Hikaye

 

 

Naziler

Ferenc Santa

Çoban, aşağı yukarı altmış, altmış beş yaşlarında artık oldukça yaşlanmış bir adam geniş, yüksek bir kütüğün üzerinde odun yarıyordu. Yanı başında da, sekiz, dokuz yaşlarında görünen bir çocuk odun parçalarını toplamaktaydı.

Atların nallarından çıkan sesi ikisi de duydular, sonra, atların, arkalarında durup kaldıklarını da hissettiler, ardından da çakılan kibrit çıtırtısını.. Sanki arkalarında duran biri sigarasını yakmıştı, ama dönüp bakmadılar, hiç ses almamışçasına odun işine devam ettiler.

İki silahlı süvari, hanidir ağaçların ardında saklı durdukları çam ormanından çıkmışlardı, şimdi durmuş, çobanlan, sürüyü, küçük kulübeyi, çevrelerinde dolanıp duran, ikide bir atılıp gerileyen köpeği gözden geçiriyorlardı. Otlağı geçip, atlarını iki insanın arkasında durdurdular.

Şu anda tam arkalarında duruyorlar, sigaralarının dumanını üfürüp susuyorlardı. Kalçalarında tabancaları vardı, sırtlarında da çaprazlamasına duran tüfekleri, ayaklarını üzengilerden çıkarmış, koyvermişlerdi.

Zaman geçti, ortalık sessizlik içindeydi sanki bu dört kişi bir arada değillermiş gibi. Hepsi de insanoğluydu: silahlı süvariler gibi çoban da, çocuk da..

Sigaralarım sonuna kadar içip bitirdikten sonra, süvarilerden biri, eyerden kalın bir cop çıkarıp, atını yaşlı adama doğru sürdü:

“Heey, ihtiyar!..” diye bağırdı.

Çoban, tam bu sırada baltasını odunun üzerine indirmek üzereydi, ama baltayı indirmeyip çabucak önüne, toprağın üzerine bıraktı, şapkasını başından çıkardı, arkasına döndü, eğildi, öyle başı açık, eğilebildiği kadar eğildi. Ses falan etmedi hiç, gözlerini bite yerden kaldırmadı, öyle atın önünde eğilmiş kaldı; şapkası elindeydi, bembeyaz saçları esen rüzgarla kıpırdıyordu.

Çocuk, hiçbir şey duymamışçasına, odun kırıklarını toplamağa devam edip yığına katıyordu.

Daha da zaman geçti, silahlı süvariler hiçbir şey söylemiyorlardı, ve yaşlı çoban hala eğilmiş duruyor, santim kıpırdamıyordu yerinden.

Neden sonra süvarilerden biri konuşmağa başladı; atlar hanidir yeri eşeliyor, başlarım döndürüp duruyorlardı huzursuz.

“Kimseyi gördün mü buralarda?” diye sordu süvari.

“Hiç kimseyi görmedim.”

Yaşlı adam, cevabı hemen vermişti, çabucak, baltayı yere nasıl çabuk bıraktıysa öyle.

Derken, ikinci süvari de daha bir yaklaştı yanma:

“Sana soruyoruz: buralarda bir adam gördün mü?”

“Buralarda bir adam görmedim,” diye cevap verdi ihtiyar.

Çobanın bakışları yerdeydi, süvarilerin çizmelerini, yerdeki otlan, atların tırnaklarını görüyordu.

“Daha yaklaş bakayım..” dedi elinde cop tutan süvari.

İhtiyar, atın iyice yanma yaklaştı.

“Daha, daha..”

Süvarinin çizmesinin dibine dek sokuldu. Çizmenin burnunu, üzengiyi, atın karnının bir kısmım ve yerdeki otları görüyordu.

Süvari, elindeki copu ihtiyarın çenesinin altına sokup yüzünü yukarı kaldırdı. İhtiyarın vücudu öne doğru eğildi, başı arkaya gitti, ama gözleri yine de yukarı bakmıyordu, bütün gördüğü, süvarinin dizi boyundaki pantolonu ve üzenginin kayışlarıydı. Şöyle bir yutkunmağa can atıyordu ama, copun yüzünden başaramıyordu bunu.

Süvari, ihtiyarın yüzünü gözden geçirdi. Bileğini dizine dayadı, copu öyle ihtiyarın çenesi altında tutup, başını yukarı kaldırdıkça kaldırdı, yüzüne yüzüne baktı durdu ihtiyarın... Derken, copu geri çekip çobanın omzuna şöyle bir vurdu.

Yine sessizlik.

“Gidebilirsin..”

İhtiyar geri döndü, hızla kütüğün başına yürüdü, şapkasını yine giydi, baltayı yakaladı, yukarı kaldırıp yeniden odun yarmağa koyuldu.

Dördüncü ya da beşinci odunu yarmıştı ki, süvari yeniden ekşidi başına:

“İhtiyar..”

Çoban geri döndü, şapkasını çıkardı, eğildi, gözleri yine yerdeydi tıpkı önceki gibi.

“Çocuk kaç yaşında?”

“Çocuk sekizinde..”

“Onu sen mi büyütüyorsun?”

“Ben büyütüyorum.”

Derken, öbür süvari de konuşmağa koyuldu:

“Ne zamandan beri büyütüyorsun onu?”

“Bir yıldır..”

“Çocuk kaç yaşında?”

“Çocuk sekizinde..”

“Onu sen mi büyütüyorsun?”

“Ben büyütüyorum.”

Süvari daha bir yaklaştı çobana.

“Buralarda bir adam gördün mü?”

“Buralarda kimseyi görmedim.”

“Gidebilirsin..” dedi öbür süvari.

İkisi de sustular.

“Bana bak, çocuk!..” diye bağırdı coplu süvari. Çocuğun kollan odun kırıklarıyla doluydu, tam yığının oraya gitmek üzereydi, kırıkları ötekilerin yanına koymak için.. Olduğu yerde kaldı, odun kırıklarını ayaklarının dibine bıraktı, kasketini çabucak çıkardı başından, eğildi ve öyle döndü. Çocuğun saçları da uçuşuyordu esen rüzgarla.. O da süvarilerin yalnız ayaklarını ve yerdeki otları görmekteydi.

“Kaç yaşındasın sen?”

Çocuk çabucak cevap verdi kollarındaki odun kırıklarını yere nasıl çabuk bıraktıysa tıpkı öyle.

“Sekiz yaşındayım.”

“Sana bu ihtiyar mı bakıyor?”

"Bana bu ihtiyar bakıyor.”

“Ne zamandan beri bakıyor sana?”

“Bana bir yıldan beri bakıyor.”

“Bu ihtiyar mı?” diye sordu öbür süvari.

“Evet, bu ihtiyar..”

“Deden mi senin?”

“Dedem.”

“Buraya gel..” dedi coplu süvari.

Çocuk ilerledi, tıpkı ihtiyar gibi ata doğru yaklaştı.

“Daha yaklaş, daha..”

Çizmelerin dibine kadar sokuldu, ne var ki çok küçük olduğu ve sırtını da eğmiş olduğu için, nerdeyse atın kamının altına giriyordu, hani az kalmıştı atın altına girmesine.. Bundan ötürüdür ki süvarinin kunduralarıyla otlardan başka bir şey göremedi.

Süvari ayağını şöyle bir kımıldattı, çizmesinin burnunu çocuğun başının altına soktu, çenesini aradı, çeneyi bulunca ayağını uzattı, çocuğun başını yukarı kaldırdı.

“Daha yukarı..” diye bağırdı.

Çocuk başını iyice kaldırdı, iyice arkaya devirdi. Atlıların suratını henüz görmemişti, onun içindir ki içinde uyanan merakla gözlerini açtı.

Sonra, yine kapadı gözlerini.

“Aç gözlerini..”

Şimdi, atlının çizmesindeki kırışmış deriyi gözden geçiriyordu.

“Bir adam gördün mü buralarda?”

“Buralarda kimseyi görmedim.”

Çocuğun ağzı da tükrükle dolmuştu.

“Sana bu ihtiyar bakıyor dedin.”

“Bana bu ihtiyar bakıyor dedim.”

Yine sessizlik. Atlar yerleri eşeliyor, ihtiyarın baltası çatırtıyla odun yarıyordu.

“Geri dön bakayım..” diyen atlı, ayağını koyverdi.

Çocuk geri döndü.

“İleri bak..”

Çocuk başını kaldırdı.

“Ne görüyorsun orda?”

“Dağlan, göğü, ağaçlan görüyorum, sonra bir kulübeyle önünde de direkler görüyorum, direklere çömlekler asılmış, sonra bir keçi, bir de ateş ocağı görüyorum..”

“Peki, şimdi ilerle bakalım..”

Ardından izlediler, çocuk kulübeye kadar gidince, orada durmasını söylediler. Alçacık bir çoban kulübesiydi, önündeki direklere çömlekler asılmıştı, sağda bağlı duran bir keçi görülüyordu, keçi kar gibi beyazdı, yakınında da, taşlar üzerinde, sabah ateşinin külleri görülüyordu.

Elinde cop tutan atlı, çocuğun yanı başında durup küçüğü ayağıyla keçiden yana çevirdi.

“Bu nedir?”

"Bir keçi..”

“İyice gözden geçir.”

“İyice gözden geçirdim.” öteki atlı da konuşmağa koyuldu:

“Nedir bu?”

“Bir keçi..” dedi çocuk.

Atlı, çizmesini çocuğun böğrüne bastırdı:

"Arkana dön..”

Sürü daha ötedeydi, ineklerin çanları duyulmuyordu, sürü, boyunlarında çan olmaksızın otlamaktaydı, tek bir ineğin bile boynunda çanı yoktu.

“Köpeği çağır..”

Çocuk köpeği çağırdı. Köpek önce korkarak ilerledi, yavaş yavaş yanaştı, çocuğun ayaklan dibine oturdu.

“Dikkat et..” dedi atlı. “Ayaklarının önünde oturan ne, şu ayaklarının önünde oturan?”

“Bir köpek,” dedi çocuk.

“Hayır.. Bu, ayaklarının önünde oturan, bir keçi, beyaz bir keçi., anladın mı?”

Çocuk sustu.

Atlı, elindeki copu çocuğun kasketsiz başının üzerine koydu. Boylu boyunca yerleştirdi çocuğun başına, çocuğun başının tam ortasına uzunlamasına yapıştırdı, copun ucu, çocuğun iki gözü arasından ileri doğru fırlamıştı. öbür atlı yaklaşıp atıyla çocuğun yanı başında durdu, hem de çok yakınında, öylesine yakın duruyordu ki, çizmesinin koncu çocuğun omuzuna değiyordu.

“Ee?”

Çocuk köpeğe baktı.

Çocuğun yanma gelen atlı, çekip çıkardığı copunu çocuğun omuzuna dayadı.

“Güzel güzel cevap ver şimdi bakalım.”

“Hadi., ayaklarının önündeki nedir?”

Çocuk köpeğe baktı.

“Bir keçi..” dedi.

“Büyük bir beyaz keçi.”

“Büyük bir beyaz keçi.”

Atlı, çocuğun yanından ayrıldı, öteki de copu başının üzerinden çekip çocuğu ayağıyla keçiden yana çevirdi.

“Peki ya bu., bu da bir köpek. Tamam mı?”

Copu yeniden çocuğun başına yerleştirdi.

“Evet mi ?”

“Şöyle orta büyüklükte, ne küçük ne de büyük, koyu kahverengi bir köpek.”

“Evet..” dedi çocuk.

"Adı ne?”

Çocuk sustu.

“Köpeğin adı ne?”

“Sezar..”

“Şimdi gidip başını güzelce okşa bakalım,” dedi öbür atlı, “her zaman nasıl yapıyorsan öyle, okşarken adım da söyle..”

Öbür atlı yeniden ayağını kaldırdı, çizmesinin topuğunu çocuğun sırtına bastırdı, çocuğu ileri sürdü.

“Sezar..” dedi çocuk keçinin yanma ulaşınca, elini başına, keçinin boynuzlarının arasına, koydu. “Sezar.." “Daha başka ne dersin ona bakayım?”

Çocuk keçinin yanında durmuş, keçinin boynuna doğru uzanmıştı; kasketi elinde, gözleri yerdeydi.

“Küçücük köpeğim..” dedi.

Yine sessizlik.

“Buraya gel..”

Çocuk, keçinin yanından ayrılıp atlının yanına gitti, ama bu kez atın önünde durmayıp, atlının çizmesinin tam dibine yanaştı. Atlı, çocuğun çenesini kaldırdı.

Çocuk yutkunmağa can atıyordu ama, çenesine dayanan çizmeden ötürü yutkunmayı göze alamıyordu; bakışlarını kaldırıp yukarı bakmağa da can atıyordu, ne var ki, hiç kıpırdamaksızın yüzünün altındaki çizmeye bakabiliyordu ancak.

“Gidebilirsin..”

Çocuk, ihtiyara yarı yol boyu yaklaştığı sırada, atlı arkasından seslendi. Çocuk, arkasına döndü, yeniden eğildi sırtım çıkarıp.

“Kimseyi gördün mü buralarda?”

“Buralarda hiç kimseyi görmedim,” diye cevap verdi.

Çocuk daha bir süre öyle kaldı. Atlılar sigara yaktılar, ilk nefesin dumanını rüzgara savurup atlarını birbirine yanaştırdılar.

“Gidebilirsin..” diye seslendiler çocuğa.

ihtiyar, bütün bu süre içinde, odun yarmağa devam etmişti; yakınında kimse yokmuş gibi arkasına bile dönmeyip çalıştı yine.

Oysa iki atlı tam arkasında duruyorlardı çocuk odun kırıklarını toplayıp yığının oraya taşıdı, iki atlı da bu arada sigaralarını içip bitirdiler, ikisi de susuyor, sigaranın dumanını önlerine doğru savurup çobana bakıyorlardı. Sigaralarını attıktan sonra biri dizginleri çekti, ardından öteki de çekti dizginleri, eyerlerin üzerinde doğrulup sırtlarındaki tüfekleri düzelttikten sonra, atları yürütüp gittiler.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült