Hikaye

 

 

Ölüm Korkusu

Vesile Bolaç


Çocukluğumda ölüm tehlikesi geçirdiğim zamanlar olmuştu, ama büyüdükçe bu korku, yakınlarımı kaybetme korkusuna dönüştü.

Annemin babamın ve kardeşlerimin ölmesinden çok korkuyordum. Onları kaybedersem yaşayamam diye düşünüyordum.

Kendi ölüm korkumu çok derinlere bastırmış, yakınlarımı ölümden korumanın ya da kurtarmanın yollarını araştırma tasasına düşmüştüm. Hatta ortaokul ikinci sınıfta iken kendimi dine vermiş: “Bu dünya geçici. Kalıcı olan öbür dünya” diye düşünmeye başlamıştım.

Lise son sınıftayken, ölüm korkusu, tercih yapmamı bile etkilemişti. Sınıfımızda benim dışımda dört kız daha vardı. Dört kızın hepsi ilk tercih olarak Tıp Fakültesi’ni yazmışlardı. Ben ise ilk tercihime dört yıllık bir fakülteyi, Fen Fakültesi matematik bölümünü yazmıştım.

Arkadaşlarım çok şaşırdılar. Nedenini sordular:

“Neden sen de Tıp Fakültesi’ni yazmıyorsun?”

“Tıp Fakültesi çok uzun. Altı yıl sürüyor. Ya o zamana kadar annem babam ölürse, ben ne yaparım. Bir an önce okulu bitirip onlara bakmam lazım. Para kazanıp, annemi babamı kardeşlerimi rahat ettirmeliyim!” diye cevap vermiştim.

Babaannem ve büyükbabam, ben çok küçükken ölmüşler. Onların ölümlerini çok net hatırlamıyorum. Sadece babaannemin beni, “erkek sesli kızım” geldi diye sevdiğini hatırlıyorum.

Çocukluğumda yakından tanık olduğumu hatırlayabildiğim tek ölüm, amcamın ölümüdür. Ben onüç yaşında, ortaokul ikinci sınıf öğrencisiydim. Amcam çok sigara içiyordu ve her sigara tiryakisinin korkulu rüyası olan akciğer kanserine yakalanmıştı. Öleceğini söylüyordu herkes. Ama ben ölmesin diye, sabahlara kadar dua ediyordum. Amcamı çok seviyordum. O, benim okula gitmemi onaylayan ve destekleyen tek akrabamızdı. Beni ne zaman görse harçlık verir, defter, kalem alırsın derdi. Ama öldü. Ölümün kaçınılmaz olduğunu yakından görmüştüm. Amcam çok zengindi, ama parası derdine derman olamamıştı. Okumuş yazmıştı, ama bunlar da hiç fayda etmemişti.

Ölüm, ölüm korkusu o sıralarda içinde bulunduğum buluğ çağının da etkisi ile beni okula ve derslere sıkı sıkı sarılmaya itti. Zaten çalışkan bir öğrenciydim ama, sınıf birincisi değildim. Amcamın ölümünden sonra, bütün gücümü ve zamanımı derslerime verdim. Notlarım gittikçe yükseldi.

Liseye başladıktan sonra, değil sınıf birinciliği, okul birinciliğini bile hiç kimseye kaptırmadım. Durmadan kitap okuyordum. Çok okuyarak, çok çalışarak, ölüm karşısında insanın düştüğü çaresizliği ve acıyı tedavi etmek isteyen bir dürtü vardı içimde. Ölüme çare yoktu, ama ölümün; insanın bugün yaşadığı anlamının ötesinde çok daha kutsal, çok daha güzel bir anlamı olmalıydı. O zamanlar yaşamanın ölmek olduğunu elbette ki bilmiyordum ve hiç kimse bana yaşamın bu gerçeklerinden söz etmemişti. Ama içimde araştırmaya, incelemeye ve daha ötelerde neler olduğunu öğrenmeye büyük bir istek vardı.

Lisede okurken kitaplarım benim her şeyimdi. Gittiğim her yere mutlaka kitaplarımı da götürürdüm. Koşullar ne olursa olsun derslerimi asla ihmal etmezdim. O yıllara ait, kitaplarımla ilgili bir anımı hatırlıyorum. Lise ikinci sınıftaydım. Akşamleyin ben ders çalışıyordum. Dışarıdan gelen bir sesle irkildim:

“Herkes evi terk etsin! Sel baskını geliyor!”

Ben bütün kitaplarımı bulduğum torbalara doldurdum. Torbaları alıp, dışarı fırladım. Dışarı çıktığım da selin bizim eve doğru geldiğini gördüm. Babam dışarıdaydı, bağırıyordu: “Çabuk, yukarı köşke çıkalım, köşkün temeli sağlam. Ben orayı taştan yaptım. Asla yıkılmaz orası.”

Koşarak köşke çıktım. Kitaplarımı bir divanın altına sakladım. Sonra etrafıma baktım herkes köşke çıkmıştı. Annem, babam, Ali, Durdu oradaydı. Osman’la eşi ve çocukları zaten köşkte oturuyorlardı. Osman evlendikten sonra Karayolları köşkü boşaltıp, kendi yaptırdıkları binaya geçmişlerdi. Ömer, Ömer’in eşi ve çocukları oradaydı. Ama Yeter yoktu.

Yeter’in köşkte olmadığını fark eder etmez, yıldırım hızıyla köşkten indim. Bizim eve koşup Yeter’in yattığı odaya girdim. O sırada sular dizimin alt hizasına kadar yükselmişti. Yeter divanda hala uyuyordu. Hemen kaldırıp, oturttum. Sonra da sırtıma hop ettim. Bütün gücümle suları yararak köşkün taş merdivenlerine ulaştım.

Yeter sırtımda, köşke çıktım. Annem bizi görünce bağırmaya başladı.

“Amanın... Yeteri hepten unutmuşuz!”

“Nasıl akıl ettin de gidip, getirdin? Uyuyor hala. Dur bir minder sereyim de yatır. Uyanmasın varsın. Uyanırsa korkar belki.”

Annem yere bir minder serdi. Ben de Yeter’i yavaşça minderin üstüne indirdim. Yeter uyumaya devam etti. Ben de kitaplarımı sakladığım yerden çıkarıp, hiçbir şey olmamış gibi ders çalışmaya yeniden başladım. Ama birkaç saat sonra bizim ev tarafından korkunç bir gürültü geldi. Gece karanlığında köşkten baktığımızda evimizin yerle bir olduğunu gördük. Evimizin yerinde yeller esiyordu. Sadece kitaplarımı ve Yeter’i kurtarabilmiştim.

Evimiz yıkıldı. Yeter hala uyuyordu. Biz korkmaya başladık: “Ya köşk de yıkılırsa, ne yaparız” diye telaş içindeyken, babam bizi sakinleştirdi.

“Korkmayın, Köşk yıkılmaz. Temeli çok sağlam. Alt kat tamamen taştan yapıldı. Sular, üst kata çıkmazsa hiçbir şey olmaz. Suları takip edelim. Üst kata yaklaşırsa, o zaman dama çıkarız.”

O gece sabaha kadar uyumadık. Bizimkiler sürekli olarak suları takip ettiler. Ben de sürekli olarak ders çalıştım. Babam ve ağabeylerimin azarlamalarına rağmen kitap okumayı hiç bırakmadım. En küçük ağabeyim elimden kitabımı çekip: “Yeter artık okuma! Yarın sanki okul mu var? Bu felakette okul olur mu? Sen deli misin?” dedi.

“Okul var diye okumuyorum ki, öğrenmek için okuyorum. Bilmediğim yeni şeyler öğreniyorum” diye cevap verdim.

Ali sinirlendi: “Oku bakalım. Sanki 10’un üzerinde not mu var?” diyerek, okumakta olduğum kitabı eline alıp, bana doğru fırlattı.

Lisedeyken gerçekten de bir okuma hastasıydım. Okuduğum, ders çalıştığım zamanlar, en mutlu olduğum anlardı. Ders çalışırken ölüm korkum kayboluyordu. “Sürekli okursam, bulduğum bütün kitapları okursam, araştırırsam büyük adam olurum. Belki o zaman ölüme bile çare bulabilirim.” Bu tarz düşünceler sürekli kafamdan geçiyordu.

Lise son sınıfta iken bir arkadaşımın annesi ölmüştü. Cenaze, bizim evin önünden, omuzlarda taşınıp mezarlığa götürülmüştü. Herkes ağlıyordu. Tabutun üstüne kırmızı bir battaniye örtülmüştü. Cenazenin götürülüşünü, gözden kayboluncaya kadar seyretmiştim.

Takip eden günlerde annesi ölen arkadaşımın yakınına gitmemeye başladım. Arkadaşımla ve kardeşleriyle konuşmamak için okula gidişgeliş yolumu bile değiştirmiş, bir alt sokaktan geçmeye başlamıştım. Onlarla konuşursam benim annem de ölür korkusu vardı içimde. Çok saçma olduğunu biliyordum, ama annemin ya da babamın ölümünü hatırlatacak her şeyden ve herkesten kaçmama engel olamıyordum.

Annem babam ölmeden önce, onlara yardım etmek, destek olmak ya da onların benimle gurur duymalarını istiyordum. Ailede liseyi ilk bitiren bendim. Mutlaka üniversiteye gitmeliydim ki annem babam sevinsin, mutlu olsun. Aslında babam okumamı istemiyordu. “Kız çocuğu okur mu hiç? Günah” diyordu. Ama iki büyük oğlu ilkokuldan sonra okuyamamış, küçük oğlu da lisede devre kaybettiği için alt sınıfta, lise ikide okuyordu. Benim üniversiteye gitmemi istememesine rağmen, eğer kazanırsam gizlice sevineceğini biliyordum.

Bu yüzden üniversite giriş sınavı sonuçlan açıklandığında ilk tercihim olan Matematik bölümünü kazanamama rağmen, ikinci tercihim olan Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanınca oraya kaydımı yaptırdım. Ama en büyük ağabeyim kayıt yaptırdığım yerin yabancı dil olduğunu öğrenince çıldırdı: “Biz okumasın, günah derken, Yaşar iyice gavur olup çıktı. Gavur diline yazılmış.”

Evde kızılca kıyamet koptu. “Gavurcayı okumayacaksın! Hiç okuma derken, sen inadına gavurcaya gittin, kaydoldun.”

Babam tutturdu: “Göndermem seni Ankara’ya. İki cihan bir araya gelse yine beni kandıramaz bu defa. Okulu unut!”

Aradan onbeşyirmi gün geçtikten sonra, yedek listeden matematik bölümünü kazandım. Dünyalar benim olmuştu. Matematik bölümüne evdekiler de çok sevindi. Gavurcadan iyidir dediler, ama ben nasıl kayıt değiştirileceğini bilmediğim için önce liseye gidip, bilgi almak istedim. Mezun olduğum liseye gittim. Müdür beyden bilgi aldım. Müdür bey, yer değiştirmeme şiddetle karşı çıktı: “Böyle bir hata yapayım deme sakın! Hiç, hangisi olursa olsun dil bölümü bırakılır da matematiğe geçilir mi? Yine de ben sana usulü anlatayım, sen de bir bölümden diğerine nasıl geçileceğini öğrenmiş olursun. “Kayıt yaptırdığın Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne dilekçe vereceksin, Matematik bölümüne geçmek istediğini yazacaksın, onlar da sana kayıt evraklarını verecekler, götürüp Fen Fakültesi Matematik Bölümü’ne vereceksin? hepsi bu” dedi.

Ben ikna olmuştum ama evdekiler, özellikle benimle birlikte Ankara’ya gitmeye can atan ortanca ağabeyim Ömer ne diyecekti. Korkarak, biraz tedirgin bir şekilde şehirdeki evimize geldim. Ömer, giyinip kuşanmış, hazır vaziyette kapıda beni bekliyordu.

“Neredesin sen? Hadi gidiyoruz. Önce Mersin’e gideceğiz. Otobüse oradan bineceğiz” dedi.

“Ben vazgeçtim. Kaydımı değiştirmek istemiyorum” dedim.

O kadar sinirlendi ki, beni tekmelemeye başladı. Kapıya sıkıştırıp vurdu, vurdu yine vurdu.

“Kalk çabuk, eşyalarını al gidiyoruz” dedi.

Ağlaya ağlaya içeriye girdim. Daha önceden hazırladığım valizimi aldım. Çantam zaten elimdeydi. Dışarı çıkıp ağabeyimin yanma geldim. Birlikte yola çıkıp, Mersin’e giden dolmuşlardan birine bindik. Mersin’e varıncaya kadar ağladım.

Annemler o sıralarda fıstıklıktaydılar. Eylül ayı, işlerin en sıkı olduğu dönemdi. Fıstıkların sökülme zamanı olduğu için, beni yolcu etmeye hiç kimse gelmedi. Ankara’ya okumak üzere ilk gidişim böyle ağlaya ağlaya üzgün bir şekilde oldu. Çünkü Ankara’ya gidip kaydı nakil ettirdikten sonra Silifke’ye geri dönmedim. Yurt sırasının takibi için Ankara’da kalmam gerekiyordu. Ömer Abim beni bir akrabamızın evinde bıraktı. Kendisi Silifke’ye geri döndü.

Böylece istemeye istemeye Fen Fakültesi Matematik Bölümü’nde bir yıl okudum. Sınıfımı da geçmiştim, ama tekrar sınava girip okulumu değiştirdim.

Nedeni ise, yurttaki oda arkadaşlarımın bazılarıydı. Odamızdaki arkadaşlardan üç tanesi Tıp Fakültesi’nde okuyordu.

Üçü de çok havalıydı. Hele içlerinden birisi, beni sık sık aşağılıyordu. Bir konuda fikrimi söylesem beni azarlıyordu:

“Sen sus! Sanki Tıp Fakültesi’nde mi okuyorsun? Ukala!” derdi.

Ben de buna içerliyordum. İçin için “Tıp Fakültesi’ne geçeyim de, sen gününü gör o zaman” diye söyleniyordum.

Nitekim tekrar Üniversite Giriş Sınavları’na girdim. Sadece üç tane Tıp Fakültesi yazdım. Ve ilk tercihim olan Ankara Tıp’ı kazandım.

Tıp Fakültesi’ni altı yılda, hiç kayıp vermeden bitirdim. Okulu bitirmek çok kolaydı benim için. Ders çalışmayı çok seviyordum çünkü.

Ama okul bittikten sonra, uzmanlık giriş sınavlarındaki o zamanki çarpık sistem yüzünden, ilk yıl ihtisasa giremedim. Bir yıl kadar pratisyen hekim olarak çalıştım.

Bir yıl sonra uzmanlık giriş sınavım kazandım. Dahili hastalıklar alanında ihtisas yaptım. Takiben dört yıl kadar başasistan olarak çalıştım. Doçentlik sürem dolmuştu, ama ben, mesleğimi gereği gibi yapamadığımı düşünerek, doçentliğimi almadan üniversiteden istifa ettim.

Mesleğimi gereği gibi yapmamı engelleyen nedenlere gelince bunlardan bir tanesi bile istifa etmeme yeterliydi: “Kadın olmam.” Eğer kadınsanız ve patronunuz sizi desteklemiyorsa hep itilir kakılırsınız. Dünyanın her yerinde ve her alanda olduğu gibi, tıp alanında da maalesef aynı olumsuz kurallar geçerlidir. O zamanlar benim çalıştığım klinikte de aynı olumsuz politika söz konusuydu. İki profesör, bir doçent, üç başasistandık. Sadece ben kadındım. Diğerleri erkekti. Son dört yılımın iki yılı poliklinikte, iki yılı da üçüncü sınıf yatakhanelerin bulunduğu sosyal seviyeleri düşük hastaların yattığı klinikte geçmişti. İşin kaymağını ise benim dışımdaki iki erkek başasistan yiyordu. Çünkü kürsü başkanı onları koruyordu. Onlar birinci sınıf özel odaların bulunduğu lüks klinikte çalışıyorlar, araştırmalarını da kürsü başkanının desteği sayesinde rahat rahat yürütüyorlardı. Rotasyon sisteminin uygulanması için defalarca kürsü başkanını uyarmama rağmen, uyarım dikkate alınmadı. Üstelik benim baktığım ve sorumlu olduğum hastalarla ilgili yayınlarda bile, beni dışlayarak, diğer iki erkek başasistanın isimlerinin konulması, beni istifaya zorlamıştı.

Yayın yapamıyordum. Özgürce mesleğimi uygulayamıyordum. O zaman üniversitede kalmanın ne anlamı vardı? Ben de istifa edip, Ankara’da serbest hekim olarak çalışmaya başladım.

Şimdi, o günlere bütünsel bakışın ışığında yeniden baktığımda; istifa etmemin altında yatan temel nedenlerimi açık ve net olarak görebiliyorum. Dahası; klinik şefimin korkularını, özellikle de kadın korkusunu da keşfettim.

O zamanlar ise, beni istifaya iten asıl nedenin farkında bile değildim. Oysa asıl neden; hocalarımın bana karşı olan tutumları değil, çocukluğumdaki değersizlik ve yetersizlik duygularının açığa çıkmasıydı.

Çocukluk ve ilk genç kızlık döneminde, babamın ve ağabeylerimin onaylarını alabilmek için ne çok uğraşmıştım. Asla alamadığım bu onay; kendimi değersiz, yetersiz ve çaresiz hissetmeme neden olmuştu. Çocukluğumda ihtiyacım olup da alamadığım bu onayı bu defa da hocalarımdan almaya çalışmıştım. Aslında artık çocuk değildim ve tabii ki onaya ihtiyacım yoktu. Onlar onaylamasa da ben yoluma devam edebilirdim. Ama işte olan olmuştu. Tıpkı çocukluğumdaki gibi kendimi yetersiz ve değersiz hissetmiştim. Çaresizdim. Onay istiyordum.

Sevilmediğimi ve istenilmediğimi anladığım için istifa etmek zorunda kalmıştım. Bu istifa beni değerli mi kılmıştı. Elbette ki hayır. Tam tersine değersizlik duygumdan bir kez daha kaçmamı sağlamıştı. Hepsi buydu.

Ya hocalarımın bana karşı tutumları neydi? Özellikle kürsü başkanımızın: “Benim kadınlara itimadım yok. Bu yüzden sana güvenmiyorum” ya da: “Benim laboratuarım, senin doçentlik tezini kaldırmaz. Başka bir üniversiteye geçersen seni destekleyeceğime söz veririm” şeklindeki sözlerinin asıl nedeni neydi?

Hocalarımın beni aşağılamalarının ve desteklememelerinin altında yatan asıl nedenin de o zamanlar hiç farkında değildim.

Oysa onların beni istememelerinin asıl nedeni, benim yetersiz olmam değil, tam tersine beni gördüklerinde onların kendilerini değersiz hissetmeleriydi.

Bu gerçeği, o günlere geri dönüp de, bütünsel bir bakışla baktığımda anlayabildim.

Değil MR (Manyetik Rezonans) ya da bilgisayarlı tomografi (B.T.), ultrasonografinin bile henüz ülkemizde kullanıma girmediği o dönemde, teşhis yeteneği ve önsezi çok önemliydi. Bu yeteneğim çok güçlüydü. Öyle ki sadece muayene ile, genellikle kesin tanı koyabiliyordum. Hocalarım bu yeteneğimin farkındaydılar. Hatta klinik şefi olan hocamızın şu sözlerini hep hatırlarım: “Laboratuar sonuçlarının sağlıklı olup olmadığını Yaşar’ın yazdığı ön teşhislere uyup uymadığına bakarak anlıyorum. Eğer Yaşar’ın teşhislerine ters bir sonuç çıkarsa, tahlilleri mutlaka tekrarlatıyorum. Haklı da çıkıyorum. Yaşar’ın isabetli teşhisleri sayesinde laboratuarı kolayca kontrol edebiliyorum.”

Bir diğer hocam ise bir gün, bir toplantı esnasında teşhis yeteneğimi her zaman takdir ettiğini söylemişti.

Gerçekten de benim isabetli teşhislerim, sadece hocalarımı değil, diğer iki başasistan arkadaşlarımı da rahatsız etmiş olabilirdi. Dolayısıyla, beş kişiden hiçbirisi kalmamı istemedi. “Gitme kal!” diyen olmadı yani.

Bir neden daha vardı ki, o da kadın olmamdı. Kadın hastaların beni tercih etmeleri korkusu. Klinikte çalışan tek bayan uzman doktor bendim. Bayan olmam, benim için elbette ki artıydı. Bayanların çoğu beni tercih edebilirlerdi. Erkek hastalar için de bu durum, tercih nedeni olabilirdi.

Gerçek şu ki, rekabet ve kıskançlık kurbanı olmuştum. Ama o zamanlar bu gerçeğin farkında bile değildim. Tek farkında olduğum gerçek, kendimi kötü hissetmemdi. İstenilmediğimi anlamıştım. Kadın olarak, daha doğrusu kadın olduğum için, erkek meslektaşlarım beni dışlamışlardı. Ben böyle hissediyordum.

Oysa madalyonun öbür yüzü de vardı. O zamanlar hiç farkında olmadığım, ama şimdi aradan yirmisekiz yıl geçtikten sonra fark edebildiğim öbür yüz ne miydi?

Öbür yüz; erkek olarak, daha doğrusu erkek oldukları için, hocalarımın kendilerini yetersiz hissetmeleriydi. Ben onların yetersizlik duygularım açığa çıkarmıştım. Belki de; annelerine karşı duydukları nefreti bana yansıtarak kendilerini iyi hissetmeye çalışıyorlardı. Onay istiyorlardı. Çaresizdiler. Beni kliniklerinden uzaklaştırarak kendilerini değerli hissettiler. Güçlü hissettiler. Güçlerine güç kattılar.

Görüyorsunuz ya hepimize olanlar aynı: “Onaylanmama korkusu”

Ya da başka bir ifade ile:

“Onay ihtiyacı”

“Güç ihtiyacı”

“Yönetme ihtiyacı”

İhtiyaçlarımız olmazsa olmazlarımızdır.

Ta ki, biz bu gerçeği fark edinceye kadar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült