Hikaye

 

 

Mollayla Birkaç Saat

Niyaz Fetihpuri


Yılan ile molla, dünyada pek çok türleri olan iki varlıktır. Elbette aralarında bir fark vardır: Yılanların çoğu zehirli değildir, ama diğerine gelince durum şöyledir:

Her nerede molla kılıklı görsen içinde bin türlü zehri vardır.

Cami imamından, mihrap ve minber vaizine kadar; cenaze namazı kıldıranından Beyzavi ve Buhari[1] dersi okutan mollaya kadar, maşallah hepsinin tek ortak yanı, içleriyle dışlarındaki tezattır. Yani dış görüntüleri ne kadar parlaksa içleri o kadar karadır.

Bir mollanın ‘görüntü bileşimi'nde, şekilsiz bir sarık, birbirine karışmış perçemler, kah kulağa kadar uzanan, kah daha kısa saçlar, uzun dağınık sakal, siyah izlerle dolu [2] alın, şirvani2 benzeri bir kurta,3 paçaları dizkapaklarının altına kadar uzanan şalvar, işlenmemiş deri mamulü pis kokular yayan ayakkabıyla birlikte tespih, asa ve mendil, ayrıca esans şişeciklerine kadar her şey mevcuttur. Bu, öyle kurumsal bir görüntüdür ki gören herkesin, hem molla olması hem de görüntüsü sebebiyle onu molla kabul etmesi sanki doğal bir zorunluluktur. Bu görünüme bürünen herhangi biri, dünyanın her neresinde kendine kavurma ve pilav tedarik ediliyorsa orada kurumsal misyonunu başlatmaya sanki Allah tarafından memur edilmiştir. Bu misyonu yürütmesine kim itiraz edebilir ki?

Mollalığın gelişiminin ilk halkası olan ve mekteplilerin erzak torbalarına dadanan evvel türü artık kalmadı. Ama onların mollalık konusundaki marifetleri, mollalık tarihini yazanlar için her zaman önem taşımaktadır. ‘Zamane mollası' işte o ‘geçmiş mollalık modeli'nin gelişmiş şeklidir ve ‘mollalık sosyolojisinden bahsetmek isteyen her araştırmacı, mutlaka bu türün ilk onaya çıkışından başlamalıdır. Bilimsel bir analiz yaparak bu konuya şu şekilde dikkat çekebilirsiniz:

Örneğin, mahallemdeki bir molla, uzun zamandır varlıklı bir beyin eşiğinde kendine bir yer edinmiş ve mahallenin oğlanlarını okutmaktaydı. Bir karısı ve çok sayıda çocuğu vardı; sıraya dizsen tam bir merdiven oluşurdu. Beyin hanesinde yemekle birlikte, aylık sadece beş rupi kazanırdı. Ama başka türlü vurgunları da olurdu. Şeker bayramı, kurban bayramı, kandil geceleri, adak ve benzeri bayramlarda muhataba esenlik dileyerek hediyeler elde etmesi olağan bir şeydi. Bundan başka da çeşitli uygulamaları vardı ve bu konuda tam bir mucit özelliğine sahipti. Örneğin, kalın ve geniş kurtasının önünde, arkasında, üst [3] ve alt taraflarında yaklaşık bir düzineye yakın cep vardı. Bu cepler çeşitli büyüklük ve farklı renklerdeydiler. Kimi kırmızı, kimi yeşil, kimi gri, kimi beyaz. Ders okumaya gelen her oğlan, evden gelirken mutlaka bir şeyler getirmesi için gizlice tembihlenirdi. Böylece, biri baharat getirdiğinde kırmızı cebe koyuverir; biri tarçın kabuklan getirdiğinde gri cebe sokuşturur; biri un getirdiğinde beyaz cebe sunuverir; sebze türü yeşil şeyler de yeşil cebe sokuşturulurdu. Bunlardan başka bir de deri cep vardı; ne işe yaradığı bir gün ortaya çıktı: Müslüman bir yağcının oğlu bir maşrapa içinde yağ getirmiş ve kimseye fark ettirmeden o deri cebe devirivermişti. Kısacası, molla akşam evine, kansı ve mollazadeler için hatırı sayılır bir bakkal dükkanı olarak dönerdi.

Sıradan bir kişi için bu olay belki pek fazla önem taşımayabilir; ancak bir sosyolog için böyle bir eğiticinin öğrencilerinde nasıl bir zihniyet oluşacağı ve o öğrencilerin ileride nasıl birer ‘yurttaş' olacakları dikkate değer bir durumdur.

Neyse ki Allah’ın bu mahlukları ortadan kalktılar, ama onların evladan veya eğittikleri kuşaktan gelen mollalar hala var ve bunlar üç türe aynlabilirler: llki, Arapça eğitim veren medreselerde çocukları okutanlar; ikincisi, vaaz ve tebliğleriyle etrafına müritler toplayanlar; üçüncü türü ise politikaya atılıp Müslüman kitlelere önderlik ve rehberlik yapanlar.

İlk bahsedilenler, görünürde münzevi ve zararsız gibidirler. Ama inzivaya çekildikleri yer aslında, okumaya gelen çocuklara ateş püskürdükleri hareketli bir dersliktir. Zararsız olmaları yönüne gelince; eğer talebeler camilerde kalıp mahalle halkının verdiği bağışlar ve kuru ekmeklerle yetiniyorlarsa ahlaklı ve yüksek emelli yetiştiklerini; yok eğer ulusal. bir okulda yatılı okuyorlarsa, oradaki eğitimin öğrenciyi geliştirmek yerine geriye iten ve bitirdikten sonra ezan okumaktan başka bir şey öğretemeyen eskimiş ve kokuşmuş müfredattan ibaret olduğunu düşünmelerinden belli olmaktadır.

Bu ilk bahsedilenlerin içinden diğerlerine oranla daha zeki olanlar, çoğunlukla başka bir tür şekline dönüşür; bunlar vaaz ve tebliğe başlayıp derhal ‘şeyh’ kisvesine bürünürler. Bu sınıf daha zengin, daha müreffeh, daha başarılı ve daha hareketlidir. Bu tür mollalar, önce Bangladeş ve Burma’nın cahil toplulukları arasında ‘öğretilerini yayma meşki’ne başlar ve cahil Müslümanlara din ve din kurucuları hakkında yanlış rivayetler, uydurma hikayeler anlatır, öncelikle İsrail oğullan peygamberleri hakkında vaazlar verirler. Din alimi olmaları itibariyle kendilerini ‘İsrail oğullarından bir başka peygamber' gibi göstermeye çalışır, yekten ve alenen ‘öğreti sahibi mürşit’ kesilip kendilerine bağlı olanları ve müritlerini defterlere kaydeder ve en azından 730 mürit edinmeye öncelik verirler; böylece her birinden yılda bir rupi bile toplasa (ki sıradan bir iş bu) günlük ortalama iki rupilik bir gelir kaynağı oluşmasını amaçlarlar. Mollaların bu türü, son derece ‘iyi yiyen', ‘iyi giyinen' türdür. Eğer bu tür, ‘ağzına layık' her ihtiyacının sağlandığı bir beldeye kapağı atarsa sofrasındaki mönü şöyle şekillenir:

Sabah kahvaltısı: Namazdan hemen sonra yeşil çay, bir litreye yakın kaynamış süt, 250 gram kadar tereyağı, 100 gram kadar badem ezmesi, 125 gram kadar şıra, iki gözleme, üç haşlanmış yumurta, dört kebap.

Öğlen yemeği: Tavuk kavurması, tavuklu pilav, etli pilav, bonfile, yağlı lavaş, sütlaç ve kaymak.

İkindi yemeği: Sade çay ve taze meyve.

Akşam yemeği: Öğlen yemeğinin aynısı, ancak köfte ve balık kızartmasıyla birlikte.

Eğer molla, bu yiyeceklerin sağlanmayacağı ve sadece mercimek ve sebzeye talim edeceği endişesi taşıdığı bir yere çıkagelmişse, "Bugünlerde büyük çile için ameldeyim, dolayısıyla kaymaktan başka bir şey yiyemem.” şeklinde mazeretini dile getirir.

Mollanın elbisesi de her zaman yolculuk esnasında hazırlanır. Sarık sıkıntısı zaten çekmez; zira ne zaman yeni bir mürit nakit para ve tatlı takdim etse, yanında bir de yeni sarık hediye eder ki sarık eve geldiğinde molla kızlarına başörtüsü ve molla oğullarına gömlek olur. Ancak sarıktan başka sık sık dikilmiş gömlek, yelek, şalvar ve fanila için çeşit çeşit kalın ve ipekli kumaşların da hediye mahiyetinde geldiği olur. Bazı akıllı mollalar, sırf bu amaçla müritlerini sadece kumaş tacirleri arasından seçerler.

Mollanın vaaz ve telkinlerine gelince, baştan sona Allah’ın celali ululuğuyla ilgilidir. Allah şöyle kahhardır, böyle cebbardır, cehennemi ne de geniş yarattı, günahkarları nasıl da ejderhalara sokturur, ateşte bir yakar bir yakar ki anlatılır gibi değil, bu yüzden sadece Allah resulünün veya başka bir pirin şefaat ettiği kişiler kurtuluşa erişebilir. Öyle bir sayar döker ki, sanki Allah'ın zalimliği, Cengiz Han veya Helaku zalimliği gibidir ve molla da onun baş veziridir. Mollanın diğer anlattıklarının büyük bölümü, kendince sırdan olan mucizevi kerametlerinden oluşur: Filan yerde ölmekte olan birini iyileştirdiğini, o sene bardaktan boşanır gibi yağmur yağdırdığını, filancanın kalbinden geçenleri şöyle okuduğunu, cinler padişahını çağırıp filancanın başına üşüşen kötü cinleri nasıl uzaklaştırdığını ve benzeri şeyler anlatır durur.

Eğer mollanın müzik zevki de varsa akşam üstü kavvali* eşliğinde trans hali ve kendinden geçme hareketleri de sergiler. Yoksa, akşam olur olmaz mollanın çekildiği yer erkekler için ‘girişi yasak' bir yerdir; orası öğretilerinden faydalansınlar diye sadece kadınlara mahsus bir yer olarak kabul edilir. Pir hazretleri yumuşak halının üzerinde minderlere yaslanmış bir pozisyon alır. Kadınlar, çekinerek gelir ve mollanın kuvvet macunu ve değerli gıda maddeleriyle beslediği etle kaplı bedenine masaj yapmaya başlarlar. Molla bir süre bu işlemin keyfini sürdükten sonra başka bir odaya gider ve orada özel öğretilerini aktarmak ve yol göstermek için her bir kadını ayrı ayrı huzuruna talep eder. Pir hazretlerinin deyimiyle, mukaddesliğinden dolayı ‘şah daman yakınlığında' olan o makamda olan bitenler öncelikle ortaya dökülmez; eğer biri boşboğazlık yapıp anlatmışsa derhal, ‘Allah’ın gece gündüz döngüsünü nasıl düzenlediği’ ve ‘Allah güzeldir, güzellik ondandır' vaazları başlar ve cahil müritleri de, kadın ve kızlarının mollanın eğlence aracı olmasına hiç itiraz etmeksizin razı olurlar.

*Bir tür mistik müzik (ç.n.).

Üçüncü tür mollalar, ülkenin siyasi önderi ve rehberi olarak kabul edilsinler diye marifetlerini eğitimli kesim ve üst tabaka içinde sergilerler. Ülke ve ulusu bilinçlendirme babındaki çalışmaları boş bir sayfadan ibarettir; elbette tahrip ve fesat amaçlı çalışmaları hariç. Bu tabakanın varlığı o kadar tehlikelidir ki, belki sadece ‘yılan' tanımlamasıyla tam olarak nitelenebilir.

Bu türün mollaları kötü giyimlidir; yerel ürünlere tutkulu, ithal ürünlerden nefret ederler; hürriyet ve bağımsızlık çalışmalarının önderleri, esaret ve baskının düşmanıdırlar; gelişmenin yanında, gerilemenin karşısındadırlar; kimsesizlerin hamisi, fakirlerin yegane sığınağıdırlar. Tüm bunların hepsi olarak kendilerini yansıtırlar, ama fesat dolu sinelerinde öyle kesif ve ikrah edilesi bir öz varlık vardır ki, herhalde böylesi firavunlarda bile yoktu. Onların bütün bu hürriyet söylemleri, ateş saçan hararetli konuşmaları, sınırsız özgürlük tutkusu aslında sadece yerlerini koruma arzusundan kaynaklanmaktadır. Tüm bu rollere girmelerinin amacı, trenin birinci mevkiinde seyahat edebilmek, yolculuğa çıkarken kalabalık insan kitleleri tarafından istasyona getirilip uğurlanmayı sağlamaktan başka bir şey değildir. Her gittikleri yerde kendilerini saygıyla karşılayacak bir topluluk bulunsun, boynuna çelenkler taksınlar, bindiği aracı Hint gençleri iteleyerek götürsünler arzusuyla yanar tutuşurlar. Gövde gösterisi yapar gibi kalabalık bir topluluk eşliğinde pazarlara, çarşılara çıktığında gururlu bir alçakgönüllülükle her iki elini göğsüne götürerek eğile eğile halkın selamını alarak ilerlesin ve konakladığı yer ziyaretçileriyle dolup dolup boşalsın isterler.

Kendilerini siyaset otoritesi, evrenin yaradılış mucizesinin ‘sırdaşı’ ve yerkürenin merkezi sanmaktadırlar. Eğer kendi varlıkları olmasa, dünya düzeninin altüst olacağına ve ulus gemisinin batacağına inanırlar. Bu türden mollalar pek az tehlikeye düşerler, ama düşseler bile sadece ileride daha da büyüyecek olan ticari amaçla kurdukları iş yüzünden düşerler. Bunlar, kendi görüşlerinin üstüne görüş tanımazlar. Sanırlar ki, tüm dünyada Allah sadece onları akıllı ve bilgili yarattı ve Allah'ın dünya halifeliği sadece kendi varlıklarından ibarettir. Toplantılara her zaman geç katılırlar; çünkü oraya ulaştıklarında bekleyenler ayağa kalksınlar ve boyunlarını uzata uzata ona baksınlar isterler. Gidecekleri yere faytonla giderler. Yüksek bir platforma yerleştirilmiş olan işlemeli ve altın kakmalı koltuğa kurulurlar. Toplantı boyunca yanındakilerle fiskosla meşguldürler ve kağıt parçalarına yazdıkları değerli bilgilerle insanlara çözümler ihsan eder dururlar. Sanki oradaki topluluğun ‘ulu önder'idirler ve tıpkı tüm parçalan senkronize hareket eden bir makinenin merkezi çarkıdırlar.

Bir mollanın, çıkardığı mollaca seslerle kanı harekete geçer. Önderlik yapma duygusu, el öptürmesiyle yıldırım misali şiddetlenir. . Konuşmak için kürsüye çıkıp alkış seslerini duyduğunda, Allah’ın sadece kendi varlığı sayesinde mevcut olduğu hissine kapılır. Mollanın toplum içindeki

konumu işte budur. Ama acaba evinde nasıldır, beraber yaşadığı kişilere karşı davranış tarzı ve ev halkının hakkına hukukuna karşı takındığı tutum nasıldır? Kendini ‘Allah'ın oğlu' sayan bu kişi nasıl bir baba, nasıl bir koca ve nasıl bir insandır? Tüm bu sorulan, bir hizmetçiden daha kötü konumda olan zavallı kansına sormak gerekir; çocuklarından, çalıştırdığı kişilerden ve akrabalarından öğrenmek gerekir. Aslında onun meşrebinde sınırsız bir megalomanlık vardır; din ve imam baştan sona kibir ve gururdur; kişiliği ise, kitaplarda hep karşılaştığımız, ama yüzünü hiç görmediğimiz firavunlarınkinin tıpa tıp aynısıdır.

Bu uzun girişten sonra, başlıkta belirtilen asıl konuya dönmem gerek. Mollalarla ilgili gözlemlerim o kadar geniş ki, istesem yıllarca bu konuda yazmayı sürdürebilirim; ama şimdi edebi bakımdan da latif olan çok taze bir olayı anlatmak istiyorum.

25 Temmuzda Hindistan Akademisi toplantısına katılmak üzere Ilahabad'a gidiyordum. Pertabgarh tren istasyonundan bindiğim mevkideki kompartımanda, Hindu bir kadın köşede oturmuş, yanındaki (muhtemelen kocası olan şanslı) adamla sohbet ediyordu.

Bu kadın, ki ona genç kız demek daha uygun olacaktır, son derece güzel yüzü, kibarlığı, edaları ve zarafetiyle tam bir beyaz güvercin gibiydi. Kumral beyazlığı, yanakları ve vücudunun albenisi, gözlerindeki baygın ifade, dudaklarının kirazlığı, bedenindeki çekici salınım; tüm bunlar becerikliliği ve duyarlılığıyla birleşip herkesin etkilenmesi gereken bir uyum oluşturmaktaydı. Ondan etkilenmedim desem yalan olur. Fakat böyle durumlardaki felsefem, öncelikle kendime bakmak ve sabretmek yönünde olur. Tam onun karşısına, ona en yakın yere oturma fırsatım vardı. Ama sırf kadının kişiliğine saygımdan dolayı, ola ki rahatsızlık duyar ve yanındakiyle rahatça konuşamaz düşüncesiyle ona yakın olan yere oturmadım. Ben tam bunları düşünürken bir molla, tastamam dış görüntüsüyle; sağ elinde taharet ibriği, sol elinde döşek ve maşrapasıyla içeri girdi. Bir bakışta kompartımanı gözden geçirdi ve hiç tereddüt etmeden benim neler düşünüp de oturmadığım yere karargahını kurdu.

Görünüşünden ve kaba saba davranışlarından olsa olsa bir molla olacağına inancım tamdı. Tesadüfen aynı kompartımanda yolculuk eden tanışı bir avukat bey de ona ‘molla’ diye hitap edince inancım kesinleşti.

Mollanın yaşı altmışı geçkindi, ancak görünüşü, maşallah pek sağlıklıydı. Protez dişlerinin parıltısı ve kısmen tavuskuşu rengini andıran sakal boyası, henüz gençmiş izlenimi veriyordu. Bütün uzuvları yerindeydi, ancak sağ elinin serçe parmağı ve başparmağı birazcık kıvrık ve felçliymiş gibiydi. Galiba ameliyattan sonra olmuştu; zira elindeki büyük kesik izi buna işaret etmekteydi.

Mollayı burnunun dibine kadar sokulmuş gören kadın, örtüsünün kenarından ısrarla yere bakıp durdu. Sonra belli belirsiz bir tebessümle kocasına, kocası da ona baktı ve tekrar konuşmalarına devam ettiler.

Molla, yüzü kadına dönük olarak ve kadının alnında uğurböceği gibi parıldayan kırmızı bindiya görüş menzili içinde kalacak şekilde oturduğu yere kuruldu. Hedefine karşı iyi bir mevzi tuttuğundan emin olduktan sonra, kadının kocasıyla bir şekilde samimiyet kurup karşısındaki güzellikten faydalanmayı kendine helal kılma arayışına girdi. Ama talihsizlik bu ya, tanışı olduğu avukat bey, Binbir Gece masalcısından daha az konuşkan değildi. Mollayla başlattığı konuşmasını öyle kesintisiz bir şekilde sürdürüyordu ki, mollanın etrafıyla ilgilenmesine fırsat kalmıyordu. Molla ise, zaman zaman alnını kırıştırarak veya gazeteyi eline alıp okumaya çalışarak meşgul edilmekten rahatsızlık duyduğunu ve bu durumun yoğunlaşma ve iç dünyasına çekilme haline zarar vermekte olduğunu açıkça belli etmeye çalışıyordu. Ama giyimi ve görüntüsüyle mahkeme duvarını andıran avukat bey, zavallı mollanın sıkıntısını anlayamadı; mollayla konuşmasını kesintisiz devam ettirdi. Buna rağmen molla bir anlığına bile hedefinden gözünü ayırmadı ve o değerli anlarının boşa gitmesine izin vermedi. Molla da konuşuyordu; ama bakışlarının istikameti asla değişmiyordu. Avukat beyin sorularına cevap veriyordu; ama her cevap esnasında ‘varlık sebebine’ de mutlaka bir göz atıyordu. O güzel hanım görmesin diye, elindeki çirkin görünümlü parmaklarını özenle gizlemeye uğraşıyordu. Sesine özel bir tokluk vererek konuşuyor, kahkahasına cazip bir ahenk katmaya çalışıyordu. Şen şakraklığı, konusunda yetkinliği, mevkisi ve zenginliğine dair işaretler vermek amacıyla zaman zaman fıkralar anlatıyor, Farsça beyitler okuyor, yüksek mevki sahibi insanların isimlerini ve onlarla olan ilişkilerini ima yollu belli etmeye çalışıyordu. Tüm bunların yanında özenle altını çizdiği konu, dünyada tutuculuktan daha kötü bir şeyin olmadığıydı; “Hepimiz kardeşiz, Müslüman isen Allah, Allah; Hindu isen Ram, Ram” diyerek kadına baktığında, kadın da ona bakıyor, ben de her ikisinin bakışmalarına bakıyordum. Nihayet üç bakış, çakıştıkları bölgeden birbirlerine bakıp uzaklaştıklarında molla mest, kadın mahcuptu. Kısaca mollanın her hali, ait olduğu türü açıkça belli ediyordu:

‘Bu iş, sadece raconu bilenlerin işidir.'

Mollanın keyfinin tam olarak yerine geldiğine inandığım ve onun da bütün kompartımanda o kadının meyledebileceği (meyledebileceği ne demek, etti bile) tek kişinin kendisi olduğuna kesinlikle emin olduğunda, kendimi topladım ve ona doğru eğilip saygıyla arz ettim:

“Eğer hazret izin verirlerse şu anda aklıma gelen birkaç meseleyi zatıalinizden öğrenmek isteğindeyim."

Bunu duyunca hemen dikkat kesildi, “Elbette, söyleyin. Bizler bu yüzden varız.” dedi ve belirgin bir gururla bana doğru baktı.

“Zatıalinizin sadece bir alim değil, aynı zamanda bir edebiyatçı, ayrıca şiir okumanızdan da şair olduğunuzu anlamış olmak beni son derece mutlu etti. İşte bunlara dayanarak sizden şunu öğrenme cüretinde bulunmaktayım: ‘Komşu hanenin güzeli'nden veya ‘yoldan geçen bir güzel'in güzelliğinden haz alma meselesi acaba sadece şairane bir eğilim midir, yoksa bunda gerçekten dinsel herhangi bir gerekçe de gizli midir?”

Bunu duyunca yüzüne önce hafif bir allanma, ardından utanma kızartısı yayıldı ve yön değiştirerek, “Benimle dalga geçme hakkını kendinizde nasıl görüyorsunuz?" diye çıkıştı.

“Allah'ın yüce kulu, ben sizinle dalga geçebilir miyim? Bu soruyu gayet ciddi olarak soruyorum. Zira çoğu zaman yolculuk esnasında, gözlerimizin ister istemez bir güzelliğe yöneldiği oluyor, ben de Müslüman olmam sebebiyle bu durumdan dolayı ahrette sorgu suale maruz kalının korkusu taşıyorum.” dedim.

Molla dik dik baktı. Sonra, “Gazaptan korkanlar böyle bir durumla karşılaşmazlar. Senin ise sakalın tıraşlı, bıyığın taşmış, alnın secde izinden mahrum.” diyerek öfkesini kustu bana.

“Doğru buyurdunuz. Ben yüzümü herkesten iyi bilirim. Gazaptan korkan bir yüzün nasıl olduğunu da çok iyi bilirim; karşımda duruyor zaten. Başka konulara girmenize gerek yok; ben size şer’i bir mesele sordum ve din alimi olmanız sebebiyle buna cevap vermeniz gerekir. Yoksa sakalım tıraşlı mı değil mi, boyalı mı boyasız mı, dişlerim gerçek mi yapma mı, parmaklanın eğri mi doğru mu, yaşım baba olma yaşı mı yoksa koca olma yaşı mı? Bunların hepsini bir yana bırakın. ”

Mollanın öfkesi zapt edilir gibi değildi; kaşlarını çatıp, “Sen beni maskara etmeye çalışıyorsun, unutma ki terbiyesizlerle terbiyesiz olmasını da bilirim!” dedi.

“Ben de sizi tam böyle düşünüyordum.” dedim.

Molla bu eleştiriye nasıl dayanabilirdi! Yerinden fırladı; ama avukat bey kalkıp tuttu onu. Kompartımandaki herkes, “Boş veriniz, siz olgun birisiniz, aldırmayın.” gibi telkinlerle yatıştırmaya çalıştı. Ben pencereye döndüm. Birkaç dakika sonra ortam sakinleşince tekrar ona dönüp, “Molla Efendi, öfkeniz geçtiyse sorumun cevabını lütfetmenizi rica ediyorum.” dedim.

Kompartımandakilerin hepsi gülüştü, o Hindu kadın da gülümsedi ve mollaya bakmaya başladı.

Molla, “Allah aşkına, peşimi bıraksana! Seninle konuşmak istemiyorum.” dedi.

“Bu dini bir mesele ve bunu sizin açıklamanız gerekir.” dedim.

Avukat Bey uzlaşmacı kişilikte biriydi. “Molla Efendi, sorusunu cevaplasan ne olur? Neden konuyu açıklamıyorsun?” dedi.

Molla, “Anlamıyorsun sen, bu adam beni ahmak yerine koyuyor. Sorduğu şeyin şairane bir mesele mi, yoksa dini bir mesele mi olduğunu kendisi bilmiyor mu sanki?” dedi.

“Molla Efendi, vallahi bu konuda şu ana kadar emin olduğum hiçbir bilgim yoktu, şüpheliydim. Komşu hanenin güzelinden haz alma durumu bir yana; ama ‘yoldan geçen güzellik'ten haz almada dini açıdan bir sakınca olmadığına kesinlikle inandım bugün.”

Molla, “Ne oldu da inandın buna?” diye sordu.

Bu soruya güldüm, diğer yolcular da güldüler.

Molla öfkeyle yerinden kalktı, taharet ibriğini kaptığı gibi helanın yolunu tuttu. İneceğim yere bir istasyon kala dışarı çıktı. Yerine oturduğunda ona, “Bir ulusu taklit

eden kişi, taklit ettiği ulustan olur. Bu yüzden bizim oranın kadınları da kırmızı bindiya kullanmaya başlarlarsa Hindu mu olmuş olurlar? Bu konudaki görüşünüz nedir?” diye sordum.

Molla, “Şüphesiz, bizim kadınlarımız bindiya kullanmamalıdır. ” diye buyurdular.

"Ama Molla Efendi, sizin de gördüğünüz gibi muhteşem bir şey şu bindiya; özellikle açık tenlere olağanüstü bir güzellik katıyor. ” diye fikrimi söyledim.

Molla, "Sen gerçekten terbiyesizin tekisin." dedi.

Bu arada ineceğim Peryag istasyonuna geldik. Molla yoluna devam edecekti, ben indim. Ama perona indiğimde pencereye yaklaşıp, "Molla Efendi, kulağınıza bir şey söylemek istiyorum, Allah için dinleyiniz." dedim.

Pencereye yaklaşıp, kulağını bana doğru yakınlaştırdığını görünce gerçekten şaşırmıştım.

"Molla Efendi, kadın gerçekten bir içim su, sen ne dersin?" diye sordum.

Molla kulağıma bir şey söylemek için bana doğru eğildiğinde kenara çekildim, tren hareket etti.

Akademinin ofisi Peryag istasyonundan sadece beş altı yüz metre uzaklıktaydı, on dakikalık yol boyunca beynimi esir eden tek şey mollanın durumuydu, hatta yol boyunca mırıldana durduğum Galib'in şu beytiydi:

"Görünen şey gönle de etki etmezse Geçmekte olan ömür arayışla geçer."


 

[1] Kol ve etek bölümü geniş tek parçalık giysi (ç.n.).

Nasuriddin Ebuhayr Abdullah bin Umar Şâfının “Tefsir-i Beyzâ" olarak bilinen “Anvaruttenzil u Asraruna adıyla yazdığı Kuran tefsiri ve Buhartnin hadis kitapları medrese müfredatındandır (ç.n).

2 Yakasız, önü düğmeli, dizkapaklanna kadar uzanan tek parçalık geleneksel kıyafet (ç.n.).

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült