ilaçlarını, gece, Boğaz'da yürüyüşe çıkınca gerekir, diye yanma almayı unutmadığı (o düşünmezse kendini, düşünecek kimi var) kazağını, öbür ufak tefeğini.

O, oldum olası böyle düzenli oldu. Böyle gider bu iş deriz ya hani. Artık değişir mi! Yapısı böyle. Benim ki de öyle. Ben de (akıl mıydı sanki, değildi belki, ama başka türlüsünü bilemedim) koca bir evi, kocayı, çocukları, ateşi, aşı, eşi dostu hep gözüm bildim. Öyle baktım, korudum, sevdim. Temizledim, tozunu aldım, üfledim, parlattım. Hep ışığımı verdim onlara. Safrakeselerinden, tinsel bilmemnelerine dek aklımda tuttum; hep böyle dizi dizi yerleştirdim onları. Bir ziyanlık olmasın istedim. Bunlar ayrı ayrı şeyler, elbette, biliyorum. Hani, yapı demiştik de. "Yazılsa roman olur hayatım" denir. Bu çok kullanılmış zıvırtıdır. Suyu çıkarılmıştır. Alayla, gırgırla karışmıştır. Gene de biri dert yanarken yaşamdan, içtenlikle bir göğüs geçirir. "Yazılsa roman olur hayatım" der. İşte o zaman bizimki, yakınmaları, çaresizlikleri kapsayarak, kendini bulur. Bu bizim üçümüz için de (herkes için de öyledir ya) geçerli.

Güler yüzünü soldurmamaya çalıştı Fındık Hanım da. İki küçük kız, bir yazı makinesi. Gönül verdiği dili aldı önüne, çevir allah çevir, o dili bu dile. Geceyarıları tıkıdık tıkıdık sesi makinenin, kendinden umulmayan bir takırtıya dönüşse de, bitişik komşu duvarı yumruklaşa da, n'apsm, yetiştirmesi gerek. İngiliz'in tuz dediği, Türk'ün mor dediği dedi dolandı. Bir sözcüğün karşılığını bulamadığı için ateşi yükselip, kalın ciltli sözlüklerin dalgaları arasında yatıp kaldığını çok gördük. Demek ki (burada bir üç nokta olmalı. Koymak istemiyorum. Nokta da olmaz. Öyle bırakıyorum).

İkinci bölüm şöyle: Bir Beylerbeyi sokağında yürüyorduk. Boğaz karşımızda. Tepeden bakıyoruz ona. Daha da yukarıda, yamacın tepesinde bir fıstık çamı. "Bakın şuna" dedim çenemle göstererek. Üçümüz de baktık. Yutkundum. "Bu İstanbul var ya, beni öldürüyor. Yavaş yavaş, kanımı kurutarak." Fındık Hanım da sivri çenesini uzatarak, hiç yaşlanmayan sesiyle (seslerimiz genç kaldı. Üçümüzün de) "Biliyor musunuz çocuklar" dedi. "Gene de İstanbul'da olduğumuza seviniyorum." "Ha, ya" dedi öbür kentte kalanımız. "Sen de bi" diye başladığım tümceyi, öylece bıraktım. "Bana bak" dedim. "Konuşacak ne çok lafımız var. Kitabını okuyorum. Sindire sindire. Eline sağlık. Hiçbir şey anlamadım bu kısacık buluşmadan. Sen söyle bakayım bana. N'apıyorsun, becerebiliyor musun kendi kendine yaşamayı?" Hemen yanıtladı. Elindeki çantayla, omzundakini dengeleyerek, "Hem de" dedi. Çok iyi başarıyormuş. Her işin üstesinden geliyormuş. "Son zamanlarda zaten" dedim, "iyice çökmüştü anne. Gene de, ne olsa..." "Evet" dedi. Denizden bir esinti geldi. Geçen vapura baktık, böyle yukarıdan, ağaçların arasından. Sanki bir resimden geçiyordu: "Evet de, çok yalnızım işte. Zor biraz." Fındık Hanım, (her zamanki gibi gözleri hemen dolarak) "Ah canım!" dedi. Kızlar büyüyüp, evlenip gidince, sanki o yalnız kalmamış! Ben (hani o, çok işin üstesinden gelebilmiş olmanın getirdiği, ağırbaşlı, anlayışlı görünüşüm var ya, işte onu takınarak) "Evet!" dedim. (Yorgundum. Çalıştığım oyun, bitirmişti beni.) Sonra elimi Fındık Hanımın omzuna koyarak, öbürünü dirseğimle dürtüp, parmağımdaki yeni yüzüğümü gösterdim. "Bey kardeşim" dedim, "yeni yüzüğümü görmedin. Bacağım çok ağrıyor, onun için, istediğim gibi övünemeyeceğim. Ama nasıl yüzük ha?" "Gördüm kız" dedi. "Görmez olur muyum. Çok güzel."

Üçüncü bölüm kısacık.

Başkentte kalanımız, gene oraya dönüyordu. Trene gitti. Yolculuk yorucu. Gece hiç uyumamıştır. Yanındakilerle de konuşmaz. Trenden iner inmez okula yollanacak. Uykusuz, beli ağrıyarak. Yanında, İstanbul'da kalan biz ikimizden, ancak, üçümüz bir aradayken var olan, var oluşu, insana, anlatılması zor bir güç veren şey var. Bir şey. Bir süre idare eder.

Fındık Hanım tiyatroda, arada bir bizi düşünmüştür. Oyunu seyrederken bile. Eve dönünce, bizden kalan pastanın ucundan alır birazcık. Bir küçük krikkrak kemirir. Düşüne düşüne her şeyi yerine kaldırıp Dişlerini fırçalayıp (buna özellikle düşkündür) yatar. Uykusu iyi değildir pek.

Ben, alışveriş edip eve döndüm. Yemek hazırladım. Makarnanın salçası pek övüldü. (Acısını fazla kaçırmıştım bence.) Almayı akıl etmiş olduğum için kutlandığım turşu, bitirimdi. Kızın arkadaşları vardı yemekte. Köftenin yanında şarap içelim, dediler. Şarap, çoluğun çocuğun neşesini getirdi. Baba da uydu onlara. Başladılar hep bir ağızdan konuşmaya. Bir ara (hangisiydi) biri sordu: "N'aptın bugün anne?" "Hiç!" dedim. Duyan oldu mu bilmiyorum. Laf karıştı. Birinin ağzı kavrulmuştu biber turşusundan. "Aman dikkat!" diyordu. Günümü, gece yatınca düşünmek üzere sakladım. Hep beraber oturup televizyon seyrettik. İyi bir film vardı, kaçırılmaması gereken. Bir ara da güldük. Hem de çok güldük. (Sahi neye gülmüştük öyle? Her şeyi unutuyorum.)

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült