Ozan

Herman Hesse


Çinli ozan Han Fook'un gençliğinde olağandışı bir tutkusu olduğu kulaktan kulağa yayılmıştı. Han Fook'un şiir sanatıyla ilgili ne varsa öğrenmeyi arzuladığı ve amacının kusursuz şiirler yazmak olduğu söyleniyordu. O zamanlar Han Fook, Sarı Nehir'in kıyısında ailesiyle birlikte yaşıyordu.
Kendi isteği ve onu şefkatle seven anne babasının yardımıyla iyi bir ailenin kızıyla nişanlanmıştı. Düğün kısa bir süre sonra mutluluk getireceğine inanılan günlerden birinde yapılacaktı. Han Fook yirmi yaşlarında, alçakgönüllü ve yakışıklı bir gençti. Yol yordam da bilirdi. İyi eğitim görmüştü ve bazı olağanüstü şiirleri, o zamanlar bile edebiyatçılar arasında ünlenmişti. Ailesi çok zengin değildi, ama geliri rahat yaşamasını sağlıyordu, üstelik nişanlısının katkılarıyla ileride durumu daha da iyi olacaktı. Nişanlısı güzel ve erdemli bir kızdı ve görünüşte mutlu olmaması için bir neden yok gibiydi. Oysa Han Fook hiç mutlu değildi, çünkü yüreği kusursuz bir ozan olabilme tutkusuyla yanıp tutuşuyordu.
Bir akşam, nehirde fener alayı yapılıyordu. Han Fook nehrin karşı kıyısındaki limanda dolaşırken nehrin üzerine eğilmiş bir ağaca yaslandı, nehrin sudan yapılma aynasında yüzen ve titreşen binlerce ışığı, sandallardaki kadınların, erkeklerin ve genç kızların birbirleriyle selamlaşmalarını, gezerken güzel çiçekler gibi ışıl ışıl parlamalarını izlemeye, aydınlanmış suyun tatlı şıpırtısını, şarkıcıların ezgilerini ve sitarlarm tınısını dinlemeye koyuldu. Flütlerin çıkardığı tatlı sesleri de. Ve tüm bunları, bir tapınağın kubbesi gibi kaplayan mavimsi geceyi de gördü. Yalnız bir izleyiciydi Han Fook ve tüm bu güzellikleri görüp düşündükçe yüreği coşkuyla çarpar oldu. Karşı kıyıdaki insanların yanma gitmek, onlarla olmak, nişanlısını ve arkadaşlarını görmek istiyordu, ama bu şölene katılmak arzusu arttıkça tüm bunları, duyarlı bir izleyici olarak algılayıp kusursuz şiirlere dönüştürüp yansıtabilmek özlemi yüreğinde daha da kabarıyordu. Gecenin mavisini, sudaki ışık oyunlarını, konukların neşesini ve nehrin kıyısında, ağacın gövdesine yaslanmış sessiz izleyicinin özlemini dile getirmeyi arzulu-yordu. Hiçbir zaman bu dünyadaki eğlencelere ve kutlamalara içtenlikle katılamayacağını, yaşamın içinde yalnız ve yabancı bir izleyici olarak kalacağını anlamıştı. Ruhu böyle yaratılmıştı onun. Dünyadaki güzellikleri izleyecek, ama izlerken her zaman uyumsuz bir insanın gizli özlemiyle yanıp tutuşacaktı. Böyle düşündüğünde hüzünlendi ve ancak bir gün dünyayı kusursuz bir biçimde şiirlerine yansıtabil-diğinde, dünyanın sesine ve ölümsüzlüğüne sahip olacağına ve o zaman gerçek bir mutluluğa ve doyuma ulaşabileceğine karar verdi.
Han Fook artık hayal mi gördüğünü, yoksa uyanık mı olduğunu bilmiyordu. O sırada bir hışırtı duydu ve ağacın yanmda eflatun rengi giysiler içinde saygıdeğer, yaşlı bir adamın durduğunu gördü. Han Fook toparlandı; önemli kişilere ve yaşlılara gösterilen saygıyla onu selamladı. Yabancı gülümseyerek birkaç dize okudu ona. Büyük ozanların yaratılarında olan her şey bu dizelerde vardı. Öylesine güzel ve kusursuzdular ki genç adam şaşkınlıktan yüreği durdu sandı.
Yerlere dek eğilerek, "Kimsin sen?" diye bağırdı. "Ruhumu görebiliyorsun ve tüm hocalarımdan öğrendiğim dizelerden daha güzel dizeler biliyorsun."
Yabancı bilge yanıtlamadı, gülümsemekle yetindi. Yalnızca, "Ozan olmayı arzu ediyorsan bana gel," dedi. "Kulübemi kuzey dağlarındaki büyük nehrin doğduğu kaynağın yanında bulabilirsin. Bana kusursuz söz ustası derler."
Sözünü bitirince de çabucak ağacın gölgesinde kayboldu. Han Fook onu her yerde boşuna aradı, ama izini bile bulamadı. Sonunda bunun, yorgunluktan kaynaklandığını sandı. Sandalların olduğu yere gitti ve eğlenceye katılmaya çalıştı, ama konuşmalar ve çalgı sesleri arasında yabancının gizemli sesi kulağından hiç gitmiyordu. Neşe dolu insanlar ve ona âşık diye takılanların arasında, onlardan uzak, hülyalı gözlerle öylece oturdu. Ruhu sanki yabancıyla birlikte gitmişti.
Aradan birkaç gün geçti. Han Fook'un babası düğün gününü kararlaştırmak için akrabalarını ve arkadaşlarını çağırmaya karar verdi, ama damat adayı buna karşı çıktı. "Bir oğulun babasına olan görevini yerine getirmiyorsam beni bağışlayın," dedi. "Şiir sanatında başarılı olmayı ne kadar çok arzuladığımı biliyorsunuz. Arkadaşlarımdan bazıları şiirlerimi övgüye değer buluyorlar, ama ben daha işin başında olduğumun bilincindeyim. Bu nedenle, bir süre daha yalnız kalmama izin verin lütfen. Sanırım karımın ve çocuğumun sorumluluğu buna engel olacak. Oysa daha gencim, sorumluluklarım yok. Bir süre daha bana mutluluk ve ün getireceğini umduğum şiir için yaşamayı amaçlıyorum."
Babası bunları duyunca şaşırdı kaldı. "Düğününü bile ertelediğine göre, sanırım şiiri her şeyden çok seviyorsun. Ama eğer nişanlınla bozuştuysan benden saklama. Aranızı bulmaya çalışayım. Ya da sana başka bir kız bulalım," dedi.
Oğlu, nişanlısını sevdiğini ve her zaman seveceğini söyledi ve aralarında en ufak bir anlaşmazlık olmadığına yemin etti. Sonra ona, fener alayının yapıldığı gece düşünde gördüğü bir ustanın kendisini çağırdığını ve dünyada her şeyden çok onun öğrencisi olmayı arzuladığını anlattı.
"Peki, öyleyse," dedi babası, "sana bir yıl süre tanıyorum. Bu sürede düşünün izinden gidebilirsin. Belki de bu yolu sana Tanrı göstermiştir." Han Fook duraksayarak, "Kimbilir, bu süre belki de iki yıl olabilir," diye yanıtladı.
Babası gitmesine izin verdi, ama kaygılanmıştı. Genç adam nişanlısına bir mektup yazıp onunla vedalaştı ve yola koyuldu.
Uzun bir yolculuktan sonra, nehrin kaynağını buldu. İn cin geçmez bu yerdeki bambu kulübeyi de. Nehrin kıyısındaki kulübenin önünde daha önce ağacın yanında gördüğü yaşlı adam oturmuş lavta çalıyordu. Konuğunun yaklaştığını görünce hiç tepki göstermedi, yalnızca gülümsedi ve ince parmaklarıyla çalgının tellerine dokundu. Büyülü bir ezgi, gümüş bir bulut gibi tüm vadiye yayıldı. Genç adam öylesine şaşırdı ki olduğu yerde kalakaldı ve kusursuz söz ustası, küçücük lavtasını yere bırakıp kulübesine girene dek bu şaşkınlığın ötesinde ne varsa tümünü unuttu. Han Fook saygıyla onu izledi; onun hizmetkârı ve öğrencisi olarak yanında kaldı.
Bir ay geçince sözlerini yazdığı bütün şarkıları küçümsemeye başlamış, onları belleğinden silip atmıştı. Birkaç ay sonra da öğretmenlerinden öğrendiği şarkıları unuttu. Usta onunla hemen hemen hiç konuşmuyordu. Bu suskunluk içinde öğrencisinin ruhu ezgilerle dolup taşana dek ona lavta çalma sanatını öğretti. Bir kez Han Fook, güz göğünde iki kuşun uçuşunu betimleyen kısa bir şiir yazdı ve yazdığı şiiri hiç de kötü bulmadı, ama bunu ustasına göstermeye cesaret edemedi. Ama bir akşam kulübenin yanında otururlarken şiirini okudu, ustası da onu dikkatle dinledi, ama tek bir söz bile söylemeden lavtasını yavaşça çalmayı sürdürdü. Hava serinledi, ansızın alacakaranlık bastı ve sert bir rüzgâr esmeye başladı. Oysa yazın ortasıydı. Boz renkli gökyüzünde iki kırlangıç coşkulu bir göç özlemiyle uçup duruyordu. Her şey, öğrencinin şiirine oranla o denli güzel ve^ öylesine kusursuzdu ki, öğrenci kendini değersiz buldu, hü-zünlenip suskunlaştı. Yaşlı adam hep böyle davrandı. Bir yıl sonra, Han Fook lavtayı neredeyse kusursuz çalmayı öğrendi, ama şiir sanatı ona giderek daha zor ve anlaşılmaz gelmeye başlamıştı.
Aradan iki yıl daha geçti ve genç adam evini, yakınlarını ve nişanlısını çok özler oldu. Ustasından gitmek için izin vermesini rica etti.
Ustası gülümsedi. Onaylar gibi başını sallayarak, "Özgürsün, nereye istersen oraya git. Sonra ister geri dön, ister dönme. Nasıl istersen," dedi.
Bunun üzerine öğrenci yola koyuldu ve bir sabah tan vakti, doğduğu kentteki nehrin kıyısına varıp evinin olduğu kemerli köprünün ötesindeki kenti görene dek durmadan yol aldı.
Görünmeden evinin bahçesine girdi, yatak odasının penceresinden içeride uyumakta olan babasının soluklarını dinledi, sonra da gizlice nişanlısının evine gitti. Meyve bahçesine girip bir armut ağacına tırmandı ve onun, odasında saçlarını taramasını izledi. Gördüklerini onların özlemini çektiği zamanlardaki imgeleriyle karşılaştırdığında gerçekten ozan olmak için yaratılmış olduğunu anladı, çünkü ozanların düşlerinde gerçek yaşamda hiçbir zaman bulamayacakları bir güzellik ve incelik olduğunun bilincine varmıştı. Ağaçtan indi, kaçarcasına köprüyü geçip evinin olduğu kentten ayrıldı ve dağdaki yüksek vadiye döndü. Onu ilk kez gördüğü gibi yaşlı ustası basit hasırının üzerinde kapının önünde oturuyor, parmaklarını lavtasının tellerinde gezdiriyordu. Han Fook'u selamlamadı. Onun yerine sanatın yararlarına değinen iki dize okudu. Dizeler öylesine anlamlı ve güzeldi ki gencin gözleri yaşla doldu.
Han Fook yeniden kusursuz söz ustasının yanında kalmaya karar verdi. Lavta çalmayı iyice öğrenmişti. Bu kez ustası ona sitar çalmayı öğretmeye başladı ve aylar kuzey rüzgârlarının karları erittiği gibi çabucak eriyip gitti. Han Fook'un içine yeniden bir ateş düştü. Evini özlüyordu. Bir gece gizlice oradan ayrıldı, ama henüz vadinin son dönemecine varmamıştı ki gece rüzgârı kulübenin önünde asılı duran sitarın tellerine dokundu ve tellerin çıkardığı tını Han Fook'u izleyip ona geri dönmesini söyledi. O da bu çağrıya dayanamadı. Bir kez de düşünde babasının bahçesine bir fidan diktiğini gördü. Karısı yanında duruyor, çocukları da ağacı süt ve şarapla suluyorlardı. Uyandığında odası ay ışığıyla dolmuştu. Huzursuzluk içinde kalktı ve yanında uyuyan ustasının ak sakalının titrediğini gördü. İçinde bu insana karşı derin bir nefret uyandı. Onun geleceğini çalmış, onu mahvetmişti. İçinden üstüne atılıp onu öldürmek geçti. O anda yaşlı adam gözlerini açtı ve Han Fook'a öylesine yumuşak, güzel ve hüzünlü gülümsedi ki Han Fook un eli kolu bağlı kaldı.
"Unutma," dedi yaşlı adam yavaşça, "canının istediğini yapmakta özgürsün. Evine dönüp ağaç dikebilirsin ya da benden nefret edip beni öldürebilirsin. Hiç fark etmez."
Yoğun duygulara kapılan Han Fook, "Ah, sizden nasıl nefret edebilirim ki!" diye bağırdı. "Bu gökyüzünden nefret etmeye benzer."
Yeniden ustasının yanında kalmayı sürdürdü. Sitar çalmayı iyice öğrendi. Sonra da flüt çalmayı. Sonra ustasının denetiminde şiirler yazmaya başladı. Zamanla az ve öz sözle, dinleyenlerin ruhlarını, rüzgâr suyun aynalarını nasil okşarsa, öyle okşayan dizeler söylemeyi öğrendi. Güneşin doğarken dağların çizdiği kaviste duraksamasını, balıkların sessizce hızla kayar gibi hareket etmelerini ve suyun altında gölgeler gibi oraya buraya kaçışmalarını dile getirdi. Genç bir söğüt ağacının ilkbahar rüzgârında eğilip bü-külmesini de. Bu dizeleri dinleyen, yalnızca güneşin ve balıkların oyununu ya da söğüt ağacının fısıltısını duymakla kalmıyor, bir an için bu kusursuz ezgilerde gökyüzünün ve dünyanın bütünleştiğini duyumsayıp coşku ya da acıyla sevdiği ya da nefret ettiği neyse onu düşünüyor, çocuklar oyunu, gençler sevgililerini, yaşlılarsa ölümü anımsıyordu.
Han Fook büyük nehrin kaynağının yanında yaşayan ustasıyla ne kadar süredir birlikte olduğunu artık bilemiyordu. Bazen ona, vadiye gelip yaşlı adamın çalgısından vadiye dağılan ezgilerin onu karşılaması daha dünmüş, çoğu zaman da arkasında insanlığın tüm çağları ve zaman yitip gitmiş gibi geliyordu.
Bir sabah uyandığında odada yalnızdı. Ustayı her yerde aradı ve ona seslendi, ama onu hiçbir yerde bulamadı^ Ustası yok olmuştu. O gece sanki ansızın sonbahar gelmişti. Eski kulübeyi sert bir rüzgâr sarsıyor ve dağların ardında küme küme göçmen kuşlar oradan ayrılmaya hazırlanıyorlardı. Oysa göç zamanı değildi.
Bunun üzerine Han Fook, küçük lavtasını yanma alıp aşağıya, doğduğu kente doğru yola çıktı. Yolda karşılaştığı insanlar onu önemli kişilere ve yaşlılara gösterilen saygıyla selamladılar. Kente vardığında babasının, nişanlısının ve akrabalarının öldüğünü öğrendi. Evlerine başkaları yerleşmişti. O gece nehirde yine fener alayı vardı. Ozan Han Fook karanlık karşı kıyıda bir ağaca yaslandı ve küçük lavtasını çalmaya başladı. Onu duyan kadınların gözleri büyü-lenmişçesine geceye dalıp gitti, genç kızlarsa lavta çalana seslendiler ve o güne dek hiç böyle güzel lavta dinlemediklerini haykırdılar, ama onun nerede olduğunu bir türlü anlayamadılar. Han Fook gülümseyerek binlerce fener yansısının yüzdüğü nehre baktı. Onun için artık ne geıçek fenerlerle yansılarının ne de geçmiş şölenle o andaki şölen arasında bir ayrım vardı.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült