Hikaye

 

 

Ormanın İçinde Yeşil Gezer

Nezihe Meriç
 

Senin istediğin, son günlerde sık sık düşündüğün, küçük bir masa. Tek çekmeceli. Seksene elli beş.

Gürgen.

Evin bir köşesinde duracak, duracak da, nerede üzerinde gazetelerin, kitabın, çekmecesinde kağıtların, kalemin, defterin.

“Evim olacak o benim. Yalnız benim olacak. Bana ait."

O masayı yapmak, senin için bir günlük iş. Aslında meşeyi seversin sen. Salih'in buraya gelen, o şair abi ne derdi: Meşeden bir kesit al, geç karşısına, sana bin tane öykü anlatsın. Ne güzel içerdi. Bak işte o, ağacı severdi. Ağacı bilirdi. Bu, bu Menekşe, sülalesi de ağacı sevmeyi bilmiyorlar. Sadece, dut zamanı bahçeerinde dut ağacı olması hoşlarına gidiyor. Silkeleyip silkeleyip çarşaflara... Bir gülüşme. bir eğlenme. Neyse!

Bir küçük masacığın yok ama, koca bir ev dayadın döşedin.

Aslında, evi kurarken... Çavuş, doldur şunu. Buz da kalmadı

işte asıl mesele burada...

Evi kurmak için, önce araziyi seçeceksin... Ah Agop ustam ah! Toprağın bol olsun.Bunu en başta söyledin sen ama...

Ne isterdin sen baştan beri?

Deniz kenarı?

“Yok canım! Ben toprak adamıyım.”

Cadde üzeri?

“Geç."

Şehrin içinde, set üstü, tepede, çarşıya yakın, vadide?

“Hadi yav, bunalırım ben...”

Ovada? Bir dönüm arazisi olan, ve...

“Hah! Bak işte! Ama nerdee! Bizim ekmek paramızın yazgısı, Pera'nın bu gün görmez, kara bahtlı ara sokaklarına yazılmış. Öyle derdi Agop ustam.’’ O Agop usta ki, tahtayı rendelerken, ağacın kokusunu içine çeker. Ormanın ovayı tutan gizemli uğultusunu duyar, koşardı çocukluğunun peşi sıra dağlara doğru. Derdi ki:

“Evladım, bizim işimiz içimizdeki cevheri bilmemiz; bildiğimizi bu dışarının pisliğinden korumamız. Onunla, onu koruyarak kendimizi onun yardımıylan onararak yaşamayı becermemiz. Yaşamanın tılsımı buradadır. Geri kalanının çek kuyruğunu. Eh bir de. bu manayı tamamlayan aşk katabilirsen işin içine. Bak bizim zanaatımız, bir aşktır. Benim bir de Hermine’ın var. inşallah sana da gelir bu şans. Gelmezse aldırma. Çocukların olun. Büyük aşktır onlar da. Bak bizim olmadı. Ne yapalım. Her şey Allah’tan."

Araziyi seçtin diyelim. Sonra gönlüne uygun bir arsa bulacaksın. Sen dağlara yakın, derenin oralarda, dere dediğin, suyu güneşle karıştırıp gürül gürül akıtan, buz gibi ki, çakıl donduran ağaçlık bir yer seçerdin elinde olsa. Yamacın dibinde. Yukarısı çam ormanı, etekler silme meyve ağacı.

“Ah! Geçmiş ola. Mümkünü yok bundan sonra."

Olacak iş değil elbette. Evi kurdun artık.

Haa, işte mesele burada. Sen kendin, kendi arazini, kendi arsanı seçemedin. Başkaları seçti senin yerine. Onlar önerdi; sen tutuldun kaldın. Zaten sessiz, çekingen bir adamsın. Ne derdi o şair abi? “Sen iyi cins bir ağaçtan kesilme, ince ruhlu bir kerestesin” derdi. İnce ince, keh keh gülerdi. Seni severdi. Kimseye el sürdürmediği kitaplarını bir sana verirdi. O buralarda olsaydı...

“Ah ulan! O buralarda olsaydı!” O gelmeyince, onun kadın arkadaşlarına da sokulamadın. Onlar başka kadınlar. Onlar bir ağacı, ağaçları sevmenin ne demek olduğunu... Onlar meyhaneyi de bilirler, içki içmeyi de. Onlar okumuş, akıllı kadınlar. insanın yüzüne, gözünün ortasına sevgiyle bakarlar. Adam ayırmadan. Bu Menekşe...

Yoo iyi kız. Güleç yüzlü. Yüzüne baktın mı güler. Hem güler yüzlü, hem hamarat. Ama, şişmanlayacak annesi gibi. Elleri kalın. Bilekleri kalın. Güzel kız ama, ev kızı işte.

Peki ne olacaktı/ki? N’ebliym yau!

Kapıyı açıp da seni görünce, sen ona gülünce nasıl seviniyor. Nasıl fır dönüyor dünyasının içinde.

Onun dünyası dayalı döşeli evi.

Salonu var, mutfağı var, yatak odası, nakışlı örtüleri, tenteneleri, püsküllü perdeleri...

Parayı esirgemedin evi kurarken.

“Parayı esirgemem. Kazandığımı harcarım. Para, şöyle söyleyeyim, eğer insana insan gibi bir yaşamak, yani para iyi yaşamak içindir, insan gibi yaşamak içindir. Ailemi mahrum etmek istemem. Ben fakir büyüdüm. Kimsesiz.”

Evi baştan aşağı donattın. Buzdolabıydı, çamaşır makinesiydi, beyaz eşya adına ne varsa hepsini...

Eh kız evi de, elinden geleni yaptı. Tek evlat, iyi çeyizdi. Halısından, perdesinden, çarşafı, yatak örtüsü ne gerekliyse.

Ne var ki,

Nasıl anlatmalı bunu. Kimse anlamaz. Ah şair abi. ah Agop Ustam. Ne öğrendiysem sizden öğrendim. Rakı içmesini de, sarhoş olmayı da, meyhanenin efendi düzenini de. Asıl insanlara bakmayı, onları anlamaya çalışmayı. Asıl bunu işte

Bütün parkeleri, o güzelim tahtaları halıyla örttüler. Sehpaların, masaların üstüne işlemeli bezler serdiler, sana fikrini soran olmadı. Öksüzsün, garipsin, anlamazsın diye düşünmüşlerdir zahirne demiş kızın anası: Öksüz, oğlancağız, dondu kaldı çeyizi görünce, demiş ya hani.

“Dondum kaldım. Bir şey diyemedim. Beni öyle sevdiler, öyle oğulları, nasıl diyeyim, öyle bir erkek evlat saydılar ki, ne diyeceğimi...”

Ne diyeceğini bilemez insan.

Kız güzelse, sen de babayiğit, saçlı bıyıklı, delikanlı adamsın, çöpsüz üzüm.

Elbette sevecekler.

Ama.

“Ah! Ah ulan be! Çok içtim galiba.”

Sen bunlara, tahtanın üzerinde yalın ayak dolaşmanın, oturup tahtaları seyretmenin tadını anlatamazsın ki!

Bir de, evin kalabalığı var.

Yeğenler, halalar mantıya, yeni gelinle, eltisi çaya. Teyze kızı, yenge, yengenin annesi ve öteki herkes zekeriya sofrasına. Hep beraber mevlite, nişana, düğüne...

Gülüverir Menekşe. Der ki sana: “Ay Mustafa, bi oynadık bi oynadık, valla ölmüşüm yorgunluktan. Gül allah gül. Çok eğlendik. Azıcık daha köfte koyım mı sana... Çok güzel olmuş valla. Yanına da bulgur aşı ediverdim."

Gülüverir. “Ay aklıma geliyo da, valla” der. Tek eksiği bir bebek.

Sen de çocuktun bir zamanlar. Daha çocukken sevmiştin ağaçları. Bilmiştin ağacın ruhu olduğunu. Sesini duymuştun. Soluğunu...

Vaktin birliğinde,

Tavşan tüyü bir yağmur indiğinde tarlaların üzerine, tarlalar döne çevrile dağlara dek açılıp giderken, çocukların çığlıklarını, güneşi, taşı toprağı, dereyi birbirine katan çığlıklarını da. birbirlerinin çocukluğunu birbirlerine geçirişlerini de, yağmur, rüzgar, çıngır mıngır gülüş oluşlarını da alır götürürdü. Bir duymayı bilen olsa, bu bir uzun havaydı, daha hüzne, gama, kedere bulaşmamış.

Ağaçlara yağmur yağarken, tırman ağaca, iyice tepeye çık. Bir elma kopar, iki ışırım al sulu sulu, fırlat at. En uç daldaki daha kırmızı.

“Şu yan masada oturanlar da bizim oradan. Konuşmaları doğrudur. Bizim oranın elması, bizim oranın bostanı gibi yoktur. Böyle çok içmelerine bakılmasın, temiz çocuklardır. Hepsinin işi gücü, ailesi... Biraz şamata ediyorlar, gülüşüyorlar ama, saygıda hiç kusur etmezler."

Dutun güneş göreni öyle bir büyür ki, çık bir dal daha, üç dal daha uzan, uzan, sallama çok olmuşlar, hepsi iner lan sallama be aşağı.

Mustafaaaa! Nereye lan?

Nenemlen bağa gidiyoruz. Ceviz çırpcez.

Çırpcez çırpcez çırpcez...

Ağzımı eğme lan!

Ben de gelim mi?

Geğeeeel!

Geliyom bekleee!

Yapsan bir küçük masa. Hadi yaptın diyelim Nereye koyacaksın? Evin köşe bucağı dolu. O küçük oda var ama. Menekşe, kızarmalar, saklı gülücüklerle şimdilik sandık odası diyerek, ütüyü orada yapıyor. Oraya da koyamazsın. Menekşe çoktan dayadı döşedi onu düşlerinde. Orası bebek odası olacak. Hem zaten...

“Hem zaten şaşarlar. Bu ne masası ki diye düşünür kalırlar gülüşürler.Yemek masası desen değil, mutfak masası desen değil, sehpadan büyük, masadan küçük, balkona olmaz, bu ne ki!"

Bir oyunu tek başına oynamanın...

“Bir oyunu tek başıma oynayamıyorum. O yüzden bozuk atıyorum yaşamaya. Kimseye anlatamazsın, iyi ki bu Salih usta var.”

Çavuş benim hesabı alıver.

Tadında bırakmalı.

Yarın işin ağır.

O büyük siparişe bir giriş artık bakalım.

Mustafaaaaa! Nereye lan!

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült