Hikaye

 

 

Ölüm Ve Sevgi

Branko Radiçeviç


Eylülde bir korku alır içimi. Yaşadığım kent küçüktür, tepeler var etrafında. Tepelerin ne olduğunu herkes bilir. Biri ölünce tepelere götürürler, orda gömerler onu. Tepelerin biri gömütlük, gömütlük tepelerin ötekisi. Tepelerse yeşildir, yemyeşildir. Neden böyle yeşil, yemyeşil olurlar?

Otlar yeşildir, kızıldır toprak ve ölüm. Bir dostum var, karadır, kapkaradır. Bense akım, apak. Bazen düşünürüm: O benim dostum değildir, gölgemdir o benim, beni izleyen, benimle omuz omuza giden.

Çingene olmak, iyi şeydir, diye düşünürüm. Kara, kapkara olmak, sevmek yeşili ne güzel.

Bazen demircidir o, Bazen çalgıcı. Sevdiği bir kız var. Kız da karadır, kapkaradır. Çok tuhaf sevişir onlar. Kız ona der: Ne tuhaf çingenesin sen! Erkek ona der: Ne tuhaf çingene kızısın sen! Sonra birbirine bakarlar. Çirkin bir söz söylemek isterler. Birbirine söyleyecekleri çirkin olur mu hiç? Gülerler. Dişleri apaktır.

Benim de sevdiğim bir kız var. O bana der: Sen hiç bir zaman kara olamayacaksın. Ben ona derim: sen hiç bir zaman kara olamayacaksın. Bakışırız birbirimize. Söylediklerimizde çirkin bir şey var. Kara sözcüğünde ölüm kokan bir şey var. Ben 'de, o da korkarız ölümden.

Ama o çingene, onun sevdiği çingene kızı, ölüme inanmazlar. Erkek sık sık gider gömütlüğe, yiyecek bir şeyler (1) arar orada. Sevdiği kız da gider ardından. Dönerler neşeli neşeli. Yeşilin en güzeli gömütlüklerdedir. Gömütlükte padişah gibi rahat uyuyabilirsin.

Düşüne ölen kişi girmez mi? diye sorarım. Gömütü üstünde yatınca korkmaz mısın hiç? ölen kişi gelir ve gider, diye yanıtlar çingene dostum. Gelir ve gider. Anlatacak ne var ki burada. Açarım gözlerimi, bir de bakarım yanımda yok. Sevgilisi de sallar başını: Sık sık ölüler girer çingenelerin düşüne, der. Girer ve çıkar. Anlatacak ne var ki burada.

Yeşil gömütte yatandan korkar mısın?

Çingene düşünür azıcık. Sallar elini sonra:

Korkmamak elde mi? Korkunçturlar.

Yağmur kokar eylül. Tatlı yağmurlar kokar. Yağmur ıslatır toprağı. Toprak ıslanır. Ölen kişiler de ıslaktır eylülde.

Çingene kıştan tir tir titrer. Günün birinde ıslanacağını bildiği için, üzülür.

Ölmeyi, üstelik gömütte ıslak olmayı kimse sevmez, hiç kimse sevmez bunu.

Çingene kızı da sevmez, ince elbisesi altındaki vücudu tir tir titredi. Islanmayı sevmez. Sevmez ölümü. Anlatacak ne var ki burada.

Ne olur bunlardan konuşmayalım artık, dedi. Çingenelerin ölümü düşünmeleri iyiye çıkmaz.

Sevdiği kızla çayıra doğru yürüdü. Onları görüyorum iyice.

Kıza bir şeyler söylüyor, olmaz, diyor kız.

Erkek çıkıştı: Demek istemiyorsun? Kız da yüksek sesle: İstemiyorum, diyor.

Sorulacak ne var ki burada, diyor o ve kızı alıyor kolları arasına. Basıyor göğsüne. Hiç bir şey işitilmiyor artık. Kız ona, olmaz, demiyor, o da artık istiyor musun, istemiyor musun, diye sormuyor. 

(1)   Hıristiyan mezarlıklarında, ölenlerin onuruna şölen yaparlar, arta kalan yiyecekleri eve almazlar. 

Diyorum sevdiğim kıza: Haydi biz de onlar gibi olalım. Olmaz, de. O da, olmaz, diyor. Ben tekrar soruyorum. Olmaz, diyor tekrar o. Olur mu, olmaz mı, diye sorulacak ne var ki arada, diyorum sevdiğim kıza.

Alıyorum kollarım arasına, basıyorum göğsüme. Sevdiğim kız karşı geliyor buna, irkiliyor. Bir daha benimle buluşmayacağını söylüyor.

Bir gün çingene ansızın hastalandı. Anne, anneciğim! Çingene gibi kimse acıklı acıklı çağıramaz annesini. Dünyada kimse çingene gibi ağlayamaz. Eski örtü altında upuzun kalmıştı. Durmadan: Anne, anneciğim! diye bağırıyordu.

Annesi de ince, uzundu. Selvi gibi. Durmadan sallıyordu hafifçe başını. Yavaşça: Yavrum, bir tanem! diyordu. Onun gibi dünyada kimse yavrum, diyemez.

Başıma gelenleri biliyorum, diyordu çingene. Sevdiği kız için kaygılanıyordu, diyordu: ki Biliyorum, başka bir çingeneye de: Olmaz, diyecek. Razı olacak mı, olmayacak mı diye anlatacak ne var ki. Anneciğim, sen bunu iyi bilirsin, anlatacak ne var ki burada.

Annesi başını sallıyordu salt. Biliyordu böyle olacağını, çok iyi biliyordu...

Eylül gelince, çingenelerin avlusunda biri acıklı acıklı inledi. Dostumun sevgilisiydi bu. Duyduğu ağrıdan inliyordu. Yüzünde hüzün vardı. Dostum hala hayattaydı. Çok gitmez ölecek. Birkaç saat sonra öldü. Öldüğü zaman bile, hiç ama hiç ölmeyecekmiş gibiydi.

Tam öleceği zaman, sevdiği kızı yanına çağırdı, tuttu saçından, dövdü doyasıya.

Kız ağrılardan ağlıyordu.

Adam öbür dünyaya gidince, sevdiği kızın bütün yapacakları için dövdü. Razı olacak mı, olmayacak mı diye anlatacak ne var ki burada. Öteki dünyaya gidince olacakları biliyordu o.

Annesi hafifçe sallıyordu başını. Fısıdayarak haklısın... haklısın... diyordu salt. Çünkü kocası öteki dünyaya giderken, o da böyle yapmıştı, dövmüştü doyasıya onu.

Böyle ölmeli.

Böyle.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült