Hikaye

 

 

Namus Sözü

Aleksey Pentelev


Oğlan çocuğunun adım, nerede oturduğunu söyleyemeyeceğim için çok üzgünüm. Karanlıkta doğru dürüst yüzüne bile bakamadım, desem yalan olmaz.

Bir yaz günü nasılsa yolum bir parka düştü. Parkın adım da söyleyemem şimdi. Yanımda ilginç mi ilginç bir kitap vardı; bir sıraya oturdum, okumaya başladım. Akşam karanlığı bastırmış da farkına bile varmamışım.

Karanlıkta okumak güçleşince kitabı kapadım, kalktım, çıkış kapışma yöneldim.

Park boşalmış; sokakların, tek tük evlerin ışıklan yanmıştı. Ağaçların birinin arkasından park bekçisinin çıngırağı işitiliyordu.

Çıkış kapısının kapanmasından korktuğum için adımlarımı sıklaştırdım. Fakat birden duruverdim: yandan bir yerden, çalıların arasından çocuk ağlamasına benzer bir ses işitmiştim.

Hemen o yöne saptım; karşıma, alacakaranlıkta beyaz beyaz parlayan küçük bir ev, daha doğrusu bir kulübe çıktı. Evin yakınında yedi sekiz yaşlarında bir çocuk başını önüne eğmiş, hüngür hüngür ağlıyordu.

Hemen yanına sokuldum, sordum:

 Ne oldu sana, yavrum? Niçin ağlıyorsun?

Çocuk, sanki komut almış gibi birden ağlamayı kesti, başını kaldırdı, yüzüme baktı.

 Hiç...

 Ne demek hiç? Yoksa biri mi dövdü?

 Yoo, kimse dövmedi.

 Öyleyse ne diye ağlıyorsun ? Gidelim hadi. Bak, akşam oldu, gezintiye gelenler dağıldılar. Park da kapanıyor.

Böyle diyerek çocuğun elini tutmak istedim. Fakat o elini hızla geri çekerek:

 Gidemem ben, dedi.

 Anlamadım.

 Buradan gidemem, amca.

 Niçin gidemeyecekmişsin ? Neyin var senin ?

 Bir şeyim yok.

 Hasta mısın yoksa?

 Hasta değilim.

 Öyleyse neden gidemiyorsun ?

 Nöbetçiyim de ondan...

 Nöbetçi mi? Ne nöbetiymiş bu?

 Anlamadınız mı? Oyun oynuyoruz biz...

 Kiminle oynuyorsunuz oyunu?

Çocuk bir an sustu, derin bir iç çekişten sonra:

 Bilmiyorum, dedi.

Çocuğun bu yanıtı üzerine ister istemez onun biraz kafadan sakat olduğunu düşünmeye başladım.

 Dinle beni, yavrum. Söylediklerine pek aklım yatmadı. Oynuyoruz, diyorsun, sonra da kiminle oynadığını bilmiyorsun.

 Gerçekten bilmiyorum. Demin sırada tek başıma otururken yanıma birkaç büyük çocuk geldi. Bana, “Savaş oyunu oynamak ister misin?” dediler. Ben de “isterim” dedim. “Öyleyse sen çavuşsun” dediler. Onlardan biri de mareşal oldu. Mareşal kolumdan tutup beni bu evin kapışma getirdi. “Burası bizim barut depomuzdur. Sen deponun nöbetçisisin... Başka bir nöbetçiyi yerine dikinceye dek buradan ayrılmak yok. Anlaşıldı mı ?” dedi. “Anladım” dedim. “Nöbet yerini bırakmayacağına namus sözü ver!” dedi mareşal olan ağabey.

 Anlaşılan sen de söz verdin.

 Evet, buradan ayrılmayacağıma namus sözü verdim.

 Ne oldu sonra?

 Sonra, onları bekledim, bekledim; hiçbiri gelmedi...

Belli belirsiz gülümsedim.

 Demek böyle... Seni buraya dikeli çok oldu mu?

 Bilmiyorum, ortalık aydınlıktı daha.

 Hani, niçin gelmediler öyleyse?

 Çocuk bir daha derin derin içini çekti.

 Sanırım, gitmişlerdir.

 Nasıl giderler, canım ?

 Unutmuşlardır beni.

 Bu duruma göre burada daha ne bekliyorsun öyleyse? Gidelim, hadi.

 Namus sözü verdim ama...

Çocuğun bu içtenliği karşısında gülesim geldi, fakat kendimi tuttum, gülmedim. Çünkü ortada gülünecek bir durum yoktu, çocuk yerden göğe kadar haklıydı. Madem namus sözü vermişti, taş yağsa da ayrılmayacaktı nöbet yerinden. Oyunmuş, değilmiş, aslında pek fark etmezdi.

 Bu duruma göre ne yapacaksın?

 Ben de bilmiyorum.

Çocuk böyle diyerek yeniden ağlamaya başladı.

Nasıl etsem de ona bir yardımım dokunsa, diye kafa yoruyordum. Ne yapabilirdim bu çocuk için? Onu nöbetçi diktikten sonra ağzından namus sözü alıp evlerine kaçan haşan çocuklan mı bulmalıydı, yoksa ne yapmalıydı ? Bulmaya kalksam bile nerede bulabilirdim ki ? Belki de çoktan yemeklerini yemişler, yataklarına yatmışlardı.

Zavallı çocuk nöbetinin başından ayrılmıyordu. Karanlıkta, belki de aç, susuz...

 Kamın da acıkmıştır, kim bilir?

 Evet, çok acıktım.

Birden aklıma geldi.

 Bak, sana ne diyeceğim: ben senin yerine bekleyeyim; sen hemen eve koş, kamım doyur, gel.

 Olur mu öyle şey?

 Niçin olmasın?

 Ama siz subay değilsiniz ki...

Ensemi kaşıdım.

 Doğru. Subay değilim. Subay olmadığıma göre seni de nöbetten alamam. Bu işi ancak senin komutanın olan bir asker yapabilir.

Bunları söylerken aklıma parlak bir düşünce gelmişti. Madem çocuğu verdiği namus sözünü bozmadan nöbetten ancak bir subay alabilirdi, öyleyse bir subay bulup getirmekten başka çıkar yol kalmıyordu. Sevinç içinde, “Sen korkmadan dur burada, ben şimdi gelirim” diyerek kapıya yöneldim.

Henüz kapanmamış bulunan parkın kapısında dikildim, önümden geçip gidecek bir subay beklemeye başladım.

Şanssızlığa bakın ki, tek subay bile geçmiyordu o yöreden.

Tam parka dönmek üzereydim, yakında bulunan tramvay durağında bir binbaşının beklediğim gördüm. Hemen binbaşının yanma koştum.

Ben koşarken bir tramvay da durağa yaklaşıyordu. Kalabalıkla birlikte binbaşı toparlanıp araca binmeye hazırlandı.

Binbaşının yanma varır varmaz koluna yapıştım, bağırdım:

 Binbaşı yoldaş! Bir dakika durun. Binmeyin lütfen! Bir dakika beni dinleyin...

Adamcağız dönüp bana baktı. Çok şaşırmış görünüyordu.

 Ne var? Ne oldu?

 Bakın, şöyle bir durum var... Şuradaki parkta bir çocuk kulübenin yanında nöbet bekliyor... Namus sözü verdiği için ayrılamıyor yerinden... Daha küçücük... Durmadan ağlıyor...

Binbaşı korkuyla yüzüme baktı. Herhalde o da benim pek aklımın yerinde olmadığını düşünüyordu.

 Bağışlayın, ama bunun benimle ne ilgisi var, diye söylendi.

Ama ben durumu biraz daha ayrıntılı anlatınca her şeyi kavradı.

 Peki, gidelim. Niye daha önce söylemediniz ? Çabuk yürüyelim!

Binbaşıyla birlikte parkın derinliklerine daldık.

Karanlıkta beyaz evciği bulmak hayli güç oldu. Çocuk eskisi gibi bıraktığım yerde duruyor, ancak bu sefer sessiz sessiz ağlıyordu. Onu görünce seslendim. Beni görür görmez öyle bir sevindi ki!

 İşte bir subay var yanımda. Seni nöbetten almaya geldi, dedim.

Çocuk komutanını görmüş bir asker gibi dikleşti, boyu birkaç santim daha uzadı.

 Nöbetçi yoldaş, dedi binbaşı. Rütbeniz nedir?

 Çavuş.

 Çavuş yoldaş! Nöbeti bırakmanızı emrediyorum size!

Çocuk bir an sessizlikten sonra sordu:

 Peki, sizin rütbeniz nedir?

 Ben de binbaşıyım.

Çocuk o zaman elini kepine götürerek selam verdi.

 Baş üstüne, binbaşı yoldaş!

Bunu öylesine çınlayan bir sesle söylemişti ki, binbaşı da, ben de güldük. Çocuk kendisi de neşeyle kıkırdadı. Binbaşı elini çocuğa uzattı.

 Aferin çavuşum. Hoşça kaim!

Binbaşı ikimize birden selam verdikten sonra tramvay durağına doğru koştu. Ayrılma sırası bana gelmişti. Elimi uzatıp elini sıktım.

 Seni evine geçirmemi ister misin?

 istemem. Hemen şurada oturuyoruz. Korkmam ben.

Çillerle kaplı burnuna baktım. Gerçekten korkacak birine benzemiyordu.

Böylesine iradesi güçlü, böylesine sözüne güvenilir bir çocuk ne karanlıktan korkardı, ne yaramaz sokak çocuklarından, ne de daha korkunç şeylerden. Ya bir de büyüdüğü zaman... Şimdiden neci olacağı bilinmez, ama gerçek bir insan olacağı ortadaydı.

Yürürken bunları düşünüyordum. Böyle bir çocukla karşılaştığım için de kıvançlıydım.

Çocuğun elini bir kez daha, içim sevinçle ılınarak sıktım.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült