Hikaye

 

 

Nah Kalkınırız

Aziz Nesin


Emekli oldu. Karısı, emekli ikramiyesini bir taşınmaza yatırmasını istiyordu. Bir apartıman katı satın alsalar, onun getireceği kirayı emekli aylığına katarak sıkıntı çekmeden gül gibi geçinir giderlerdi. Yada bir arsa satın alabilirlerdi. En kısa zamanda fiyatı en çok artan taşınmaz arsaydı. Alacakları arsanın fiyatı bir yılda iki, belki de üç katına çıkabilirdi. Ama adam, paranın işletilmesi düşüncesindeydi. Herkes parasını taşınmaza yatırırsa bu ülke nasıl kalkınırdı? Taşınmaza yatırılan para dondurulmuş sermayeydi. Oysa sermaye işletilerek konuşturulmalıydı. Hoş onun emekli ikramiyesi, öyle sermaye denilecek gibi bir para tutmuyorduysa da, sıkı bir tutumlulukla yıllardan beri biriktirdiği parasını da ikramiyesine katarsa ve gerekirse babadan kalma evini de satarak parasını eklerse, küçük bir işletme kurabilecek bir sermaye toparlayabilirdi. Önemli olan az yada çok, ama kazançlı bir iş kurmaktı. Öteden beri bir sığır çiftliği kurmayı düşlerdi. Bu işi bilenlere danışıp onlardan da öğütler aldıktan sonra kente altmış kilometre uzaklıkta bir arazi satın alarak oraya küçük bir çiftlik kurdu. Ahır yaptırdı. İlk deneme olarak yirmi inek satın aldı. Bu işler için emekli ikramiyesi, yıllardan beri biriktirdiği para ve sattığı babadan kalma evin parası yetmeyince Ziraat Bankası’ndan kredi de almak zorunda kalmıştı.

Yirmi inek... Bunlara bakacak, onları besleyip sağacak hayvancılıktan anlar işçiler gerekiyordu. Çoluk çocuk toplamı on bir kişi olan iki aileyi işçi olarak aldı.

Herhangi bir köylü gibi değil, aydın bir insan olarak düzenli çalışacak, en iyi verimi alacaktı. Daha işi kurarken, bu işten ne kazanacağını hesaplamıştı. Önlemli bir insan olarak bütün hesapları aleyhinde tuttuğu halde, ayda iki milyon lira kazanması gerekiyordu ki, böyle olunca, düşük faizli banka borcunu da iki yıla kalmadan ödemiş olacaktı. Ne var ki çok kez olduğu gibi, evdeki hesap çarşıya uymadı. Böyle olmasının nedeni, işçi olarak aldığı on bir nüfuslu o iki ailenin tembelliğiydi. O on bir kişiden çiftlikte en çok dört kişi bulunurdu. Bunlar karnı burnunda gebe bir kadın, yürüyemeyen bir yaşlı adam, bir küçük çocuk, bir de yanın akıllı bir oğlan. Onlar da kovsan bir yere gidemeyecek durumdaydılar. Ama yemek zamanı, bir de yatma zamanlan hepsi birden çiftlikte olurlardı.

Deli olacaktı. Yahu bu insanlar bu çiftlikte kendilerine iş verilmesi için yalvar yakar olmamışlar mıydı? Neydi istedikleri, niçin çalışmıyorlardı? Bu ülkede beş milyondan çok işsiz var, denilmiyor muydu? Bu işsizler, Avrupalının pisliğini silip süpürmek için gurbete gitmeye kuyruğa girmemişler miydi? On bir kişilik iki aileye iş vermişti, paralarını ödüyordu, ev vermişti, onları sigorta ettirmişti. Çalışmaları için daha ne yapmalıydı? İki inek ölmüştü. Sağılan sütler günden güne azalıyordu. Sütleri almak için kamyonet sabahleyin çiftliğe geldiğinde, onları ayaklarından çekip sürüyerek uyandırmak zorunda kalıyordu.

Çiftlik batmak üzereydi. Cam burnuna gelen adam bigün işçilerine bağırıp çağırdıktan sonra, ağzını göğe açıp vargücüyle haykırdı:

“Bizde bu tembellik varken nah kalkınırız!”

* * *

Çiftlik sahibi işçilerle başedemeyince, sağmal hayvancılıktan anlayan birisini ortak aldı. Adam, emeği karşılığında ortak olmuştu. Ortak geldikten sonra çiftliğin durumu biraz düzelir gibi oldu. Ortak, çiftliğe aldığı işçileri sıksık değiştirip yeni yeni işçiler alıyordu. Çiftlikte iki aydan uzun çalışan işçi olmuyordu. Ortak bunu şöyle açıklamıştı:

— Bunlar işe başladıkları ilk günlerde gözboyamak için çok çalışır, güven kazanırlar. Sonra sonra, kendilerini güvene alınca, işi gevşetmeye başlarlar. Daha sonra da büsbütün kaytarır, hiç çalışmazlar. İşte bu yüzden onlardan atik davranıp daha tembelleşmelerine kalmadan onları kovup yeni işçiler almak gerekir.

Yılda dört-beş kez değişen işçileri çok iyi çalışıyorlarken yine de süt verimi düşmüştü. Adam bunun nedenini sorduğundan ortağı şöyle açıkladı:

— Aldığımız yemler bozuk, içindeki besin eksik de ondan... Altı yem fabrikası değiştirdik, hepsinin yemi birbirinden hiyleli.

İneklerin sütleri gittikçe eksiliyordu. İflas etmek üzereydiler. Canına tak diyen ortak bigün dayanamayıp avazı çıktığınca bağırdı:

“Bizde bu hiylecilik varken (iki aa boyu uzatarak) naah kalkınırız!”

* * *

Banka borcu yüzünden çiftlik haczedilmeden, ucuzuna pahalısına bakmadan çiftliği satıp kurtulacaktı. Çünkü süt geliri çiftliğin giderlerini bile karşılamıyordu. Zararın neresinden dönülse kazançtı. Gazetelere ilan verip çiftliği satılığa çıkardığı sırada ineklere bulaşıcı bir hastalık geldi. Adam, hükümet veterinerini görmek için ilçeye koştu. Veteriner müdürlüğünün nerde olduğunu sordu. Sorduğu adam da orasını aradığını söyledi. Birlikte aramaya başladılar. Bilen birini bulup yerini öğrendiler. O yere gittiklerinde, ordaki yapıların hiçbirinin kapısında “T.C. Tarım Bakanlığı .... İlçesi Veteriner Müdürlüğü” gibi yazılı bir levha göremediler. Sonunda tarif üzerine levhasız, tabelasız, bahçe içinde iki katlı bir yapıya girdiler. Alt katta kimseyi bulamadılar. Üst kattaki odalardan birinde, masaya kollarını dayamış uyuyan birini görünce sevinerek,

— Burası veteriner müdürlüğü mü? diye sordular.

Kapı açılırken gıcırtıdan uyanan adamın,

— Heee... demesinden onun hademe olduğunu anladılar.

— Kapıda levhası yok da...

— Yok daha... Buraya taşınalı daha bir-iki yıl anca olduğundan levha asmaya zaman olmadı.

— Veteriner beyler yok mu?

Hademe saatine baktıktan sonra,

— Benimki durmuş saatiniz kaç? diye sordu.

Saat onu yirmi geçiyordu. Hademe,

— Saat on bire doğru gelirler... dedi.

İki teknisyenin köylere suni tohumlama yapmak için gittiklerini de ekledi.

Adam, başını sallaya sallaya şöyle dedi:

“Bizde bu boşvermişlik, bu aldırmazlık, bu sorumsuzluk varken biz (üç aaa boyu uzatarak) naaah kalkınırız!”

İkisi de veteriner müdürlüğünden çıktıktan az sonra kamyonetle iki teknisyen köylerden döndü. İkisinin de kızgın oldukları yüzlerinden belliydi. Teknisyenlerden biri,

— Köylüler haklı... dedi.

Öbürü,

— Yaptığımız tohumlamalar tutmuyor ki... dedi, bakanlıktan gönderilen aşılar hep bozuk besbelli. Bütün inekler kısırlaştı, köylü hayvanım kasaba satmak zorunda kalıyor.

Öbür teknisyen dayanamayıp bağırdı:

“Bizde bu adam sendecilik, bu umursamazlık, bu baştan savmacılık varken biz (dört aaaa boyu uzatarak) naaaah kalkınırız!”

* * *

Köyündeki sağmal hayvanların tohumlanmasının tutmaması yüzünden canı çok sıkılan muhtar ilçeye indi. Önce belediyeye uğradı. Belediyedeki bütün odalarda gürül gürül sobalar yanıyordu. İçerdeki memurlar sıcaktan iyice gevşemişler, yan uyur yan uyanıktılar; kimisi de açıktan uyumaktaydı. Oysa aylardan Mayıs’tı, Mayıs’ın son günleriydi. Hava iyice sıcaktı. Herkes paltosunu çıkarmıştı. İlçede hiçbir evde soba yanmadığı gibi, evlerin pencereleri de açılmıştı. Muhtar,

— Para cebinizden çıkmıyor ya, yakın bakalım, siz Ağustos’ ta bile soba yakarsınız kömür devletin olunca... diye söylendi. O can sıkıntısıyla belediyeden çıkarken de şöyle dedi:

“Bizde bu israf varken biz (beş aaaaa boyu uzatarak) naaaaah kalkınırız!”

Muhtar kaymakamlıkta bir memurla şurdan burdan konuşurken söz süt fiyatlarına geldi. Memur, ilçedeki sütçüden aldığı sütün fiyatını söyleyince muhtar şaşırdı. İlçeyle köy arası sekiz kilometreydi. Köyde üretilen süt, sekiz kilometre ötedeki ilçede, köydekinin üç katı pahalı satılıyordu. Bu konuşmayı dinlemekte olan kentli bir küçük tüccar, kentte sütü daha da pahalı aldıklarını, üstelik sütün katkılı olduğunu, ne kadarının süt ve ne kadarının su olduğunun anlaşılamadığını söyledikten sonra, ellerini açıp gözlerini tavana dikerek şöyle dedi:

“Bizde bu kazıkçılık varken biz (altı aaaaaa boyu uzatarak) naaaaaah kalkınırız!”

Sütün pahalılığından yakman kentli küçük tüccar akşam evine gelen konuklarıyla, çocuklarının gittiği okuldan konuşuyordu. Onlara göre, ne ilkokulda, ne lisede saygınlığı olan öğretmen kalmamıştı. Nerde onların öğrencilik zamanlarındaki o eski öğretmenler! Şimdiki öğretmenlere öğretmen demek için bin tanık göstermek gerekirdi. Çünkü bunlar, öğretmenlikten başka her işi yapıyorlardı. Örneğin bunlardan biri, karısının üstüne gösterdiği bir dükkanda çalışıyordu. Bir öğretmen de ders saatleri dışında muhasebecilik yapıyordu. Biri de geceleri taksi sürücülüğü yapmaktaydı. Hepsinin, öğretmenlikten başka bir başka işleri daha vardı. Bunlar ne zaman verecekleri dersi hazırlayacaklar da öğretmenlik yapacaklardı. Böyle öğretmenlerden ne umulur, ne beklenirdi... Nerde uğraşma aşık o eski saygın öğretmenler... Küçük tüccar kestirip attı:

“Bizde bu ahlak varken biz (yedi aaaaaaa boyu uzatarak) naaaaaaah kalkınırız!”

***

Geceki toplantıda bulunanlardan biri, ilkokul son sınıf öğrencisi olan kızıyla pazara çıkmıştı. Alışveriş yapıyorlardı. Bir ara kız,

— N’olur, ordan gitmeyelim baba, dönelim... dedi.

Adam nedenini anlamadığı için kızına sordu. Gözleri buğulanan kız yanıtlamamakta direndiyse de babasının üstelemesi sonunda, az ilerde öğretmeninin pazarcılık yaptığını söyleyerek,

— Satıcılık yaptığını görmemi istemez belki... Utanıyorum... dedi.

Öğrenimim bitirdikten sonra öğretmen olmak isteyip de, yaşam koşullarından başka alanlarda çalışmak zorunda kalmış olan adamın da, kızınınki gibi gözleri doldu ve mırıldanarak söylendi:

“Bizde bu değerbilmezlik varken biz (sekiz aaaaaaaa boyu uzatarak) naaaaaaaah kalkınırız!”

Kan koca öğretmenlik yaparak da geçinemeyen ve bu yüzden pazarcılık da yapmak zorunda kalan öğretmen, yakını bildiği bir öğretmen arkadaşına lise müdüründen şöyle yakmıyordu:

— Öğretmen eksiği diye Bakanlıktan bir kadın beden eğitimi öğretmeni istedi. Oysa erkek beden eğitimi öğretmenimiz var. Ama erkek öğretmen, kız öğrencilerine beden eğitimi yaptıramazmış. Anla kafayı...

Arkadaşı,

— Müzik öğretmeni diye köy imamı getirtip de, çocuklara müzik dersinde İlahi söyletmedi mi!

Öğretmen yumruğunu masaya indirerek şöyle dedi:

“Bizde bu kafa varken biz (dokuz aaaaaaaaa boyu uzatarak) naaaaaaaaah kalkınırız!”

O lisenin müdürü de, her eğitim bakanı değiştikçe değişen öğretim dizgelerinden bıkıp yakındığı bigün, öğretmenler odasında şöyle bağırmıştı:

“Bizde bu tutarsızlık varken biz (on aaaaaaaaaa boyu uzatarak) naaaaaaaaaah kalkınırız!”

Lisenin okul-aile birliği toplantısına gelmiş olan çok şık bir hanımefendi, kocasının yeni aldıkları evlerine ivedi telefon bağlanması için PTT ye çok büyük para yatırmışken hala telefonun bağlanmadığını, haftalar geçtiğini, yanında oturan bir başka çocuk velisi hanıma anlatıyordu. Sorduklarında telefonu ertesi günü bağlayacaklarım söylüyorlar, ama bitürlü bağlamıyorlardı.

“Sonunda rüşvet istediklerim anladık. Önceden söyleseler de versek... Rüşvet vermek bişey değil de, tarifesi olmayınca insan ne kadar vereceğini bilemiyor ki... Bakın, taksilere taksimetre konulduktan soma ne kadar rahatladık.”

Bunları söyleyen o şık hanımefendi o kerte sinirlenmişti ki, kadın olduğunu, okul-aile birliği toplantısında bulunduğunu da unutup yanındaki kadına yüksek sesle şöyle dedi:

“Affedersiniz şekerim, bizde bu rüşvetçilik varken biz (on bir aaaaaaaaaaa boyu uzatarak) naaaaaaaaaaah kalkınırız!”

Bu hanımefendinin eşi bir yürek sıkıntısı yüzünden bir uzman hekime muayene olmuş, hekim, röntgenini ve yürek elektrosunu alınca, hemen ameliyat olması gerektiğini söylemişti. Yürek ameliyatı kolay değil. Rastlantı olarak Türkiye’de bulunan bir Alman yürek hastalıkları uzmanına, hastanede çekilen röntgen filmini ve kardiyogramını gösterdiler. Alman hekim alayla gülümseyerek,

— Ne kalbinizde, ne de bu filmi ve kardiyogramı çeken aygıtlarda bozukluk var, bozukluk sizin elektriklerinizde... dedi.

Muayenenin yapıldığı sırada elektrik voltajının düşük olması yüzünden, kardiyogram çok tehlikeli bir durum gösteriyordu.

Yürek ameliyatından kurtulmuş olan hasta çevresindekilere şöyle dedi:

“Bizde bu bilgisizlik varken biz (oniki aaaaaaaaaaaa boyu uzatarak) naaaaaaaaaaaah kalkınırız!”

* * *

Yürek hastasının röntgen filmini çekmekte yardımcı olan hastabakıcı adamın bir devlet dairesinde küçük bir işi vardı. Bu küçük iş için aylardan beri — bir yılı geçmişti — o devlet dairesine gidip geliyor, ama bitürlü o küçük işini sonuçlandıramıyordu. Hastaneden izin alması da çok zor olduğundan iyice bunalmış olan hastabakıcı, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez durumda Cumartesiye rastlayan ertesi gün stadyuma futbol maçına giderek, hangi takımın hangi takımla maç yaptığım da bilmeden avazı çıktığınca bağırdıktan başka, el, kol, bilek işaretleriyle içini dökmeye çalıştıysa da yine de tam olarak boşalamadı. Maçtan çıkınca, çok kez geceleri gittiği kahveye gitti, televizyonun karşısına geçip oturdu. Dalmış gitmişti televizyona... Birden nasıl oldu, Televizyonda haberler mi veriliyordu, neydi, ne oluyordu, ileri gelen bir adam konuşuyor ve sıksık “Çağ atlıyoruz”, “Çağ atlayacağız”, “Çağ atladık” gibi sözler söyleyip duruyordu. Hastabakıcı, üç sınıflı köy okulundan sonra öğrenim görmediği için, ötekiler gibi “Bizde... varken biz... nah kalkınırız!” gibi sözler söyleyerek rahatlayamıyordu. Ama aylardan beri devlet dairesindeki bir küçük işini yaptıramamanın kızgınlığı içindeyken televizyonda “Çağ atlıyoruz... Kalkınıyoruz... Kalkındık...” sözlerini duyunca, artık dayanamadı, televizyona doğru uzanarak, o gün stadyumda bol bol ve özgürce yaptığı el, kol ve bilek hareketlerinden birini yaptı. Bu bir şakırtılı sesti. Kahvedekiler, o sese başlarını çevirdiler. Bikaç kişi birden hastabakıcının üzerine atılıp onu kargatulumba dışarı çıkardılar, sürükleyerek yakındaki karakola soktular. Komisere olup biteni anlattılar. Komiserin boynu bir tülbentle yada gazlı bez gibi bişeyle bağlıydı. Komiser şikayetçileri dinledikten sonra, pandomim oynar gibi işaretlerle polise yazı makinesinde anlatılanları yazmasını bildirdi. Polis, önce kimlikleri, sonra anlatılanları yazdı. Hastabakıcıya,

— Sen ne diyorsun? diye sordu.

Hastabakıcı, ta başından başladı anlatmaya. Aylardan beri bir küçük iş için nasıl devlet dairesine gidip geldiğini, nasıl orda kendisini atlattıklarını, hastaneden izin almasının zorluğunu, aldığı aylıkla geçinemediğini, çalıştığı işte rüşvet olmadığı gibi bahşiş bile olmadığını, gırtlağına dek borca girdiğini, çocukları olmasa kendini öldürmeyi bile düşüneceğini.... İşte bu sinir içindeyken kahvede televizyon seyrederken birinin çıkıp “kalkınıyoruz... Çağı atlıyoruz... Kalkındık... Çağ atladık...” demesine dayanamayıp...

Her ne yaptıysa, hiçbirini saklamadan bütün ayrıntılarıyla anlatıyordu. O anlatırken, hiç konuşmamış olan komiser de onu dinliyordu. Komiserin sağ elinde teşbih vardı. Sol eliyle, tespihli elinin bileğini kavramış ve hastabakıcı televizyondaki adamın “Kalkınıyoruz, kalkındık” dediğini her yineleyişinde, o tespihli sağ elini yukarı kaldırıp kaldırıp aşağı indiriyordu. Sanki komiserin böyle bir tiki varmış gibiydi.

Anlatımlar yazıldıktan ve altına imzalar atıldıktan sonra, yine komiserin bir işareti üzerine polis, şikayetçileri “Gereğini yaparız...” diyerek dışarı çıkardı.

Komiser hastabakıcıyı durdurdu. Hastabakıcı, korkudan tirtir titriyordu. Kesin, sabaha dek döver, kemiklerim kırarlardı. Komiser ona eliyle, eğilmesini işaret etti. Artık ne olacaksa olacak... Başa gelen çekilir diye düşündü hastabakıcı. Eğilerek başını, oturan komisere yaklaştırdı. Komiser duyulur duyulmaz, boğuk, çatallı bir sesle,

— Ne diye el işareti yaparsın a oğlum? Değil mi ki televizyondan kalkınıyoruz diyorlar, iyi ya, sen de “Bizde bu gelgit varken, bugün git yarın gel varken, nah kalkınırız” desene... O zaman başın belaya girmezdi... dedi.

Hastabakıcı bu sözlerden rahatladı, biraz da şımardı.

— Ama komiserim, dedi, dikkat ettim, siz de deminden beri el işareti yapıyordunuz.

Komiser kızdı,

— Ulan, benim sesim kısıldı da ondan, el işaretiyle söyleyeceğimi anlattım dedi, hasta olmasam bağırmaz mıyım... Hadi çek git, bir daha da eline, bileğine hakim ol!..

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült