Hikaye

 

 

Öfke Ve Güçsüzlük

Gustave Flaubert


Tanrı, yalnızca dünyayı anlatmak için, düşlenen bir sözcüktür. (A. de Lamartine).

Mussen Köyü, sükûnet ve huzur içinde uykuya dalmıştı. Birbirinin ardından usulca sönen ışıkların arasında, köyün doktoru Ohmlin Bey'in camlan hala ışıl ışıldı. Küçük kilisenin çanı gece yansını yeni çalmıştı, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu, Pilate Dağı'nın eteklerindeki kar, çığın estirdiği yelle birlikte uçuşuyordu. Dolu çatıları çınlatıyordu. Altmış küsur yaşında bir kadının oturduğu basık bir odayı aydınlatan ışık, o civarda yanan tek ışıktı. Kamburu çıkmış kadının derin kırışıklıkları vardı, hayatını kazanmak için dikiş dikiyordu; fakat sık sık, yorgunluk bastırdığı için, cesaretini yitirir, gözleri ağırlaşır ve başı eğilirdi. Diğerlerinden öfkeli ve gürültülü bir rüzgar panjurları çıtırdattığı zaman, yağmur şiddetli estiğinde uykusundan kalkar, oyuk küçük gözlerini hala çevresini aydınlatan kandile çevirir, ürperip koltuğunu şömineye yaklaştırır ve istavroz çıkartırdı. Bu kadın, ailelerde doğan ve yanlarında ölen ve ölene dek de çalıştığı insanlara hizmet eden, çocuklara bakıp onları yetiştiren dürüst ve iyi niyetli kızlardan biriydi. Bay Ohmlin bu kadının elinde doğdu, kadın onun dadısı, sonra da hizmetçisi olmuştu. Sabahtan beri dağa çıkıp hala dönmeyen zavallı Ohmlin için meraklanıyordu. İş yapmaya yüreği el vermiyordu, kollarını birbirine geçirip ayaklarını uzatmış, başı eğik ateşin yanında oturuyordu, anahtar deliğinde uğuldayan ve dağda uluyan rüzgarı korku içinde dinliyordu. Düşünceli ve hüzünlü kadın, gençliğinde, evde bütün aile fertlerinin ateşin etrafında toplandığında anlatılan kanlı ve korkunç efsanelerden birini hatırlamaya çalışıyordu. Zifiri karanlık ve soğuk kış gecelerinde karlı dağlarda, selde ve buzullarda geçen cinayet ya da hayalet öykülerini zevkle dinlerdi. Hayal gücü çocukluk anılarından böyle eserdi, o zaman köyünde monoton ve tekdüze geçen, buna rağmen tutkulu, sıkıntılı ve üzüntülü anlar yaşadığı hayatını tekrar canlandırırdı yaşlı Berthe. Kısa bir süre sonra, bir katırın düzenli adımlarıyla bir köpeğin uğursuz ve iç karartıcı havlamasını yanında duyup ürperdi; »Gelen o olmalı» diye sandalyeden kalktı ve koşup kapıyı açtı. Kısa bir süre sonra adamın biri odaya girdi, kahverengi büyük bir mantosu vardı, karlı giysilerinden oluk oluk su akıyordu. Girerken, "Berthe ateşi yak! Soğuktan ölüyorum," dedi. Yaşlı kızcağız derhal dışarı çıkıp birkaç dakika içinde kollarında yongalar ve çalılarla döndü. Getirdiklerini, şömineye attı, az da olsa ısı veren beyazlaşmış parçalarla beraber yaktı. Çıtırdayan ve parlayan ateş derhal daireyi aydınlattı. Bay Ohmlin mantosunu çıkardı, normal boyda, zayıf ancak garip huyları olan bir adamdı. Yanakları çukur ve solgundu, şapkasını çıkardığında üstünde bir tutam saçın bulunduğu geniş ve beyaz kafası göründü.

Ciddi ve ketumdu, siyah sakalı ona, dudaklarındaki iyimser gülüşüyle beraber, yumuşatılmış bir üzüntü ve karamsar hava veriyordu. Bay Ohmlin oturdu, ayaklarını ateşin demirlerine dayadı, yanında oturan Alpler'in güzel köpeklerinden birini okşadı. Hayvan sahibine üzgün üzgün bakıp soğuktan kızaran nemli ellerini yaladı. Berthe yaklaşarak, "Ee? Dişleriniz ne durumda?" dedi.

Kötüyüm Berthe, Ah çok ağrıyor, bu soğuk dağ havasında canım yanıyor, dört gündür gözüme uyku girmedi, bu gece de uyuyamayacağım gibi görünüyor. Fox buraya!

Fox doktorun ayak ucunda yatan gözde köpeğinin adıydı. Sahibiyle geldiğinde acaip ve ağır sesler çıkaran köpekti.

Sus Fox, sus!

Zavallı hayvan, acı çeken ya da ağlayan biri gibi inlemeye başladı.

Sus Fox, sus! dedi ve sert bir şekilde onu ayağıyla itti.

Neden susmasını istiyorsun? dedi Bay Ohmlin, keyfi yok öyle ya! Sadece yorgun ve aç.

Şöminenin yanındaki dolaptan aldığı bir parça ekmeği atarken,"Ah! Al işte!" dedi Berthe.

Fox donuk ve nemli gözleriyle ekmeğe baktı, güzel siyah başını sahibine çevirip ona hüzünlü bir şekilde baktı.

Zavallı hayvan, neyin var? dedi sahibi.

Bu iyiye alamet değil, dedi Berthe, Tanrı ve Aziz Maurice bizi korusun!

Yaşlı deli! O hasta!

Acıktınız mı? Ne istersiniz?

Ben mi? Hiçbir şey, uyumaya çalışacağım ya da birkaç ağrı kesici hapım kaldı, onlardan içeceğim, hadi Berthe, ateşi söndür ve güzelce uyu kızım. Fox sen de kulübene git!

Avluya bakan kapıyı açtı, Fox söz dinlemedi, yere yatıp Bay Ohmlin'in ayaklarına kapandı, sahibiyse onu bırakıp aceleyle odasına çıktı, ateşinin yükselmesiyle ilaç alıp yattı ve altın rüyalara daldı. Uykusunun ağır olmasına rağmen Berthe, zaman zaman merdivende yatan zavallı Fox'un şikayetkar inlemelerine uyandı. Kar azalmıştı, bulutlar sönmüştü, Pilate Dağı'nın zirvelerinin arkasında ay kendini göstermeye başlamıştı. Berthe sabah dokuz gibi kalktı, duasını edip salona indi, kapının açık olmamasına şaşırdı. "Zavallı adam! Bugün ne çok uyudu!" dedi. Yakında odasından çıkacağını düşünürken bu yörenin doktoru Bay Bernardo geldi.

Girerken, "Bay Ohmlin nerede?" diye sordu.

Galiba odasında, hala uyuyor, bir bakın isterseniz.

Bernardo yukarıya çıkıp nezaketsiz bir şekilde, "Haydi, kalkın artık, geç oldu!" diye bağırarak odaya girdi.

Bay Ohmlin yanıt vermedi, başı yatağından sarkıyordu, kolları yorgandan çıkmıştı. Bernardo ona yaklaşıp sertçe sarstı.

Hay aksi! Uykusu ne de ağırmış! dedi.

Ancak bedeni Bernardo'nun hareketine tepki vermedi ve bir ceset gibi, ilk duruşundaydı. Bernardo'nun rengi gitti, onun ellerini aldı, elleri soğuktu. Ağzına yaklaştı, nefes almıyordu! Parmaklarını göğsüne getirdi, kalbi atmıyordu! Rengi soldu ve şaşkın bir şekilde kalakaldı, göz kapaklarını açıp baktı, herhangi bir bakış yoktu. Ölülerin derin uykudaki donuk ve aralanmış gözlerinden başka bir şey görmedi. Bernardo, koşarak doktorun odasından çıktı, Berthe ne olduğunu sordu ancak yanıt alamadı. Bernardo solgundu ve dudakları bembeyaz kesilmişti. Birkaç saat sonra, her biri üzgün ve sessiz on iki doktor meslektaşının başında toplanmıştı, dudaklarından bir tek sözcük çıktı: Ölmüş!

Her biri cansız bedene yanaşıp onu bir o yana bir bu yana çevirip, korku ve tiksintiyle uzaklaşarak: "Ölmüş!" dedi. Aralarından biri onun yalnızca uyuduğuna inanmak istedi ve aksi kanıtlanınca görüşünü destekleyemedi ve diğerlerinin görüşüne katılmak zorunda kaldı. Hüzünlü ve yağmurlu kış günlerinden biriydi, yağmur ince ince çiseliyordu, kar taneleri köy sokaklarını beyazlaştırmıştı. O gün köy bile hüzünlüydü. Babasını, şifa veren hekimini kaybetmişti. Evler kapanmıştı, insanlar konuşmuyor, meydanda çocuklar gülmüyordu, herkes duygulanmış ağlıyordu.

Mütevazi bir konvoy mezarlığa doğru ilerledi. Acılarından siyahlara bürünen birkaç adam, karın siyah örtüsünün beyazlaştırdığı tabutu taşıyordu. Sarı saçlı çocuklar sessizce ve şaşkınlıkla arkadan geliyordu, papazlar sessizce şarkı söylüyordu, çünkü gözyaşları seslerini boğuyordu. Bir dost ölüyü mezarına kadar izledi, bu dostun acısı orda bulunan insanlarınkinden daha derin ve çaresizdi, bu kişi bir kadın mıydı? Yoksa bir çocuk muydu? Metresi miydi? Hayır! Bu bir köpekti, başını eğerek yürüyen, bir insan gibi yaşlara boğularak ve inleyerek sahibini takip eden zavallı Fox'tu! Mezarlık eğimli bir yerdeydi, yol kaygan ve çamurluydu, papazların ve koca demirli kunduraları çamura batan insanların adımları, cenaze şarkısı, karın yağması, eski yolda yağan yağmur ve tabutun örtüsünü sallayan rüzgarın sesi duyuluyordu sadece. Sonunda toprak kazıldı, birkaç dua eşliğinde içine tabut yerleştirildi, ebedi uykusu için, mezarcı birkaç kürek toprak attı, çınar ahşabına toprak temas edince kof ve boş bir ses çıktı. İnsanlar mezarlıktan ayrıldı, kapanırken demir parmaklık yankılandı, mezarlık yeniden sükûnete ve huzura kavuştu. Konvoydaki dostlarından bir tanesi orda kalmıştı, siste uzaklaşan ve vadide adeta gölge gibi ağır ağır inen siyah giysili insanları üzüntüyle yere yatarak izleyen Fox'tu bu. Az sonra gece oldu, güzel ve melankolik gecede ayın beyaz ışığı mezarların üstüne yansıyordu. Bay Ohmlin hala uyuyordu, uykusu ağırdı, rüya görüyordu, düşleri güzel, şehvet dolu ve sihirliydi. Doğu'yu hayal ediyordu! Yakıcı güneşiyle, mavi göğüyle, yaldızlı minareleriyle, taş tapmaklarıyla Doğu'yu hayal ediyordu. Tütsülü ve sevda dolu şiirlerini, güzel kokusunu, zümrütlerini, çiçeklerini, bahçelerini, perilerini, kumdaki kervanlarını, Doğu'yu düşlüyordu. Sarayları, tatlı zevklerini, Doğu'yu düşünüyordu. Garip bir şekilde, Peygamberin kulağına Kuran surelerini okuyan meleğin beyaz kanatlarını düşlüyordu, saf ve nemli kadın dudaklarını, sadece ona bakan iri siyah gözleri, gece olunca onları düşleyen şaire ipeksi dokunuşlarla dokunan Asyalı kadınların esmer ve zeytin rengi tenini düşünüyordu. Ancak uyanma vakti yakındı, tıpkı beraberinde getirdiği gerçekler gibi tatsız ve acımasızdı. Mezarın içinde aşkı düşlüyordu! Ancak rüyalar geçici, mezarsa kalıcıydı.

Gözlerini açtı, kıvrımlı bir şeyin onu sardığını hissetti, bundan kurtuldu ve titreyen eliyle başının etrafındaki, yandaki, her tarafındaki ahşabı yokladı. Kendini yokladı ve çıplak olduğunu hissetti. Ah! Bu bir rüya olmalıydı, korkunç bir kabus, bir karabasan olmalıydı! Sonsuzluk fikrini geride bırakıp hayata asılmak istedi. Ancak sonsuzluk burada, sizi kendine çekerek başınızın arkasında şeytani bir gülümsemeyle sizinle birlikte gerdek yatağında yatıyor, göğüs kafesine dokununca iğrenç bir iskelete dokunduğunuzu hissedip korkarsınız. Hayır bu imkansız! Bunlardan arınmak, yeniden uyumak, bunları unutmak, kurşun gibi ağır olan bu gerçeği aklından silmek istiyordu, başka rüyalara dalmak istiyordu. Çok fazla hayal kurmuştu. Başka rüyalar mı? İsterseniz sonsuzluğu düşleyim Doğu mu? Artık mezarda şehvetli düşüncelerle ve yaldızlı hayallerle Doğu'yu düşleyebilirsiniz. İnsan can çekişince ve cehennem rüyaları görünce saçlarını yolarak ve çaresizlikten kıvranarak şeytanı çağırır ve Tanrı'ya lanet yağdırır.

Buna karşın, ilk anda hissetiği korku sessiz ve sakin bir korkuydu. Aslında affalamıştı, şaşırmıştı, aptalca bir korku gibiydi. Bir rüya olduğuna inanmak istermişçesine, «Hayır olamaz, imkansız, bu şekilde ölmek, tabutun içinde, açlıktan ve çaresizlikten ölmek, olamaz, bu korkunç!» dedi. Çevresindeki her şeye dokundu. «Delirmiş olmalıyım, hayal görüyorum! Bu ahşap yatağım olmalı, bu kumaşlar da çarşafım olmalı... Burası cehennem mi? Bir mezar, bir kefen!» dedi ve acı dolu bir kahkaha attı. Tabutun içinde olmasaydı kahkahası epeyce yankılanırdı.

Sonra da üşümeye başladı, kendini çıplak hissediyordu, mezarın rutubeti içine işlemişti, ürperip dişlerinin titremesine rağmen damarlarındaki kanına ateş basmıştı. Parmağına bir şeyin battığını hissetti, ne olduğunu görmeye çalıştı ancak göremedi, zifiri karanlıktı. Parmağını dudağına getirince kan kokusunu aldı. Tabutun çivisi parmağını sıyırmıştı. «Ölmek, bu şekilde ölmek, kimse yardım etmiyor, acımıyor! Hayır bu cehennemden çıkacağım, böyle bir şey hiç görülmemiş, çaresizlikten ölmeden önce insan delirir! Öleceğim, evet öleceğim! Ah ölmek, bu dünyada olanları, doğayı, kırları, göğü, dağları hiç görememek! Onları terk edeceğim, sonsuza dek terk ettim!» dedi ve kaplanın pençesinde kıvranan bir yılan gibi kıvrandı.

Öfkesinden ağlıyor, saçlarını yoluyordu, eskiden güçlü ve sağlıklı olmasına karşın, hayatın arkasından bağırakalmıştı. Mezarının içindeyken ne çok ağladı, haykırdı. Kaç kez öfkesinden tabuta vurdu. Kefenini tırnaklarıyla yırtıp dişleriyle parçaladı, elinin altında yok edeceği, parçalayacağı bir şeyler gerekiyordu. Kaderin onu acımasızca ezdiğini hissediyordu. Sonunda çaresizliğini bir yana bıraktı, uzanıp gözlerini kapattı ve Tanrı'yı düşündü. Mezarında bir umut ışığı parladı, uzun zamandır şüphe duyduğu ruhunu düşündü, az önce küfrettiği Tanrı'ya inandı ve umudunu yitirdiği hayata umutlandı. Kulak verdi, tepesinde belli belirsiz bir ses duydu. Sanki üstünde biri toprağı tırmalıyordu. Dinledi, ses daha da belirginleşti. Mutluluktan gülümseyip ellerini birleştirdi ve Tanrı'ya dua etti: «Şükrediyorum sana! Bana hayatı geri verdin. Demek bana hayatı geri verdin, bu soğuk ve korkunç mezarda ölmeyeceğim. Öleceğim, ama sonra, uzun yıllar sonra, yaşlanınca öleceğim. Yaşayacağım, hayat benim, zevkler benim!» dedi ve mutluluktan ağladı. Az önceki insana özgü dünyevi kuşkuları ve dinsiz önyargıları lanetledi. «Tanrım sana şükürler olsun, bana bunları geri verdiğin için sana şükrediyorum!» Başının üstünde belirginleşen ayak seslerini duydu, onu kurtarmaya gelmişlerdi, kesindi! Birkaç merhametli kişi ona kıyamamıştı, bu mezarın içinde bir ceset değil bir insan olduğunu düşünmüşlerdi ve topraktan çıkarmak için gelmişlerdi. İşte bu kadar. Kesin öyledir. Ah! Hayata kavuşturan kişiyi Tanrı kutsasın, evet evet, bu kişiyi Tanrı kutsasın. Kalbi şiddetle atıyordu, mutluluktan gülüyordu, eğer yapabilseydi, mutluluktan zıplardı. Adımlar yaklaştı sonra da uzaklaştı, her şey yeniden sessizliğe daldı. Gelen kişi mezarcıydı, yağmurda kazmanın paslanacağını aklına getirip unuttuğu kazmasını almaya gelmişti. Mezarcı iyi bir çocuktu, küçük alman piposunu tüttürürdü, dağcı şapkası vardı, Rhin şaraplarını severdi. Merhametli biriydi, kutsanmış toprakta oynayan çamurlu pis bir köpek gördüğünde, diğerlerinin yaptığı gibi onu öldürmek yerine, ayağıyla itmekle yetinirdi. Bay Ohmlin uzun bir süre dinledi, bir şey duyulmuyordu! Yeniden kulak verdi, ses yoktu! Vah vah! Sonu gelmişti, ölmesi gerekiyordu! Az önce aklına getirdiği gibi ölmek, dakikalarla usulca yaklaşan o korkunç ve acımasız ölüm, ağır ağır kavuran ve zevkle yutan ölüm gelmişti, ölme vakti gelmişti. Ölme vakti ne zaman mı? Asırlar boyu süren bu işkence, can verme, bu hırıltı son bulduğunda bitecekti. Eskiden inandığı şeyler için acıyarak gülmeye başladı. Maden ki yukardaki onu kurtarmak istememişti, o da cehenneme başvurdu, cehennem yardımına koştu ve ona dinsizliği, çaresizliği ve küfürleri verdi. Önce Tanrı ya kuşku duydu, sonra da onu inkar etti, zoraki de olsa ona güldü, «O da kimmiş!" diyerek hakaret etti. «Belaların yaratıcısı neredeymiş? Hani neredeymiş? Eğer Tanrı varsa, gelip beni kurtarsın! İnkar ediyorum, mutlu insanların söylediği bir sözcüktür, seni inkar ediyorum, sen, tıpkı yıldırım çarpması gibi, sadece kaderin ve aptallığın bir oyunusun!" dedi. Saçlarını yoldu, yüzünü tırmaladı: «Son saatimde sana dua edeceğimi mi sandın? Ben fazlasıyla gururlu ve mutsuzum, sana yalvarmayacağım, senden tiksiniyorum! Sonsuzluk mu? Onu da inkar ediyorum! Cennetin de saçma bir hayal ürünü! Tanrısal mutluluğu da hor görüyorum! Cehennemi kutluyorum. Sonsuzluk mu? Sonsuzluk birkaç ay sonra benim yerimde bulunacak olan kuru kafadır! Gülüyordu, gözyaşları sesini boğuyordu. «Bana vuran eli nasıl öperim, celladı nasıl öpeyim! Ah insan kılığına girebiliyorsan eğer, tabutun içine, yanıma gel ki seni yutacak olan sonsuzluğa götüreyim, sana adını veren hiçliğe teslim edeyim. Gel gel! Gel ki seni ezeyim, mezarımla bedenim arasında ezeyim seni; etini yiyeyim! Dokunabileceğim bir şeye dönüş ki gülerek seni parçalayayım!» Dişleri, İsa'ya yenilen iblisin dişleri gibi titriyordu, öfkeliydi, Tanrı'ya lanet okuyor, çaresizlik içinde ruhu kıvranıyor, haykırarak mezarında dönüyordu, «neredesin? Yerin göğün Tanrısı, eğer varsan, gel buraya! niçin beni çıkarmıyorsun? Varsan eğer, neden beni mutsuz kıldın? Benim acı çekmem sana ne gibi bir zevk veriyor? Sana inanmadıysam, acı çektiğim içindi, bana hayat ver, seni seveceğim...bu sana bağlı. Haydi, madem ki her şey elinde, hayatımı geri ver, haydi, bana inanç ver! neden sana inanmamamı istiyorsun? ne kadar çok acı çektiğimi görüyorsun, ağlıyorum, acılarıma son ver, gözyaşımı kurut!» dedi ve durdu. Hakaretleri kendisini korkuttu, ürküp titredi, neden korkuyordu? Dünya yok olabilirdi, devrimler dünyayı yerle bir edebilirdi, bunlar umrunda değildi, nasıl olsa tabutta nefes alacak kadar hava vardı, en azından, birkaç dakika yetecek kadar, nemli, sıcak ve ceset kokan yeterince hava vardı. Ancak yücelttiği sonsuzluktan korkuyordu, gülerek dalga geçtiği bu sözcükten korkuyordu, sırtüstü göğe doğru yatarken onun için tabutun iki suntası anlamına geliyordu. Acısından da hala şüphe ediyordu, hiçbir şeyden emin değildi. Dinsizim diyen insanlara inanmayın, onlar sadece kuşkucudur ve gururları yüzünden inkar ederler. Aslında acımız olduğunda ve şüphe duyduğumuzda bütün olasılıkları ortadan kaldırmak isteriz, çıplak ve boş bir gerçeklik isteriz, ancak artan şüphe ruhumuzu kemiredurur.

Acısını tahmin eden ve öldüğüne ağlayan köpeğin havlamasını duyuyordu sadece. "Zavallı dostum!» dedi ve sevgi yüklü bir gözyaşı damladı, onu teselli eden tek gözyaşıydı. Yorulmuştu, eli ayağı çatlamıştı, acıkmıştı, açtı ve yiyecek bir şey yoktu! Sonunda sırtını çevirdi, iki büklüm oldu ve tabutunu kırmaya çalıştı: «Sana rağmen buradan çıkacağım,» dedi öfkeyle. «İradene rağmen ben yaşayacağım,» dedi. Yüzükoyun yatıp demir gibi sert kapağı yukarıya doğru sıçrayarak açmaya çalıştı. Öfkesini, çaresizliğini toplayıp kapağı kırdı. Mezarının açıldığını, daha doğrusu, tabutun kırıldığını sırtında hissedince zafer dolu bir kahkaha dudaklarında patladı. Özgürlüğe kavuştuğunu sandı ancak üstünde bir yığın toprak vardı, en ufak hareketinde, onu ezecek olan toprak yığını vardı tepesinde. Tabutun kapağına kadar dayanmıştı, kapağın en ufak hareketinde yığılacaktı. Bay Ohmlin bunun farkına vardı, yüzü soldu, az kalsın bayılacaktı. Uzun bir süre öyle kalakaldı ve son olarak ya ölümüne ya da kurtulmasına mal olacak olan son çabayı sarf etti: Toprak yeni kazılmış olduğu için pek direnç göstermiyordu, aniden fırlayıp kafasıyla toprağı yarmak istedi. Çaresizlik insanı çılgına çevirir.

Bay Ohmlin kalktı ancak tabutun kapağı başına düştü, düşerken de gördü. En sabırlı insanlar her şeyden sıkılırlar, bu eski bir atasözüdür. Doğru aslında, bizim güzel mezarcımız, üzüntülü köpeğin havlamasından usanıp ne olduğunu merak etti. Bir şey bulmayı, hatta kim bilir, bir hazine bulmaya umutlanıp toprağı kazmaya başladı. Kapağın kırılmış olması onu şaşkına çevirdi. «Vay canına! Bu çok garip! Altında bir şey var!» diyerek kapağı kaldırdı.

Gördüklerini ve ne kadar cesur olduğunu göstermek için ilerde anlattıkları şeyler bu sözler oldu: «Ceset yüzükoyun yatıyordu, kefeni paramparçaydı, başı ve kolları göğsünün altındaydı. Küreğimle onu çevirdiğimde, sol elinde bir tutam saç olduğunu ve kolunu parçaladığını gördüm.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült