Hikaye

 

 

Nona

Stephen King


«Seviyor musun?»
Bu sözleri söylediğini duyuyorum... Bazen hâlâ sesini işitiyorum. Düşlerimde.
«Seviyor musun?»
«Evet,» diye yanıt veriyorum. «Evet... ve gerçek aşk hiçbir zaman ölmeyecek.»
Sonra haykırarak uyanıyorum.
Şimdi bile, olanları nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Neden yaptım? Size bunu anlatmam olanaksız. Zaten dava sırasında da anlatamadım. Burada pek çok kişi bana olayı soruyor. Özellikle bir psikiyatri uzmanı. Ama ben konuşamıyorum. Ağzım mühürlü sanki. Yalnızca hücremdeyken durum değişiyor. Haykırarak uyanıyorum.
Düşlerimde kızın bana doğru geldiğini görüyorum. .Üstündeki beyaz tuvalet hemen hemen saydam. Yüzünde istekle zafer birbirine karışmış. Karanlık, taş zeminli bir odada bana yaklaşıyor. Solmuş ekim güllerinin kokusunu duyuyorum. Kız kollarını açıyor. Ben de ona sarılmak üzere ellerimi uzatıp yürüyorum.
Korku, tiksinti ve anlatılamayacak bir özlem duyuyorum. Korku ve tiksintim, bulunduğumuz yerin neresi olduğunu bildiğim için. Özlem duyuyorum, çünkü onu seviyorum. Bazen, «Keşke bu eyalette hâlâ ölüm cezası olsaydı,» diye düşünüyorum.
Loş ve kısa bir koridordan geçip, dik arkalı bir sandalyeye otUr, durn. Kafama çelik başlığı yerleştirir, ellerime kelepçeleri takarlardı... Bir an sarsıldıktan sonra ona kavuşurdum...
Düşümde birbirimize sarılırken korkum artıyor. Ama ondan uzaklaşmak, benim için olanaksız. Ellerimi düzgün sırtına bastırıyorum. İpeğin atlından tenini hissediyorum. Kapkara gö2. lerinin içi gülüyor. Yüzünü bana doğru kaldırırken dudakları aralanıyor. Öpülmeye hazır.
İşte o anda değişiyor. Sertleşip karmakarışık olan siyah saçları, pis bir kahverengine dönüşüyor ve süt beyazı yanaklarına dökülüyor. Gözleri küçülerek birer boncuk halini alıyor. Akları kayboluyor. Parlatılmış kara kehribar parçalarını andıran o küçücük gözleriyle bana bakıyor. İğrenç ağzında çarpık çurpuk, sapsarı dişler fırlıyor.
Haykırmaya çalışıyorum. Uyanmaya.
Ama yapamıyorum. Yine yakalandığımı biliyorum. Hep yakalanıyorum zaten.
Leş kokulu, dev bir mezarlık faresinin kollarındayım şimdi. Gözlerimin Önünde ışıklar uçuşuyor. Ekim gülleri. Bir yerlerden ölüm çanlarının şarkısı yankılanıyor.
Fareye benzeyen o yaratık, «Seviyor musun?» diye fısıldıyor. «Seviyor musun?» Bana doğru eğilirken soluğu gül kokuyor. Ölüler mahzeninde, solmuş gül kokusu.
«Evet,» diyorum. «Evet... ve gerçek aşk hiçbir zaman ölmeyecek,» Sonra haykırıyor ve uyanıyorum.
Birlikte yaptığımız şeylerin beni çıldırttığını sanıyorlar. Ama kafam şöyle ya da böyle hâlâ çalışıyor. Ve sorulara yanıt aramaktan hiçbir zaman vazgeçmedim. Hâlâ neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Nasıl olduğunu.
Bana kâğıt ve keçe uçlu bir kalem verdiler. Her şeyi yazacağım. Belki böylece onların bazı sorularını yanıtlamış olurum. Kendi sorularımdan bazılarını da. Bu iş bitince de... Bir şey daha var. Onlar bunun farkında değil. Yemekhaneden bir bıçak çaldım. Şuracıkta, yatağımın altında.
işe Augusta'yı anlatarak başlamam gerekiyor.
Bu satırları gece yazıyorum. Yıldızların ışıldadığı, güzel bir ağustos gecesi. Yıldızları penceremdeki tel örgünün arkasından grebiliyorum. Penceremden beden eğitimi yapılan avlu ve gökyüzünün bir parçası gözüküyor. O parçayı iki parmağımla örtebiliyorum. Hava sıcak. Ben de çıplağım. Sadece ayağımda şortum var. Yaza özgü, o yumuşak sesleri duyuyorum. Kurbağaları ve ağustosböceklerini. Ama kışı geri getirebiliyorum. Bunun için gözlerimi yummam yeterli. O geceki acı soğuk, kasvetli hava, yabancısı olduğum kentin sert ve düşmanca ışıkları. Şubatın on dördüydü.
Gördünüz mü? Her şeyi anımsıyorum ben.
Şu kollarıma bakın. Tüylerim diken diken. Ve ter içindeyim.
Augusta...
Augusta'ya vardığımda ölü gibiydim. Hava öylesine soğuktu. Üniversiteye veda edip, otostopla batıya gitmek için çok güzel bir gün seçmiştim doğrusu. Bir ara daha eyaletten çıkama-dan donarak öleceğimi bile düşünmüştüm.
Bir polis beni eyaletlerarası karayolundan kovmuş, «Bir daha burada otostoo yaptığını görürsem, seni deliğe tıkarım,» diye tshdit etmişti. Bir an ona küfretmek geçmişti içimden. Belki deliğe tıkılmam daha iyi olacaktı. Dört araba genişliğindeki dümdüz karayolu, bir havaalanına benziyordu. Uluyan rüzgâr beton yoldaki kar taneciklerini havalandırıyordu. Arabalarının kırılmaz ön camlarının arkasındaki o tanımadığım insanlar için, otostop yapan herkes ya ırz düşmanı ya da katildi. Hele saçları uzunsa, listeye sübyancılığı ve eşcinselliği de ekleyebilirdiniz.
Bir süre çıkışta durup şansımı denedim. Ama kimse beni almadı. Sekize çeyrek kala, hemen sıcak bir yere sığınmazsam kendimden geçeceğimi anladım.
İki kilometre kadar yürüdükten sonra bir kafeterya buldum. 202 numaralı yolun üzerinde, kent sınırının hemen içindeydi. Tepesinde neon ışıklarla, «Joe'nun Nefis Yiyecekleri» yazılıydı. Mıcır dökülmüş araba parkında üç büyük kamyon ve yeni bir araba vardı. Kapıya asılı Noel çelengi çoktan solmuştu, ama kimse onu atmak zahmetine katlanmamıştı. Kapıdaki termometre sıfırın altında on beş dereceyi gösteriyordu. Kulaklarımı örtmek için saçlarımdan başka hiçbir şeyim yoktu. Hamderi eldivenlerim parçalanmak üzereydi. Parmak uçlarım buz kesilmişti.
Kapıyı açarak içeri girdim.
İlk fark ettiğim, sıcaklık oldu. Sonra müzik dolabındaki |<0v, boy şarkısı. Merle Haggard söylüyordu. «Bizler San Francisco' lu hipiler gibi, saçlarımızı uzatıp karmakarışık bırakmayız.»
Hemen ardından «Gözler»i fark ettim. Saçlarınızın boyu kulak memelerinizi geçtiği an, «Gözler» olayını öğrenirsiniz. Size bakanlar ünlü derneklerden birinin üyesi olmadığınızı anlayıve-rirler. «Gözler»i öğrenirsiniz, ama bu duruma hiçbir zaman alı-şamazsınız.
Şimdi içeridekiler «Gözleri»ni bana dikmişlerdi. İkisi tezgâhın önünde, dördü de bir bölmede oturan altı kamyon şoförü. Ucuz kürkler giymiş, mavimsi beyaz saçlı, iki yaşlı kadın. Aşçı. Ve elleri köpük içinde, sıska bir bulaşıkçı çocuk. Tezgâhın bir ucunda genç bir kız oturuyordu. Ama kız gözlerini kahve fincanının dibine dikmişti.
Dördüncü olarak da o kızı fark ettim işte.
İlk görüşte vurulmak, diye bir şey olmadığını bilecek yaştayım. Ünlü şarkı yazarları Rodgers ve Hammerstein, kafiye ararken uydurmuşlar bunu. İlk görüşte aşka ancak okul balosunda elele tutuşan çocuklar inanır. Öyle değil mi?
Kıza bakarken yine de bir şeyler hissettim. Bana gülebilirsiniz. Ama kızı görseydiniz gülmezdiniz. Dayanılmayacak kadar güzeldi. Lokantadaki öbür erkekler de, eminim bunun farkındaydı. Ben gelmeden önce, bütün gözlerin ona dikilmiş olduğundan hiç kuşkum yoktu. Eskimiş bej paltosunun omuzlarına dökülen saçları kömür karasıydı. Öyle ki, floresan ışıkların altında hemen hemen lacivert görünüyordu. Fildişi rengi teninin altında hafif bir pembelik vardı. Birlikte içeri getirdiği soğuk neden olmuştu buna. Kirpikleri is sürülmüş gibi siyah, ciddi bakışlı gözleri hafif çekikti. Düzgün burnuyla Roma soylularını anımsatıyordu. Dudakları dolgun ve biçimliydi. Vücudunun nasıl olduğunu bilmiyordum. Buna aldırdığım da yoktu. Kız nefisti. Dilimizde onu tanımlayabilecek tek sözcük bu. Nona.
Onun iki tabure ötesine oturdum. Aşçı yaklaşıp bana baktı. «Ne istiyorsun?»
«Sade kahve lütfen.»
Adam kahveyi getirmeye gitti. Arkamdan biri, «Evet, galiba İsa sonunda döndü,» dedi. «Annemin her zaman söylediği gibi.»
Sıska bulaşıkçı «yuk-yuk» diye, garip bir sesle güldü. Tezgâhın önünde oturan iki kamyon şoförü de ona katıldılar.
Aşçı kahvemi getirdi. Fincanı kafama atar gibi tezgâha koydu. Buzları çözülmeye başlamış bir et parçasına benzeyen elime kahve döküldü. Elimi telaşla çektim.
Aşçı kayıtsızca, «Bağışla...» diye mırıldandı.
Bölmedeki şoförlerden biri seslendi. «O kendi kendisini iyileştirir.»
Mavimsi saçlı ikizler, çarçabuk hesaplarını ödeyip lokantadan çıktılar. Şoförlerden biri kasıla kasıla müzik dolabına giderek bir on sent daha attı. Johnny Cash, «Sue Adlı bir Delikanlı» şarkısına başladı. Kahveme üfledim.
Biri kolumu çekiştirdi. Döndüm. Kız yanımdaki boş tabureye oturmuştu. Güzel yüzüne yakından bakmak beni kör etti sanki. Kahvemin birazını da ben döktüm.
«Bağışlayın.» Sesi hafif, biraz da tekdüzeydi.
«Suç bende. Ellerimdeki uyuşukluk hâlâ geçmedi.» «Ben...» Kız sustu. Ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi bir
hali vardı.
Birden, onun korkmuş olduğunu anladım. Kızı ilk görüşümde kapıldığım duygular yeniden canlandı. Kızı korumak, onunla ilgilenmek, korkusunu gidermek istiyordum.
Kız çabuk çabuk cümlesini tamamladı. «Birinin arabasına binmek zorundayım. Bunu onlara söylemeye cesaret edemedim.» Hafif bir hareketle bölmedeki şoförleri gösterdi.
Ona, «Elbette. Kahvenizi bitirin. Arabam dışarıda,» demeyi öyle istedim ki. Bunu söyleyebilmek için her şeyimi, her şeyimi verebilirdim. Bilmiyorum, bu duygumu nasıl anlatsam? Birbirimize sadece birkaç söz ettiğimiz halde, böyle bir duyguya kapılmam size çılgınlık gibi gelebilir. Ama gerçekten böyle hissediyordum. Ona bakmak canlanmış bir Mona Lisa'ya ya da Milo Venüsüne bakmaktan farksızdı. Bütün bunlara başka bir duygu da karışıyordu. Sanki birden güçlü bir ışık, karmakarışık zihnimdeki karanlıkları delmişti. Keşke onun gördüğü ilk erkekle gitmeye hazır bir kız, benim de dil dökmeyi, nükte yapmayı iyi bilen bir çapkın olduğumu söyleyebilseydim. Bu her şeyi daha kolaylaştırıp. Ama öyle bir kız değildi o. Ben de öyle bir adam değildim. Bütün bildiğim, kızın istediği şeyin bende olmadığıydı. Bu da yüreği^, parça parça ediyordu.
«Ben otostop yapıyorum,» dedim. «Bir polis beni eyaletler-arası karayolundan kovaladı. Buraya da soğuktan kaçmak jçjn girdim. Çok üzgünüm.»
«Siz üniversiteli misiniz?»
«Öyleydim. Onlar beni kovmadan, ben ayrıldım.»
«Evinize mi gidiyorsunuz?»
«Gidecek evim yok. Bana devlet bakıyordu. Üniversitede bursla okuyordum. Ama işleri berbat ettim.» Dört cümleyle bütün yaşamımı anlatıvermiştim. Galiba bu yüzden de sıkılmıştım biraz.
Kız güldü. Kahkahası beni fena halde sarstı. «Aynı yolun yolcusuyuz anlaşılan, iki yalnız insan.»
Onun, «insan» dediğini sandım. Sesi hafiflemişti. O zaman gerçekten öyle sandım. Ama burada düşünecek bol bol vaktim oldu. Şimdi, kızın söylediği söz «insan» değildi gibi geliyor bana. Galiba «sıçan» demişti. Ya da fare. «ikî yalnız sıçan...» Evet. Ve insanla fare birbirlerine hiç benzemezler, değil mi?
Konuşma sanatının doruğuna çıkmaya hazırlanıyordum, «öyle mi?» gibi, çok zekice bir şey söyleyecektim. O sırada biri omzuma vurdu.
Döndüm. Bölmedeki kamyonculardan biri arkamda duruyor du. Sarı sakalları uzamıştı. Dişlerinin arasına uzun bir mutfak kibriti sıkıştırmıştı. Mazot kokuyordu.
Şoför, «Kahveni bitirdin sanırım,» dedi. Kibriti oynatarak sırıttı. Dişleri bembeyazdı.
«Efendim?»
«İçeriyi kokutuyorsun, delikanlı. Sen bir delikanlısın, değil mi? Pek anlaşılmıyor da.»
«Senin de gül gibi koktuğun söylenemez,» diye karşılık verdim. «Traştan sonra sürdüğün bu losyonun adı ne, yakışıklı? Mazot ruhu mu?»
Tokadı yanağıma indirdi. Gözlerimin önünde siyah benekler uçuştu.
Aşçı hemen atıldı. «Burada kavga etmeyin. Onu pataklaya-caksanız, dışarı çıkın.»
Kamyon şoförü, «Dışarı gel, lanet olasıca köpek,» dedi.
İşte o anda kızın, «Ona dokunmayın,» demesi gerekirdi. Ya fa «Seni aşağılık hayvan.» Ama kız sesini çıkarmadı. Bizi heyecan ve ilgiyle seyrediyordu. İnsanı ürküten bir şeydi bu. Galiba ¦jk kez o zaman gözlerinin ne kadar iri olduğunu fark ettim.
«Seni bir daha mı tokatlamam gerekiyor?»
«Dışarı gel bakalım, hayvan herif!»
Bilmiyorum bu sözler ağzımdan nasıl çıktı? Aslında kavgadan hoşlanmam. İyi dövüşemediğim gibi, sövmeyi de pek beceremem. Ama çok öfkelenmiştim. Birden o genç şoförü öldürmek isteğine kapıldım.
Adam da bunu sezmiş olacak ki, yüzünde kararsız bir ifade belirdi. Yanlış kapıyı çalıp çalmadığını düşünüyordu herhalde. Sonra bu ifade kayboldu. Bayrakla poposunu silen seçkinler sınıfından, uzun saçlı, kadınsı bir züppenin karşısında gerileyecek değildi. Hele arkadaşlarının önünde. Böyle boylu poslu, bıçkın bir kamyon şoförüne yakışır mıydı bu?
Yine öfkeyle sarsıldım. Yoksa adam beni «O biçim» mi sanıyordu? Bir eşcinsel. İyice zıvanadan çıkmıştım. Ve bu da hoşuma gidiyordu. Dilim ağzımın içinde büyümüş m'deme bir taş parçası oturmuştu.
Şoför kapıya doğru gitti. Dostları da eğlenceyi kaçırmamak için peşinden koşturdular.
Nona. Onu dalgınca düşündüm. Kafamın sadece bir bölümüyle. Nona'nın orada olacağını biliyordum. Nona beni koruyacaktı. Bunu biliyordum. Dışarıda havanın soğuk olduğunu bildiğim gibi. Beş dakika önce karşılaştığım bir kızdan bu kadar emin olmam garipti. Çok garip. Ama bunu, ancak sonraları düşünebildim. O sırada kafamda öfke bulutları dolaşıyordu. Daha doğrusu, öfke beynimi felce uğratmıştı. İçimden birilerini öldürmek geliyordu.
Soğuk ve temiz havayı, gövdelerimizle bıçak gibi kesiyorduk sanki. Park yerinin buz tutmuş mıcırları, şoförün ağır çizmelerinin ve benim ayakkabılarımın altında çatırdıyordu. Dolunay bize bön bön bakıyordu. Çevresindeki belli belirsiz halkadan havanın bozacağı anlaşılıyordu. Gökyüzü cehennem geceleri kadar karaydı. Park edilmiş kamyonların gerisinde, bir direğin -te. peşindeki sodyum lambasının tek renkli ışığında, arkamızda cüce gölgelerimizi sürüklüyorduk. Kesik kesik soluk alırken, soluklarımız buharlaşıyordu. Şoför eldivenli yumruğunu sıkarak bana döndü.
«Pekâlâ, köpek yavrusu.»
Sanki bütün vücudum şişmeye başlamıştı, içimde taşıdı-ğımı hiç bilmediğim, görünmez bir şey, zihnime egemen olmak üzereydi. Bunu uyuşukça seziyordum. Dehşet verici bir şeydi, ama hoşuma da gidiyordu. Onu hırsla istiyordum. Son bilinçli düşüncem şu oldu: «Vücudum önüne çıkan her şeyi tahta par çaları gibi sürükleyip götürecek bir kasırga ya da taş bir piramit kadar güçlü.» Kamyoncu ufak, cılız ve önemsiz gözüküyor-^ du. Ona güldüm. Güldüm. Kahkahalarım ay ışıklarının donuk donuk aydınlattığı gökyüzü kadar kara ve kasvetliydi.
Şoför yumruklarını sallayarak üstüme saldırdı. Sağ yumruğunu, bir vuruşla savuşturdum. Sol yumruğu yanağıma indi, ama bunu hissetmedim bile. Sonra adamın kasığına bir tekme salladım. Ciğerlerindeki hava beyaz bir bulut halinde çıktı. Şoför gerilemeye çalıştı. Ellerini kasıklarına bastırmış, öksürüyordu.
Koşarak onun arkasına geçtim. Aya karşı uluyan bir çoban köpeğinin sesiyle gülüyordum. Adamın dönmesine fırsat vermeden, ona üç yumruk indirdim. Ensesine, sırtına ve kırmızı kulağına.
Ulur gibi bir ses çıkardı. Salladığı yumruklardan biri burnuma gelince çılgına döndüm, adamı yeniden tekmeledim. Top daha yere düşmeden ona vurmaya çalışan bir futbolcu gibi, ayağımı havaya dikmiştim. Şoför karanlık gecede hjykırdı. Ve kaburgalarından birinin kırıldığını duydum. Sarışın adam iki büklüm oldu. Üzerine atıldım.
Yargılanmam sırasında, öbür kamyon şoförlerinden biri ta* nıklık yaptı ve o gece vahşi bir hayvandan farksız olduğumu söyledi. Gerçekten de öyleydim. Olanların hepsini anımsayamıyorum. Ama şoföre bakarak vahşi bir köpek gibi dişlerimi gösterdiğimi ve hırladığımı biliyorum.
Ata biner gibi sırtına çıktım, yağlı saçlarından kavrayıp sutırsi mıcırlara sürmeye başladım. Lambanın donuk ışığında, kanı kapkara görünüyordu. Hamamböceği kanı gibi.
Biri, «Tanrım!» diye bağırdı. «Dur artık!»
Birileri beni omuzlarımdan yakalayarak geri çektiler. Çevremde birtakım suratlar dönüp duruyordu. Hepsine yumruğu bastım-
Kamyon şoförü usulca sürünerek kaçmaya yeltendi. Yüzü
kanlı bir maske gibiydi. Şaşkın şaşkın bakıyordu. Adamların elinden kurtulup onu tekmelemeye giriştim. Her vuruşumda sevinçle homurdanıyordum.
Adam karşılık verecek halde değildi. Bütün bildiği, oradan kaçması gerektiğiydi. Yediği her tekmede gözlerini sıkıca yumuyor, kaplumbağa gibi duraklıyordu. Sonra tekrar sürünmeye başlıyordu. Aptallaşmıştı. Onu öldürmeye karar verdim. Tekme-leye tekmeleye öldürecektim. Sonra da jeri kalanları gebertirim. Kona dışında herkesi.
Adam bir tekme daha yiyince, sırtüstü devrilerek bana sersem sersem baktı.
Çatlak bir sesle, «Pes,» dedi. «Pes ettim. Lütfen, Lütfen...»
Yanında diz çöktüm. Taşların ince blucinimden dizlerime battığını hissediyordum. «Tamam, yakışıklı,» diye fısıldadım. «Pes etmek asıl böyle olur.»
Ellerimle boynunu kavradım.
Üç arkadaşı hep birden üzerime atıldılar ve beni sarışın şoförün üzerinden yere devirdiler. Ayağa kalktım. Hâlâ gülüyordum. Onlara doğru yürüdüm. O iriyarı adamla hemen gerilediler. Ödleri patlamıştı.
Çılgınlığım birdenbire geçti.
Birdenbire. Eski halimi aldım. Şimdi lokantanın önündeki park yerinde öylece duruyor ve kesik kesik soluyordum. Dehşet içindeydim. Midem bulanıyordu.
Dönüp lokantaya doğru baktım. Kız oradaydı. Güzel yüzünü bir z3fer sevinci aydınlatıyordu. Yumruğunu omuz hizasına kaldırarak beni selamladı. O yıl Olimpiyatlarda zencilerin yaptıkları gibi.
Yerdeki adama döndüm. Hâlâ sürünerek uzaklaşmaya çalışıyordu. Yanına yaklaştığımda korkuyla sağa sola bakındı.
Arkadaşlarından biri, «Ona dokunayım deme,» diye bağlrct Şoföre şaşkın şaşkın baktım. «Çok üzgünüm... Onu böy!e '
böyle... kötü yaralamak istememiştim. İzin verin de ya,-^
edeyim...»
Aşçı, «Sen hemen çık git,» dedi. Basamakların altında, Mq. na'nın önünde duruyordu. Bir elinde yağlı bir kepçe vardı. «p0. lis çağıracağım.»
«Buraya bak, kavgayı o başlattı. O...»
Aşçı geriledi. «Ukalalığı bırak, seni iğrenç sapık! Neredeyse onu öldürecektin. Benim bütün bildiğim bu. Polis çağıracağım.» Lokantaya daldı.
Kendi kendime, «Pekâlâ,» dedim.
Deri eldivenlerim içeride kalmıştı. Ama lokantaya girip onları almak, pek akıllıca bir iş olmayacaktı. Ellerimi ceplerime soktum, eyaletlerarası karayoluna çıkan geçide doğru yürümeye başladım. Polisler gelmeden beni arabasına alacak birini bulma olasılığım çok zayıftı. Kulaklarım donuyor, midem bulanıyoı-du. Çok güzel bir geceydi doğrusu.
«Dur, bekle! Hey! Beni bekle!»
Döndüm. Nona'ydı seslenen. Bana yetişmek için koşarken saçları uçuşuyordu.
Bana, «Harikaydın,» dedi. «Harika.»
Cansızca, «Adamı kötü yaraladım,» diye karşılık verdim. «Şimdiye kadar hiç böyle bir şey yapmamıştım.»
«Keşke onu öldürseydin!»
Donuk ışıkta kıza bakarak gözlerimi kırpıştırdım.
«Sen lokantaya gelmeden önce, benim hakkımda söylediklerini duymalıydın. O iri kıyım şoför bozuntuları pis pis güldüler. (Hah hah ha! Karanlık bastıktan sonra sokağa çıkan şu küçük kıza bakın! Nereye gidiyorsun, tatlım? Arabama binmek ister misin? Seni istediğin yere götürürüm, ama biraz uysal davra-nırsan!) Kahretsin!» Omzunun üzerinden öfkeyle geriye baktı. Sanki siyah gözlerinden fırlayacak yıldırımlarla onları öldürecekti. Sonra gözlerini bana dikti. Kafamı bir projektör aydınlatı-yormuş gibi bir duyguya kapıldım, yine. «Adım Nona. Seninle geleceğim,» dedi.
«Nereye? Hapishaneye mi?» Saçlarımı iki elimle yakalayarak çekiştirdim. «Bu saçları görüyor musun? Bizi arabasına alan ilk insan, bir eyalet polisi olacak. Aşçı polis çağıracağını söylerken çok ciddiydi.»
-Ben geçen arabalara işaret edeceğim. Sen arkamda bek-|erSin. Şoförler beni almak için dururlar. Bu adamlar güzel bir 1^2 aordüler mi, mutlaka durur.»
Bu konuda onunla tartışamazdım, istemiyordum da zaten. İlk görüşte âşık olmak mı? Belki Nona'ya ilk görüşte âşık olmamıştım. Ama bazı şeyler hissediyordum. Beni anlayabiliyor musunuz?»
Nona, «Al,» dedi. «Bunları unuttun.» Eldivenlerimi uzattı.
Kız tekrar içeri girmemişti. Bundan da eldivenleri daha önce almış olduğu anlaşılıyordu. Benimle gelmeye çoktan karar vermişti demek. Garip bir duygu içindeydim. Eldivenlerimi giydim ve Nona'yla turnikeye doğru gittik.
Nona otostop konusunda yanılmamıştı. Rampaya ilk çıkan arabayı durdurmayı başardı.
Beklerken hiç konuşmadık. Ama bana sanki sessizce konu-şuyormuşuz gibi geliyordu. Size altıncı duyuyla ilgili birtakım sözler edecek değilim. Ne demek istediğimi pekâlâ bilirsiniz. Çok yakın olduğunuz biriyle beraberken, siz de aynı şeyleri hissetmişsinizdir. Ya da adları harflerle gösterilen o uyuşturuculardan aldığınız zaman. Böyle durumlarda konuşmanız gerekmez. İletişimi yüksek frekanslı duygu dalgaları sağlar sanki. Elinizi hafifçe bükmeniz, yeterli olabilir. Nona'yla iki yabancıydık. Ben sadece onun küçük adını biliyordum. Şimdi düşünüyorum da... Galiba ben Nona'ya adımı hiç söylemedim. Ama onunla sessizce anlaşıyorduk. Bu aşk değildi. Bunu yineleyip durmaktan nefret ediyorum. Ama yinelemek zorundayım. Aşk sözcüğünü bizim ilişkimizle kirletmek istemem, özellikle yaptıklarımızdan sonra. Castle Rock'dan sonra. O düşlerden sonra...
Gecenin soğuk sessizliğini iniltiye benzeyen, tiz bir çığlık vardı. Ses alçalıp yükseliyordu.
«Galiba ambulans geliyor.» dedim.
«Evet.»
Yine sustuk. Ay gitgide yoğunlaşan bir bulut tabakasının arkasına girmiş, ışıkları sönükleşmişti. Çevresindeki halenin ya. lan söylemediğini düşündüm. Gece sona ermeden kar yağacaktı
Tepede ışıklar belirdi.
Hemen Nona'nın arkasına geçtim. Onun söylemesine gerek kalmadan. Nona saçlarını geriye atarak başını kaldırdı. Arabanın sürücüsü rampaya girmek için işaret verirken, hiçbir şey ger. çek değilmiş gibi bir duyguya kapıldım. Bu güzel kızın benimle gelmek istemesi gerçek olamazdı. Bir adamı, ambulans çağrıl-masını gerektirecek kadar dövmüş olmam da öyle. Sabaha kendimi hapishanede bulabileceğim düşüncesi de gerçek olamazdı. Hiçbir şey gerçek değildi. Sanki bir örümcek ağına yakalanmıştım. Ama örümcek kimdi?
Nona baş parmağını kaldırarak sürücüye işaret etti. Araba önümüzden geçti. Onun yoluna devam edeceğini sandım. Sonra stop lâmbaları yandı ve Nona elimi yakaladı. «Haydi gel. Bizi alacak!» Çocuksu bir sevinçle gülümsedi. Ben de ona gülerek karşılık verdim.
Arabadaki adam Nona'nın binmesi için heyecanla uzanmış, kapıyı açıyordu. Tepedeki lamba yandığı zaman onu görebildim. Oldukça iriyarıydı. Arkasına devetüyü, pahalı bir palto giymişti. Şapkasının altından çıkan saçları kırdı. Yıllarca iyi beslenmekten, yüz hatları yumuşamıştı. Hali vakti yerinde biri olduğu belliydi. Ya işadamıydı ya da satıcı. Ve yalnızdı. Adam beni farke-dince, tekrar dönüp baktı. Ama artık gaza basıp uzaklaşmak için biraz geç kalmıştı. Bizi almak kolaydı. Daha sonra kendi kendine yalan söyleyerek, «İkisini birden gördüm,» diyecekti. Buna kendisini inandıracak ve genç bir çifte yardıma çalışan iyi yürekli bir adam olduğunu düşünecekti.
Nona onun yanına otururken, adam, «Soğuk bir gece,» dedi. Ben de kızın yanına yerleştim.
Nona tatlı tatlı, «Gerçekten öyle,» diye karşılık verdi. «Çok teşekkür ederiz.»
Ben de, «Evet,» dedim. «Teşekkürler.»
«Rica ederim, rica ederim...» Ve yola çıkarak ambulans sirenlerini, pelteye dönmüş kamyon şoförünü ve Joe'nun lokantasını geride bıraktık.
Beni eyaletlerarası karayolundan yedi buçukta kovmuşlardı. çjmdi saat sekiz buçuktu. İnanılır gibi değil, ama kısacık bir sürede pek çok şey yapabiliyorsunuz. Ya da size pek çok şey yapabiliyorlar.
Augusta turnikesine yaklaştığımızı belirten sarı ışıklar gözüktü. Yanıp sönüyordu ışıklar.
Direksiyondaki adam, «Siz nereye kadar gideceksiniz?» diye sordu.
Şaşaladım. Adamın bizi Kittery'ye kadar götürebileceğini ummuştum. Orada öğretmenlik yapan bir arkadaşımın yanına sığınacaktım. Kittery'nin pek de uzak olmadığını düşünerek ağzımı açtım.
Aynı anda Nona, «Biz Castle Rock'a gidiyoruz,» dedi. «Le-wiston-Auburn'un hemen güneybatısında, küçük bir kent.»
Castle Rock. Bir garip olmuştum. Eskiden Castle Rock'la aram iyidi. Ace Merrill'le başımı belaya sokmadan önce.
Adam arabayı durdurup cebinden bir bilet çıkardı. Birkaç. dakika sonra yine hareket ettik.
Adam, «Ben sadece Gardiner'e kadar gideceğim, kusura bakmayın,» dedi. Ustaca yalan söylüyordu. «Bundan sonraki çıkıştan sapmam gerekiyor. Yine de bir başlangıç yapmış sayılırsınız.»
Nona tatlı bir sesle, «Elbette,» diye mırıldandı. «Böyle soğuk bir gecede durmanız gerçekten büyük incelikti.» Nona bu sözleri söylerken, o yüksek frekanslı duygu dalgaları kızın öfkesini bana iletiyordu. Zehirli, çırılçıplak bir öfkeydi bu. Korktum. Kapalı paketin içinde tıkırdayan şeyler de insanı böyle korkutur.
Adam, «Adam Norman Blanchette.» dedi. Elini bize doğru salladı. El sıkışmak istiyordu.
Nona nazik nazik bu eli sıktı. «Benim adım da Cheryl Craicj.»
Ben de kendime bir ad uydurdum. Sonra da, «Tanıştığımıza sevindim,» diye ekledim.
Adamın eli yumuşak ve gevşekti. El biçiminde bir sıcak su torbasına benziyordu. Birden midem kalktı. Bu ukala herifin arabasına binmek zorunda kaldığımızı düşündükçe sinirleniyordum. Aslında adam, tek başına otostop yapan bir kızla ahbaplığı ilerletmek ümidiyle durmuştu. Kız bir otobüs bileti parası karşılığında, motelde yarım saat geçirmeye razı olurdu belki. «Yam-mızda kız olmasaydı, az önce bana elini uzatan bu adam, ban ikinci kez bakmak gereği bile duymadan önümden geçip giderdi. diye düşündüm. Yine midem bulandı. Adam bizi Gardiner ç^',* şında bırakıp hemen dönecek ve eyaletlerarası karayoluna çıkacaktı. Güney rampasında önümüzden geçerken, sıkıcı bir sorunu ustaca çözdüğünü düşünerek kendi kendini kutlayacaktı. Adamın her şeyi midemi bulandırıyordu. Domuz gibi şiş yanakları arkaya taranmış saçları, kolonyasının kokusu...
Ne hakkı vardı? Ne hakkı?
Bulantım hafiflerken, yine öfke çiçekleri açmaya başladı. Adamın lüks arabasının farları karanlığı rahatça yararken, öfkem uzanmak ve onunla ilgili her şeyi boğmak istedi. Adam geceleri yumuşak koltuğuna gömülüp, sıcak su torbası elleriyle akşam gazetesini tutarken herhalde müzik de dinliyordu. Onun ne tür müzikten hoşlandığını, karısının saçını ne renge boyadığını," nasıl iç çamaşırları giydiğini tahmin edebiliyordum. Böyleleri çocuklarını hep kampa, sinemaya, okula gönderirler, yanlarında istemezlerdi. Adamın partilerde birlikte kafa çektiği birtakım züppe ar kadaşları da vardı mutlaka.
Ama en kötüsü kolonyasıydı. Arabanın içi o tiksinti verici, ağır kokuyla dolmuştu. Mezbahalarda kullanılan kokulu dezenfektana benziyordu.
Araba hızla geceyi deliyor, Norman Blanchette şiş elleriyle direksiyonu tutuyordu. Kontrol tablosunun ışıklarında, manikür lü tırnakları hafifçe parlıyordu. Camlardan birini kırıp, bu iç bayıltıcı kokudan kurtulmak istiyordum. Hayır, daha fazlasını istiyordum. Bütün ön camı indirip başımı soğuk geceye uzatmak ve temiz havada soluk olmak... Ama donmuştum. Sözcüklere sığmayacak nefretimle, donmuş gibi aptal aptal oturuyordum.
işte o anda Nona elime tırnak törpüsünü sıkıştırdı.
Ûç yaşındayken ağır bir gribe tutuldum, beni hastaneye kaldırmaları gerekti. Ben hastanedeyken babam yatakta sigara içmeye kalkıştı. Uyuyakaldığı için ev yandı. Annem, babam ve ağabeyim Drake'le birlikte. Bende resimleri var. 1958'de çevrilmiş bir korku filminin oyuncularına benziyorlar. Adlarını ünlü film vıldızlarl gibi ezbere bilmediğiniz oyunculara. Örneğin 'Elisha Cook Jr.'a, Mara Corday'e ve pek de iyi anımsayamadığınız bir çocuk aktöre. Belki Brendon ve Wilde'a.
Sığınabileceğim bir yakınım olmadığından, Portland'daki bir eVe yolladılar. Orada beş yıl kaldım. Sonra vasiliğimi eyalet üstlendi. Bu şu anlama geliyordu: Bir aile sizi yanına alıyor, eyalet de size bakmaları için onlara ayda otuz dolar veriyordu. Eyaletin vasilik ettiği çocuklar arasında, İstakoz seven birinin olduğunu sanmıyorum. Bir karı koca, genellikle birkaç çocuğa birden bakardı. İnsancıl olduklarından değil. Bu onlar için bir yatırımdı. Sizi besliyorlardı. Eyaletin verdiği otuz doları alıyor ve sizi besliyorlardı. Besledikleri için de, çocuğu para karşılığında sağda solda çalıştırıyorlardı. Böylece ellerine geçen otuz dolar, kırk, elli hatta belki de altmış beş dolara çıkıyordu, işte evsiz barksızlara uygulanan kapitalizm. Dünyanın en büyük ülkesi. Öyle değil mi?
Benim «ailemin» adı Hollis'ti. Nehir kıyısındaki Harlow kentinde oturuyorlardı. Castle Rock karşıda, nehrin öbür yakasın-daydı. Hollis'lerin çiftlik evi üç katlı, on dört odalıydı. Mutfakta kömür yakılır, sıcaklığın yukarılara da çıkması beklenirdi. Ocak ayında üzerinize üç battaniye çekip yatar, ama sabah yine de ayaklarınızın yerinde olup olmadığını bilemezdiniz. Emin olmak İçin tabanlarınızı yere basar ve ayaklarınıza bakardınız. Bayan Hollis şişman bir kadındı. Bay Hollis ise sıskaydı ve pek az konuşurdu. Bütün yıl kırmızılı siyahlı avcı kasketini başından çıkar mazdı. Ev çok büyük, biçimsiz ve ucuz eşyalarla döşenmişti. Dağınıklıktan geçilmezdi. Küflenmiş yataklar, kediler, köpekler, gazete üzerine konulmuş makine parçaları... O sırada üç «kardeşim» vardı. Onlar da eyaletin korumasındaydı. Arada sırada se-lamlaşırdık. Aynı otobüste üç gün seyahat etmiş yolcular gibi.
Lisenin ikinci sınıfında notlarım iyiydi. Basketbol takınandaydım. Hollis takımdan çıkmam için beni sıkıştırıp duruyordu. Ama ona aldırmıyordum. Ace Merrill olayına kadar böyle gitti. Ondan sonra çalışmalara katılmak istemedim. Yüzüm şişmiş, kesilmişti. Betsy Malenfant hakkımda türlü hikâyeler anlatıyordu. Bu yüzden takımdan çıktım ve Hollis bana eczanede iş buldu.
Okulun son yılında, şubat ayında üniversite sınavlarına girdim. Bunun için yatağımın altına sakladığım on iki doları verdik Beni küçük bir bursla üniversiteye aldılar. Ayrıca kütüphaneci iyi bir iş de verdiler. Hem çalışacak, hem okuyacaktım. Be|g6. leri gösterdiğim zaman Hollis'lerin yüzlerinde beliren ifade, ya, samımın en güzel anısıdır.
«Kardeşlerimden» Curt kaçmıştı. Ben bunu başaramazdım Böyle bir adım atamayacak kadar ürkek bir çocuktum. Kaçmaya kalkışsaydım, herhalde iki saat sonra tekrar eve dönerdim. Benim için tek kurtuluş yolu üniversiteydi. Ben de o yolu seçtim.
Evden ayrılırken Bayan Hollis'in son sözleri şu oldu: «Elin-de oldukça bize para gönderirsin.» Karı kocayı bir daha görmedim. İlk yıl notlarım iyiydi. Yazın kütüphanede bütün gün çalışmaya başladım. O yıl Noel'de Hollis'lere bir kart da yollamıştım, Ama hepsi o kadar.
ikinci ders yılının başında âşık oldum. O zamana kadar başıma gelen en önemli şeydi bu. Kız güzel miydi? Onu gördüğünüzde sersemler, iki adım gerilerdiniz. Açıkçası, kızın bende ne bulduğunu hâlâ anlamış değilim. Beni sevip sevmediğini bile bilmiyorum. Galiba başlangıçta seviyordu. Sonra da kız için kolay vazgeçilmeyecek bir alışkanlık oldum sanırım. Sigara İçmek ya da anba sürerken dirseğini pencereden çıkarmak gibi bir şey. Kız bir süre benden ayrılmadı. Belki bu alışkanlıktan vazgeçmek istemiyordu. Belki onu şaşırttığım için ilişkimizi kesmiyordu. Ya da bu durum gururunu okşuyordu. Aferin oğlum, haydi yerde yuvarlan. Şimdi susta dur. Gazeteyi getir. İşte sana yatmadan önce bir öpücük. Bunlar önemli değil... Bir süre için gerçekten aşktı... Sonra aşka benzer bir şeye dönüştü. Sonra da tükendi.
Aşkın yerini başka şeyler aldıktan sonra, kızla iki kez yat' tim. Bu da kızın alışkanlığını bir süre güçlendirdi. Ama Şükran Yortusu tatilinden dönünce, Delta Tau Delta öğrenci derneğinden bir çocuğu sevdiğini söyredi. Onu tekrar elde etmeye çalış-tim. Bunu başaracaktım da. Gelgelelim kız eskiden sahip olmadığı bir yetenek kazanmış, olaylara belli bir açıdan bakmayı öğrenmişti.
Bir zamanlar ailem olan o ikinci sınıf film oyuncuları yangında kül olduktan sonra yıllarca uğramış, kendime yeni bir dünya kurmaya çalışmıştım. Ama kızın göğsünde yeni sevgilisinin Lretini görünce, dünyam parça parça olmuştu.
Sonraları benimle yatmayı kabul eden üç dört kızla, kısa süreli ilişkilerim oldu. Sorunlu ilişkiler. Suçu çocukluk yıllarımın üzerine yıkılabilir, «Seks konusunda iyi örneklerim olmadı,» diyebilirdim. Ama neden bu değildi. İlk sevgilimle birlikteyken hiç zorluk çekmemiştim. Ama o kız beni bırakmıştı artık.
Kızlardan biraz korkar oldum. Yanlarında başarısızlığa uğradığım kızlardan çok, başarıyla seviştiklerimdi beni korkutanlar, Sürekli tedirgindim. «Kafalarında neler dönüyor?» diye düşünüyordum. «Verdiklerine karşılık benden ne isteyecekler?» Aslında bu pek de garip sayılmaz. Evli ya da bir metresi olan her erkek, zaman zaman kendine, birtakım sorular sorar. Belki sabahın erken saatlerinde, belki kadın alışverişe çıktığında. Bu kadın ben yokken ne yapıyor. Benimle ilgili gerçek düşünceleri ne? Ne kadarımı ele geçirdi? Geride ne kadarı kaldı? Böyle şeyler düşünmeye başladıktan sonra, kendimi bu sorulardan kurtaramaz oldum.
İçkiye alıştım. Notlarım birden düştü. Sömestr tatilinde bir mektup aldım. Not durumumu altı hafta içinde düzeltmezsem, ikinci sömestrde bursumu keseceklerini bildiriyorlardı. Bütün tatil boyunca arkadaşlarımla durmadan kafa çektik. Son gün bir geneleve gittik. Pekâlâ başarılı oldum. İçerisi yüzleri seçemeyeceğiniz kadar karanlıktı.
Notlarım hâlâ aynı durumdaydı. Eski sevgilimi bir kere aradım ve telefonda ona ağladım. O da ağladı. Galiba ağlamak da hoşuna gitti biraz. Ondan o zaman da nefret etmedim, şimdi de etmiyorum. Ama beni korkuttu. Çok korkuttu hem de.
9 Şubatta bizim bölümün dekanının mektubu geldi. Seçtiğim alanla ilgili birkaç dersten kalmak üzereydim. Şubatın 13' ünde de eski sevgilimden, anlamsız sözlerle dolu bir mektup aldım. Arkadaş kalmamızı istiyordu. O Delta Tau Delta üyesi çocukla temmuz ya da ağustosta evleniyordu. İstersem beni de düğüne çağıracaktı. Neredeyse gülecektim. Kıza düğün armağanı olarak ne gönderseydim? Kırmızı bir kurdeleyle bağlanmış kalbimi mi? Kafamı mı? Cinsel organımı mı?
Şubatın 14'ünde, yani Sevgililer Bayramında artık bir değisiklik yapmam gerektiğine karar verdim. Ondan sonra da NonaV la karşılaştım. Bunu zaten biliyorsunuz.
Nona'nın benim için ne demek olduğunu iyice anlamalısı^ Yoksa yazdıklarımın anlamı kalmaz. Eski sevgilimden çok daha güzeldi. Ama önemli olan bu değildi. Zengin ülkelerde güzellik çok ucuzdur. Benim bağlandığım, kızın içindeki Nona'ydı. Sel<sj bir kızdı. Ama cinselliği körce, insana sarılan, reddedilemeyecek bir cinsellikti. Hayvanların değil bitkilerin cinselliğine benzer bir şey. Bitkilerin karbon çözümlemesi gibi içgüdüsel olan bu tür cinselliğin pek önemi yoktur. (Beni anlıyor musunuz?) Nona' yla sevişeceğimizi biliyordum. Bir erkekle bir kadın gibi sevişecektik. Ama birleşmemiz ağustos güneşinde kafese sarılan sarmaşık kadar kaba, soğuk ve anlamsız olacaktı.
Seks önemliydi. Önemsiz olduğu için tabii.
Gerçek itici güç, şiddetti sanırım. Evet, bundan eminim. Şiddet gerçekti, hayal değildi. Ace Merrill'in arabası kadar büyük, hızlı ve güçlü... Joe'nun yerindeki şiddet. Norman Blanchette olayı... Bunda bile bitkileri hatırlatan, körce bir şey vardı. Belki de Nona sadece bir sarmaşıktı. Sinekkapan da bir tür sarmaşıktır. Ama etoburdur bu bitki. Ağzına bir sinek ya da bir parça et konulduğu zaman, hayvanlara yakışacak hareketler yapar. Ve bütün bunların hepsi de gerçektir. Çevreye tohum saçan sarmaşık, belki aşk yaptığını hayal eder. Ama sinekkapan, böceği tadar. Ağzını kapatırken, sineğin gitgide hafifleyen çırpınışlarının tadını çıkarır.
Sonuncu önemli nokta da benim kendi edilgenliğimdi. Yaşamımdaki boşluğu dolduramamıştım. Eski sevgilim, «Elveda,» dediğinde geride kalan boşluktan söz etmiyorum. Bunun suçunu onun üzerine yıkmak istemem. Sözünü ettiğim, her zaman olan o boşluk. Gövdemin ortasında durmadan şaşkınca dönen, kapkara boşluk. İşte Nona bu boşluğu doldurmuştu. Harekete geçmemi, bir şeyler yapmamı sağlamıştı.
Beni soylulaştırmıştı.
Belki şimdi için bir bölümünü anlıyorsunuzdur. Onu neden düşlerimde gördüğümü. Pişmanlık ve tiksintiye karşın, onun beni hâlâ neden çektiğini. Ondan neden nefret ettiğimi. Neden korktuğumu. Ve neden şimdi bile Nona'yı sevdiğimi...

Augusta rampasıyla Gardiner arası on iki kilometre kadar-j|r> Bu yolu birkaç kısa dakikada aşıverdik. Ben törpüyü yana ı0ğru uzatmıştım, kımıldamadan oturuyordum. Işıkları yansıtan veşil levha karanlıkların arasında pırıldadı. «14 No'lu Çıkış için yana Kayın.» Ay kaybolmuştu. Artık kar yağıyordu.
Blanchette, «Keşke daha uzak bir yere gidecek olsaydım,» dedi.
Nona heyecanla, «Üzülmeyin,» diye karşılık verdi. Ama öfkesinin bir matkap ucu gibi vızıldayarak beynime saplandığını hissediyordum. «Siz bizi rampanın yukarısında bırakın.»
Adam kurallara uyarak rampayı saatte kırk beş kilometre hızla tırmandı. Ne yapacağımı biliyordum. Bacaklarım sıcak kurşuna dönüşmüş gibiydi.
Rampayı tepeden bir tek lamba aydınlatıyordu. Alçalmaya başlayan bulutlara rağmen, solda Gardiner'ın ışıklarını görebiliyordum. Sağda ise göz alabildiğine karanlık uzanıyordu. İki yandaki giriş yollarına bir göz attım. Gelen giden yoktu.
Arabadan indim. Nona koltuktan kayarken Norman Blanchet-te'e bakarak, adama son kez gülümsedi. Endişeli değildim. Nona bana yardım ediyordu.
Blanchette yine sinir bozucu bir biçimde domuz gibi bakıyor ve gülüyordu. Bizi başından attığı için rahatlamıştı. «Eh, iyi gece...»
«Ah, çantam. Çantam arabada kaldı!»
Nona'ya, «Çantanı ben alırım,» diyerek arabanın içine uzandım. Blanchette elimdeki şeyi gördü ve o domuzca gülümsemesi yüzünde dondu. Şimdi tepede ışıklar belirmişti. Ama artık duramazdım, bunun için çok geçti. Sol elimle Nona'nın çantasını aldım. Sağ elimle çelik törpüyü Blanchette'in gırtlağına sapladım. Adam bir tek kez, meler gibi bir ses çıkardı.
Arabadan indim. Nona elini sallayarak yaklaşan arabayı durdurmaya çalışıyordu. Karanlık ve kar yağışı yüzünden, nasıl bir araba olduğunu göremiyordum. Bütün gördüğüm, farların oluşturduğu ışıklı iki yuvarlaktı. Blanchette'in arabasının arkasına sindim, arka camdan ileriye baktım.
Sözleri rüzgârda iyi duyulmuyordu.
«...dertte mi, hanımefendi?»
«... babam... rüzgâr... kalp krizi! Siz lütfen...»
Arabanın yanından kafamı uzattım. Artık onları görebÜFy0r. dum. Nona'nın ince silueti ve daha uzun bir gölge. Galiba bır kamyonetin yanında duruyorlardı. Dönüp Blanchette'in arabası-na doğru geldiler. Direksiyonun bulunduğu tarafa. Norman Blanc-hette gırtlağında Nona'nın törpüsüyle, direksiyonun üzerine yığ,. I ip kalmıştı. Kamyonet şoförü genç bir çocuktu. Arkasına hava-cılarınkine benzer bir mont giymişti. Başını içeri uzattı. Ben de arkadan ona sokuldum.
Delikanlı, «Tanrım,» dedi. «Bu adamdan kan akıyor. Ne...,
Sağ kolumu boynuna doladım. Sol elimle sağ bileğini sıkıca yakaladım. Delikanlıyı hızla çektim. Kafasını kapının üstüne vurdu. Boğuk bir ses çıkardı ve kollarımda gevşedi.
O anda durabilirdim. Nona'ya fazla dikkat etmemiş, beni ise hiç görmemişti. Evet, durabilirdim. Ama ukalanın biriydi o. Her şeye burnunu sokan bir tip. Yolumuza çıkan, bizi yaralamaya çalışan biri daha. Yaralanmaktan bıkmıştım. Delikanlıyı boğdum.
İş bitince başımı kaldırdım. Nona kamyonetle arabanın farlarını aydınlattığı yerde duruyordu. Yüzünde nefret, sevgi, zafer ve neşe belirten, korkunç bir ifade vardı. Ellerini bana doğru uzattı. Ben de kendimi onun kollarına bıraktım. Öpüştük. Nona' nın dudakları soğuktu, ama dili sıcaktı, iki elimi saçlarının arasındaki gizli yerlere soktum. Rüzgâr çevremizde çığlıklar atıyordu.
Nona, «Başka biri daha gelmeden bu işi hallet.» dedi.
Hallettim. Biraz baştan savma oldu, ama bu kadarı yeterliydi. Biraz zaman kazanmalıydık. Ondan sonra hiçbir şeyin önemi kalmayacaktı. Nona'yla güvende olacaktık.
Delikanlı hafifti. Onu kucağıma alarak yolu aştım, parmaklıkların gerisindeki uçuruma attım. Vücudu gevşekçe ta dibe kadar yuvarlandı. Bay Hollis'in her temmuzda bana tarlaya diktirdiği korkuluğa benziyordu. Sonra Blanchette'i almak için döndüm.
Adam daha ağırdı ve boğazlanmış domuz gibi kanları akıyordu. Onu kucaklayınca sendeleyerek üç adım geri gittim. Bianc-hette kollarımdan sıyrılıp yola yuvarlandı. Adamı sırtüstü çevirdim. Karlar suratını bir kayak maskesine çevirmişti. Eğilerek onu koltukaltlarından yakaladım. Sürüye sürüye uçuruma götürdüm.
Ayakları yere çizgiler çiziyordu. Adamı aşağı ittim ve kayması-nı seyrettim. Elleri yukarı doğru kalkmıştı. Gözleri açıktı. Gözlerinin içine düşen kar tanelerine merakla bakıyordu sanki. Kar burmazsa, yoları temizleyecek araçlar gelinceye kadar ikisi de biçimsiz birer yığına dönüşeceklerdi.
Karşıya geçtim. Nona kamyonete binmişti bile. Ona hangi taşıtı seçeceğimizi söylememe gerek kalmamıştı. Kızın uçuk renkli bir lekeye benzeyen yüzünü ve kara delikler gibi duran gözlerini görebiliyordum. Ama hepsi o kadar. Blanchette'in arabasına bindim. Kaba dokunmuş bir kumaşa benzeyen plastik koltuk kılıfına yayılmış kanların üzerine oturdum. Küçük lambaları bırakıp farları söndürdükten sonra indim. Yoldan geçenler arabada bir arıza olduğunu ve sürücünün tamirhane bulmak için yürüyerek kente gittiğini sanacaklardı. Ayaküstü hazırlayıverdiğim bu sahne hoşuma gitti. Sanki yaşamım boyunca birçok kimseyi öldürmüştüm. Motoru çalışan kamyonete koştum. Direksiyona geçerek, arabayı turnikeye giden rampaya doğru döndürdüm.
Nona yanımda oturuyordu. Bana dokunmuyordu, ama çok yakındı. Kımıldadığı zaman bazen saçlarının enseme süründüğünü hissediyordum. Enseme küçücük bir elektrot değmiş gibi oluyordu. Bir keresinde kızın gerçek olup olmadığını iyice anlamak için, elimi uzatıp bacağına dokundum. Nona usulca güldü. Bütün her şey gerçekti. Rüzgâr uluyarak camların çevresinde dolaşıyor, karları süpürüp uçuruyordu.
Güneye kaçtık.
126 numaralı karayolundan Castle Height'e doğru giderken, köprünün hemen karşısında çok büyük bir çiftlik evi görürsünüz. Burasının Castle Rock Gençlik Derneği gibi, gülünç bir adı vardır. İçeride on iki bovling kulvarı olan bir salon bulunur. Hedefleri otomatik olarak dizen makine, genellikle haftada üç gün bozulur. Bir yanda antika sayılacak kadar eski, birkaç langırt makinesi göze çarpar. Müzik dolabı 1957'nin en sevilen parçalarını çalar. Üç bilardo masası ve kızarmış patatesle gazoz satılan bir de büfe vardır. Oradan bovling ayakkabıları kiralayabilirsiniz. Ama bu ayakkabılar, ölmüş şarapçıların ayaklarından çıkarılmışa benzer. Derneğin adı gülünçtür. Çünkü Castle Rock'lı gençlerin Çoğu, geceleri Jay tepesindeki arabayla girilen sinemaya ya da Oxford ovasındaki otomobil yarışlarına giderler. Demeğe daS çok Gretna, Harlow ve Rock Castle'lı serserilerle kabadayı gelir. Hemen her gece araba parkında kavga çıkar.
Ben lisenin son sınıfındayken derneğe gitmeye başladım Bill Kennedy adındaki bir arkadaşım, haftada üç gece orada ç»! Iışıyordu. Masada sıra bekleyen kimse yoksa, bilardo oynamama da izin veriyordu. Pek eğlenceli bir şey değildi bu. Ama Ho||jS' lerin evine dönmekten iyiydi.
Ace Merrill'le orada tanıştım. Üç kentin en bilekli delikanlısı olarak ün salmıştı. Orası burası ezilmiş, 1952 model bir Ford'u vardı. Gerektiğinde arabayı ite ite, 130 numaralı karayoluna kadar götürdüğü söyleniyordu. Derneğe kral havasıyla girerdi. Saçlarının önünü kabartır arkasını ördek kuyruğu biçiminde tarardı, Bol bol briyantinlediği saçları pırıl pırıldı. Bir topu on sentten bilardo oynardı biraz. (İyi bir oyuncu muydu? Bunu siz tahmin edin.) Betsy gelince, ona bir gazoz ısmarlar, sonra da kızla çıkıp giderdi. Yer yer lekeli sokak kapısı arkalarından kapandığı zaman, içeridekiler rahat bir soluk alırlardı. Hiç kimse Ace Merrill'le birlikte araba parkına çıkmazdı.
Yani benden başka hiç kimse.
Betsy Malenfant, Ace Merrill'in sevgllisiydi. Castle Rock'un en güzel kızı oydu. Pek zeki olduğunu sanmıyorum. Ama Betsy' ye baktığınızda, bu konu önemini kaybederdi. Gördüğüm tenlerin en kusursuzuna sahipti. Üstelik bunu kozmetik şişelerine borçlu değildi. Saçları kömür kadar kara, gözleri siyah, ağzı cömert ifadeli, ve dudakları dolgun, vücudu harikaydı. Vücudunu göster mekten de çekinmezdi. Ace olduğu sürece, kim kızı arka tarafa sürükleme ve onunla sevişmeye kalkışabilirdi. Aklı başında hiç kimse, böyle bir şey yapmazdı.
Betsy'ye fena halde tutulmuştum. Eski sevgilime ya da No-na'ya âşık olduğum gibi değil. Aslında Betsy, Nona'nın daha genç bir kopyası gibiydi. Bir bakıma ona duyduğum aşk da, öbür lerine beslediğim duygu kadar çaresiz ve ciddiydi. Delikanlılık çağınızda bir kıza tutulduysanız, neler hissettiğimi anlarsınız. Betsy on yedi yaşındaydı. Yani benden iki yaş büyüktü.
Derneğe daha sık gitmeye başladım. Billy'nin orada çaliŞ' madiği geceler bile, sırf Betsy'yi görebilmek için gidiyordum' «uslan seyreden meraklılar gibiydim. Ama bu benim için umutsuz bir oyundu. Eve döndüğüm zaman, Hollis'lere nerede olduğum konusunda bir yalan uydurup odama çıkıyordum. Betsy'ye uZun ve ateşli mektuplar yazıyor, onunla.yapmak istediğim her ,eyi anlatıyordum. Sonra da mektupları yırtıyordum. Okulda ders çalışma saatlerinde Betsy'yle ilgili hayaller kuruyordum. Ona evlenme teklif edecektim ve birlikte Meksika'ya kaçacaktık.
Kız bana neler olduğunu sezmişti sanırım. Herhalde bu du-rLlm gururunu da okşamıştı. Çünkü Ace yokken bana iyi davranmaya başladı. Yanıma gelip benimle konuşuyor, ona gazoz ısmarlamama izin veriyordu. Bir tabureye oturup, bacağını usulca dizime sürtüyordu. Bütün bunlar beni çıldırtıyordu.
Kasım başlarında bir gece, dernekte sıkıntılı sıkıntılı iç çekerek Billy'yle bilardo oynuyor, Betsy'nin gelmesini bekliyordum. Henüz saat sekiz bile olmadığı için dernek boştu. Rüzgâr dışarıda homurdanıyor, kışın yaklaştığını açıklayarak bizi tehdit ediyordu.
Billy topu köşeye doğru göndererek, «Bu işten vazgeçmen daha iyi olur,» dedi.
«Hangi işten?»
«Biliyorsun.»
«Hayır, bilmiyorum.» Topa beceriksizce vurdum.
Billy masaya bir top daha koydu. Ben de o sırada gidip müzik dolabına bir on sent attım.
Billy, «Betsy Malenfant,» dedi. Dikkatle nişan alıp topa vurdu. «Charlie Hogan, Ace'e kızın çevresinde dönüp durduğunu anlatıyordu. Kız senden büyük olduğu için, bütün bunları çok komik buluyordu Charlie. Ama Ace'in güldüğü yoktu.»
Kâğıt kadar bembeyaz kesilen dudaklarımın arasından, «Kızın benimle ilişkisi yok ki,» diye mırıldandım.
Bili, «Olmamasına da dikkat et,» dedi. Sonra içeriye iki kişi girdi. Billy de tezgâha giderek onlara isteka verdi.
Ace dokuzda çıkageldi. Yalnızdı. O zamana kadar benimle hiç ilgilenmemişti. Bense Billy'nin söylediklerini hemen hemen unutmuştum. Görünmeyen adamsanız, kimsenin size ilişmeyeceğine inanmaya başlıyorsunuz. Langırt makinesinin başında oyuna dalmıştım. Bovling ve bilardo oyuncularının durduklarını, salona derin bir sessizlik çöktüğünü fark etmedim. Birden birini langırt makinesinin üzerine fırlattı. Yere yığıldım. Ayağa kalk tığımda fena halde korkmuştum ve midem bulanıyordu. Ace m-, kineyi eğmiş ve kazandığım üç puanı da silmişti. Orada durmuş bana bakıyordu. Saçının bir teli bile yerinden oynamamıştı. M0r), tunun fermuarını yarı açmıştı.
Usulca, «Onun peşini bırak,» dedi. «Yoksa yüzünün biçimim değiştiririm.» Şimdi herkes bana bakıyordu. Bense, «Yer yarılsa da içine girsem.» diye düşünüyordum. Ama çoğunun yüzünde kıskançlıkla karışık bir hayranlık ifadesi olduğunu görünce, kayıtsızca üstümü başımı süpürdüm. Langırt makinesine bir on sent daha attım. Işık söndü. Yanıma yaklaşan birkaç kişi, sırtıma vurup dışarı çıktılar. Ama bir şey söylemediler.
Saat on birde dernek kapandığı zaman, Billy beni eve gö-türmeyi önerdi. «Dikkatli olmazsan başın belaya girecek.»
«Benim için endişelenme,» dedim;
Bir şey söylemedi.
İki üç gece sonra, Betsy saat yedide yalnız başına derneğe geldi. İçeride bir kişi daha vardı. Birkaç yıl önce okuldan atılan, Vern Tessio adlı o garip, dört göz çocuk. Onun pek farkında değildim. O da benim gibi, görünmez adamlardandı.
Betsy benim oynadığım bilardo masasına yaklaştı. Bana iyice sokulduğu için, teninden yayılan o temiz, sabun kokusunu duyuyordum. Başım dönmeye başlamıştı.
Betsy, «Ace'in sana ne yaptığını duydum,» dedi. «Artık seninle konuşmamam gerekiyor. Konuşmayacağım da. Ace'in kabalığını bağışlatmak için bir şey yapacağım.» Beni öptü, ben damağıma yapışan dilimi bile oynatamadan çıkıp gitti. Sersem ser sem bilardo oynamayı sürdürdüm. Tessio'nun olanları anlatmak için dışarı fırladığını bile fark etmedim. Sadece Betsy'nin kara, kapkara gözlerini görüyordum.
O gece daha sonraki saatlerde, kendimi araba parkında Ace Merrill'le yalnız buldum. Beni iyice patakladı. Hava soğuktu, çok soğuk. Sonunda hıçkırmaya başladım. Bizi seyredip seyretmediklerine de aldırmıyordum artık. Oysa herkes araba parkına koşmuştu. Bir sodyum lambası sahneyi merhametsizce aydınlatıyordu. Ace'i bir kez bile yumruklayamadım.
Sonunda Ace yanımda çömeldi. Cebinden sustalısını çıkarıp ((rom düğmesine bastı. On yedi santim boyundaki bıçak, ay ısısında pırıldadı. «Gelecek sefere bununla karşılaşacaksın. Kaşıklama adımı yazacağım.» Ayağa kalkıp beni son kez tekmeledikten sonra parktan ayrıldı. Ben orada belki on dakika yattım. Sıktırılmış toprağın üzerinde titriyordum. Kimse kalkmam için yardım etmeye ya da sırtımı sıvazlamaya gelmedi. Bill bile. Betsy je Ace'i bağışlatmaya koşmadı.
Sonunda kendi kendime yerden kalktım ve otostop yaparak eve döndüm. Bayan Hollis'e bir sarhoşun arabasına bindiğimi ve arabanın yoldan çıktığını söyledim. Derneğe bir daha adımımı atmadım.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Ace, Betsy'yi bıraktı ve kız düşmeye başladı. Hem de gitgide artan bir hızla. Frenleri tutmayan bir kamyon gibi. O arada belsoğukluğu da kaptı. Billy, Betsy' yi bir gece Lewiston'da Manoir'da gördüğünü söyledi. İçki ısmarlamaları için, erkeklere sokulduğunu anlattı. «Dişlerinin çoğu dökülmüş,» dedi. «Yokuş aşağıya yaptığı yolculuk sırasında, biri de burnunu kırmış. Onu görsen dünyada tanıyamazsın,» Ama Betsy artık beni hiç ilgilendirmiyordu.
Kamyonetin kar lastikleri yoktu. Lewiston çıkışına gelmeden, taze karların üzerinde kaymaya başladık. Otuz üç kilometrelik yolu ancak kırk beş dakikada alabildik.
Lewiston çıkışındaki adam turnike kartımı ve altmış sentimi aldı. «Yollar kaygan, değil mi?»
İkimiz de ona yanıt vermedik. Gitmek istediğimiz yere yaklaşmıştık. Nona'yla aramızdaki o sözsüz iletişimle anlamıştım bunu. Bu iletişim olmasaydı da, kızın kamyonetin tozlu koltuğunda oturuşundan anlardım. Çantasını sıkıca tutuyordu. Güzel gözlerini müthiş bir heyecanla yola dikmişti. Titredim.
136 numaralı yola saptık. Yolda fazla araba yoktu. Rüzgâr hızlanıyor, kar şiddetleniyordu. Harlow çevresinde büyük bir arabanın yanından geçtik. Araba yan dönmüş ve kaldırıma çıkmıştı. Küçük farları yanıyordu. Bir an Blanchette'ın arabasını görüyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Herhalde o da böyle karla kaplanmış, karanlıkta zor görülen, biçimsiz bir yığma dönmüştü Büyük arabanın şoförü beni durdurmaya çalıştı, ama hiç y " vaşlamadan adamın yanından geçtim. Erimiş karlar camın üzeri, ne sıçradı. Cam siliciler kar yüzünden iyi çalışmıyordu. Kolumu uzatıp benim tarafımdaki siliciyi çekiştirdim. Karlar biraz gev. şedi. Artık önümü biraz daha iyi görebiliyordum.
Harlow bir hayalet kent olmuştu. Her yer kapalı ve karanlıktı. Köprüyü geçip, Castle Rock'a gitmek üzere sağa döneceğimden sinyal verdim. Arka lastikler kaymaya başladı, ama bunu engellemeyi başardım, ileride, nehrin karşı kıyısındaki Castle Rock Gençlik Derneğini görebiliyordum. Dev bir bölgeye benziyordu. Terk edilmiş gibiydi. Birdenbire üzüldüm. Bu kadar çok acı çekildiği için. ölümler için. Nona, Gardner geçidinden beri ilk kez konuştu.
«Arkanda bir polis var.»
«Sakın...»
«Hayır. Tepedeki lambası yanmıyor.»
Arka lastikler yine kaydı. Direksiyonu çeviremeden, köprüdeki büyük çelik direklerden birine çarptık. Kızak gibi kayarak ilerledik. Sonra arkamızdaki polis arabasının parlak farlarını fark ettim. Polis fren yaptı. Yağan karda kırmızı ışığı görüyordum. Ama o da kaydı ve gelip bize bindirdi. Tekrar direklere çarparken, müthiş sarsıldık. Ben Nona'nın kucağına doğru fırladım. 0 karmakarışık anda bile, kızın kalçalarının düzgünlüğü bana zevk verdi. Sonra her şey durdu. Şimdi polis, arabasının tepesindeki ışığı yakmıştı. Kamyonetin kaportasında ve Harlow-Castla Rock köprüsünün çapraz çelik parmaklıklarında dönen mavi gölgeler birbirini kovalıyordu. Polis arabadan inerken, tavandaki ışık yandı.
Polis arkamızda olmasaydı... bütün bunlar olmazdı. Bu düşünce kafamda durmadan yineleniyordu. Bozuk plak gibi. Polisin başına vurmak için kamyonette bir şeyler ararken, zorlukla gülümsüyordum. Gülümsemem donmuş gibiydi.
Yerde açık bir alet kutusu vardı. İçinden ingiliz anahtarını alarak, Nona'yla aramıza koydum. Polis camdan başını uzattı. Arabasının tepesindeki ışık yüzünden suratı değişiyor, şeytana benziyordu.
«Hava koşullarına göre biraz fazla hızlı gidiyordun, öyle değil rni. ahbap?»
«Sen de bize fazla sokulmuştun, değil mi?» diye sordum. .Koşullara göre...»
Belki kızardı, ama titreyen ışıkta bunu anlamak zordu. «Bana meydan mı okuyorsun, oğlum?»
«Arabandaki çiziklerden beni sorumlu tutarsan, elbette meydan okurum.»
«Şoför ehliyetini ver. Kayıt belgesini de.»
Cüzdanımı çıkarıp ehliyetimi uzattım.
«Kayıt belgesi?»
«Bu ağabeyimin kamyoneti. Belgeleri de kendi cüzdanında taşıyor.»
«Öyle mi?» Polis dik dik bana baktı. Gözlerimi ondsn kaçırmamı bekliyordu. Ama bunun epey zaman alacağını anlayınca, bakışları benden Nona'ya kaydı. Bakışlarındaki ifade yüzünden, gözlerini oyabilirdim.
«Adın ne?»
«Cheryl Craig, efendim.»
«Bu kar fırtınasında, bu delikanlının ağabeyinin kamyonetinde ne işin var, Cheryl?»
«Bir yakınımı görmeye gidiyoruz. »
«Rock'da mı oturuyor?»
«Evet. Öyle.»
«Castle Rock'da Craig adında kimse yok.»
«Adı Emonds. Ben-im dayım o. Bowen tepesinde oturuyor.»
«Öyle mi?» Polis plakaya bakmak için kamyonetin arkasına doğru yürüdü. Kapıyı açarak dışarı sarktım. Memur numarayı yazıyordu. Ben öyle sarkmış beklerken, tekrar yanımıza döndü. Arabasının farları belimden yukarısını aydınlatıyordu. «Şimdi ben... üzerindeki bu lekeler nedir, delikanlı?»
Ne olduğunu anlamak için eğilip bakmama gerek yoktu. Sonraları dalgınlığım yüzünden, kamyondan sarktığımı düşündüm. Ama şimdi bütün bunları yazarken, fikrimi değiştirdim. Dalgınlık falan değildi. Polisin lekeleri görmesini istemiştim, ingiliz anahtarını sikıca kavradım.
«Ne demek istiyorsun?»
Polis iki adım yaklaştı. «Yaralanmışsın, bir yerini kesmişsin Öyle gözüküyor.»
İngiliz anahtarını ona doğru salladım. Biraz önceki çarpış^ sırasında, şapkası kafasından düşmüştü. Başı açıktı. Alnının hemen üstüne vurdum. O sırada çıkan sesi hiçbir zaman unutamam Bir kilo yağın yere düştüğü zaman çıkardığı sese benziyordu.
Nona, «Çabuk ol,» diyerek elini sakin sakin enseme koydu, Çok serindi eli. Tıpkı mahzenlerin havası gibi. «Analığımiriı evinde de öyle bir mahzen vardı.
Bunu anımsamam çok garipti. Kadın kışın sebze konservesi getirmek için beni aşağı gönderirdi. Onları kendisi konserve yapardı. Tabii sebzeleri tenekelere koymazdı. Kapaklarının altında lastik şerit olan, kalın cam kavanozlar kullanırdı.
Bir gün mahzene indim. Akşam yemeği için bir kavanoz yeşil fasulye alacaktım. Konserveler kutulara yerleştirilmiş. Bayan Hollis kutuların üzerine düzgün bir yazıyla kavanozlardaki yiyeceklerin adını yazmıştı. Ahududu sözcüğünü her zaman yanlış yazar, bu da kendimi gizlice ondan üstün bulmama neden olurdu.
Üzerlerinde «ahududu» yazılı kutuların önünden geçerek, fasulyelerin durduğu köşeye gittim. İçerisi karanlık ve serindi. Duvarlar topraktı, yağmur yağdığı zaman bu duvarlardan incecik, dolambaçlı dereler akardı. Mahzene canlı şeylerin, toprağın ve konserve sebzelerin kokusu yayılmıştı. Kadın kokusuna şaşılacak kadar benziyordu. Bir köşede kırık bir baskı makinesi vardı. Ben eve geldiğimden beri orada dururdu. Bazen makineyle oynardım. Mahzeni çok severdim. Evde en sevdiğim yer, bu mahzendi. O sırada dokuz on yaşlarındaydım. Bayan Hollis aşağı inmeye korkardı. Kocası ise mahzene inip sebze getirmeyi kendine yakıştıramazdı. Bu yüzden ben iner ve insana toprağı anımsatan o kokuyu içime çekerdim. Bu ana rahmine benzeyen yerde yalnız kalmak hoşuma giderdi. Bay Hollii'in belki de Boer Savaşından önce tavana astığı çıplak ampul mahzeni aydınlatırdı. Bazan ellerimi oynatır ve duvarda koskocaman, uzun gölgeler yapardım.
O gün de fasulyeleri aldım. Tam döneceğim sırada, eski kututardan birinin altından bir hışırtı geldi. Yaklaşıp kutuyu kaldırdım.
Altında kahverengi bir fare vardı. Yan yatmıştı. Başını kattırarak bana baktı. Karnı kabarıp iniyordu. Dişlerini gösteriyordu. O zamana kadar gördüğüm farelerin en irisiydi bu. Biraz daha eğildim. Fare yavruluyordu. iki tüysüz, kör yavru süt emmeye başlamışlardı bile. Bir üçüncüsü de çıkmak üzereydi.
Ana fare bana öfke ve çaresizlikle bakıyordu. Beni ısırmaya hazırdı. Bense onu da, yavruların da öldürmek istiyordum. Hepsini de yamyassı etmek. O zamana kadar gördüğüm en korkunç şeydi bu. Ben böyle bakarken uzun bacaklı, kahverengi, küçük bir örümcek yerde hızla ilerledi. Ana fare örümceği yakaladığı gibi yuttu.
Oradan kaçtım. Merdivenden çıkarken fasulye kavanozunu düşürüp kırdım. Bayan Hollis beni dövdü. Ben de ondan sonra. biri beni zorlamadıkça mahzene inmedim.
Durmuş polise bakıyor ve o mahzeni düşünüyordum.
Nona yine, «Çabuk ol,» dedi.
Polis, Norman Bianchette'den çok daha hafifti. Belki de kanıma adrenalin daha bol miktarda karışıyordu. Onu kucağıma alarak köprünün kenarına götürdüm. Aşağıdaki çağlayanları güçlükle seçebiliyordum. Yukarıda demiryolu köprüsü bir bölgeye benziyordu. Bir darağacmın gölgesine. Gece rüzgârı uluyor, çığlıklar atıyordu. Kar taneleri yüzümü kamçılıyordu. Polisi yeni uykuya dalmış bir bebek gibi, bir an göğsüme bastırdım. Sonra onun kim olduğunu anımsadım ve adamı yandan karanlıklara attım.
Nona'yla dönüp kamyonete bindik. Ama motor çalışmadı. Epey uğraştım. Benzinle boğulan karbüratörün tatlımsı kokusunu duyuyordum. Çabalamaktan vazgeçtim sonunda.
«Haydi,» dedim.
Nona'yla polis arabasına gittik. Ön koltukta yığınla ceza makbuzu, form ve iki not defteri vardı. Kontrol tablosunun altındaki telsizden cızırtılar yükseliyordu.
«Dördüncü Birim yanıt ver. Yanıt ver Dört. Bizi duyuyor musun?»
Uzanarak telsizi kapattım. Düğmeyi ararken elimin eklem-lerini bir şeye çarpmıştım. Bir çifteydi bu Herhalde polisin kişj. sel malıydı. Çifteyi yerinden çıkarıp Nona'ya verdim. O da sj. lahı kucağına koydu. Arabayla geri geri gittim. Kaportanın bazı yerleri göçmüştü, ama başka hasar yoktu. Deminki kazaya neden olan buzu aştıktan sonra, kar lastikleri güzelce kara gömülmeye başladı.
Çok geçmeden Castle Rock'a vardık. Yoldan gerideki birkaç şantiye dışında, bütün evler gözden kaybolmuştu. Kar araçlarıyla yolu açmamışlardı henüz. Sokakta bizim bıraktığımızdan başka hiçbir iz yoktu. Çevremizde kara bulanmış dev çamlar yükseliyordu. O yüzden kendimi küçücük ve önemsiz görmeye başladım. Sanki bu dev gecenin boğazına takılmış, küçük bir lokmaydım. Artık saat onu geçmişti.
Üniversite birinci sınıfa giderken, eğlencelere pek katılmıyor, derslerime canla başla çalışıyordum. Kütüphanede de kitapları raflara kaldırıyor, ciltleri onarıyor ve dosyalama yöntemini öğreniyordum. Baharda ise basketbol takımında oynuyordum.
Sömestr sonuna doğru, sınavlardan önce spor salonunda bir balo verildi. Yapılacak bir işim yoktu, iki sınav için çoktan hazırlanmıştım. Baloya gitmeye karar verdim. İçeri girmek için bir dolarım da vardı.
Salon loş ve kalabalıktı. Gençler heyecanlıydı, hepsi ter içinde kalmıştı. Sınavlardan önce verilen her balo böyle olurdu zaten. Hava seks kokuyordu. Aslında bu durumu fark etmek için kokuyu almanıza da gerek yoktu. Sanki iki elinizi uzatıp bunu yakalayabilirdiniz. Islak, kalın bir kumaş parçası gibi. Gençlerin daha sonra sevişeceklerini seziyordunuz. Aşk yapacaklardı. Ya da aşka benzer bir şey. Bunun için tribünlerin altına, araba par kına, apartmanlara ve yatakhanelere gideceklerdi. Delikanlılar çaresizdi. Askere almacakladı çok geçmeden. Güzel kızlar ise okulu terk edecek, kendi kentlerine dönerek evleneceklerdi. Bu kır larla erkekler gülerek, ağlayarak sevişeceklerdi az sonra. Sar hoşlar ve ayıklar. Çekine çekine ya da rahatça. Ama çoğunun sevişmesi pek kısa sürecekti.
Tek başına gelmiş birkaç erkek vardı. Böyle partilere kimse yalnız gelmek istemezdi. Orkestranın bulunduğu yüksek, sah-nemsi yerin önünden ağır ağır ilerledim. Sesin kaynağına yakışırken müzik beynimde yankılanmaya başladı. Orkestra'nın arasında bir buçuk metre boyundaki ampliler bir yarım daire oluşmuyordu. Bas gitarın sesiyle, kulak zarlarınızın titreştiğini İlişmiyordunuz.
Duvara dayanıp çevreyi seyretmeye koyuldum. Dans edenler belirli hareketleri yapıyorlardı. Sanki iki değil de, üç kişiy-rtiişler gibi. Bu görünmeyen üçüncü dansçılar, çiftlerin arasına girmişlerdi. Kızlar da delikanlılar da ona vurup duruyorlardı, ayaklar cilalı zemine dökülmüş talaşların arasında, sağa sola gidip geliyordu. Tanıdığım kimseyi göremedim. Ve kendimi yalnız hissetmeye başladım. Ama hoş bir duyguydu bu. Gecenin o saati gelmişti. Herkesin size, bu romantik yabancıya göz ucuyla baktığını hayal ettiğiniz o saat.
Bir saat kadar sonra dışarı çıkarak lobiden gazoz aldım. Salona döndüğümde, çiftler halka olmuştu. Beni de çektiler. Kollarımı o zamana kadar görmediğim iki kızın omuzlarına attım. Döndük durduk. Halka belki iki yüz kişiden oluşuyordu. Spor salonunun yarısını kaplamış gibiydik. Sonra halkanın bir bölümü dağıldı. Yirmi otuz kişi, ilkinin içinde yeni bir daire oluşturdular ve ters yöne dönmeye başladılar. Bu yüzden başım döndü. Betsy Malenfant'a benzeyen bir kız gördüm. Ama aslında bunun bir hayal olduğunu biliyordum. Kızı tekrar aradığım zaman onu bulamadım. O kıza benzeyen birini de.
Sonunda halka dağıldığı zaman bitkin haldeydim. Kendimi hiç de iyi hissetmiyordum. Tribünlere dönüp oturdum. Müzik fazla gürültülü, hava boğucuydu. Kafam sanki sağa sola kayıyor, yalpalıyordu. Yüreğimin çarpıntısını kafamda duyuyordum. Tıpkı zom olduğunuz zamanlardaki gibi.
Ondan sonra olanları, dönmekten midemin bulanmasına ve yorgunluğuma bağladım. Ama daha önceleri. Bu satırları yazmak, her şeyi daha belirginleşirdi. Artık bu bahanelere inanmıyorum.
Başımı kaldırarak onlara tekrar baktım. Yarı karanlıkta telaşla hareket eden o güzel insanlara. Bana bütün erkekler dehşete kapılmışlar gibi geldi. Yüzleri ağır ağır uzadı ve korkunç birer maske halini aldı. Kızlar, yani süveterler, kısa etekler ya <ja bol paçalı pantolonlar giymiş olan öğrenciler, birer fareye dönüşüyorlardı. Önce bu sahne beni korkutmadı. Hatta biraz gQ|. düm de. Gördüğümün bir tür hayal olduğunu biliyordum. Olanları bir süre kayıtsızca seyretmeyi de başardım.
Sonra bir kız sevgilisini öpmek için ayaklarının ucunda yük-seldi. O zaman dayanamadım. Siyah boncuk gibi gözler, çarpıl-mış kıllı bir surat ve fırlamış dişler...
Oradan ayrıldım.
Bir süre dalgın dalgın lobide durdum. Koridorun dibinde bir tuvalet vardı. Ama onu geçip merdivene yöneldim.
Sporcuların giyinme odası üçüncü kattaydı. Son basamakları koşarak çıkmak zorunda kaldım. Kapıyı açarak duşlu bölmelerden birine kendimi attım. Merhem, terli üniforma ve yağlanmış deri kokuları arasında kustum. Müzik çok aşağılarda kalmıştı. Buranın sessizliği el değmemiş gibiydi. Rahatlamıştım.
Yolda bir 'Dur' işareti vardı. O baloyu anımsamak beni anlayamadığım bir nedenle heyecanlandırmıştı. Titremeye başladım.
Nona kara gözleriyle bana baktı. «Şimdi mi?» Gözlerinin içi gülüyordu.
Ona yanıt veremedim. Sarsılıyordum. Nona benim yerime, «Evet» der gibi, başını ağır ağır salladı.
7 numaralı karayolunun bir uzantısına saptım. Herhalde yazın bu yoldan kereste taşıyorlardı. Fazla ilerlemedim. Kara saplanıp kalmaktan korkuyordum. Farları söndürdüm. Karlar sesiz-ce ön camda toplanmaya başladılar.
Nona âdeta şefkatle, «Seviyor musun?» diye sordu.
Gırtlağımdan birtakım sesler yükseliyordu. Sanki biri çekip çıkarıyordu bunları. Kapana sıkışmış bir tavşan gibiydim.
Nona, «Burada,» dedi. «Hemen burada.»
Delice seviştik.
Az kalsın anayola çıkamayacaktık. Kar temizleme makinesi karanlık gecede turuncu farlarını pırıldatarak geçmiş ve yolumuzun üzerine kardan bir duvar çekmişti.
Polis arabasının bagajında bir kürek vardı. Karları temizlemek yarım saat sürdü. Artık gece yarısı yaklaşıyordu. Ben karla uğraşırken, Nona polis radyosunu açmış ve bilmemiz gereken şeyleri öğrenmişti. Blanchette'le kamyonetin sahibi olan çocuğun cesetleri bulunmuştu. Polis arabasını da bizim aldığımızı sanıyorlardı. Polisin adı Essegian'dı. Komik bir addı bu. Galiba vaktiyle Essegian adında ünlü bir beyzbolcu vardı. Dodgers takımında mı oynuyordu ne? Belki de ben onun yakınlarından birini öldürmüştüm. Polisin adını öğrenmek beni rahatsız etmedi. Adam bizi fazla yakından izlemiş, işimize de karışmaya kalkışmıştı.
Anayola çıktık.
Nona'nın heyecanını hissediyordum. Şiddetli, sıcak, alev alev yanan bir heyecan. Ön camı kolumla temizlemek için bir an durdum. Sonra yolumuza devam ettik.
Batı Castle Rock'tan geçtik. Nona'nın bana nereye sapacağımızı söylemesine gerek kalmadı. Karlı bir levhada «Stackpole Yolu» yazılıydı.
Kar temizleme makinesi bu tarafa gelmemişti. Ama bizden önce bu yoldan bir arabanın geçmiş olduğu anlaşılıyordu. Huzur suzca uçuşan karlarda yeni lastik izleri vardı.
Bir buçuk kilometre. Bir kilometre. Nona'nın o şiddetli heyecanını ve ihtiyacını hissettim. Ve sinirlerim tekrar gerildi. Bir virajı aldık. İleride Elektrik Şirketinin parlak turuncu kamyonlarından biri belirdi. Kan kırmızısı uyarı lambaları göz kırpıyordu. Kamyon yolu kapatmıştı.
Nona'nın öfkesini tahmin edemezsiniz. Aslında bu ikimizin de öfkesiydi. Çünkü olanlardan sonra, artık Nona'yla tek kişiydik. Nona çılgına dönmüştü. Artık herkesin bize düşman olduğuna inanıyordu.
Önümüze iki teknisyen çıktı. Biri karanlıkların arasında bir gölge gibiydi. Öbürü ise bir cep fenerini tutuyordu. Dönerek bize doğru geldi. Fenerin ışığı kanlı bir göz gibi oynayıp duruyordu. Hissettiklerimiz sadece kin değildi. Korku da vardı. Son anda her şeyi elimizden kapıverecekleri korkusu.
Adam bağırıyordu. Camı indirdim.
«Buradan geçemezsiniz! Bowen yolundan dönün! Burad kopuk bir elektrik teli var! Sakın...»
Kamyonetten inip çifteyi kaldırdım ve ona iki namluyla birden ateş ettim. Geriye doğru fırlayarak turuncu kamyona daya~ nıp kaldı. Ben de sendeleyerek, geri geri polis arabasına gittim Adam bana hayretle bakıyor, ağır ağır, santim santim aşağı |<a,' yiyordu. Sonunda karların içine yuvarlandı.
Nona'ya, «Başka mermi kovanı var mı?» diye sordum.
«Evet.» Nona onları uzattı. Çifteyi açarak boş kartuşları attım. Silahı tekrar doldurdum.
Adamın arkadaşı doğrulmuş, gözlerine inanamıyormuş gibi bana bakıyordu. Bir şeyler haykırıyordu, ama rüzgâr sesini boğuyordu. Bir soruya benziyordu bu. Ama önemli değildi. Onu öldürecektim. Adama doğru gittim. Orada öylece duruyordu. Ben çifteyi kaldırdığım zaman bile kımıldamadı. Ne olduğunu kavrayamamıştı sanırım. Bütün bunların bir düş olduğunu sanıyordu galiba.
Tek el ateş ettim. Ama aşağı doğru nişan almıştım. Yerden havalanan karlar, adamın üzerine döküldü. Adam o zaman dehşetle bir kez haykırdı. Sonra da koşmaya başladı. Yoldaki kopuk telin üzerinden atladı. Bir daha ateş ettim, ama onu yine vuramadım. Adam karanlıklara karıştı. Onu unutabilirdim. Bizi engelleyemezdi artık. Polis arabasına döndüm.
«Yürümemiz gerekiyor,» dedim.
Yerde yatan ölünün yanından geçip, tükürüyor gibi bir ses çıkaran kopuk telin üzerinden atladık. Yoldan ilerledik. Kaçan adamın aralıklı ayak izlerini takip ediyorduk. Nona bazen dizlerine kadar kara gömülüyordu. Ama yine de benden bir adım ilerideydi, ikimiz de kesik kesik soluyorduk.
Bir tepeye tırmandıktan sonra dar bir vadiye indik. Bir yamaçta hafifçe yana eğrilmiş, boş bir kulübe gördük. Pencerelerinde cam yoktu. Nona durup kolumu tuttu.
«İşte,» diyerek karşı yamacı işaret etti. Parmakları paltomun üstünden bile canımı yakıyordu. Çok güçlüydü eli. Yüzünde çok belirgin, zafer dolu bir gülümseme sardı. Donmuş gibiydi gülümsemesi. «İşte. İşte.»
Bir mezarlığı gösteriyordu.
Düşe kalka yamacı tırmandık. Kar kaplı, taş bir duvarın üzerinden atladık. Buraya ben de gelmiştim eskiden. Gerçek annem Castle Rock'lıydı. Babamla hiçbir zaman bu kentte oturmamışlardı, arna aile mezarlığı buradaydı. Bunu anneme Castle Rock' da yaşayan ve ölen büyükannemle büyükbabam armağan etmişlerdi. Betsy'ye âşık olduğum günlerde, mezarlığa sık sık gelirdim. John Keats ve Percy Shelley'in şiirlerini okumak için. Belki bunun ancak küçük bir çocuğa yaraşacak, gülünç bir şey olduğunu düşünüyorsunuzdur. Ama ben aynı fikirde değilim. Şimdi bile... Kendimi burada annemle babama yakın hissediyordum. İçim rahatlıyordu. Ama Ace Merrill beni dövdükten sonra, bir daha mezara adımımı atmamıştım. Nona beni mezarlığa getirinceye kadar.
Gevşek karda kayıp düştüm. Bileğim burkuldu. Ama ayağa kalkarak yürümeyi sürdürdüm. Çifteyi bir koltuk değneği gibi kullanıyordum. Sessizlik inanılmayacak kadar yoğundu. Sonsuzluğa uzanıyordu sanki. Kar düzgün, yumuşak çizgiler halinde yağıyor, çarpılmış taşların ve haçların üzerinde toplanıyor, aşınmış bayrak direklerini hemen hemen tepelerine kadar gömüyordu. Bu direklere ancak Anma Günü ve Gaziler Bayramında bayrak çekilirdi. Bu derin sessizlik korkunçtu. İlk kez dehşete kapıldım.
Nona beni mezarlığın öbür ucunda, bir tepenin yamacına kurulmuş taş bir yapıya doğru götürdü. Kapalı bir mezarlıktı bura-' sı. Karın beyaza boyadığı bir mahzen. Nona'da anahtar vardı. Onda anahtar olacağını biliyordum. Tokmağın çevresindeki karları üfleyerek temizledi ve kilidi buldu. Dönen anahtarın tıkırtısı sanki geceyi tırmalıyordu. Nona yaslanınca, kapı içeri doğru açıldı.
Burnumuza gelen koku, sonbahar kadar serindi. Hollis'lerin mahzenindeki hava kadar serin. Ben ancak az ötemi görebiliyordum. Taş zemine yapraklar saçılmıştı. Nona içeri girdi, duraklayarak omzunun üzerinden bana baktı.
«Olmaz,» dedim.
Nona, «Seviyor musun?» diye sorup güldü.
Karanlıkta her şeyin birleşmeye başladığını seziyordum. Geçmiş, şimdi ve gelecek ...Kaçmak istiyordum. Bağırarak kaçmak. Bütün yaptıklarımı geri alacak kadar hızlı koşmak.
Nona orada durmuş bana bakıyordu. Dünyanın en güzel kızıydı o. Benim olan tek şey. Ellerini vücudunda dolaştırarak bir işaret yaptı. Bunun ne olduğunu size söyleyemeyeceğim. Görseydiniz, ne olduğunu hemen anlardınız.
İçeri girdim. Nona kapıyı kapattı.
Mahzen karanlıktı, ama her şeyi rahatlıkla görebiliyordum İçerisini ağır ağır dolaşan, yeşil bir ateş aydınlatıyordu. Alevler duvarlara tırmanıyor, yaprak dolu zeminde yılan gibi kayıyordu. Mezarlığın ortasında üzerine tabut konulan bir masa vardı. Masaya solmuş gül yaprakları serpilmişti. Sanki çok eskiden bir gelin yapmıştı bunu. Nona eliyle dipteki küçük bir kapıyı gösterdi. Üzerinde hiçbir işaret olmayan, küçük bir kapıydı bu. O kapı bende korku uyandırdı. Galiba artık her şeyi anlamıştım. Nona beni kullanmış, bana gülmüştü. Şimdi de beni mahvedecekti.
Ama duramadım. O kapıya doğru gittim. Bunu yapmak zorundaydım. Zihinlerimiz arasındaki gizli telgraf hâlâ çalışıyordu. Şimdi Nona'nın sevincini ve zafer duygusunu hissediyordum. Kor kunç, delice bir sevinçti. Titreyen elimi kapıya doğru uzattım. Bunun üzerini de yeşil alevler sarmıştı.
Kapıyı açtım ve içerideki şeyi gördüm.
İçeride o kız vardı. İlk sevgilim. Gözlerime bomboş bakıyordu. Çalınmış öpücük kokuyordu. Çırılçıplaktı. Vücudu boynundan kasığına kadar yarılmış, bütün vücudu bir rahme dönüştürülmüştü. Ve içinde bir şeyler yaşıyordu. Fareler. Onları göremiyor, ama sevgilimin içinde kıpırdandıklarını duyuyordum. Bir dakika sonra sevgilimin kurumuş dudaklarını açacağını ve bana sevip sevmediğimi soracağını da biliyordum. Geri geri gittim. Her yanım uyuşmuştu. Beynim sanki kara bir bulutun üzerinde uçuyordu.
Nona'ya döndüm. Gülüyordu, ellerini bana doğru uzatmıştı. Birdenbire kafamda şimşek çaktı sanki. Her şeyi anladım. Anladım. Son sınav. Son deneme. Sınavda başarılı olmuştum. Artık özgürdüm.
Tekrar kapıya döndüm. Ama kapı falan yoktu. İçinde bulunduğum yer, taş bir mezardı.
Nona'ya doğru yürüdüm. Yaşamım demek olan kıza... Kollarını boynuma dolayarak beni kendisine çekti. Ve aynı anda değişmeye başladı. Vücudu dalgalandı, mum gibi eğrildi. O iri kara gözleri, ufalıp boncuklara benzedi. Saçları kalınlaşarak kahverengine dönüştü. Burnu kısaldı. Burun delikleri genişledi. Bana sokulmuş olan gövdesi yamru yumru bir hal aldı. Kamburlaştı.
Bir farenin kollarındaydım.
Fare tiz bir sesle, «Seviyor musun?» diye bağırdı. «Seviyor musun, seviyor musun?»
Dudaksız ağzını yukarıya, benimkine doğru uzattı.
Haykırmadım. İçimde çığlık kalmamıştı artık. Bir daha hay-lorabileceğimi de hiç sanmıyorum.
Burası çok sıcak. Terlemek hoşuma gider aslında. Tabii sonra duş yapabileceksem. Ben teri her zaman iyi bir şey olarak düşündüm. Erkekçe bir şey. Ama bazen sıcakta birtakım böcekler insanı ısırıyor. Örümcekler örneğin. Dişi örümceklerin eşlerini zehirleyip yediklerini biliyor muydunuz? Çiftleştikten hemen sonra yapıyorlar bunu.
Yazı yazmaktan bileğim ağrımaya başladı. Kalemin keçe ucu da yumuşayıp pelteye döndü. Ama hikâyemin de sonuna geldim. Ve her şey bana bambaşka gözüküyor. Artık eskisi gibi değil.
Biliyor musunuz? Bir süre beni, bütün o korkunç şeyleri tek başıma yaptığıma neredeyse inandırdılar. Kamyon şoförlerinin gittiği lokantadaki adamlar, kaçıp kurtulan o elektrikçi... Hepsi de benim o gece yapayalnız olduğumu söylediler. Beni annemin, babamın ve ağabeyim Drake'in mezar taşlarının yakınında bulmuşlar. Donarak ölmek üzereymişim. Ve yalnızmışım. Ama tabii bu sadece Nona'nın oradan uzaklaştığı anlamına geliyor. Bunu siz de anlıyorsunuz sanırım. Dünyanın en aptal insanı bile anlar. Onun kaçıp kurtulmuş olmasına seviniyorum. Gerçekten. Ama Nona'nın başından sonuna kadar yanımda olduğuna inanmalısınız. Her an yanımdaydı o.
Artık kendimi öldüreceğim. Böylesi daha iyi. Suçluluk duygusundan, acılardan ve karabasanlardan bıktım. Ayrıca duvarların içinden gelen gürültüler de hoşuma gitmiyor. Orada herhangi biri olabilir, herhangi bir şey.
Ben deli değilim. Bunu biliyorum. Sizin de bildiğinizi um yorum. «Deli değilim.» derseniz, bu sözlerin kaçığın biri oldu-rıuzu gösterdiğini iddia ediyorlar. Ama artık bütün o küçük ov?11' lan oynayacak halde değilim. Nona yanımdaydı. Gerçekti o n seviyorum. Gerçek aşk hiçbir zaman ölmeyecek. Betsy'ye yi" dığım mektupların altına, her zaman bu cümleyi eklerdim. Yırt attığım o mektupların. ' p
Ama gerçekten sevdiğim tek kız Nona'ydı.
Burası çok sıcak. Duvarlardan yükselen sesler de hoşum, ¦gitmiyor. y "*
Seviyor musun?
Evet, seviyorum.
Ve gerçek aşk hiçbir zaman ölmeyecek.

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült