Hikaye

 

 

Ormandaki Canavar

Henry James


I

Konuşmaları sırasında onu irkilten sözlere neyin yol açtığı önemli değil, çünkü yeniden tanıştıktan sonra arkada kalıp ağır ağır yürürlerken kendinin gelişigüzel söylediği bir şeyden başka bir neden olmayabilir ortada. Dostları onu genç kadının kaldığı bu eve bir iki saat önce getirmişti; kendi kaldığı öteki evin konukları buraya öğlen yemeğine çağrılıydı; o da her zamanki gibi konuk kalabalığı arasında göze çarpmadığını sanıyordu. Yemekten sonra herkes bir yana dağıldı; buraya gelişlerinin nedeni de buydu zaten: Weatherend’le, orayı nerdeyse ünlü bir yer yapan içindeki güzel şeyleri, evin kendine özgü yönlerini, resimleri, geçmiş kuşakların kalıtlarını, tüm sanat hazinelerini görmek... Büyük salonlar öylesine çoktu ki konuklar her yeri gönüllerince dolaşabiliyor, isterlerse topluluktan ayrılarak arkada kalabiliyor, böyle şeyleri fazlasıyla ciddiye alanlar canlarının çektiği gibi kendilerini gizemli hayranlıklara verebiliyor, nesneleri ölçüp biçmeye dalabiliyordu. Uzak köşelerde tek başına ya da bir başkasıyla birlikte, ellerini dizlerine dayamış, birtakım şeylere doğru eğilen, güçlü bir koku almışçasına başlarını sallayan insanlar görüyordunuz. İki kişiyseler ya çıkardıkları coşkulu sesleri birbirine karıştırıyor ya da daha da anlamlı sessizlikler içinde eriyip gidiyorlardı: Öyle ki, John Marcher, kimi yönleriyle bu durumda çok sözü edilen bir açık artırmadan önceki “gözden geçirme” anlarının insanda sahip olma düşünü canlandıran ya da bu düşü yok eden havasını buldu. Weatherend’de bir şeylere sahip olmayı düşlemek gerçekten çılgınlık olurdu. Bu türden düşünceler içinde, her şeyi bilenlerle hiçbir şey bilmeyenlerin varlığından hemen aynı ölçüde tedirgindi. Bir dolaptan burunlarına gelen kokuyla kendinden geçen köpekleri gibi davranan kimi dostlarına benzemiyordu, gene de kocaman salonlarda karşılaştığı şiirle geçmişin ağırlığı öyle bir güçle abanmıştı ki üstüne, bunlarla kendisi arasındaki ilintiyi doğru dürüst anlayabilmek için biraz uzaklaşmak gereğini duydu. İçinden gelen bu uzaklaşma isteği çok geçmeden beklenmedik bir olaya yol açacaktı.

Kısaca onun o ekim öğleden sonrasında May Bartram’la daha yakından tanışmasına yol açtı bu istek; upuzun bir masanın başında birbirlerinden ayrı yerlerde otururlarken genç kadının yüzü, tam bir anı olmasa da bir şeyler anımsatmıştı ona; önce bundan yalnızca tatlı bir tedirginlik duydu. Sanki başlangıcını yitirdiği bir şeyi sürdürüyordu bu yüz. Bunu biliyor ve hoşnutlukla karşılıyordu ama sürüp gidenin ne olduğunu bilmiyor, genç kadın doğrudan bir şey belli etmediği halde kendi yitirdiği ipin ucunu elinde tuttuğunu nasılsa fark etmiş olmak Marcher’ın olaya duyduğu ilgiyi artırıyor, onu eğlendiriyordu. Genç kadın yitirmemişti o ipin ucunu ama Marcher elini uzatıp istemezse ona vermeye de niyeti yoktu. Yalnız bunu değil, başka şeyler de anlıyordu Marcher; özellikle gruplardaki rastgele bir değişme ikisini yüz yüze getirdiği anda bile geçmişte karşılaşmış olsalar da bunun ancak önemsiz bir karşılaşma olabileceği düşüncesiyle oyalandığına bakılırsa garip şeylerdi bunlar. Önceki karşılaşmaları hiçbir önem taşımıyorsa, genç kadının şimdi onun üzerinde çok önemliymiş gibi bir izlenim uyandırması nedendi? Bu soruya ikisinin şu anda sürdürdükleri yaşam biçiminde olayları olduğu gibi kabullenmekten başka çare bulunmadığı yanıtı verilebilirdi. Nedenini hiç bilmeden, genç kadının yoksul bir akraba konumunda olmasından hoşnuttu; onun burada kısa bir süre kalmak için gelen bir konuk değil de, bu düzenin az çok bir parçası, nerdeyse karşılığı ödenmiş bir parçası olarak bulunması da hoşuna gidiyordu. Öteki görevlerinin yanında, evi konuklara gezdirmeye yardım ederek, açıklamalar yaparak, can sıkıcı kimselerle uğraşarak, binanın yapıldığı tarih, eşyanın biçimsel özellikleri, ressamların kimler olduğu, hayaletin nerelerde dolaşmaktan hoşlandığı gibi konulardaki soruları yanıtlayarak ödemiyor muydu ara sıra burada barınabilmenin karşılığını? Eline birkaç kuruş sıkıştırılabilecek biri gibi görünmüyordu kuşkusuz kesinlikle böyle bir hali yoktu. Gene de sonunda genç kadının yolu onun yanına düştüğünde belliydi ki, yaşlanmış ilk görüştükleri güne göre oldukça yaşlanmış olmasına karşın, belirgin bir güzelliği bulunan bu kadın, Marcher’ın son iki saat içinde konukların topundan çok kendisi üzerinde kafa yorduğunu tahmin ederek başkalarının akılsızlıkları yüzünden göremediği bir çeşit gerçeği kavramıştı. Evet, onun burada bulunuşunun koşulları herkesinkinden ağırdı; aradan geçen yıllarda şu ya da bu biçimde başına gelenlerin sonucuydu bunlar; üstelik Marcher’ın onu anımsadığı gibi o da Marcher’ı anımsamıştı; hem de çok daha iyi.

Böylece, sonunda konuşmaya başladıklarında, ocağın üstünde asılı duran portreyle tanınan bir odada dostları çıktıktan sonra yalnız kalmışlardı; işin hoş yanı ikisi de bir şey demeden arkada kalıp konuşmayı nerdeyse aralarında kararlaştırmışlardı. Başka hoş şeyler de vardı: Weatherend’in hemen her köşesinde arkada kalınıp üzerinde konuşulacak bir şeyler bulunmasıydı bir parça da hoş olan; bitmekte olan sonbahar gününün yüksek pencerelerden içeri bakışıydı; kapanık, alçak gökyüzünden sıyrılarak süzülen uzun kırmızı renkli ışık demetinin duvardaki eski ağaç kaplamalar, eski duvar halıları, eski altın, eski renkler üzerinde oynamasıydı. En hoşu da genç kadının onun yanına gelirken, görevi daha basit kimselerle ilgilenmek olduğuna göre Marcher işi büyütmek istemezse onun kendisine gösterdiği hafif ilgiyi bu görevin bir parçası olarak alabileceğini sezdiren bir tavır takınmasıydı. Ancak Marcher onun sesini işitir işitmez zihnindeki boşluk doldu, eksik halka tamamlandı; genç kadının tutumunda bulunduğunu sezdiği yumuşak alayın sağladığı üstünlük de böylece ortadan kalktı. Ondan önce davranmak için neredeyse atıldı: “Sizinle yıllar yıllar önce Roma’da tanıştık. Nasıl olduğunu çok iyi anımsıyorum.” Anımsanmadığına emin olan genç kadın düş kırıklığını saklamadı. Marcher da ne kadar iyi anımsadığını kanıtlamak için düşündükçe birer birer aklına geliveren özel ayrıntıları sayıp dökmeye başladı. Genç kadının şimdi hep onun hizmetinde olan yüzü, sesi mucize yaratmış, uzun bir dizi gaz lambasını bir dokunuşta aydınlatan çubuğun alevi gibi bir etki uyandırmıştı. Yanan ışığın parlaklığı göğsünü kabartmakla birlikte aslında daha çok, genç kadının gülerek, her şeyi dosdoğru anımsamak telaşı içinde, çok şeyi nasıl da oldukça yanlış anımsadığını kendisine göstermesi hoşuna gitti Marcher’ın. Roma’da değil, Napoli’de tanışmışlardı; sekiz değil, daha çok on yıla yakındı tanışalı. Genç kadın teyzesi, eniştesiyle değil, annesi, ağabeyiyle birlikteydi; üstelik Marcher’ın yanında olduğu kimseler de Pemble’ler değil, Boyer’lerdi; Roma’ya onlarla gelmişti Marcher; bunda direniyordu genç kadın çünkü elinde kanıt vardı. Pemble ailesini duymuştu ama tanımıyordu, oysa Boyer’lerle tanışıyordu; ikisini tanıştıran da Marcher’ın birlikte geldiği bu kimseler olmuştu. Bir kazı yerine sığınmalarına yol açan o şiddetli fırtına olayı Sezar’ların sarayında değil, önemli bir bulgu dolayısıyla gittikleri Pompei’de geçmişti.

Tüm bunlar, genç kadının dediği gibi, onun kendisiyle ilgili gerçekten hiçbir şey anımsamadığını ortaya çıkarmış olsa bile Marcher yaptığı yanlışları kabul etti, tüm düzeltmeleri onayladı, ayrıca bundan hoşlandı; ancak her şey tam geçmişte olduğu gibi açıklığa kavuşunca geriye fazla bir şey kalmadığının anlaşılması gene de canını sıktı. Orada birlikte oyalanıp durdular, genç kadın görevini savsakladı (çünkü Marcher kendisini anımsayınca ona yapacak başka şey kalmamıştı), ikisi de malikaneyi unutarak, bir iki anı daha belirip üzerlerine üfler mi diye durup beklediler. Ne de olsa her birinin elindeki anıları, bir destenin kağıtları gibi masaya bırakması çok zaman almamıştı; ancak, ne yazık ki, destenin eksik olduğu çıkmıştı ortaya; seslenip yanlarına çağırdıkları, yüreklendirdikleri geçmiş, doğal olarak, kendinde var olandan fazlasını verememişti. Çok eskiden, genç kadın yirmi, kendisi de yirmi beş yaşındayken tanıştıklarını ortaya çıkarmıştı geçmiş, ancak bunu yapmışken onlara biraz daha fazla bir şeyler vermeyişini garip bulmuş gibiydiler sanki. Kaçırılmış bir fırsata bakar gibi bakıyorlardı birbirlerine; uzakta, yabancı bir ülkede yer alan o ilk karşılaşma böylesine budalaca ve zavallı olmasa şimdiki daha iyi olabilirdi. Anlaşılan aralarında topu topu bir düzine ufak olay geçmişti, hepsi o kadar: Gençliğin önemsiz şeyleri, tazeliğin saflıkları, bilgisizliğin budalalıkları hep küçük tohumlardı ama tümü de (görünüşe bakılırsa) bunca yıl sonra yeşeremeyecek kadar derinlere gömülmüştü. Marcher’ın içinde yalnızca, onun için bir şey yapmış olmalıydım duygusu vardı; koyda alabora olmuş bir sandaldan onu kurtarmış ya da en azından Napoli sokaklarında bindiği taksiden bıçaklı bir hırsızın kapıp kaçtığı çantasını bulup getirmiş olmalıydı. Ya da kendisi hastalanıp otelinde tek başına yatarken genç kız gelip ona bakmış, evine mektup yazmış, iyileşmeye başlayınca onu gezintilere çıkarmış olsa ne hoş olurdu. Gerçek durumda eksikliğini duydukları şey işte o zaman tamamlanacaktı. Şimdi bile bozulursa yazık olacak bir durumdu bu. Bu anı birkaç dakika daha uzatmak için sonunda, epeyce ortak dostları bulunduğu halde bunca yıldır yeniden bir araya gelmediklerine şaşmak gerektiğini konuştular. Açıkça söylemeseler de her geçen dakika ötekilere katılmayı biraz daha geciktirmekle, bu yeniden karşılaşmanın başarısızlıkla sonuçlanmasını gönüllerinin istemediğini itiraf eder gibiydiler. Bundan önce karşılaşmayışlarının nedenlerini sayma çabaları ancak birbirlerine ilişkin ne kadar az şey bildiklerini göstermeye yaradı. Öyle bir an geldi ki, Marcher içinde gerçek bir sızı duydu. Onu eski bir dost olarak düşünmeye çalışmak boşunaydı, çünkü bunun gereklerinden hiçbiri yoktu ortalıkta; oysa en iyisi onu eski bir dost olarak görmekti. Yeterince yeni dostu vardı; örneğin, öteki evdeki sahnede çevresinde görünenler hep onlardı; genç kadın yeni bir dost olarak belki dikkatini bile çekmezdi. Eskiden aralarında geçen romantik ya da çok önemli bir olay yaratmak, kendisiyle birlikte onun da buna inanmasını sağlamak istiyordu. İşe yarar bir şey bulmak için zamana karşı nerdeyse zorluyordu düş gücünü, hiçbir şey çıkaramazsak bu yeniden başlama denemesini beceriksizce yüzümüze gözümüze bulaştırmış olacağız, diyordu kendi kendine. Ayrılacaklar, hem de bu kez ikinci, üçüncü bir fırsat geçmeyecekti ellerine. Denemiş, başaramamış olacaklardı. İşte tam bu sırada, sonradan kendi kendine düşündüğü gibi, tam dönemeç noktasında, başka her şeyden umudunu kesen genç kadın durumu kurtarmak istercesine işe el atmaya karar verdi. O daha ağzını açar açmaz, Marcher onun bu sözleri bilerek kendine sakladığını, elinden gelirse bunları hiç söylememeyi umduğunu anlamıştı. Üç dört dakika içinde onun bu duraksamasının anlamını daha iyi kavrayarak adamakıllı duygulandı. Her neyse, genç kadının söylediği şey havadaki bulanıklığı iyice dağıtmış, eksik halkayı tamamlamıştı. Marcher’ın öylesine anlaşılmaz bir biçimde yitirmeyi başardığı halkaydı bu.

“Biliyorsunuz, bana hiç unutmadığım, o günden beri birçok kez sizi düşünmeme neden olan bir şey söylediniz. Rüzgar alır diye koyun karşı kıyısına geçip Sorrente’ye gittiğimiz o çok sıcak gündü. Dönüşte motorun tentesinin altında serinliğin tadını çıkarırken söylediğiniz şeyden söz ediyorum. Unuttunuz mu?”

Unutmuştu. Buna şaşıyordu ama şaşmaktan da çok utanıyordu. Ancak en güzeli, söylemiş olabileceği herhangi “tatlı” bir sözün bayağıca anımsatılmak istendiğini sanmayışıydı. Kendini beğenmişlik konusunda kadınların belleği güçlüydü, ancak bu genç kadın hiç de bir kompliman ya da yanılgı yüzünden onun üzerinde hak ileri sürecek biri değildi; yerinde bir başkası, ondan tümüyle farklı başka bir kadın olsa, yaptığı budalaca bir “öneri”yi anımsattığını sanıp korkabilirdi, bu nedenle gerçekten unuttuğunu söylerken bundan dolayı kazançlı çıktığını değil, yitirdiği bir şeyler bulunduğunu seziyordu; sözü edilen şeyde kendisinin bir çıkarı bulunduğunu daha şimdiden anlamıştı.

“Ne dediğimi düşünmeye çalışıyorum ama boşuna. Gene de Sorrente’ye gittiğimiz gün aklımda” dedi.

May Bartram bir an durduktan sonra gülümsedi: “Anımsadığınızdan pek emin değilim; bunu istediğimden de. Bir kimseyi herhangi bir anda on yıl önceki kişiliğine geri götürmek korkunç bir şey. Şimdi bu kişilikten uzaklaştıysanız daha iyi.”

“Siz uzaklaşmadınızsa ben neden uzaklaşayım?”

“Ben kendi kişiliğimden uzaklaştımsa mı demek istiyorsunuz?”

“Benimkinden. Ben eşeğin biriydim kuşkusuz. Ancak sizin anımsadığınız bir şey olduğuna göre, tam ne çeşit bir eşek olduğumu hiç bilmemektense bunu sizden öğrenmek isterim.”

O gene de duraksıyordu: “Ya tümüyle bıraktınızsa o çeşit?..”

“O zaman bunu bilmeye daha kolay katlanırım Hem belki de değişmemişimdir.”

“Belki de. Yalnız, değişmemiş olsanız anımsardınız sanırım, kullandığınız o kötü sözcükle benim o zaman üzerimde bıraktığınız etki arasında en ufak bir ilgi yok aslında. Sizi yalnızca akılsız bile bulmuş olsam dediklerinizi bugüne dek anımsamazdım. Kendinizle ilgiliydi sözleriniz.” Anımsamasını bekler gibi durdu; ancak onun hiçbir şey anlamadan baktığını görünce, gemilerini yakarak, “Beklediğiniz oldu mu?” diye sordu.

Buydu demek! Bir yandan ona bakarken, zihninde yanan bir ışıkla neden söz edildiğini anlamış, yavaş yavaş yüzüne dolan kan yanaklarını tutuşturmuştu. “Demek söyledim size?” Ancak yanılmış olabileceği düşüncesiyle sözünü bitirmeden durakladı; kendini ele vermek istemiyordu.

“Kendinizle ilgili unutulmaz bir şey söylediniz bana. Demek istediğim, insan sizi anımsıyorsa o dediğinizi de doğallıkla anımsar. Bunun için sordum, sözünü ettiğiniz o şey oldu mu?” Genç kadın gülümsüyordu.

Ah, işte o zaman anladı, ama şaşırıp kalmış, hem de çok utanmıştı. Aynı zamanda gördü ki, genç kadın onun adına üzülüyor, bu konuyu açmakla doğru yapmadığını düşünüyordu. Marcher yapılanın, kendisini şaşırtmakla birlikte, yanlış bir iş olmadığını sezdi hemen. Tam tersine, ilk küçük sarsıntı geçtikten sonra, genç kadının bilmesi, biraz garip ama tatlı bir duygu uyandırdı içinde. Demek kendi dışında gizini bilen biri daha vardı yeryüzünde; genç kadın bunca yıldır sahipti bu gize, ama onu her nasılsa dışarıya vurduğu gerçeği kendi aklından silinmişti. Aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi davranamayışlarına şaşmamak gerekirdi o zaman. Sonunda, “Ne demek istediğinizi anladım sanıyorum” dedi, “yalnız size bu kadar açıldığımı garip bir biçimde unutmuşum.”

“Başka birçok kişiye daha açıldığınızdan olmasın?”

“Başka hiç kimseye açılmadım. O günden bu yana tek bir varlığa söylemedim.”

“Demek bilen bir ben varım?”

“Yeryüzünde bunu bilen tek kişi sizsiniz.”

Genç kadın çabucak yanıtladı: “Eh, ben de hiç konuşmadım. Bana söylediğiniz şeyden kimseye, ama kimseye hiçbir zaman söz etmedim.” Onun kendisine bakışı tam anlamıyla inandırıcıydı. Bu son sözleri üzerine gözleri karşılaştığı zaman Marcher’ın içinde en ufak bir kuşku bile kalmadı. Genç kadın daha sonra ekledi: “Hiçbir zaman da söylemeyeceğim.”

Bu sözleri ciddi, nerdeyse aşırı ciddi bir tavırla söylemesi genç kadının onunla alay etmediğini gösteriyor, onu rahatlatıyordu. Onun için yepyeni bir lüks olmuştu bu nedense, daha doğrusu, genç kadının gizini öğrenmesinden bu yana sahip olduğu bir lüks. Alaycı bir tavır takınmadığına göre demek anlayışla karşılıyordu onu; bu da onca zamandır sahip olmadığı bir şeydi. Bugün olsa ona açılmayı aklından bile geçirmeyeceğini seziyordu ama geçmişteki bir rastlantıyla bir kez bunu yapmış olması şimdi çok güzel işine yarayabilirdi.

“Gene de söylemeyiniz öyleyse. Bu durumda çok iyiyiz.” Gülerek yanıtladı onu genç kadın: “Sizce iyiysek, bence de öyledir” dedi. Sonra ekledi: “Demek bugün de aynı duyguyu besliyorsunuz?” Çok şaşırtıcı olmasına karşın onun kendisiyle gerçekten ilgilendiğini kabul etmemek olamazdı. Öyle uzun bir süredir, berbat bir yalnızlık içinde bulunduğunu düşünmüştü ki... Ama bakın hiç de yalnız değildi. Sorrento vapurunda geçen o anlardan sonra bir saat için bile yalnız kalmamıştı anlaşılan; yakışıksız gerçek, kendisinin bağlılıkta kusur etmesi nedeniyle genç kadının yalnız kalmış, yalnız bırakılmış olmasıydı; ona bakarken bunu anlar gibi oluyordu. Düşüncesini ona söylemek ondan bir istekte bulunmaktan başka hangi anlama gelebilirdi ki? Genç kadın cömertçe bu isteği karşılamış, ama kendisi, ikinci bir görüşme yer almadığına göre, en azından o anı anımsamak, aynı ruhla karşılık vermek yoluyla bile olsa ona teşekkür etmemişti. İstediği şey başlangıçta yalnızca ona gülmemesi olmuştu. Gülmemişti genç kadın, güzel bir davranışla on yıl süreyle gülmemişti. Şimdi de gülmüyordu. Böylece sonsuz bir gönül borcu vardı ona şimdi. Yalnız bu yüzden bile olsa onun gözüne o zaman nasıl göründüğünü anlaması gerekliydi: “Size ne anlattım?” diye sordu.

“O duygunuz konusunda mı? Çok basit. Dediniz ki, kendinizi bildiniz bileli içinizdeki en köklü duygu, başına ender, garip bir olay gelmek üzere seçilmiş biri olduğunuz duygusuydu; bunun çok önemli, korkunç bir şey olacağı önsezisini kemiklerinizde taşıyordunuz; belki sizi yıkıp altüst edecek bir şeydi bu.”

John Marcher sordu: “Siz buna mı çok basit diyorsunuz?”

Genç kadın düşündü: “Belki siz konuşurken bu duyguyu anladım gibi geldi de ondan.”

Marcher sevinerek sordu: “Demek anlıyorsunuz?”

Genç kadının iyi yürekli bakışları gene onun üzerindeydi: “Bu inancınız şimdi de sürüyor mu?” dedi.

Marcher umarsız bir ah çekti. Söylenecek o kadar çok şey vardı ki. Genç kadın açıkça, “Olacak olan şey her neyse henüz olmamış” dedi.

Marcher artık tümüyle teslim olduğunu gösteren bir tavırla başını salladı:

“Henüz olmadı. Yalnız biliyorsunuz, bu benim yapacağım, başaracağım, toplumda kendimi göstermeme, hayranlık kazanmama neden olacak bir şey değil. Böylesine eşek değilim. Keşke olsaydım.”

“Yalnızca başınıza gelecek bir şey bu, öyle mi?”

“Eh, diyelim ki, olmasını bekleyeceğim, karşılaşmak, yüz yüze gelmek zorunda olduğum bir anda yaşamımda patlak verdiğini göreceğim, belki tüm bilincimi, belki beni yok edecek olan ya da belki yalnızca dünyamı kökünden sarsarak her şeyi değiştirip ortaya çıkan sonuçlarla bunlar ne olursa olsun beni baş başa bırakacak bir şey.” Bunların tümünü duyduğu halde gene de genç kadının gözlerinde alay ışığı yanmadığını gördü Marcher.

“Bu anlattığınız, çoğu kişinin yakından tanıdığı aşık olma beklentisi ya da en azından tehlikesi olmasın?”

John Marcher düşündü:

“Bunu daha önce sordunuz mu bana?”

“Hayır. O zamanlar bu kadar rahat değildim. Ancak şimdi bana böyle geliyor.”

Marcher bir an durduktan sonra dedi ki:

“Size öyle gelmesi doğal. Doğallıkla bana da öyle geliyor; kuşkusuz beni bekleyen bundan başka bir şey olmayabilir. Yalnız, düşünüyorum da, böyle olsaydı şimdiye kadar bilirdim.”

II

“Aşık oldunuz da ondan mı?” Marcher’ın kendisine sessizce baktığını görünce ekledi: “Aşık oldunuz ve bu sizin için öylesine bir yıkım, o kadar büyük bir olay olmadı, öyle değil mi?”

“İşte görüyorsunuz buradayım; yıkılıp altüst olmuş değilim.”

May Bartram, “O zaman aşk değilmiş” dedi.

“Eh, en azından ben böyle düşündüm. Öyle sandım, şu ana kadar da öyle sanıyorum. Hoştu, tatlıydı, çok acı verdi; ancak garip değildi. Benim olayım'ın olacağı gibi değildi.”

“Yalnız size özgü bir şey istiyorsunuz demek, öyle bir şey ki, kimse bilmesin ya da sizden başka kimsenin başından geçmiş olmasın.”

“Söz konusu olan benim ne istediğim değil. Tanrı bilir hiçbir isteğim yok benim. Bir türlü yakamı bırakmayan, bugünden yarına birlikte yaşadığım bu kavram söz konusu olan.”

Bunları öyle açık seçik, tutarlı bir biçimde söylemişti ki, yarattığı etkinin güçlendiğini görebiliyordu. Genç kadın şimdiye dek ilgi duymadıysa bile bundan sonra ilgilenecekti.

“Yaklaşan bir şiddet olayı var gibi mi geliyor size?”

Bu konudan yeniden söz etmenin şimdi de Marcher’ın hoşuna gittiği belliydi:

“Şiddet olayı olarak ortaya çıkması gerekmez diye düşünüyorum. Doğal olarak gelecek ve kuşkusuz en önemlisi, onu tanımakta yanılmayacağım. O şey diye niteliyorum onu düşüncelerimde. O şey kendiliğinden doğal bir görünüşe sahip olacak.”

“O zaman nasıl olur da garip görünür?”

“Bana garip görünmeyecek.”

“Kime garip görünecek o zaman?”

Sonunda o da gülümsedi: “Eh, size diyelim.”

“Ah, demek ben orada olacağım?”

“Oradasınız zaten... Bildiğinize göre.”

“Anlıyorum.” May Bartram biraz düşündükten sonra ekledi: “Yalnız o yıkım sırasında orada olacak mıyım demek istiyorum.”

Bunun üzerine bir an için hafifliği bırakıp ciddileştiler; uzun bir bakış sanki onları bir arada tuttu. Marcher, “Bu size bağlı” dedi. “Benimle birlikte beklerseniz...”

“Korkuyor musunuz?”

Marcher konuşmasını sürdürüyordu: “Şimdi beni bırakmayın.”

“Korkuyor musunuz?” diye yineledi genç kadın.

Marcher onu yanıtlamadan gene sözünü sürdürdü: “Aklımı kaçırdığımı mı sanıyorsunuz? Zararsız bir deliden başka bir şey değil miyim gözünüzde?”

May Bartram, “Hayır” dedi, “sizi anlıyorum. Size inanıyorum.”

“Demek bu benim zavallı saplantımı karşılayan bir gerçeğin bulunabileceğini seziyorsunuz?”

“Bir gerçek olabilir, evet.”

“O zaman benimle birlikte beklersiniz, değil mi?”

Duraksadı; sonra üçüncü kez aynı soruyu sordu: “Korkuyor musunuz?”

“Napoli’de size korktuğumu söylemiş miydim?”

“Hayır. Bu konuda bir şey demediniz.”

“O zaman bilmiyorum demektir. Bilmek de isterim. Bunu bana siz söylersiniz. Benimle beklerseniz korkup korkmadığımı göreceksiniz.”

“Çok iyi öyleyse.” Bu sırada yeniden yürümeye başlayarak odanın öbür ucuna gelmişlerdi. Kapıdan çıkmadan önce vardıkları anlaşmayı tam bir sonuca bağlamak istercesine durakladılar. May Bartram, “Sizinle bekleyeceğim” dedi.

III

Genç kadının “bilmesi”, bilip de onu alaya almaya ya da ele vermeye kalkışmamasıyla kısa sürede aralarında oluşan bağ, Weatherend’deki öğleden sonrayı izleyen yıl içinde buluşma fırsatlarının sık çıkmasıyla daha da güçlendi. Daha sık bir araya gelmelerini sağlayan olay genç kadının annesinin ölümü üzerine kanadının altına sığındığı büyük teyzesinin, malikanenin sahibi değil, yalnızca yeni sahibinin annesi olduğu halde, yüksek perdeden konuşması, çabucak kızmasıyla büyük evdeki üstün konumunu korumayı başaran bu çok yaşlı hanımın ölümüydü. Yaşlı teyzenin tahtından inmesi ancak ardından birçok değişiklik getiren ölümüyle oldu; özellikle Marcher’ın uzmanlaşmış dikkatine ilk bakışta, parasal bağımlılıktan dolayı gururu incindiği halde bunu belli etmeyen biri gibi görünen genç kadının yaşamında değişiklik yaptı bu ölüm. Bayan Bartram’ın incinen gururunun verdiği acının Londra’da küçük bir yuva edinmekle dindiğini düşünen Marcher çoktandır bilmediği bir rahatlama duyuyordu. Teyzesinin son derece karışık vasiyetnamesinde genç kadına bu lüksü ucu ucuna sağlamaya yetecek kadar gelir ayrılmış, o da pek uzun zaman alan işlemler çözümlenmeye başladığında, mutlu olayın ufukta belirdiğini Marcher’a bildirmişti. O günden önce de görmüştü onu Marcher; hem genç kadın yaşlı hanımın yanında birkaç kez kente indiğinde, hem de kendisi, konukları ağırlamanın çekici bir yanı olarak Weatherend’i kullanmayı uygun bulan dostlarını bir kez daha görmeye gittiği zaman. Bu dostlar onu gene Weatherend’e götürmüşler; o da gene sessiz bir yerde Bayan Bartram’la baş başa kalmayı başarmıştı. Londra’da da birkaç kez teyzesinden kısa bir süre ayrılmaya kandırmıştı onu. Böyle zamanlarda Ulusal Galeri’ye, South Kensington Müzesi’ne gitmişler, buralarda, canlı örnekler arasında genellikle İtalya’dan konuşmuşlar, ancak ilk başta olduğu gibi gençlik, cahillik günlerinin havasını geri getirmeye çalışmamışlardı. Bu havayı canlandırmak Weatherend’deki o ilk gün amacına ulaşmış, onlara yeterince yardım etmişti; öyle ki Marcher’a göre şimdi derenin kaynak suları başında dolanıp durmuyorlardı artık; içinde bulundukları tekne güçlü bir akıntıyla itilip ilerlemekteydi.

Tam anlamıyla akıntıya kapılmış gidiyorlardı ikisi birlikte; dostumuz hem bunu, hem de nedenin genç kadının sahip olduğu bilginin gömülü hazinesi olduğunu aynı açıklıkla anlıyordu. Bu küçük gizli hazineyi, toprağa gömdükten sonra unuttuğu bu değerli nesneyi, gene kendi elleriyle kazıp gün ışığına çıkarmış, daha doğrusu, sıkı ağızlılıklarıyla, özel yaşamın saklılığına önem vermelerinden oluşan donuk aydınlığın erişebileceği bir yere getirip bırakmıştı. Eşsiz bir talihle buraya şimdi yeniden toslamış olması onu başka her şeye karşı ilgisiz bir duruma getirmişti; unutkanlığının bu rastlantının tatlılığını, gelecekte ona sağlayacağını umduğu rahatlığı nasıl taptaze korumaya yaradığını düşünmeye bu kadar çok zaman ayırmasa, hangi garip rastlantıyla belleğinde böyle bir boşluğun bulunabildiğini düşünmeye daha çok zaman ayıracaktı kuşkusuz. Kimsenin “bilmesini” tasarlamamıştı, çünkü o böyle şeyleri söyleyenlerden değildi. Söylemesi olanaksızdı, çünkü soğuk dış dünyanın bunu ancak alayla karşılaması beklenebilirdi. Ama değil mi ki gizemli bir yazgı bir kez ağzını açtırıp konuşturmuştu onu, şimdi bunu tüm susmasının bir karşılığı olarak alıp, olabildiğince ondan yararlanmaya bakabilirdi. Gizini bilenin tastamam bilmesi gereken kimse olması, çekingenliği nedeniyle önceleri düşünemediği ölçüde hafifletiyordu bu gizi taşımanın yükünü. May Bartram’ın yanılmadığı açıktı, çünkü... Çünkü oradaydı işte. Onun bilmesi her şeyi yalın bir biçimde kesinleştiriyordu; May yanılmış olsa Marcher o zamana dek kesinlikle anlardı bunu. Kendi durumunda, May’i yalnızca gizini paylaşan, tüm ışığını yalnız ve yalnız onun yazgısına duyduğu ilgiden, ona acımasından, gösterdiği anlayıştan, ciddiliğinden, onu gülünçlerin en gülüncü saymaya razı olmayışından alan biri olarak görmek eğilimi vardı kuşkusuz. Onun kendisi için taşıdığı değerin, çok güzel bir biçimde kendisine sağladığı bu koruma ve kollama duygusundan kaynaklandığını fark ettiğinden, genç kadının da, bir arkadaş olarak, ilgilenilmesi gereken, kendine göre bir yaşamı, onun da başına gelebilecek olaylar bulunduğunu unutmamaya özen gösteriyordu Marcher. Bu konuda bilincinde belli bir uçtan bir anda ötekine geçişle simgelenen son derece dikkat çekici bir şey oldu.

Gizini kimse bilmediği sürece kendini dünyanın bencillikten en uzak insanı saymıştı; yoğun yükünü, gerilim içindeki sonsuz bekleyişini sessizce taşıyan, dilini tutup bu konuda, bunun yaşamı üzerindeki etkisi konusunda başkalarına hiçbir şey göstermeden, onlardan hiçbir ödün beklemeyip, kendisinden tüm ödünleri veren bir insan. Özellikle bir türlü durup oturamadıklarını söyleyen kimseleri dinlerken bazen konuşmaya can attığı halde konuşmamış, insanları cin çarpmış birini tanımak garipliğiyle karşı karşıya bırakarak tedirgin etmemişti. Kendisi gibi yaşamlarında bir saat için bile “durup oturmak” nedir bilmeseler, işte o zaman anlarlardı bunun ne demek olduğunu. Gene de, bunu anlatmak ona düşmediğinden, yeterince saygı göstermişti onları dinlerken; davranışlarının belki biraz renksiz ama bu denli terbiyeli olması bundandı; en önemlisi açgözlü bir dünyada efendice, dahası, aslında biraz da görkemli bir tutumla, bencillikten uzak kalmış bir insan sayabilmesiydi kendini. Bizim belirtmek istediğimiz nokta, kişiliğinin bu yönüne gereken değeri verdiğinden, şimdi tam bu noktada yanılgıya düşmek tehlikesinin boyutlarını görebilmesiydi; bu yanılgıya düşmemek için her zaman tetikte bulunacağına kendi kendine söz verdi. Gene de birazcık bencil olmaya iyice hazırdı. “Birazcık” kısaca, May Bartram’ın zaman içinde kendisine izin verdiği ölçüde, anlamına geliyordu. Hiçbir zaman en ufak bir zorlamaya başvurmayacak, onun haklarına saygı hem de en üstün saygı sınırlarının nereden geçmesi gerektiğini hep göz önünde tutacaktı. İlişkilerinde genç kadının işlerinin, gereksinmelerinin, garipliklerinin onlara bu adın kapladığı geniş alanı tanımaya kadar vardırıyordu işi hangi başlıklar altında yer alacağını iyice belirleyecekti. Bütün bunlar ilişkinin kendisini ne ölçüde kaçınılmaz gördüğünü gösteriyordu. Bu konuda yapılacak fazla bir şey yoktu. İlişki vardı; bu ilişki Weatherend’deki sonbahar ışığı altında genç kadın Marcher’ın içine işleyen o ilk soruyu sorduğu an birden filizlenmişti. Büyük ölçüde üzerine oturduğu temele bakılırsa bu ilişki gerçekte ikisinin evlenmesi biçiminde olmalıydı. Ancak işin kötü yanı, gene aynı temelin evlenmeyi tümüyle engellemesiydi. Marcher’ın inancı, korkusu, kısaca saplantısı, bir kadını paylaşmaya çağıracağı bir ayrıcalık olmaktan uzaktı; onun derdi buydu işte. Ayların, yılların dolambaç ve dönemeçlerinde onu bekleyen şöyle ya da böyle bir şey vardı, tıpkı ormanda pusuya yatmış bir canavar gibi. Yazgı pusudaki canavarın Marcher’ı öldürmesi miydi, yoksa onun tarafından öldürülmesi mi, pek önemli değildi. Kesin olan nokta yaratığın önlenemez saldırısıydı; bundan alınacak kesin ders de, duyarlı bir erkeğin kaplan avına çıkarken yanında bir bayanı götürmeyeceğiydi. Yaşamının nasıl olacağını düşünürken sonunda böyle bir imgeye ulaşmıştı Marcher.

Gene de başlangıçta, şurada burada birlikte bulundukları saatlerde olayın bu yönünü konuşmamışlardı; bu da gösteriyordu ki Marcher kendine yakışan bir tutumla, her zaman bu konunun açılmasını beklemediğini, dahası bunu istemediğini belli etmişti genç kadına. Bir insanın görünüşünde böyle bir özelliğin bulunması sırtında kambur taşıması gibi bir şeydi. Kamburun yarattığı başkalık, bundan hiç söz edilmese bile, günün her anında vardı. İnsanın kambur biri gibi konuşması doğaldı, çünkü en azından bir kambur yüzüydü taşıdığı. Bu böylece kaldı; genç kadın da onu gözlüyordu; ancak insanlar genellikle sessizlikte en iyi gözlerler; bu ikisinin tuttuğu nöbette de sessizlik egemen olacaktı; yalnız Marcher aynı zamanda, gergin, asık suratlı bir adam olmayı da istemiyordu. Başkalarına fazlasıyla gergin, asık suratlı göründüğünü kestirebiliyordu. Bilen tek insanın yanında ise en doğrusu rahat ve doğal davranmaktı konuya değinmekten sakınıyor görünmektense değinmeli, değiniyor gibi görünmektense o sözü hiç açmamalı, ne olursa olsun, bilgiç, bozguncu bir hava takınmayıp, içtenliği, dahası şakayı elden bırakmamalıydı. Örneğin, Bayan Bartram’a şaka yollu, onun Londra’da ev almasından bu denli etkilendiğine göre, tanrıların kendisi için sakladığı büyük olayın belki de bundan başka bir şey olmadığını yazması kuşkusuz böyle bir düşünceden kaynaklanmaktaydı. O zamana dek yeniden değinmeye gerek duymadıkları bu konuya şimdi ilk kez değiniyorlardı; ancak genç kadın yanıtında, haberi verdikten sonra, böylesine özel bir bekleyişin en sonunda bu denli önemsiz bir doruğa erişmesini hiç de doyurucu bulmadığını yazmış, Marcher’ın neredeyse “Acaba kendimde gördüğüm başkalık kavramından ötede bir başkalık mı buluyor bende?” diye düşünmeye başlamasına neden olmuştu. Her ne hal ise, Marcher zaman geçtikçe yavaş yavaş şunu fark edecekti: Genç kadın, bildiği ve yılların kutsamasıyla aralarında artık yalnızca onun “asıl gerçeği” diye sözü edilen şeyin ışığı altında onun yaşamına bakıyor, onu yargılıyor, ölçüp biçiyordu. Bu şeyi Marcher kendi kendine hep böyle nitelemişti, ancak genç kadın öyle sessizce benimseyivermişti ki bu sözü, Marcher, aradan geçen bir dönemin ardından geri dönüp baktığında,

May’in hangi anda, düşüncesinin sanki içine işlediğini ya da o güzel hoş gören tavrını bırakıp, daha da güzel olan inanan tavrını takındığını kestiremiyordu.

May’i her zaman kendisini yalnızca zararsız bir deli gibi görmekle suçlayabilirdi; kapsadığı geniş alan nedeniyle bu açıklama sonunda onun için arkadaşlıklarını tanımlamanın en kolay yoluydu. Evet, May’e göre bir tahtası eksikti onun, ama gene de ondan hoşlanıyor, tüm dünyaya karşın parasız çalışsa da oldukça iyi vakit geçiren biri oluyor, daha yakın başka bağların yokluğunda, aklı başında iyi yürekli bir bakıcı konumunda hiç de saygınlıktan yoksun sayılmayacak bir iş görüyordu. Başkaları Marcher’ın garipliğini görüyorlardı elbet; ancak ne bakımdan garip olduğunu, en çok da hangi nedenle garip olduğunu bilen bir o vardı; işte onun Marcher’ın ardında saklandığı peçenin kıvrımlarını gerektiği biçimde düzenleyebilmesi bundandı. Marcher’dan gelen her şeyi olduğu gibi, onun bu neşeli halini de değil mi ki aralarında neşe yerine geçmesi gereken bir bu vardı May öylece kabulleniyordu; ancak genç kadının dokunuşundaki yanılmazlık, sonunda onu ne ölçüde inandırmayı başardığı konusundaki sezgisini haklı çıkarıyordu. En azından May, hiçbir zaman onun yaşamındaki gizi, “senin asıl gerçeğin” sözlerinden başka türlü dile getirmiyor, dahası bunu kendi yaşamındaki giz olarak göstermenin harika bir yolunu buluyordu. Marcher’ın genç kadının kendisine hoşgörüyle baktığını sürekli olarak duyumsaması da böyle oldu; bu bakışa genellikle hoşgörüden başka bir ad vermek zordu. Marcher kendini hoş görüyordu ama May tam tamına daha çok hoş görüyordu onu; nedeni de bir parça durumu ondan daha iyi görebilecek bir konumda bulunmasıydı; bu konumda Marcher’ın talihsiz sapıklığının tuttuğu yolu, onun kendisinin ulaşamayacağı yerlere varıncaya dek izleyebiliyordu. Marcher kendi duygusunu biliyordu; May bunu bildiği gibi, dışardan bakılınca Marcher’ın nasıl göründüğünü de biliyordu. Marcher yapmaktan sinsice alıkonulduğu önemli işleri tek tek sayabilirdi, ama May bunların tutarını hesaplayabildiği gibi, ruhunda daha hafif bir yük taşısa, Marcher’ın daha neler yapabileceğini de anlıyor, böylelikle de onun, akıllılığına karşın, başarısız bir insan olduğunu ortaya çıkarıyordu. Hepsinden de çok, Marcher’ın devlet dairesindeki işine gitmek, babadan kalma az buçuk gelirle, kitaplığıyla, çağrılarını kabul ettiği, karşılık verdiği Londralı insanlarla ilgilenmek gibi, biçimsel davranışlarının altında yatan ve bunların hepsine egemen olan, tüm davranışlarını, davranış sayılabilecek küçücük şeyleri, upuzun bir ikiyüzlülük hareketine dönüştüren, uzak ilgisizliğinin gizine de sahipti May. Sonunda Marcher, üzerinde yapay bir toplumsal gülümseme bulunan bir maske taşımaya başlamıştı; bu maskenin göz deliklerinin ardından ifadeleri yüzün öteki çizgileriyle hiç uyuşmayan gözler bakıyordu. Budala dünyanın yıllar sonra bile yarım yamalak olsun keşfedemediği buydu işte; yalnız May Bartram bunu anlamış, anlatılmaz ustalıkla da, aynı anda ya da yalnızca sırasıyla, hem karşıdan gözlerini Marcher’ınkilerle karşılaştırmış, hem de sanki onun omzunun üstünden bakarak kendi görüş alanıyla deliklerden bakan gözlerininkini birleştirmeyi başarmıştı.

İkisi de yaşlanırken, May, Marcher’la birlikte işte böyle bekledi; işte gene böyle bu ilişkinin kendi yaşayışına biçim vermesine göz yumdu. Uzak bir ilgisizlik zamanla onun da yaşam biçimlerinin altına yerleşmiş, onun da toplumsal davranışları gerçek kişiliğini yansıtmaz olmuştu. Onun kişiliğine ilişkin söylenebilecek tek bir değişmez gerçek vardı; onu da doğrudan doğruya kimseye, hele John Marcher’a hiç açıklayamazdı. Genç kadının tüm tutumuyla dile getirdiği bir anlam vardı ama Marcher anlaşılan bunu ancak kalabalık etmesin diye bilincinden çıkarıp atması gereken pek çok şeyden biri olarak algılayabiliyordu. Üstelik, Marcher’ın kendisi gibi “asıl gerçek”leri uğruna özveride bulunmak zorunda kaldıysa bile kabul etmeliydi ki May elde edeceği karşılığın çok daha çabuk, çok daha doğal bir biçimde geleceğini düşünmüş olabilirdi. Bu Londra günlerinde bir yabancının ikisini dinlerken hiç de kulak kabartmak gereğini duymayacağı uzun dönemler oldu; öte yandan asıl gerçeğin her an su yüzüne çıkabileceği zamanlarda onları bir dinleyen olsa neden söz ettikleri konusunda meraka kapılırdı. Yaşadıkları çevrenin neyse ki akıllı bir toplum olmadığına çoktandır karar vermişlerdi; bunun onlara sağladığı hareket rahatlığı da aralarında fazlaca konuşulan konulardan biriydi. Gene de, çoğunlukla May’in bir sözünün etkisiyle durumun nerdeyse yeni baştan ele alındığı anlar oluyordu. May kuşkusuz aynı düşünceleri yineliyordu ama çok uzun aralıklarla: “Biliyorsun ki bizi kurtaran şey çok alışılagelmiş bir görünüşümüz bulunması: Arkadaşlıkları öylesine gündelik bir alışkanlık haline gelip de onsuz yapamayan ya da hemen hemen yapamayan, bir kadınla bir erkek.” Örneğin bu May’in, değişik zamanlarda değişik gelişmelere yol açmakla birlikte, oldukça sık söylemek durumunda kaldığı bir sözdü. Bizi asıl bu konuşmanın May’in doğum günü dolayısıyla Marcher’ın ona gittiği öğleden sonra aldığı yön ilgilendiriyor. Bu yıldönümü koyu sisli, genellikle karanlık bir pazar gününe rastlamıştı; ancak artık May’i aralarında yüz tane küçük gelenek yerleştirecek kadar uzun süredir tanıyan Marcher gene de alışılmış armağanını alıp gelmişti. Doğum gününde ona verdiği bu armağan, Marcher’ın gerçek bir bencillik içine gömülmediğini kendi kendine göstermesine yarayan kanıtlardan biriydi. Çoğunlukla önemsiz, ufacık bir şeydi aldığı ama her zaman kendi türünün iyilerindendi; hem de bunlar için ödediği ücretin her zaman ödeyebileceğini düşündüğünden fazla olmasına dikkat ederdi. May dedi ki: “Görüyor musun, alışkanlığımız seni kurtarmaya yarıyor; çünkü sıradan kimselerin gözünde senin öteki erkeklerden ayırt edilmemeni sağlıyor. Genellikle erkeklerin en değişmez niteliği nedir? Ne olacak, sıkıcı kadınlarla sonsuz vakit geçirme yetenekleri; sıkılmadan diyemem, ama sıkıldıklarına aldırmadan, sıkılıp da oradan teğet geçme gereğini duymadan zamanlarını harcayabilmeleri ki bu da aynı şey. Ben de senin can sıkıcı kadınınım; kilisede Tanrı’nın senden esirgememesini dilediğin gündelik ekmeğinin bir parçası. Her şeyden çok senin izini örten bu işte.”

Can sıkıcı kadını, kendisini sık sık bu denli eğlendirebilen Marcher sordu: “Peki, senin izini örten nedir? Başkalarının gözünde şu ya da bu biçimde beni kurtardığını söylemekle ne demek istediğini anlıyorum; bunu her zaman anladım zaten. Yalnız, seni kurtaran nedir? Bilir misin, ben bunu sık sık düşünürüm.”

May kimi zaman kendisi de, ama değişik bir biçimde, aynı şeyi düşünüyormuş gibi ona baktı: “Başka insanların gözünde mi demek istiyorsun?”

“Yani benimle öyle içlidışlısın ki benim seninle böylesine içlidışlı olmamın bir çeşit sonucu olarak. Demek istediğim, sana böylesine büyük değer vermem, benim için tüm yaptıklarının fazlasıyla bilincinde olmam. Kimi zaman kendi kendime sana haksızlık edip etmediğimi soruyorum. Seni bu ölçüde bulaştırmam, ilgilendirmem diyebilirim, doğru mu acaba? Sanki başka bir şey yapmaya zamanın olmadı diye düşüneceğim geliyor.”

“İlgilenmekten başka bir şey yapmaya mı? İnsan daha ne ister ki? Çok önce karar verdiğimiz gibi seninle birlikte ‘beklemekteysem’, beklemek zaten her zaman tümüyle kendini vermektir.”

John Marcher, “Çok doğru” dedi. “Şendeki merak duygusu olmasaydı!.. Ama zaman geçtikçe bazen merakına pek bir karşılık alamadığını düşünmüyor musun?”

May Bartram biraz durakladı: “Bunu bana sakın senin merakının yeterince karşılığını bulmadığını duyumsadığın için soruyor olmayasın? Bunca zaman beklemek zorunda kaldığın için, demek istiyorum.”

Onun ne demek istediğini o kadar iyi anlıyordu ki! “Bir türlü olamayan şeyin olmasını beklediğimden mi? Canavarın çıkıp üstüme atlamasını beklediğimden mi? Hayır. Bu konuda eskiden nerdeysem gene oradayım. Benim seçme hakkım olan, değişiklik yapmayı düşünebileceğim bir olay değil bu. Tanrılara kalmış bir iş. Her insan kendi yasasının boyunduruğu altındadır; elinden bir şey gelmez. Yasanın ne gibi bir biçim alacağı, nasıl işleyeceği, yaşamın kendi bileceği bir şeydir.”

Bayan Bartram yanıtladı: “Evet, yazgının önüne geçilmez elbet; yazgı hep kendi biçiminde, kendi bildiği yoldan gelir, geldi. Yalnız, biliyorsun, seninkisi... Öylesine olağanüstü, ne desem, öylesine sana özgü bir şey olacaktı ki!”

Bu sözlerdeki bir şey Marcher’ın kuşkuyla ona bakmasına neden oldu: “‘Olacaktı’ diyorsun, sanki içten içe kuşkulanmaya başlamışsın gibi” dedi.

“Aman!” diyerek belli belirsiz karşı çıktı May.

Marcher konuşmayı sürdürdü: “Artık bir şey olacağına inanmıyormuşsun gibi konuştun.”

May başını yavaşça ama anlaşılmaz bir biçimde salladı:

“Benim düşüncemden çok uzaksın.”

Marcher gözlerini ondan ayırmıyordu:

“Ne oluyor öyleyse sana?”

Bir kez daha duraksadıktan sonra May, “Şu oluyor: Merakımın fazlasıyla giderileceğinden şimdi her zamankinden çok eminim” dedi.

Artık açıkça ciddileşmişlerdi; Marcher yerinden kalkarak yıllar yılı o kaçınılmaz konusunu getirdiği bu küçük konuk odasında bir kez daha dolandı; çok yakın arkadaşlıklarının her çeşnisini tattığını söyleyebileceği bu odadaki nesnelerin her biri ona kendi evinin eşyaları gibi tanıdık geliyordu; gelip geçen memur kuşaklarının eski yazıhanelerdeki masaları dirsekleriyle aşındırması gibi, Marcher da bu odadaki halıları tedirgin adımlarıyla aşındırmıştı. Onun sinirli ruhsal durumlarının gelip geçen kuşakları orada çalışmış tüm orta yaşının tarihçesini yazmıştı buraya. Arkadaşının az önce söylediği bir sözün etkisiyle nedense bunları daha çok fark ettiğini anladı; bir an sonra da onun önünde yeniden durarak, “Korkmaya başladığın için olmasın sakın?” dedi.

May, “Korkmak mı?” diyerek sözcüğü yinelerken, Marcher bu soru üzerine onun renginin biraz attığını düşündü; belki bir gerçeğe parmak basmış olabileceği düşüncesiyle çok sevecen bir tavırla açıkladı: “Anımsarsan sen bunu bana çok önce, Weatherend’deki o ilk gün sormuştun.”

“Ah, evet, sen de bana korkup korkmadığını bilmediğini söylemiş, ‘Kendin görürsün’ demiştin. O kadar çok zaman geçtiği halde o günden beri bu konuda pek bir şey konuşmadık.”

“Tastamam öyle” diyerek araya girdi Marcher: “Uluorta konuşulmayacak nazik bir konuymuş gibi. Sanki üzerine gidersek korktuğum ortaya çıkabilirmiş gibi. Çünkü o zaman ne yapacağımızı pek bilemezdik, öyle değil mi?”

May’in o anda bu soruya verilecek yanıtı yoktu: “Korktuğunu düşündüğüm günler oldu. Ancak, hemen her şeyi düşündüğümüz günler oldu elbet.”

Marcher, “Her şeyi, ah!” diyerek yarım kalmış bir iç çekmesiyle yavaşça inledi; onlardan hiç ayrılmayan düşlem sanki ilk kez şimdi böylesine açık seçik gösteriyordu yüzünü. Tıpkı canavarınki gibi kızgın gözlerle beklenmedik anlarda belirivermesine, o kadar alışkın olduğu halde bu yüz şimdi bile Marcher’ın varlığının derinliklerinden gelen bir iç çekmesine neden olabiliyordu. İkisinin birlikte ilk günden bu yana düşündükleri her şey birden üstüne geldi; geçmiş yalnızca kısır düşüncelere indirgenmişti sanki. Bu odanın şu anda dopdolu göründüğü şey buydu: bir merak durumunun dışında her şeyin yalınlaştırıldığı bir yerdi burası. Merak ancak çevresindeki boşluğa asılı kalmış gibi görünmekle sürdürüyordu varlığını. Marcher’ın ilk korkusu bile, korkuysa bu, çölün boşluğunda yitip gitmişti. “Sanırım şimdi korkmadığımı görüyorsun artık” dedi.

“Görebildiğim kadarıyla, tehlikeye alışmakta eşsiz bir başarıya ulaşmış bulunuyorsun. Bunca zaman tehlikeye bu denli yakın yaşamakla onun varlığını duyumsamaz oldun; orada olduğunu biliyorsun ama aldırmıyorsun; geçmişte yaptığın gibi karanlıkta ıslık çalmak gereğini de duymuyorsun artık. Tehlikenin ne olduğu düşünülünce, bu davranışında kimsenin seninle boy ölçüşemeyeceğini söylemek zorundayım sanırım”

John Marcher hafifçe gülümsedi: “Kahramanca bir davranış mı bu?”

“Evet, böyle denebilir.”

Davranışına bu adı vermek onun da hoşuna gidecekti. “O zaman ben yürekli bir adamım demek?”

“Bana işte bunu gösterecektin.”

Ancak Marcher gene de merak ediyordu: “Ama yürekli adam neden korktuğunu ya da neden korkmadığını bilmez mi? Görüyorsun, ben bunu bilmiyorum. Açık seçik görmüyorum, adını koyamıyorum. Bütün bildiğim tehlikede olduğum.”

“Evet ama bu kadar... Nasıl desem? Doğrudan doğruya tehlikede, tehlikeyle böylesine iç içe. Bu yeterli olmalı.”

“Bekleyişimizin sonu ya da sonucu diyebileceğimiz şeyin benim korkmayışım olduğunu düşünmen için mi yeterli?”

“Korkmuyorsun. Ancak bekleyişimizin sonu değil. Daha doğrusu senin bekleyişinin sonu değil. Daha önünde göreceğin her şey var.”

“O zaman sen neden görmeyesin bunu?” diye sordu Marcher. Bugün ta baştan beri onun kendisinden bir şey sakladığı duygusu vardı içinde; bu duygu şimdi de sürüyordu. Onda böyle bir izlenim ilk kez uyandığı için bugün önemli bir tarih oluşturdu. May’in önce yanıt vermemesiyle durum daha da dikkat çekici bir hal aldı; bu da Marcher’ın konuşmayı sürdürmesine yol açtı: “Benim bilmediğim bir şey biliyorsun sen.” Sonra, yürekli bir insan için oldukça titrek bir sesle, “Ne olacağını biliyorsun sen” dedi. May’in yüz ifadesi, susmasıyla birleşince, bir itiraftı sanki. Marcher emindi artık, “Biliyorsun ve bana söylemeye korkuyorsun. O kadar kötü bir şey ki, benim öğrenmemden korkuyorsun!” dedi.

Bütün bunlar doğruydu belki; çünkü gizlice çevresine çizdiği gizemli çizgiyi hiç beklenmedik bir anda Marcher aşmış gibi duruyordu May. Ancak öte yandan belki de o hiç korkmamıştı, belki de onca gerçekten önemli olan nokta Marcher’ın, ne olursa olsun, korkmaması gerektiğiydi. “Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceksin!” dedi.

Dediğim gibi, bütün bunlar gene de bir tarih yaratacaktı; uzun bir süre sonra bile aralarında geçen her şeyin bugüne göre ancak bir anımsama ve sonuç niteliğini taşıması gerçeği de bunu gösteriyordu. Bu konuşmanın yarattığı ilk etki, üzerinde daha az durulması, nerdeyse ters bir tepki başlatması oldu; konu sanki kendi ağırlığıyla düşmüştü; dahası Marcher sanki bencilliğe karşı ara sıra aklına gelen uyarılardan birini almış gibiydi. Bencillik etmemenin önemini, hem de genellikle çok efendice bir biçimde, bilincinde koruduğunu düşünüyordu. Bu yönde işlediği günahı hemen terazinin öteki kefesi ağır basacak biçimde düzeltmeye çalışmaktan hiçbir zaman geri kalmadığı da doğruydu. Yaptığı bir hatayı çoğu kez arkadaşını mevsim uygunsa, operaya götürerek onarıyordu; sık sık May’in zihninin yalnız bir çeşit besinle beslenmesini istemediğini göstermeye çalışır; bu amaçla da ayın bir düzine akşamı birlikte operada görünmelerini sağlardı. Dahası bu gibi zamanlarda onu evine bıraktığında bazen, kendi deyimiyle “akşamı tamamlamak” için içeri girer, bunu ne amaçla yaptığını daha iyi anlatmak üzere, onu bekleyen, alçakgönüllü ama her zaman dikkatle hazırlanmış küçük sofranın başına otururdu. Durmadan ona kendinden söz etmemekle ne demek istediğini açıkladığına inanırdı; örneğin, bu gibi zamanlarda ikisi de piyano çalmayı bildiğinden, May’in oracıkta duran piyanosunda kimi bölümlerin birlikte üzerinden geçerler, Marcher bununla ne demek istediğini ona iyice anlattığını düşünürdü. Gene de, son doğum günündeki konuşma sırasında sorduğu ve henüz yanıt alamadığı bir soruyu ona anımsatması böyle bir akşama rastladı. “Seni kurtaran nedir?” diye sordu ona. Onu alışılmış insan tiplerinden başka türlü bir görünüşe sahip olmaktan kurtaran nedir, demek istiyordu

Marcher. May’in savunduğu gibi, Marcher’ı fazlaca göze batmaktan kurtaran şey, en önemli noktada çoğu erkeğin yaptığı gibi, yaşama yanıt olarak kendine benzer bir kadın bulup onunla bir çeşit yakınlık kurmak olmuşsa, o zaman May’in kendisi bu konuda ne yapmış, çevresinin az çok dikkatini çekmiş olması gereken yakınlıkları nasıl olup da onun hakkında çokça söz edilmesine yol açmamıştı?

“Yakınlığımız yüzünden benden fazlaca söz edilmediğini hiç söylemedim ki” diye yanıtladı onu May.

“O zaman sen ‘kurtulmadın’.”

“Benim için sorun değildi bu. Senin bir kadının vardıysa, benim de ‘erkeğim’ vardı.”

“Bu da senin ‘doğru dürüst’ bir insan sayılmana yarıyor demek istiyorsun, öyle mi?”

Ah, her zaman sanki ne çok söylenecek şey bulunurdu! “Bunun, insan olarak (çünkü bundan söz ediyoruz) senin gibi beni de ‘doğru dürüst’ biri yapmaması için neden göremiyorum” dedi May.

“Anlıyorum Elbette ‘insan olarak’ senin de bir şey için yaşadığını, yalnız benim için, benim gizim için yaşamadığını gösteriyor.”

May Bartram gülümsedi: “Senin için yaşamadığımı tam olarak gösterdiğini savunmuyorum. Burada söz konusu olan ikimizin arasındaki yakınlık.”

Onun ne demek istediğini anlayınca güldü Marcher: “Evet ama ben, senin dediğin gibi, insanların gözünde sıradan biriysem, sen de öyle değil misin? Sen benim herhangi bir erkek gibi görünmemi sağlıyorsun. Anladığım kadarıyla, gerçekten de öyle biri çıkarsam suçlanmamak için öyle mi?”

May bir kez daha sesini çıkarmadan bekledi, ama konuştuğunda yeterince açıktı sözleri: “Evet öyle. Beni tek ilgilendiren bu: Senin herhangi bir insan gibi görünmene yardımcı olmak.”

Marcher bu sözlerin değerini anladığını gerektiği gibi belirtmeye dikkat etti, “Bana karşı ne iyisin, ne güzel bir insansın! Nasıl ödeyeceğim senin hakkını?” dedi.

May, sanki seçilecek birkaç yol varmışçasına son kez, sessiz ve ciddi bekledi. Gene de, “Olduğun gibi kalarak” demekle yaptı seçimini.

İşte dönüp onun bu olduğu gibi kalmasına geldiler ve burada öyle uzun bir süre durdular ki sonunda biraz daha derinlere inmenin günü kaçınılmaz olarak geldi. Hafifliğine ve zaman zaman oldukça baş döndürücü bir boşlukta sallanmasına karşın yeterince sağlam bir yapının sürekli köprülediği bu derinlikler sırasında ikisinin de sinirlerinin sağlığı için iskandil atıp uçurumu ölçmeye çağırdı onları. Üstelik Marcher’ın, dile getirmeye cesaret edemediği bir düşünceyi kafasında sakladığını söyleyerek May’i suçlamasından bu yana geçen uzun süre içinde May’in bu ileri dönemin en önemli tartışmalarından birinin sona ermesinden hemen önce dile getirilen bu suçlamayı yadsımak gereğini duymaması da ilişkilerinde bundan sonra hep var olacak bir değişiklik yaratmıştı. Marcher birden May’in bir şey “bildiğini”, bu bildiğinin de kendisine söylenemeyecek kadar kötü bir şey olduğunu düşünmüştü. May’e, “Kötülüğü gözle görülebilecek büyüklükte olan bu şeyi benim kendiliğimden bulmamdan korkuyorsun” dediğinde, onun verdiği yanıt, hem bir yana bırakılamayacak kadar belirsizdi, hem de Marcher gibi duyarlı bir kimse için, nerdeyse yeniden yanına yaklaşılamayacak kadar da ürkütücüydü. Marcher bir açılıp bir daralan çemberler çizerek hep bu konunun çevresinde dönüp dolanıyor, May’in ne de olsa kendisinden daha iyi “bilebileceği” bir şey bulunmadığını bilmek onu bu konudan uzaklaştırmaya yetmiyordu. May kendinin de aynı ölçüde sahip olmadığı bir bilgi kaynağına sahip değildi yalnız onun sinir uçları doğallıkla daha duyarlı olabilirdi. Kadınların ilgi duydukları alanlar için geçerliydi bu elbette; söz konusu olan insanın kendisinin tahmin edemediği şeyleri onlar bulup çıkarırdı. Sinirleri, duyarlıkları, düş güçleri onlara yol gösterir, açıklamalar yapardı; işte May Bartram’ın güzelliği de kendini onun davasına böylesine adamış olmasıydı. Bugünlerde gariptir daha önce hiç duymadığı bir şeyi, kesinlikle o beklenen yıkım olmayan başka bir yıkımın sonucu olarak May’i yitirmek korkusunun içinde büyüdüğünü duyar olmuştu Marcher; bunun nedeni, bir parça, May’in birden kendisine her zamankinden daha çok yararlı görünmeye başlaması, bir parça da, gene son zamanlarda ve birdenbire, May’in sağlığının pek yerinde görünmemesiydi. Bu ana gelene dek başarıyla geliştirdiği uzak ilgisizliğin, bizim ona ilişkin tüm anlattıklarımızla göstermeye çalıştığımız ilgisizliğinin bir özelliği nedeniyle hiçbir zaman şu son durumdaki kadar güçlüklerin çevresinde yığıldığını düşünmemiş, dahası bu güçlükler yüzünden beklenen olaya gerçekten onu görüp duyacak, erişip dokunacak, yasalarının altında yaşayacak yakınlıkta olup olmadığını kendi kendine sormak noktasına hiç gelmemişti.

Zorunlu gün gelip de arkadaşı ona kanında köklü bir düzensizlikten kuşkulandığını açıklamak zorunda kaldığında, Marcher, üzerinde bir değişikliğin gölgesini, büyük bir sarsıntının soğukluğunu duydu. Birden hastalığın ağırlaştığı, felaketlerin yığıldığı kuruntusuna kapıldı; hepsinden de çok, May’in içinde bulunduğu tehlikenin doğrudan kendisi için, kişisel bir yoksunluk tehdidi oluşturduğunu düşünmeye koyuldu. Bu düşünce ona zaman zaman yeniden kazanmaktan hoşlandığı bir dinginlik duygusu getirdi aslında; çünkü şimdi bile kendisi için en önde gelen düşüncenin May’in yitirecekleri olduğunu gösteriyordu: “Ya öğrenemeden, göremeden, ölmesi gerekirse?” Hastalığın ilk aşamalarında bu soruyu ona sormak canavarlık olurdu; ancak kendi kaygısını dile getiren bu soru hemen Marcher’ın aklına gelmiş, May’e de en çok bu olasılık yüzünden acımıştı. Üstelik onun kim bilir hangi dayanılmaz aydınlanmayla bildiği bir şey varsa, ta başlangıçtan beri Marcher’ın duyduğu merakı kendi yaşamının temeli yapan May için durum daha iyi değil, daha kötüydü. Görülecek şeyi görmek için yaşamıştı o; düşlemleri gerçekleşmeden vazgeçmek zorunda kalırsa paramparça olurdu. Dediğim gibi, bu düşünceler Marcher’ın yaptığı cömertlikleri hızlandırdı, ama ne yaparsa yapsın, zaman ilerledikçe, keyfinin gitgide daha çok kaçtığını gördü. Onun için garip, düzenli bir dalga gibi geçen bu dönemin, rahatının kaçacağı tehdidini taşımasından başka, garibin garibi bir yanı da, tüm uğraşı boyunca (buna uğraş denebilirse) o güne dek rastlamadığı, kesinlikle şaşırtıcı olan tek olayı da getirmesiydi. May evine her zamankinden de iyi bakıyordu; geçmişte sevgili eski dostları Londra’nın buluşmadıkları bir köşesi kalmadığı halde, şimdi o Marcher’la hiçbir yerde buluşamadığı için, hep Marcher ona gidiyor, her zaman da onu ocağın başında, gittikçe daha az kalkabildiği derin, eski moda koltukta oturur buluyordu. Alışılmıştan daha uzun bir süre sonra bir gün gene ona gittiğinde, May’in birden düşündüğünden çok daha yaşlı göründüğünü fark ederek sarsıldı; daha sonra bu birdenbireliğin yalnız kendisi için doğru olduğunu, yalnızca şimdi buna dikkat ettiğini anladı. Yaşlı ya da hemen hemen yaşlı görünüyordu May, çünkü bunca yıl sonra yaşlanması kaçınılmazdı; May’in arkadaşı için de daha büyük ölçüde doğruydu bu. May yaşlı ya da yaşlıcaydı, John Marcher da kesinlikle yaşlıydı, ama bu gerçeği gene de kendi görmemiş, May’in ona öğretmesi gerekmişti. Duyduğu şaşkınlıklar işte bu noktada başladı; bir kez başlayınca da çoğaldıkça çoğaldı, üst üste yığıldı; sanki çok garip bir biçimde, çok önceden kalın bir demet halinde toprağa ekilip, yaşamın bu geç öğleden sonrasında, beklenmedik şeylerin artık bulunmadığı bir zamanda, yeşermeleri için saklanmıştı bu şaşkınlıklar.

Bunlardan biri, başına gelecek büyük kaza yalnızca bu hoş kadının, bu iyi dostun şimdi ölüp ondan uzaklaştığını görmeye mahkûm olmak mıydı, diye gerçek bir merakla sorarken yakalamasıydı kendini. Şimdiye dek düşüncelerinde böyle bir olasılıkla yüz yüze geldiğinde, ölümü hiç böyle kaçınmadan ona yakıştırmamıştı; gene de durumunun böylesine güzel bir özelliğinin yok olması bile tek başına Marcher’ın uzun bilmecesinin yanıtı olarak son derece zavallı kalırdı kuşkusuz. Geçmişteki tutumuna bakılırsa onursuzluk sayılacak olan bu sonun gölgesinde yaşamak gülünç bir başarısızlığın ta kendisi olurdu. Marcher yaşamını başarıya dönüştürecek olan olayın ortaya çıkmasını beklediği sürece kendini başarısız saymaktan uzak kalmıştı. Beklenen olay bambaşkaydı, bunun gibi bir şey olamazdı o. Ancak, ne kadar çok beklediğini ya da en azından, arkadaşının ne kadar çok beklediğini fark edince duyduğu güven artık soluk alamaz oluyordu. Hiç değilse May boş yere beklemiş olarak geçecekti kayıtlara; bu düşünce Marcher’ı acı bir biçimde etkiledi; başlangıçta bu düşünceyi hafife almaktan fazla bir şey yapmamış olması şimdiki etkisini daha da artırıyordu. May’in durumu ciddileştikçe bu düşünce de ciddileşti; sonunda Marcher’ın, dış görünüşünde ortaya çıkan somut bir çirkinliği izler gibi izlemeye koyulduğu ruhsal bir durum yarattı; onu şaşkınlığa uğratan şeylerden biri de buydu denebilir. Bu şaşkınlığa ek olarak, cesaret edebilse bilincinde biçimlenmesine göz yumacağı, gerçekten insanı sersemleten bir soru daha vardı: Neydi bütün bunların anlamı? Daha doğrusu, May, onun boş yere bekleyişi, ölmesi olasılığı, bunların tümünün getirdiği sessiz kınama, zamanın artık çok geç, yalın ve önüne geçilmez bir biçimde çok geç olduğundan başka ne anlama gelebilirdi? Garip düşünce akışının hiçbir aşamasında böyle bir kınayışın kulağına fısıldamasına izin vermemişti; şu son aylara gelinceye dek, ona bekleyecek zamanı var gibi gelse de gelmese de, başına gelecek olay için artık zaman kalmadığını düşünecek ölçüde ihanet etmemişti inancına. Sonunda, en sonunda, kendi zamanı hemen hemen tükenmiş ya da pek az kalmıştı; gidişe bakılırsa vardığı bu sonucu, eski saplantısının da çok geçmeden hesaba katması gerekecekti. Şimdiye dek uzun gölgesinde yaşadığı büyük belirsizliğin ortaya çıkıp kendini belli etmesi olanağının artık hemen hiç kalmadığı gitgide kesinleşmiş göründüğünden, bu iş hiç de kolay değildi. Yazgısıyla zaman içinde buluşacağına göre, yazgının da zaman içinde harekete geçmesi beklenirdi; şimdi içinde uyanan artık genç olmadığı duygusu, tıpatıp kendine benzeyen bayatlamış olmak duygusunu, o da güçsüzlük duygusunu uyandırdı; ikisi de (kendi ve o büyük belirsizlik) aynı eşit, bölünmez yasaya boyun eğmek zorundaydılar. Olasılıklar da bayatladığı, tanrıların gizi soluklaştığı, dahası, belki de uçup gittiği zaman, işte yalnız o zaman başarısızlık söz konusuydu. Başarısızlık, iflas, onurunu yitirmek, işkence görmek, asılmak değildi; hiçbir şey olmamaktı. Beklenmedik bir dönemecin karşısına çıkardığı bu karanlık vadide el yordamıyla yol alırken işte böyle şaşkın düşünüp durdu. Birden üstüne gelen yıkımın nasıl olacağını, adının nasıl bir onursuzluğa ya da sapıklığa karışacağını umursamıyordu; yeter ki bu gelen, yaşamı boyunca onu beklerken takındığı tavra yakışır büyüklükte bir şey olsun. Tek bir dileği kalmıştı: “kandırılmış” olmamak!

IV

Sonra Marcher, yılın henüz gelen taze baharında bir öğle sonrasında bu korkularını açık yüreklilikle dile getirdiği zaman, May ona tam kendine göre bir karşılık verdi. Biraz geç ama tam akşam olmadan gelen Marcher’ın karşısına, bizi çoğu zaman sonbaharın en karanlık saatlerinden daha keskin bir hüzünle etkileyen nisan gün bitimlerinin o uzun, taze ışığında çıktı. O hafta havalar ılık gitmiş, baharın erken başladığı izlenimi vermişti. May Bartram da o yıl ilk kez ocağını yakmadan oturuyordu; Marcher’a göre bu olgu nedeniyle May’in bir parçası olduğu bu sahne durulmuş, tamamlanmış görünümü, kusursuz düzeni, soğuk, anlamsız neşesi içinde, sanki artık orada bir daha hiç ateş yanmayacağını bilen bir havaya bürünmüştü. Nedenini bilmiyordu ama May’in kendi görünüşü de bu etkiyi güçlendiriyordu. Mum beyazı yüzünde iğneyle oyulmuş gibi duran birçok ince çizgi, narin rengini yılların daha da olgunlaştırdığı solmuş yeşil eşarpla aydınlanan yumuşak beyaz giysileriyle, huzur dolu, nefis ama anlaşılmaz; başına, tüm bedenine gümüş tozu serpilmiş bir sfenks gibiydi. Sfenksti, ancak aynı zamanda beyaz taçyaprakları, yeşil bileşik yapraklarıyla zambak da olabilirdi; ancak yapay bir zambak, duru camdan bir çanın altında sürekli tozdan, lekeden korunarak saklanan, aslının tıpkısı, ama azıcık boynu bükük, hafif kırışıkların karmaşık çizgilerinden uzak kalamamış bir zambak. Evinde her zaman tam bir düzen, pırıl pırıl bir bakım egemen olmuştu ama şimdi sanki evdeki her şey dürülüp katlanmış, derlenip toplanıp kaldırılmıştı. Marcher’ın görüşüne göre bir kenara çekilmişti o, işini bitirmişti; aradaki büyük bir boşluğun ötesinden ya da şimdiden eriştiği bir dinlence adasından seslenir gibi konuşuyordu; bu da Marcher’ın içinde garip bir yalnız bırakılmışlık duygusu uyandırdı. Bunca zamandır onunla birlikte beklediğine göre, sordukları sorunun yanıtı May’in görüş alanının içine süzülüp gelmiş, adını açıklayıp onun uğraşını gerçekten sona erdirmiş olamaz mıydı? Marcher aylar önce, bildiği bir şeyi daha o zaman bile kendisinden sakladığını söyleyerek nerdeyse bu suçlamayı yapmıştı. Aralarında bir düşünce ayrılığı, belki de anlaşmazlık konusu olur diye belli belirsiz korktuğundan o günden sonra üzerinde durmaya cesaret edemediği bir noktaydı bu. Yıllarca heyecan duymadığı halde, bu yeni dönemde heyecanlanmaya başlamıştı artık; işin garip yanı da kendinden emin olduğu yıllarda duymadığı heyecanın ortaya çıkmak için kuşkulanmaya başladığı zamanı beklemiş olmasıydı. Yanlış bir söz söylerse başına bir şeyler geleceğini, en azından içinde bulunduğu gerilimi hafifletecek bir şeyler olacağını seziyordu; ama o yanlış sözü söylemek, her şeyi çirkinleştirmek istemiyordu. Sahip olmadığı bu bilgi kendi kocaman ağırlığıyla gökten üstüne düşebilirse düşsün istiyordu. May onu bırakıp gidecekse ayrılık sözlerini söylemek de kuşkusuz ona düşerdi. İşte bu nedenle, ona ne bildiğini bir daha doğrudan doğruya sormadı; ancak gene aynı nedenle, o gün onu görmeye geldiğinde, konuya başka bir yönden yaklaşarak, “Sence şu anda başıma gelebilecek en kötü olay nedir?” diye sordu.

Geçmişte de aynı soruyu sık sık sormuştu; ateşli konuşmalarla, konuşmaktan sakınmaların garip, düzensiz ritmine uyarak, bu konuyla ilgili düşünce alışverişleri yapmışlar, sonra, daha serin aralıklarda, bu düşünceler yitirilmiş, deniz kumlarındaki izler gibi silinip gitmişti. Çok eski konuların bir süre göz ardı edilip ufak bir tepki sonucunda yeniden gündeme gelmesi her zaman konuşmalarının özelliği olmuştu. Marcher’ın sorusuna May işte gene bu nedenle yeniden, sabırla karşılık verebiliyordu: “Evet, sık sık düşündüm bunu, ama eskiden bu konuda bir türlü bir karara varamayacakmışım gibi gelirdi; aralarından birini seçmekte güçlük çektiğim korkunç şeyler düşündüm; sen de aynı şeyi yapmış olmalısın.”

“Hem de nasıl! Şimdi bundan başka pek bir şey yapmadım gibi geliyor. Tüm yaşamımı yalnız korkunç şeyler düşünerek geçirdim gibi geliyor. Bunların birçoğundan değişik zamanlarda sana söz ettim, ancak söyleyemediklerim de vardı.”

“Çok korkunç oldukları için mi?”

“Çok, çok fazlasıyla korkunçtular... Kimileri.”

May bir an ona baktı; konuyla ilgisi olmadığı halde, Marcher tüm duruluklarıyla ona bakan bu gözlerin şimdi de May’in gençliğindeki kadar güzel olduğunu fark etti... Yalnız şu anda güzelliklerinde garip, soğuk bir ışıltı vardı; bu ışıltı belki mevsimle akşam saatinin solgun, katı tatlılığının yarattığı etkinin bir parça nedeniydi ya da kendisi bu etkinin bir parçasıydı. May sonunda, “Gene de, değindiğimiz dehşet verici şeyler oldu” dedi.

Böyle bir sahnede böyle bir kişi olarak May’in “dehşet”ten söz ettiğini görmek garipliği artırıyordu; yalnız May az sonra, havada şimdiden titreşimleri duyulan ama Marcher’ın anlamını ancak sonradan kavrayabileceği çok daha garip bir şey yapacaktı. Gençlikteki pırıltının yeniden gözlerinde belirmesi bundandı. Gene de Marcher ona hak vermek zorundaydı. “Ah, evet, çok ileri gittiğimiz zamanlar oldu” derken sanki her şey olup bitmiş gibi konuştuğunu fark etti. Ah, keşke bitmiş olsaydı; ancak sonuca ulaşmasının açıkça arkadaşının elinde olduğunu gitgide daha çok düşünmeye başlamıştı.

Yalnız şimdi May’in yüzündeki gülümseme yumuşamıştı. “Ah, ileri...” dedi.

Garip bir alay vardı gülümsemesinde. Marcher, “Daha da ileri gitmeye hazır olduğunu mu söylemek istiyorsun?” diye sordu.

May ona bakmayı sürdürürken çelimsiz, çok yaşlı ve çok hoştu, yalnız sanki az önce neden söz ettiklerini unutmuş gibiydi: “Sana çok ileri gittik gibi mi geliyor?” dedi.

“Ben de senin tam bunu belirtmek istediğini sanmıştım.. Gerçekleri olduğu gibi gördüğümüzü.”

“Birbirimizi de mi?” Gene gülümsüyordu. “Ama hakkın var; birlikte büyük düşlemlerimiz, sık sık da büyük korkularımız oldu; yalnız bunların kimilerinden söz edilmedi.”

“Sonra en kötüsü... Onunla hiç karşılaşmadık. Senin onu nasıl düşündüğünü bir bilsem, sanırım karşısına çıkabilirdim. Bu gibi şeyleri düşünme gücümü yitirdiğimi seziyorum” diye açıkladı Marcher. “Tükendi, gitti bu güç.” Bunu söylerken yüzünde boş bir ifadenin bulunup bulunmadığını merak ediyordu.

“O zaman neden benim bu gücümü tüketmediğimi sanıyorsun?”

“Çünkü bunun tersini gösterdin. Bu senin için bir düşünme, düşlemleme, karşılaştırma sorunu olmadı. Şimdi de seçme sorunu değil.” Ve en sonunda söyledi: “Benim bilmediğim bir şey biliyorsun sen. Bunu daha önce belli ettin.”

Marcher bir anda bu son sözlerinin onu çok etkilediğini anladı. May kesin konuştu, “Ben sana hiçbir şey belli etmedim, dostum” dedi.

Marcher başını salladı: “Saklayamazsın.”

May Bartram’dan bu saklayamadığı şey üzerine bir “Ah!” sesi çıktı. Sanki bastırılmaya alışılmış bir iniltiydi bu.

“Aylar önce, ondan, bulmamaktan korktuğun bir şey diye söz ettiğim zaman kabullendin bunu. Yanıtın, onu bulamadığım, bulamayacağımdı; ben de bulduğumu söylemiyorum. Ancak senin aklında olan bir şey vardı ve bu, tüm olasılıklar içinde, en kötüsü gibi görünüyordu sana; şimdi de kesinlikle öyle görünüyor. İşte bunun için yalvarıyorum. Bugün tek korkum bilmemek... Bilgiden korkmuyorum.” May’den bir süre ses çıkmadığı için ekledi: “Bundan emin olmamın nedeni, senin yüzünde, burada, bu havada, bu görüntülerin ortasında artık bu işin içinde olmadığını görmem, duyumsamam. Sen bitirdin. Deneyimini tamamladın. Beni yazgımla baş başa bırakıyorsun.”

May koltuğunda kımıldamadan, bembeyaz, alınacak bir kararı bekler gibi dinliyordu. Duruşunda şimdi bile ufak, ince bir katılık, tam teslim olmayan bir hal vardı ama gene de bir kabullenmeydi bu duruş. Sonunda dudaklarından, “En kötüsü işte bu olurdu” sözleri döküldü. “Şu hiç söylemediğim şey, demek istiyorum.”

Bunun üzerine bir an susan Marcher, “Sözünü ettiğimiz bütün o korkunç şeylerden daha mı korkunç bir şey bu?” diye sordu.

“Daha korkunç. En kötüsü demekle sen de bunu anlatmak istemiyor muydun?”

Marcher düşündü: “Elbette; senin demek istediğin de, benimki gibi, yitirilebilecek her şeyi, akla gelebilecek tüm utançları içine alıyorsa, evet.”

“Gerçekleşirse, evet. Unutma ki yalnızca benim düşüncemden söz ediyoruz.”

“Senin inancından söz ediyoruz. Bu da bana yeter. Senin inançlarının doğruluğunu içimde duyuyorum. Böyle bir inancın olduğu halde beni bu konuda daha fazla aydınlatmadığına göre, beni bırakıyorsun demektir.”

“Hayır, hayır! Seninleyim.. Şimdi bile... Görmüyor musun?” Sanki bunu daha canlı bir biçimde göstermek istercesine koltuğundan kalktı (bugünlerde yapmayı pek göze alamadığı bir hareketti bu), giysileri, yumuşaklığı, tüm güzelliği, inceliğiyle Marcher’ın karşısında durdu, “Seni bırakmadım” dedi.

Güçsüzlük karşısında gösterilen bu büyük çaba cömert bir güvenceydi; içten gelen bu hareket neyse ki amaçladığı sonucu çok iyi başardı, yoksa Marcher’a hoşnutluktan çok acı verecekti. Ancak şimdi May’in gözlerindeki çekici, soğuk pırıltı tüm bedenine yayılmıştı; öyle ki o anda sanki yeniden gençleşmişti; gençleşti diye ona acıyamazdı; yalnızca, tıpkı şimdi karşısında durduğu gibi, o gün bile kendine yardım edecek güçte bir insan olarak görebilirdi onu; aynı zamanda da ışığı her an sönecek gibiydi; bu ışıktan elinden geldiğince yararlanmalıydı. En çok bilmek istediği üç dört şey şiddetle gözlerinin önünden geçti; ancak dudaklarından dökülen soru aslında bunların hepsini kapsıyordu: “Söyle bana, bilinçli olarak acı çekecek miyim?”

May hemen başını salladı: “Asla!”

Onda bulduğu gücü doğrulayan bu söz Marcher’ı olağanüstü etkiledi. “Eh, bundan daha iyisi olur mu? En kötüsü dediğin bu mu senin?”

“Bundan iyisi olmaz mı diyorsun?”

May bu sözleri öylesine özel anlam taşıyan bir havayla söylemişti ki, Marcher yeniden keskin bir merak duygusuna kapıldı. Ancak içinde aydınlanan rahatlama umudu gene de tümüyle gitmemişti. “Neden olmasın ki? İnsan bilmedikten sonra...” Onun bu sorusu üzerine gözleri sessizce karşılaştığında, zihnindeki aydınlık koyuldu; May’in yüzünde bulmak istediğini buldu. Anladığı şey alnına dek kıpkırmızı kesilmesine neden oldu; soluk kesici bir güç taşıyan bu anlamın içinde her şey yerli yerini bulmuştu. Tuttuğu soluğunun sesi havayı doldurdu; daha sonra konuşabildi: “Anladım.. Acı çekmezsem!”

Ancak May’in bakışı kuşkuluydu: “Neyi anladın?” dedi.

“Ne demek istediğini... Eskiden beri anlatmak istediğin şeyi.”

May gene başını salladı: “Demek istediğim eskiden beri anlatmak istediğim değil ki. Başka.” “Yeni bir şey mi?”

May bir an durakladı: “Yeni. Senin düşündüğün değil. Ne anladığını anlıyorum.”

O zaman tahmini rahat bir soluk aldı; yalnız sakın May’in düzeltmesinde bir yanlışlık olmasındı. Güçsüzlükle karamsarlık arasında sordu: “Yani budalanın biri değilim, tümüyle yanılgıya düşmedim, öyle değil mi?”

May acımayla onun sözlerini yankıladı: “Yanılgı mı?” Marcher, May’in böyle bir olasılığı gülünç bulacağını anladı; acı çekmeyeceği konusunda da güvence verdiğine göre, demek düşündüğü şey başkaydı. “Yok, hayır” dedi, “ilgisi yok. Yanılmadın.”

Marcher gene de, May’in bu sözleri, böyle üzerine varıldığı için, yalnızca onu kurtarmak amacıyla söyleyip söylemediğini sormaktan kendini alamadı. Tümüyle sıradan bir geçmişi olduğu ortaya çıkarsa işte o zaman tam anlamıyla çukura düşmüş demekti: “Bana doğruyu söylüyor musun? Söylemiyorsan bilmeye katlanabileceğimden de koca bir budalaymışım demektir. Boş bir düşlemle yaşamadım, ömrümü sarhoş bir kuruntu içinde geçirmedim değil mi? Tüm bekleyişim yalnızca kapının yüzüme kapandığını görmek için olmadı, öyle değil mi?”

May Bartram gene başını salladı: “Durum ne olursa olsun, doğru değil bu. Gerçek her neyse, bir gerçek. Kapı kapanmadı. Kapı açık.”

“O zaman bir şey olacak, öyle mi?”

May, soğuk, tatlı gözleri hep onun üzerinde, gene bekledi. “Hiçbir zaman çok geç değildir” dedi. Kayar gibi bir adımla yanına gelerek aralarındaki uzaklığı biraz daha azaltmıştı; bir an sanki şimdi bile söylenmeyen şeylerle dopdolu, yakınında durdu. Bu hareket duraksayıp söylemediği, bir yandan da söylemeye karar verdiği şey neyse onu incelikle vurguluyor gibiydi. Marcher içinde ateş yanmayan, üzerinde küçük, mükemmel bir Fransız saatiyle iki lokmacık gülpembe Dresden’den, başka süs bulunmayan ocağın başında ayakta duruyordu; May onu bekletirken ocağın rafını eliyle kavramıştı; bu raftan destek ya da cesaret almak istercesine biraz da sıkı sıkı tutunmuştu. Ancak onu yalnızca bekletti ya da Marcher yalnızca bekledi. May’in bu hareketi, bu duruşuyla ona verecek bir şeyi daha bulunduğunu güzel ve açık bir biçimde gösterdiğini birden anlamıştı; tükenmiş yüzünü ince ince aydınlatan bu şey, nerdeyse tüm varlığındaki o gümüş beyazı ifadeyle ışıldıyordu. Tartışılmaz bir biçimde haklıydı o; çünkü Marcher onun yüzünde gerçeğin ta kendisini görmüştü; kullandıkları “korkunç” sözcüğü henüz havadan silinmediği halde, May sanki, sonucu değiştirmese bile, bunu sonsuz yumuşaklıkta bir şeymiş gibi gösteriyordu. Şaşkınlık uyandıran bu durum Marcher’ın onun yapacağı açıklamayı daha da büyük bir gönül borcuyla beklemesine neden oldu; öyle ki birkaç dakika daha sessiz kaldılar: May’in ona doğru kaldırdığı yüzünde pırıldama, dokunuşunda anlaşılmaz bir direnme, Marcher’ın ona bakışında ise tam bir sevecenlik, ancak tam da bir beklenti vardı. Gene de beklediği şey sonunda gelmedi. Onun yerine başka bir şey oldu; bu da ilk önce görünürde yalnızca May’in gözlerini kapamasıydı. Aynı anda her yanını yavaş, ince bir titreme sardı; Marcher ona bakmayı sürdürdüğü, dahası çok daha büyük bir dikkatle baktığı halde, o dönüp koltuğuna oturdu. Amaçladığı şeyin sonuydu bu; ancak Marcher bundan daha başka bir şey düşünemiyordu.

May dönüp giderken ocağın yanındaki düğmeye dokunmuş, yüzünde garip bir solgunlukla koltuğuna gömülmüştü. “Korkarım çok hastayım” dedi.

“Bana söyleyemeyecek kadar mı?” Onu aydınlatmadan ölebileceği korkusu birden tüm gücüyle uyandı içinde, dilinin ucuna dek geldi. Tam zamanında kendini tutup bu soruyu sormadı; ancak May sanki onu işitmiş gibi yanıt verdi.

“Bilmiyor musun... Artık?”

“Artık mı?” diye sordu Marcher. May sanki o an içinde bir şey değişmiş gibi konuşmuştu. Ancak zilin sesine koşan hizmetçisi yanlarına gelmişti bile. Marcher ekledi: “Hiçbir şey bilmiyorum” Sonradan bu sözleri çirkin bir sabırsızlıkla, canı çok sıkıldığı için, artık önem vermediğini gösteren bir sabırsızlıkla söylemiş olmalıyım diye düşünecekti.

“Ah!” dedi May Bartram

Yardımcısı ona doğru giderken Marcher sordu: “Ağrın mı var?”

“Hayır” dedi May Bartram

Odasına götürmek üzere kolunu ona dolayan kadın, bu sözleri yalanlarcasına yalvarır gibi Marcher’ın yüzüne baktı; ancak buna karşın o gene de şaşkınlığını bir kez daha belli etti:

“Nen var öyleyse?”

Yanındakinin yardımıyla kalkmıştı, Marcher gitmesi gerektiğini sezinleyerek, yüzünde boş bir ifadeyle şapkasını, eldivenlerini bulmuş, kapıya doğru yürümüştü. Şimdi bile onun yanıtını bekliyordu. “Olacak şey oldu” dedi May.

V

Ertesi gün geri geldi, ancak May onu göremedi; uzun süren dostluklarında ilk kez böyle bir şey olduğundan, yenilmiş, canı sıkkın, nerdeyse kızgın, en azından geleneklerinde böyle bir aksamanın sonun başlangıcı olduğu düşüncesiyle oradan ayrıldı; düşünceleriyle, özellikle aklından çıkaramadığı bir düşünceyle baş başa, dolaştı durdu. Ölüyordu; yitirecekti onu; ölüyordu; kendi yaşamı da bitecekti. Girdiği parkta durup, içi hiç aklından çıkmayan o kuşkuyla dolu, gözlerini önüne dikti. Ondan uzaktayken kuşkusu ağır basıyordu; oysa yanındayken ona inanmıştı; umutsuzluğunu içinde duydukça, kendisi için çok çok zavallı bir sıcaklık, en az da soğuk bir işkence olan bir açıklamaya sarıldı: Kurtarmak için kandırmıştı onu May... Birlikte yaşayabileceği bir şey söyleyerek onu oyalamıştı. Olacak olan, olmaya başlayandan başka ne olabilirdi ki? May’in ölüyor olması, ölümü; kendisinin sonuçtaki yalnızlığı. Ormandaki Canavar diye düşündüğü şey işte buydu. Tanrıların onun için kucaklarında sakladıkları işte buydu. Ayrılırlarken May bunu söylemişti... Başka ne demek istemiş olabilirdi ki? Çok büyük bir şey değildi bu; ender rastlanan, üstün bir yazgı değildi; insanı altüst eden, ölümsüzleştiren bir talih kuşu değildi; sıradan kötü bir yazgının damgasını taşıyordu.

Ancak zavallı Marcher şu saatte artık sıradan bir yazgıyı yeterli görüyordu. Onunla yetinecek, dahası, gururunu yenip sonsuz bekleyişin tamamına ermesi olarak kabullenecekti onu. Alacakaranlıkta bir kanepeye oturdu. Hayır budalalık etmemişti. May’in çok önce dediği gibi, başına gelecek bir şey vardı. Kanepeden kalkmadan sonuçtaki olgunun ona erişmek için yürüdüğü uzun yola gerçekten uygun düştüğüne iyice inanmıştı. Bekleyiş heyecanını onunla paylaşan, tüm varlığını, yaşamını, bu bekleyişi tamamına erdirmeye adayan May, yolun her adımını onunla birlikte gelmişti. Marcher onun yardımıyla yaşamıştı; şimdi onu geride bırakmak, kötü, acımasız bir biçimde ondan yoksun olmaktı. Bundan daha yıkıcı, altüst edici bir şey olabilir miydi?

Eh, bu soru o hafta içinde yanıtlanacaktı; çünkü May, evine gidip göremeden geri dönmek zorunda kaldığı birkaç gün boyunca onu tedirgin, acınacak bir durumda bekletti ama sonunda her zaman karşıladığı yerde kabul ederek sıkıntısına son verdi. Geçmişlerinin bir yarısını, bile bile ve boş yere oluşturan bu kadar çok şeyin bulunduğu odaya gelmekle tehlikeyi göze almasının tek nedeni açıkça Marcher’ın saplantısına son vermek, uzun süredir çektiği sıkıntıyı bitirmek istemesiydi. Tatlı bir istekti bu ama işe yarar bir yanı yoktu. May belli ki istiyordu bunu; elini uzatabildiği sürece kendi huzuru için artık tek isteği buydu. Durumu Marcher’ı öylesine etkiledi ki, May’in koltuğunun yanına oturduğunda, her şeyi bir yana bırakmaya hazırdı; onu geri göndermeden önce konuyu açan, geçen buluşmalarında son söylediği sözü anımsatan May’in kendisi oldu. Aralarındaki ilişkiyi bir düzene koyup öyle bırakmayı nasıl istediğini gösteriyordu May: “Anladığından emin değilim Artık beklemen gerekmiyor. Oldu bitti o” dedi.

Öyle bir baktı ki ona Marcher: “Sahi mi?”

“Sahi.”

“Senin deyiminle ‘olacak olan’ mı oldu?”

“Gençliğimizde olmasını beklemeye başladığımız şey.”

Yüz yüze dururken bir kez daha inandı ona; bu sava karşı çıkacak bir şey yoktu ki elinde. Sordu: “Gerçek bir olay, günü, adı belli bir olaydı mı demek istiyorsun?”

“Gerçek. Kesin. ‘Adını’ bilmem ama, ah! Günü belli.”

Marcher gene çaresiz bir boşluk içindeydi: “Karanlıkta geldi, ben görmeden geçip gitti, öyle mi?”

May Bartram’ın yüzünde garip, hafif bir gülümseme vardı: “Yok, hayır, geçip gitmedi!” dedi.

“Ama onun farkına varmadıysam.. Bana dokunmadıysa?..”

“Ah, farkına varmana gelince...” May bir an bu sözcüğü nasıl karşılayacağını düşünerek duraklar gibi oldu: “Garibin garibi olan yanı da bu işte, senin farkına varmayışın. En şaşılası yanı da bu.” Yumuşak, nerdeyse hasta bir çocuk gibi yumuşacık konuşuyordu, yalnız bu konuşma şimdi, her şey bitmişken, bir kahin kadının sözleri gibi tümüyle dolaysızdı. Bildiğini bildiği, gözle görülebiliyordu; bunun Marcher üzerindeki etkisi ise onu yönetmiş olan yasanın üstün niteliğine uyan bir güçteydi; yasanın gerçek sesiydi bu; May’in ağzından yasanın işte tam böyle konuşması beklenirdi. “Sana dokundu; görevini yaptı; seni olduğun gibi kendisine mal etti” dedi.

“Benim hiç haberim olmadan mı?”

“Senin hiç haberin olmadan.”

Marcher ona doğru eğilirken eliyle May’in koltuğunun kolunu tutmuştu, May de, donuk bir gülümsemeyle kendi elini onunkinin üstüne koydu, “Benim bilmem yeter” dedi.

Marcher son zamanlarda May’in sık sık yaptığı gibi, “Ah!” diyerek şaşkın bir soluk aldı.

“Çok önce söylediğim doğru çıktı. Hiçbir zaman bilmeyeceksin; sanırım bu kadarıyla yetinmen gerek. Elde ettin onu.”

“Neyi elde ettim?”

“Neyi olacak, seni herkesten ayırt edecek olan şeyi. Yasanın kanıtını. Yasa hükmünü yerine getirdi.” Sonra cesaretle ekledi: “Onun ne olmadığını görebildiğime çok seviniyorum”

Gözlerini ondan ayırmadan bakarken bütün bunları hiç anlamadığını, May’i de anlamadığını seziyordu; kendine söylenenleri bir vahiy dinler gibi inançla, sessizce dinlemenin dışında her davranış May’in güçsüzlüğünü kötüye kullanmak olurdu; yoksa ona sertçe karşı çıkmak geliyordu içinden. Konuştuysa yalnızca onu bekleyen yalnızlığı şimdiden bildiği içindi: “Ne olmadığını bilmek seni sevindiriyorsa, daha kötüsü de olabilirdi demek?”

May gözlerini ondan kaçırarak dosdoğru önüne baktı, bir an sonra da ekledi: “Eh, korkularımızı biliyorsun.”

“Hiç korkmadığımız bir şey bu öyleyse?”

Bunun üzerine May yavaşça ona doğru döndü: “Düşlemlediğimiz şeylerin hiçbirinde oturup ondan bu türlü söz edeceğimiz aklımıza gelmiş miydi?”

Marcher kısa bir süre böyle bir durumun akıllarına geldiğini düşünmeye çalıştı; ancak bütün o sayısız düşlemleri sanki düşüncenin yolunu yitirdiği, koyu, soğuk bir sis içinde erimişti. “Konuşmadığımızdan olmasın?”

May ona yardım etmek için elinden geleni yapıyordu: “Eh bu kıyıdan konuşmadık. Görüyorsun ya, burası öbür kıyı.”

Zavallı Marcher, “Benim için bütün kıyılar aynı” diyerek yanıtladı onu. Ancak May’in onun yanlışını düzelten baş sallayışı üzerine ekledi: “Yani, sözgelişi, karşıya geçemez miydik?”

“Şimdi bulunduğumuz yere mi?.. Hayır. Buradayız” diyerek güçsüzce vurguladı May.

Arkadaşı ise bunun üzerine açık sözlülükle dile getirdi düşüncesini:

“Eh, bu da ne işimize yarıyor ya...”

“Elinden geldiğince yarıyor işimize. Artık burada olmayışıyla, geçip gitmiş, arkada kalmış olmasıyla yarıyor. Daha önce...” dedi May Bartram ama sesi çıkmadı.

Marcher onu yormamak için kalkmıştı, ancak öğrenmek isteğine karşı koymak güç geliyordu. Ne de olsa May ona hiçbir şey anlamadığından başka bir şey söylememişti; bunu o söylemeden de yeterince biliyordu zaten. “Daha önce?..” diyerek boş bir sesle May’i yankıladı.

“Biliyorsun, daha önce onun hep senin başına gelmesi bekleniyordu. Bu yüzden hep vardı.”

“Ne gelirse gelsin umurumda değil artık! Bana öyle geliyor ki, senin deyiminle, o ‘varken’ durumumdan senin yokluğunda olabileceğimden çok daha fazla hoşnuttum.”

“Benim yokluğum!” diyerek solgun elleriyle bunun önemsizliğini anlatan bir hareket yaptı.

“Her şeyin yokluğu.” Onları ayıracağını kanıtlayan bu şey, bu dipsiz çukur söz konusuyken onun önünde bir daha böyle duramayacağı gibi korkunç bir duyguya kapıldı. Dayanılmaz bir ağırlıkla üstüne çöktü bu duygu; içinde kalan son direniş sözcüğü de bu ağırlığın etkisiyle dudaklarından döküldü belki: “Sana inanıyorum; ama anladığımı hiç söyleyemem Benim için hiçbir şey olup bitmiş değil; ben ölene dek de bitmeyecek (dilerim en kısa zamanda olur bu). Gene de senin savunduğun gibi pastamı son kırıntısına dek yedim bitirdim diyelim, duyumsadığım için beni herkesten ayrı bir kişi yapacak olan şey nasıl olur da ben hiç farkına varmadan geçip gidebilir?”

May belki daha dolambaçlı ama hiç şaşalamadan yanıtladı: “Duygularından fazlaca eminsin. Senin başına gelecek bir yazgı vardı. Bunun ne olduğunu bilmen gerekmiyordu ki.”

“Bilmek, başıma gelmesiyle aynı şey değil mi? Başka nasıl bilinebilir?”

May bir süre sessizce gözlerini kaldırıp ona baktı: “Hayır... Anlamıyorsun.”

“Acı çekiyorum” diye yanıtladı Marcher.

“Yapma! Yapma!”

“En azından acı çekmemek elimde değil, ne yapabilirim?”

“Yapma!” diyerek yineledi May.

Güçsüzlüğüne karşın öyle özel bir ses tonuyla konuşmuştu ki, ona bakarken Marcher’ın gözlerinin önünde bir an şimdiye dek ondan saklı kalan bir ışık yanıp söner gibi oldu. Karanlıklar yeniden boğdu ışığı; ancak parıltı şimdi bir düşünceye dönüşmüştü: “Hakkım olmadığı için mi?..”

May acıyarak üsteledi: “Bilmen gerekmediğine göre, bilme. Gerekmiyor... Çünkü yapmamalıyız!”

“Yapmamalı mıyız?” May’in ne demek istediğini bir anlayabilseydi!

“Hayır... Bu çok fazla!”

Marcher şaşkınlıkla, “Çok fazla olan nedir?” diye sordu, ancak bir an sonra bu şaşkınlık hemen yok olacaktı. Bu ışığın altında, bir de May’in tükenmiş yüzünün ışığında, Marcher’a göre bu sözlerin bir anlamı varsa, o da yalnızca her şey olabilirdi. May’in bildiği şeyin onun kendisini nasıl etkilediğini anlamıştı; bir soru döküldü dudaklarından: “Seni öldüren de bu mu öyleyse?”

May önce sanki bu sözü söyleyen Marcher’ın konumunu anlamak istercesine ciddi gözlerle baktı ona; sonra anlayışla karşıladığı bir şey görmüş ya da bir şeyden korkmuşçasına, “Elimde olsa gene de senin için yaşardım” dedi.

İçine çekilmiş bir insanın son kez çabalamasını andıran bir hareketle biraz gözlerini yumdu, “Ama elimde değil” derken yeniden ona bakarak veda etti.

Kısa sürede gerçekten de elinde olmadığı açıkça ve acı bir biçimde anlaşılacaktı. Marcher bundan sonra onu ancak kötü sonun karanlıkları içinde görebildi. O garip konuşmayla sonsuza dek ayrılmışlardı birbirlerinden. May’in acı içinde yattığı oda sıkı bir gözetim altında tutuluyor, Marcher’a hemen tümüyle yasaklanıyordu. Üstelik o şimdi doktorların, hemşirelerin, kuşkusuz May’in “bırakacakları”nın çekmesiyle oraya gelen iki üç akrabanın yanında, kendi ileri sürebileceği, böyle durumlardaki nitelemeyle, “hak”ların ne kadar az olduğunu, May’le arasındaki yakınlığın kendisine daha çok hak tanınmasını gerektirmeyişinin ne kadar garip olduğunu düşünmeye başlamıştı. May’e yaşamında hiç yer vermemiş olan, dördüncü göbekten en budala bir hısım bile daha çok hak sahibiydi onun üzerinde. Oysa May kendi yaşamının en önemli bir özelliği olmuştu; böylesine onsuz olamayışı başka nasıl açıklanabilirdi?

Yaşamın gariplikleri anlatılır gibi değildi; onun için bunca önem taşıyan bir şeyi yitirdiği halde, yoksun olma hakkını kullanamıyor, şaşırıp kalıyordu. Bir kadın kendisinin sanki her şeyi olabiliyor, gene de bu onunla aralarında insanların tanımaya gerek duydukları bir bağ oluşturmuyordu. Son haftalardaki durum buysa, arkadaşının ölümlü yanına, o çok değerli yanına karşı son görevlerini yerine getirmek için gittikleri, kocaman kurşun renkli Londra mezarlığındaki durum daha da belirgin biçimde böyleydi. Mezarın başında büyük bir kalabalık yoktu; gene de bu mezarla bağlantısı sanki orada bulunan bin kişiden birininkiymiş gibi davranıldı ona. Kısaca, May Bartram’ın onunla ilgilenmiş olmasının bundan böyle kendisine hemen hiçbir yarar sağlamayacağı gerçeğiyle yüz yüze gelmiş bulunuyordu artık. Ne beklediğini pek bilemiyordu ama çift katlı bir yoksunluğa bu tür bir yaklaşım beklemediği kesindi. Yalnızca May’in ilgisinden yoksun olmakla kalmıyor, anlayamadığı bir nedenle, hiç değilse büyük bir yitime uğrayan bir adama gösterilmesi gereken seçkin, vakarlı, yol yordam bilen davranışlarla karşılaşmadığını düşünüyordu. Sanki toplumun gözünde büyük bir yitime uğramamıştı; sanki bunu gösterecek bir belirti, bir kanıt eksikti; sanki kişiliği gene de hiçbir zaman onaylanmayacak, eksikliği hiçbir zaman giderilmeyecekti. Haftalar geçtikçe öyle anlar oldu ki, nerdeyse saldırgan bir davranışla, yitirdiği kişiyle olan yakınlığı üzerinde direterek insanları buna karşı çıkmaya zorlamak, sonra da onlara verdiği yanıtın kayda geçtiğini görüp içinin rahatladığını duymak istedi; ancak hemen sonra daha umarsız bir öfkeye kapıldığı başka anlar oldu; rahat bir vicdanla ama açık görüşlülükle olayların üstüne gittikçe, sözgelişi, bu diretmeye çok daha önceleri başlamış olmasının gerekip gerekmediğini düşünmeye koyulduğunu fark etti.

Aslında çok şeyi merak ettiğinin farkına varıyor, bu sonuncu düşüncenin yanına başkaları da ekleniyordu. May yaşarken her ikisini de ele vermiş gibi görünmeden yapabileceği bir şey var mıydı? May’in onun başına gelecek olan bir şeyi beklediğini duyurmak Canavar efsanesini yaymak olurdu. Şimdi orman harman yeri gibi atıldığına, Canavar kaçıp gittiğine göre, artık hiç ağzını açamazdı. Çok budalaca, çok yavan görünürdü söylenenler; kendi yaşamında bu konuda yer alan başkalık, heyecan öğesinin artık yok olması, gerçekten şaşkına döndürmüştü onu; tam nasıl etkilendiğini pek bilemiyordu; belki her şeyden çok, tümüyle ses ve dikkate göre ayarlanan, tümüyle bunlarla dolu olmasına alışılan bir yerde, müziğin ansızın kesilmesini, kesinlikle yasaklanmasını andırıyordu bu etki. Geçmişte bir an dış dünyada yarattığı görünümün yüzündeki peçeyi kaldırmayı düşünebildiyse bile (zaten May için yaptığı bu peçeyi kaldırmaktan başka bir şey miydi?), bugün bunu yapmak, boşalmış ormandan söz etmek, artık orayı güvenli bulduğunu açıklamak, yalnızca onların kendisini masal dinler gibi dinlediğini görmek değil, aynı zamanda kendisinin de gerçekten masal anlattığını duymak olurdu. Aslında kısa sürede zavallı Marcher, hiçbir yaşam kıpırtısı görülmeyen, dövülmüş otlar arasında dolaşarak belli belirsiz Canavar’ı aramaya, daha çok da onu acı acı özlemeye vardırdı işi. Garip bir biçimde genişleyen varlığında dolaşıp, yaşam örtüsünün sıklaştığını düşündüğü yerlerde birden durarak, acaba burada mı, yoksa şurada mı saklanmıştı diye özlemle kendi kendine soruyor, gizli, öfkeli bir merak duyuyordu. Her ne olduysa olmuş, Canavar saldırmıştı; en azından kendisine verilen güvencenin doğruluğuna tümüyle inanıyordu. Eski duygusundan yenisine geçiş tam ve kesindi: Olacak olan, öyle tastamam bir kesinlikle gerçekleşmişti ki, gelecekte kendisi için bir umut tanımadığı gibi, bir korku da tanımıyordu; kısacası gelecekte bir şey daha olacak diye bir sorun böylesine uzaktı ondan. Tümüyle öteki sorunla birlikte yaşayacaktı şimdi, niteliği belirlenmeyen geçmişinin sorunuyla, başına geleni kalın bir maskeyle örtülü olarak görmek zorunluluğu sorunuyla.

O zaman işte bu görünüm nedeniyle çektiği işkence onun sürekli uğraşı haline geldi; bir tahmin yapabileceği olasılığı bulunmasa yaşamaya katlanamazdı belki de. May arkadaşına gerçeği tahmin etmemesini söylemiş, bilebileceği kadarını da bilmesini yasaklamış, dahası, onda öğrenecek gücün varlığını bir çeşit yadsımıştı; işte bunların hepsi onun durup dinlenmesine engel olan şeylerdi. Hakkım yenmemeli, diyordu, olup bitmiş bir şeyin yinelenmesi değildi istediği; yalnızca, bilincinden yitirdiği nesneyi, beklentisinin tam tersine, düşüncesinin çabasıyla bile geri getiremeyecek ölçüde ağır bir uykuya dalmışken yakalamamaları gerekirdi onu. Zaman zaman, ya yitirdiğimi bulurum ya da sonsuza dek bilincimden vazgeçerim, diye ilan ediyordu kendi kendine; sonunda bu düşünceyi tek davranış nedeni haline getirdi; şimdiye dek başka hiçbir düşünceyle böylesine etkilenmemişçesine hırsla sarıldı ona. Çocuğunu yitirdiği ya da çaldırdığı için onulmaz acılar içinde kıvranan bir baba neler duyarsa, o da bilincinde yitirdiği nesne için aynı şeyi duyuyor; kapıları çalıp, polise başvururcasına her yerde onu arıyordu. Bu ruh durumuyla en sonunda yollara düşmesi kaçınılmazdı; uzatabileceği sürece uzatacağı bir yolculuğa çıktı; dünyanın öbür ucu buradan daha azını veremeyeceğine göre belki çağrıştıracağı şeylerle daha fazlasını verebilir, düşüncesi dolanıyordu usunda. Ancak Londra’dan ayrılmadan önce bir kez daha May Bartram’ın mezarını ziyarete gitti; asık suratlı büyük kentin eteklerindeki caddelerden geçip, mezar kalabalığının karmaşası içinde onu buldu, hem de, yalnızca veda etmek için geldiği halde, mezarın yanında ayakta dururken baktı ki olabildiğince güçlü duygulara kapılmış. Bir saat kaldı orada; ne geri dönmeye gücü yetti, ne de ölümün karanlığını delmeye; taşın üzerinde yazılı olan adla tarihe gözlerini dikerek, sakladıkları gizin gerçeğine alnını çarpa çarpa, soluğunu kesip bekledi; sanki durumuna acıyan bir anlam çıkıp taşlardan yükselecekti. Üzerlerinde diz çöktü taşların ama boşuna, sakladıkları şeyi vermediler ona; taşın yüzü bir yüz gibi göründüyse de bu, üzerindeki iki adın onu tanımayan bir çift göz gibi bakmasındandı. Bu gözlere son bir kez daha baktı, ancak en solgun bir ışık bile gelmedi onlardan.

Bundan sonra bir yıl uzaklarda kaldı; romantik niteliği, üstün kutsallığı bulunan sahnelere kendini vererek Asya’nın derinliklerini gezdi. Ancak, onun bildiklerini bilen bir adam için dünyanın bayağı ve boş olduğu düşüncesi nereye gitse ondan ayrılmadı. Yıllar yılı içinde yaşadığı ruhsal durum renk ve incelik getiren bir ışık gibi yansıyor, onun yanında Doğu’nun parıltısı cafcaflı, ucuz ve cılız kalıyordu. Korkunç gerçek şuydu ki, tüm öteki şeylerle birlikte bir seçkinliği de yitirmişti; kendisi sıradan biri olunca, gördüğü şeylerin de sıradan olması kaçınılmazdı. Şimdi o yalnızca gördüğü şeylerden biriydi; ayrıcalık duygusu veren bir tutamaktan yoksun, toz toprak içinde biri; gün oldu tanrıların tapınakları, kralların anıtmezarları karşısında ruhu, kendi soyluluk bağlantısı için Londra dışındaki gösterişsiz taş parçasına döndü. Bu taş onun için aradaki zaman ve uzaklık arttıkça görkemi artan bir geçmişin tek tanığı olmuştu. Geçmişin kanıtı ya da gururu olarak bir o kalmıştı, ama onu düşünmek firavunların geçmişteki görkemini hiçe saydırıyordu. Bu nedenle dönüşünün ertesi sabahında oraya gitmesine şaşmamak gerek. Onu bu kez buraya çeken, öbür gelişindeki gibi dayanılmaz bir istekti, ancak şimdi kuşkusuz aradan geçen birçok ayın etkisiyle kendine nerdeyse güveniyordu. Duygusunda yer alan değişikliğe kendine karşın alışmış, dünyayı dolaşırken, denilebilir ki, içinde yaşadığı çölün çevresinden merkezine ulaşmıştı. Güvenli yaşamaya alışmakla, bunun zorunlu olarak gerektirdiği yok oluşu kabullenmişti. Biraz renkli bir benzetmeyle, gördüğünü anımsadığı, zayıf, buruşmuş görünüşlerine karşın, zamanında yirmi düelloya katıldıkları ya da on prensesin onlara aşık olduğu söylenen kimi küçük, yaşlı adamlara benzetiyordu kendini. Aslında onlar başkalarının gözünde şaşılası kişilerken kendisi ancak kendi gözünde şaşkınlık uyandıran biriydi; yalnız işte tam bu nedenle, şaşkınlık uyandırma niteliğini yenilemek için, acele geri dönüp, kendi deyimiyle, kendi “huzuruna” çıkmıştı. Adımlarını hızlandıran, gecikmesini önleyen buydu. Hemen buraya gelmişse, kendinin şimdi değer verdiği tek yanından bunca zamandır ayrı kalmış olmasındandı. Buna göre, gideceği yere yeniden ulaştığında, burada belli bir mutluluk, belli bir güven duygusu içinde durduğunu söylemek yanlış olmaz. Toprağın altında yatan varlık onun ender yaşantısını biliyordu; öyle ki burası ona artık boş bir ifadeyle bakıyor gibi gelmedi. Yumuşaklıkla karşıladı onu, eskisi gibi alayla değil; uzun süre sıkı sıkıya bizim olan, bizimle bağlantılarını kendiliklerinden açıklayan nesnelerin, bir ayrılıktan sonra bizi nasıl bilinçle karşıladığını sezersek, Marcher da bu taşta aynı havayı sezdi. Bu toprak parçası, yazılı taş, bakımlı çiçekler ona öylesine kendininmiş gibi geldi ki, o anda mülkünü gözden geçiren bir mal sahibini andırıyordu. Her ne olmuşsa olmuştu... Eski endişesiyle, artık nerdeyse tükenen “Ne, ne?” sorusunun kendini beğenmişliğiyle gelmemişti bu kez buraya. Gene de ileride bir daha burasıyla arasındaki bağı böylesine koparmayacaktı; her ay gelecekti, çünkü onun yardımıyla, başka bir şey yapmasa da en azından başını dik tutuyordu. Böylece mezar ona garip bir biçimde güç veren gerçek bir kaynak durumuna geldi; ara sıra oraya gitme düşüncesini gerçekleştirdi; sonunda bu onun en vazgeçilmez alışkanlıklarından biri oldu. Öyle ki artık bunca yalınlaşan dünyasında en dolu yaşadığı yer bu ölüm bahçesinin birkaç metrekarelik toprağıydı. Sanki başka hiçbir yerdeki hiçbir kimse için hiçbir şey olmayan, kendi için bile hiçbir şey olmayan Marcher, burada tam tamıyla her şeydi; bir tanık kalabalığı, dahası hiç tanık yoktu ama, açık bir sayfa gibi okuyabildiği bu kütük ona kesinlikle bu hakkı veriyordu. Açık sayfa arkadaşının mezarıydı; işte orada duruyordu geçmişinin olguları, yaşamının gerçeği, gerilerde kalmış, içinden kendini yitirebileceği uzaklıklar. Bu düşünce bazen öyle başarılı oluyordu ki, sanki bir dostun kolunda geçmiş yılları dolaşıyormuş gibi geliyordu ona; koluna girdiği bu dost öteki kendisi, kendi gençliğiydi; daha da garibi üçüncü bir kişinin çevresinde dönüp dolaşmasıydı... O kişi dolaşmıyor, yerinde kımıldamadan duruyor, ama gözleri kendisiyle birlikte dönerek bir an için olsun onu izlemekten geri kalmıyordu; onun bulunduğu yer sanki Marcher için bir nirengi noktası oluşturdu. Sözün kısası, böylece bir zamanlar yaşadığı duygusuyla beslenerek, yalnız destek almak için değil, aynı zamanda kimlik kazanmak için de bu duyguya dayanarak, bir yaşam kurdu kendine.

Bu yaşam biçimi ona aylarca yetti; yıl geçti gitti. Görünüşte önemsiz, ama onu Mısır’da, Hindistan’da gördüğü şeylerin hepsinden daha çok etkileyen bir rastlantıyla bambaşka bir yöne döndürülmese kuşkusuz böylece yaşamayı sürdürüp gidecekti. Salt bir rastlantıydı bu; kıl payı bir dönüşle yer aldığını düşünecekti sonradan; yalnız, yaşadıkça şuna da inanacaktı: Aydınlanma o biçimde gelmese başka bir biçimde nasıl olsa gelecekti. Evet, buna inanacağı günün geleceğini söylüyorum ama aynı kesinlikle şunu da söyleyebilirim ki, yaşayıp da bundan fazla bir şey yapacak değildi. En azından, geçmişte ne olmuş ya da olmamış olsa da, uğraşa didine sonunda bir aydınlanmaya ulaşacağı inancını ona çok görmüyoruz. Bir sonbahar gününün yaktığı kibritle ne zamandır çektiği acılarla kafasında yolu döşenen bir dizi düşünce alevlenmişti. Bu ışıkla son zamanlarda duyduğu acının bile, yalnızca bastırılmış, zonklayan ama garip biçimde uyuşturulmuş bir acı olduğunu anladı; acıyan yer dokunulunca kanamaya başlamıştı. Dokunan da bir başka ölümlünün yüzüydü. Kurşun renkli bir öğleden sonra yolları kalın bir yaprak örtüsüyle kaplanmış bulunan mezarlıkta karşısına çıkan bu yüz Marcher’ın yüzüne bıçak gibi keskin bir ifadeyle baktı. Daha doğrusu bu şaşmaz darbe benliğinin ta derinliklerine kadar işleyerek onu irkiltti. Ona böyle sessizce saldıranın, kendi gideceği mezara vardığı sırada az ötedeki bir mezarın başında dalgın dalgın duran biri olduğuna dikkat etmişti; mezarın taze görünüşünden ziyaretçinin yüzünde duygularını açıkça belli eden bir ifade bulunacağı anlaşılıyordu. Yalnız bu nedenle bile ona daha fazla dikkat etmek doğru olmayacağı için, orada kaldığı sürece, eğilmiş sırtı kümelenmiş anıtlarla porsuk ağaçları arasından sürekli görünen, yas giysileri içinde olduğu anlaşılan orta yaşlı komşusunun ancak belli belirsiz bilincinde oldu.

Mezarlıktaki nesnelerin kendine yeniden can veren öğeler olduğu konusundaki kuramı, kabul etmeli ki, o gün belirgin ve esaslı bir biçimde sarsıntıya uğramıştı. Şu son zamanlarda hiçbir gün ona bu sonbahar günü gibi korkunç gelmemiş, üstünde daha önce duymadığı bir ağırlıkla o gün May Bartram’ın adını taşıyan alçak taş masaya çökmüştü. İçinde ansızın bir şey kırılmış, garantili bir büyü sonsuza dek bozulmuş gibi, kendinde kımıldamaya güç bulamadan öylece oturuyordu. O anda, elinden gelse, onu kabul etmeye hazır bekleyen bu taşın üzerine uzanacak, son uykusuna yatacağı yer orasıymış gibi yapacaktı. Uyanık kalmasını gerektiren ne vardı ki şu koca dünyada? Bu soruyu sorarken başını eğmiş önüne bakıyordu; oturduğu yerin yakınından geçen bir mezarlık yolunun yanına dek getirdiği yüzdeki sarsıntı işte o zaman gözüne çarptı.

Öteki mezardaki komşusu kalkmış, gücü yetse kendisinin de çoktandır yapacağı gibi, mezarlık yolu boyunca kapılardan birine doğru ilerliyordu. Yol onu Marcher’ın yakınına getirdi, ağır ağır yürüdüğünden ve hele yüzünde bir çeşit açlık bulunduğundan, ikisi bir an için tam yüz yüze geldiler. Marcher hemen onun kötü bir sille yiyen kimselerden olduğunu anladı; bu algı öylesine keskindi ki, yanında adamın ne giyimi, yaşı, ne de tahmin edilebilecek kişiliği, sınıfı göze çarpıyordu; onda göze çarpan tek şey yüz çizgilerinin gösterdiği yıkıntıydı. Asıl önemli olan nokta da bunu göstermesiydi; geçip giderken, ya anlayış beklediğini ya da daha büyük bir olasılıkla, karşısındakinin acısına meydan okuduğunu belli eden bir duyguyla sarsıldı. Belki de dostumuzun varlığını daha önce zaten fark etmiş, Marcher’ın buraya alışkın, dingin duruşunu görmüş ve bu duruştan aralarında açık bir anlaşmazlık varmışçasına tedirgin olmuştu. Her ne olursa olsun, Marcher’ın ilk bilincine vardığı şey karşısındaki bu yaralanmış tutku simgesinin buradaki havayı kirleten bir şeyin bulunduğunu bildiği, ikincisi de kendisinin, her ne kadar heyecanlanmış, şaşırmış, sarsılmış da olsa, geçip giden bu yüzün ardından bir an sonra bir kıskançlık duygusuyla baktığıydı. O güne değin başından geçen en olağanüstü olay (daha önce başka olayları da böyle nitelemiş olsa da) bu izlenimin sonucuydu. Yabancı uzaklaştı, ancak dostumuzun, hangi haksızlık, hangi kötülük, hangi onulmaz yarayı dile getiriyor acaba, diye düşünmesine neden olan kederinin çiğ parıltısı geçmedi. Bu adam neye sahip olmuştu ki bunu yitirmek onu böyle kanatıyor, hem de yaşatıyordu?

John Marcher’ın sahip olmadığı bir şey, diye düşündü Marcher birden içi sızlayarak; bunun kanıtı da John Marcher’ın kıraç sonuydu. Hiçbir tutku asla dokunmamıştı ona, çünkü gerçek tutku buydu işte; yaşamını sürdürmüş, ağlayıp sızlanmıştı ama nerdeydi kendi derin yıkıntısı? Sözünü ettiğimiz olağanüstü şey bu sorunun ansızın getirdiği bir sonuçtu. Gözlerinin önüne çıkıveren görüntü, çılgın gibi tümüyle elinden kaçırdığı bir şeyin adım ateşten harflerle önünde yazdı; bunları bir ateş zincirine dönüştürerek bir dizi zonklamayla içini dağladı. Yaşamının dış yüzünü görmüştü o, içten öğrenmemişti, sırf kendi için sevilen bir kadının ardından tutulan, şimdi bile bir meşale gibi gözünün önünde tüten, yasta olduğu gibi. Yabancının yüzündeki anlamın bu olduğuna böylesine büyük bir güçle inanıyordu. Bilgi ona yaşamının kanatlarında gelmemişti; bir kazanın saygısızlığı, rastlantının küstahlığıyla onu itip kakmış, tedirgin etmişti. Artık aydınlanma başladığına göre bilgi dorukta parlamaktaydı ve şimdi karşısında bakakaldığı şey yaşamın dibi görünen boşluğuydu. Baktı, baktı, acıyla soludu, umutsuzlukla döndü, dönerken karşısında duran öyküsünün açık sayfasını her zamankinden daha keskin bir uçla kazılmış olarak gördü. Taşın üzerindeki ad, mezar komşusunun geçişi gibi çarptı onu; bu ad onun yüzüne karşı elinden kaçırdığı şeyin kendisi olduğunu söylüyordu. Dehşet veren düşünce buydu işte, tüm geçmişinin yanıtı olan gerçeğin görüntüsü öyle korkunç bir açıklıktaydı ki bunun etkisiyle altındaki taş gibi buz kesildi. Her şey yerini buldu, itiraf edildi, açıklandı, altüst oldu; en çok da o üstüne titrediği körlüğü karşısında şaşkın, kalakaldı. Başına gelmesiyle onu herkesten ayıracak olan yazgı fazlasıyla gerçekleşmişti... Bardağı dikip son damlasına kadar boşaltmıştı içindekini; zamanının adamı olmuştu, bu dünyada başına hiçbir şey gelmeyecek olan tek adam; yazgının eşi görülmemiş sillesi buydu işte... Tanrıların ona gönderdiği haber buydu. Dağınık parçalar birer birer yerlerini buldukça, dediğimiz gibi, yüzünün rengini artıran bir dehşet içinde gördü bu gerçeği. Demek ki kendi hiçbir şey görmezken, May gerçeği görmüştü; şimdi de onun gerçeği apaçık görmesini sağlıyordu. Bu canlı, bu korkunç gerçek, bekleyip dururken, yaşamdan alacağı payın bekleyişin kendisi olmasıydı. Tuttuğu nöbetin yoldaşı belli bir anda bunu anlamış, sonra da yazgısını şaşırtmak fırsatını sunmuştu ona. Ancak kötü yazgı hiçbir zaman şaşırtılamazdı; May yazgısının gelip çattığını söylediği gün, onun, önünde açtığı kaçış yoluna, budalaca bakıp durduğunu görmüştü.

Kaçış May’i sevmekle olabilirdi; o zaman, işte o zaman yaşamış olacaktı. May yaşamıştı... Kim bilir nasıl bir tutkuyla yaşamıştı; çünkü o Marcher’ı sırf kendisi için sevmişti; oysa Marcher, yalnızca (ah, bunu şimdi nasıl da korkunç bir açıklıkla görüyordu) bencilliğinin soğukluğu içinde kendine sağladığı yarar açısından düşünmüştü May’i, hepsi o kadar. May’in söylediği sözleri anımsıyor, zincir uzadıkça uzuyordu. Canavar gerçekten saklanıp beklemişti; Canavar saati gelince saldırmıştı; o soğuk nisan akşamının alacakaranlığında, solgun, hasta, tükenmiş ama çok güzel, belki o zaman bile kazanılabilir olan May koltuğundan kalkarak Marcher’ın düş gücünü kullanıp gerçeği tahmin etmesini sağlamaya çalıştığı sırada saldırmıştı Canavar. O tahmin etmeyince saldırmıştı; May umutsuzluk içinde dönüp gittiği zaman Marcher’ın üzerine atlamış, onun May’den ayrılmasından önce izini bırakacağı yere bırakmıştı. Korkusunu haklı çıkarmış, yazgısına ulaşmıştı Marcher; tam bir şaşmazlıkla alnında başaramayacağı yazılan tüm her şeyi başaramamıştı; gerçeği bilmemesi için May’in dua ettiğini anımsayarak inledi. Bu korkunç uyanış... Bilgi buydu işte; esintisinden gözündeki yaşları bile sanki donduran bilgi buydu. Gene de gözyaşları arasından bu bilgiyi gözden kaçırmayıp pekiştirmeye çalıştı; acısını duymak için gözlerinin önünden ayırmadı onu. Geç ve acı da olsa, hiç değilse, yaşamanın tadından bir şeyler vardı bu bilgide. Ancak birden bu acılık midesini bulandırdı, sanki gerçeğin içinde, kendi imgesinin gaddarlığı içinde, yazılmış olanı, yerine getirilmiş olanı tüm korkunçluğuyla gördü. Yaşamının yabanıl ormanını gördü, gizlenen Canavar’ı gördü; sonra, bakarken, havadaki bir kıpırtıyla Canavar’ın yerinden kalktığını, kocaman, çirkin gövdesiyle, onun hesabını görecek olan atlayışa geçtiğini algıladı. Gözleri karardı... Çok yakınındaydı; düşlerindeki Canavar’dan kaçmak için içgüdüsel bir hareketle döndü, kendini mezarın üzerine attı.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült