Hikaye

 

 

Melek

Sa'adet Hasan Mantu


Kırmızı, diken gibi batan battaniye içinde Ataullah güçlükle diğer tarafa döndü; kapalı gözlerini yavaş yavaş açtı. Sisin oluşturduğu büyük çarşaf içinde ne olduğu belirsiz bazı eşyalar sarılı duruyordu. Uzun, çok uzun, ucu bucağı bulunmayan bir salon, hol veya odaya puslu bir aydınlık yayılmıştı; yer yer kirlenmiş bir aydınlık.

Uzakta, çok uzakta galiba bu oda ya da holün bitiği yerde, uzun boyuyla çatıyı delip dışarı çıkan çok büyük bir put vardı. Ataullah onun heybetli bacaklarını görebiliyordu sadece. Bu korkunç şeklini göstermekten kasten kaçınan ölüm tanrısı olmalı diye düşündü.

Ataullah dudaklarını ileri götürüp dilini geri çekerek bu heybetli puta doğru baktı; aynen köpekleri çağırmak için çalındığı gibi ıslık çaldı. Islık çalar çalmaz bu oda ya da holün puslu tavanında sayısız kuyruk sallanmaya başladı. Sallana sallana hepsi muhtemelen tinerle dolu büyük cam bir kavanozda toplandı. Bu kavanoz puslu fezada hiçbir yardım olmadan yavaş yavaş yüzerek, yalpalaya yalpalaya gözlerinin önüne geldi. Şimdi o, tiner içinde kalbinin batıp batıp çıktığı ve başarısız bir şekilde çırpındığı küçük bir kavanozdu.

Ataullah'ın boğazından sessiz bir çığlık çıktı. Kalbinin bulunduğu yere tirtir titreyen elini koydu; kendini kaybetti.

Ne kadar zaman sonra kendine geldiğini bilemiyordu, ancak gözlerini açtığında sis de dev cüsseli put da ortadan kaybolmuştu. Vücudu ter içinde kalmış, buz kesilmişti. Ancak kalbinin bulunduğu yerde bir ateş vardı. Bu ateş içinde sayısız eşya ile karısı ve çocuklarının kemikleri cızır cızır yanıyordu ama onun etine, derisine ve kemiklerine etki etmiyordu bu durum. O, kavurucu sıcaklık içerisinde dahi buz kesilmişti.

O bir ara buz kesmiş elleriyle sararmış suratlı karısını ve vereme yakalanmış çocuklarını kaldırdı; fırlattı. Artık ateşin alevlerinde dilekçe yığınları yanıyordu. Bütün dillerde yazılmış dilekçeler, üzerinde imzasının bulunduğu dilekçeler sessizce yanıyorlardı.

Ateş yalazlarının ardında kendi yüzünü görüyordu. Ter ile... Soğuk ter ile ıslanmış bir ateş yalazını yakaladı; alnındaki teri onunla silerek bir tarafa fırlattı. Alevlerin arasına düşer düşmez bu yalaz ıslak sünger misali ağlamaya başladı. Ataullah onun bu durumunu görünce çok üzüldü.

Dilekçeler yanarken Ataullah onları seyretti. Bir süre sonra sararmış yüzlü karısı göründü. Elinde yoğurulmuş un tepsisi vardı. Acele acele hamur yaparak ateşe atmaya başladı. Bunlar göz açıp kapayıncaya kadar kömüre dönüşüp içten içe yanmaya başladı. Bunu gören Ataullah'ın midesine şiddetli bir ağrı saplandı. Heri atılarak tepsideki son hamuru alıp ağzına attı. Ancak un kupkuruydu, aynen kum gibi. Nefesi kesildi ve tekrar bayıldı.

Artık bağıntısız bir rüya görmeye başlamıştı. Celi harflerle şu şiirin yazılı olduğu büyük bir mihrab vardı:

"Gönüllere korku salan mahşer gününde

İlk sorulan soru namaz hakkında"

Hemen taş zemine kapanıp secde etti. Namaz kılmamasını bağışlatmak için dua etmeye başladı. Ancak açlık midesini öylesine kötü kazımaya başladı ki midesi ağrıyla kasıldı. Bu sırada son derece çekici bir ses onu çağırdı:

“Ataullah!”

Ataullah ayağa kalktı... Mihrapların arkasında.... Çok arkasında, yüksek minber üzerinde ayakta duruyordu biri. Anadan doğma çıplak. Dudakları kıpırdamıyordu, ancak ağzından ses çıkıyordu.

“Ataullah sen niçin hayattasın? İnsan kendisine biri yardım ettiği sürece yaşar. Söyle bize! Sana yardımcı olan kimse var mı? Sen hastasın. Karın bugün değilse, yarın hastalanacak. Kimsenin yardım etmediği kişiler hastalanır, yaşayan ölü haline gelirler. Onun yardımcısı, hızla yok olan sensin. Senin çocukların da yok oluyorlar. Senin kendini, karını ve çocuklarını yok etmemen ne kadar üzücü! Bu son için de mi başkasının yardımına gereksinimin var? Sen başkalarının merhamet ve acımasını istiyorsun. Aptal! Sana kim acısın? Ölüm seni bu sıkıntılardan kurtarıp da ne yapacak? Ölümün bizzat ölüm olması, onun için bir sıkıntı değil mi? Hangi birine gitsin? Sırf sen yoksun ya! Senin gibi yüzbinlerce Ataullah bu dünyayı doldurmuş. Git kendi dertlerine kendin çare bul! İki güçsüz çocuğu ve açlık çeken bir eşi öldürmek pek de zor iş değil. Eğer bu yükün hafiflerse, ölüm, utanarak kendiliğinden yanına gelecek”.

Ataulllah sinirden tirtir titriyordu:

“Sen... Sen en büyük zalimsin. Söyle kimsin sen? Karımı ve çocuklarımı öldürmeden önce seni öldürmek istiyorum”.

Anadan doğma çıplak adam kahkaha atarak:

“Ben Ataullah'ını. Bana dikkatle bak bir! Kendini de mi tanımıyorsun?”

Ataullah bu çırılçıplak adama doğru baktı. Boynunu eğdi. O elbisesiz adam kendisiydi. Kan beynine sıçradı. Öfke içinde uzun tırnaklarıyla gıcırdata gıcırdata yerden bir taş çıkardı ve boynunu kaldırarak minbere baktı. Başı döndü. Elini alnına götürdü; kanıyordu. Kaçtı. Taş döşemeli sahanlığı geçerek dışarı çıktığında kalabalık etrafını çevirdi. Kalabalıktaki her fert alnı kanayan Ataullah'tı.

Zar zor kalabalığı yararak dışarı çıktı. Dar ve karanlık bir caddede uzun süre ilerledi. Caddenin iki tarafında haşhaş ve kaktüs fideleri vardı. Aralarında zehirli bitkiler de bulunuyordu. Ataullah cebindeki şişeyi çıkararak kaktüs öz suyuyla doldurdu. Sonra zehirli bitkilerin yapraklarını toplayıp şişeye koydu. Şişeyi sallaya sallaya, az uzağında kırık dökük tuğlalardan oluşan evinin bulunduğu dönemece ulaştı.

Çuvaldan eski perdeyi kaldırıp içeri girdi, ileride ki toprak yağ kandilinden ışık saçılıyordu. Hafif aydınlıkta Ataullah kırık sedirin üzerinde iki zayıf çocuğunun ölü gibi yattıklarını gördü.

Ataullah ümitsizliğe kapıldı. Şişeyi cebine koyup sedirin yanma vardığında, çocuklarının üzerindeki yırtık pırtık örtünün kıpırdadığını görünce çok sevindi. Yaşıyorlardı. Şişeyi cebinden çıkararak yere koydu.

İki oğlu vardı; birisi dört, diğeri beş yaşında, ikisi de açtı, ikisi de kemik yığını gibiydi. Ataullah örtüyü itip onlara dikkatlice baktığında bu kadar küçük çocukların, bu kadar güçsüz kemiklerle, bu kadar uzun süre nasıl yaşadıklarına şaşırdı. Zehir şişesini bir tarafa koydu; parmaklarıyla bir çocuğunun boynunu yoklaya yoklaya hafifçe sarstı. Hafifçe bir kütleme sesi çıktı. Çocuğun boynu bir tarafa sarktı. Ataullah, işin bu kadar çabuk ve kolay tamamlandığına sevindi. Sevinçle karısını çağırdı:

“Cirıniyan! Cirıniyan! Buraya gel! Bak nasıl beceriyle Rahim'i öldürdüm. Hiç acı çekmedi”.

Etrafına baktı.

“Zeynep nerede? Nereye gitti bilmem. Çocuklar için birinden yemek istemeye gitmiştir. Ya da hastaneye kendi durumunu öğrenmeye gitmiştir”.

Ataullah güldü. Ancak diğer oğlu dönüp ölü kardeşine "Rahim! Rahim!" diye seslendiğinde gülümsemesi yarıda kaldı. Ufacık siyah kemik kadehler içindeki gözleri parladı:

“Baba! Sen mi geldin?”

“Evet Kerim, ben geldim”.

Kerim kemikli elleriyle Rahim'i sarstı:

“Kalk Rahim! Babam hastaneden çıkmış”.

Ataullah ağzını eliyle kapamaya çalıştı:

“Sus! Rahim uyuyor!”

Kerim babasının elini geri itti:

“Nasıl uyudu? Şimdiye kadar bir şey yemedik”.

“Sen uyumuyor muydun?”

“Evet baba?”

“Uyu artık!”

“Nasıl?”

“Ben seni uyuturum”.

Ataullah bunu dedikten sonra güçlü parmaklarını Kerim'in boynuna, doladı ve burktu. Ancak küt sesi gelmedi.

Kerimin canı çok acıdı.

“Ne yapıyorsunuz böyle?”

“Bir şey değil”.

Ataullah bu oğlunun, bu kadar katı canlı olmasına şaşırdı. “Uyumak istemiyor musun?”

Kerim boynunu ovuşturarak cevapladı:

“İstiyorum. Yiyecek bir şeyler verirsen uyuyacağım”.

Ataullah zehir şişesini kaldırdı:

“Önce şu ilacı iç!”

“Tamam”.

Kerim ağzını açtı.

Ataullah bütün şişeyi onun boğazına boşaltıp rahat bir nefes aldı. “Artık derin bir uyku çekersin”.

Kerim babasının elini tuttu:

“Baba! Yiyecek bir şeyler ver!”

Ataullah sıkıldı.

“Sen neden ölmüyorsun?”

Kerim şaşırdı.

“Ne dedin baba?”

“Neden ölmüyorsun? Yani ölürsen uykun da gelir değil mi!” Kerim babasının ne dediğini anlayamıyordu”.

“Canı Allah alır baba”.

Ataullah ne diyeceğini bilemiyordu. Öldürmek istiyordu onu. Ancak bu işi bir kenara bıraktı.

“Hadi kalk!”

Kerim sedirin üstünde biraz doğruldu. Ataullah onu kucağına aldı ve nasıl Allah'ın yerini alacağını düşünmeye başladı. Çuvaldan yapılmış kapı örtüsünü kaldırıp sokağa çıktığında, gökyüzünün üzerine eğildiğini hissetti. Orda burda toprak kandiller yanıyordu. Allah neredeydi acaba? Zeynep, o nereye gitmişti.

Bir yerden bir şeyler dilenmeye gitmiş olmalıydı. Ataullah gülmeye başladı. Allah'ın yerine geçmesi gerektiğini hatırladı. İlerideki çukur taş doluydu. Kerim'i içine fırlatıp öldürse....

Ama o kadar gücü kalmamıştı. Kerim kucağındaydı. Onu kollarında kaldırıp baş aşağı taşların üzerine fırlatmaya çabaladı. Ancak gücü tükenmişti. Biraz düşündükten sonra karısına seslendi:

“Cirıniyan! Cirıniyan!”

Zeynep nereye gitti acaba? Her zaman onun durumuna üzüldüğünü söyleyen doktorla kaçmış olmasın sakın! Muhakkak tuzağına düşmüştür. Benim için kendini satmış olmasın!

Bu aklına gelir gelmez kan beynine sıçradı. Kerim’ i yolun kenarındaki arka fırlatıp hastaneye doğru koştu. O kadar hızlı koştu ki, birkaç dakikada hastaneye ulaştı.

Gece yarısını geçmişti. Her tarafa sessizlik hakimdi. Koğuşunun verandasına vardığında sesler duydu. Bunlardan biri karısının sesiydi.

“Sen dolandırıcısın! Beni aldattın. Ondan aldığın şeylerin hepsini kendi cebine attın”.

Bir adam sesi duydu.

“Yanlış düşünüyorsun. Seni beğenmedi; çekti gitti”.

Karısı çılgınca bağırdı:

“Saçma sapan davranıyorsun. Tamam ben iki çocuk annesiyim. Önceki gibi güzelliğim çekiciliğim kalmadı. Ancak sen karışmasan o beni kabul edecekti. Sen çok zalim, çok taşkalplisin”.

Sesi boğazında düğümleniyordu.

“Kocam hasta, çocuklarım aç olmasa asla seninle gelmezdim. Bu aşağılık duruma düşmezdim. Neden bana bu zulmü yaptın?”

Adam:

“O... O başkası değildi. Bendim o. Sen benimle yola çıktığında kendimi tanıdım ve sana, seni götürdüğüm adamın gittiğini söyledim. Biliyorum kocan ölecek, çocukların da. Sen de öleceksin. Ancak ”

“Ancak ne?”

Ataullah'ın karısı sert bir sesle sordu.

“Ölüm anına kadar canlı kalacağım ben. Sen beni ölümden daha kötü bir yaşamdan kurtardın. Hadi! Gel! Ataullah bizi çağırıyor”.

“Ataullah burada duruyor”, dedi kısık bir sesle Ataullah.

İki gölge geri döndü. Biraz ötesinde Zeynep'in dertlerini paylaştığını söyleyen doktor duruyordu. Ağzından sadece "Sen!!!" kelimesi çıktı.

“Evet ben Tüm konuştuklarınızı duydum”.

Ataullah bunu söyledikten sonra karısına baktı:

“Cirıniyan! Kerim ve Rahim'in ikisini de öldürdüm. Artık sadece sen ve ben kaldık”.

Zeynep çığlık attı:

“İki çocuğu da öldürdün mü?”

Ataullah son derece sakin bir tarzda:

“Evet. Canları hiç yanmadı. Senin de canın yanmayacak. Doktor bey var ya!”

Doktor titremeye başladı. Ataullah ilerledi:

“Hemen öldürecek bir iğne ver!”

Doktor titreyen ellerle çantasını açtı ve enjeksiyona zehir doldurdu. İğne yapılır yapılmaz Zeynep yere düştü; öldü. Ağzından çıkan son kelimeler, "Çocuklarım, çocukların"dı ancak bu sözleri tamamlayamadı. Ataullah rahat bir nefes aldı:

“Bu iş de sona erdi. Artık ben geriye kaldım”.

“Ancak... Ancak yanımda başka zehir kalmadı” dedi kekeleyerek doktor.

Ataullah kısa süre şaşkınlık geçirdikten sonra kendini toparladı:

“Önemi yok; içeriye kendi yatağıma uzanırım. Sen git zehir getir!”

Yatağına uzandı; diken gibi batan battaniye içinde Ataullah güçlükle diğer yanma döndü; kapalı gözlerini yavaş yavaş açtı. Sisin oluşturduğu büyük çarşaf içinde ne olduğu belirsiz bazı eşyalar sarılı duruyordu. Uzun, çok uzun, ucu bucağı bulunmayan bir salon, bir hol veya odaya puslu bir aydınlık yayılmıştı; yer yer kirlenmiş bir aydınlık.

Uzakta, çok uzakta bir melek ayakta durmuştu. Ataullah'ın yatağına yaklaşınca doktor görünümünü aldı. Bu karısının acılarını paylaştığını söyleyen doktordu. Sevgiyle teselli etti onu.

Ataullah onu tanıyınca doğrulmaya çalıştı:

“Buyrun doktor bey!”

Ancak birden ortadan kayboldu. Ataullah uzandı. Gözleri açıktı. Sis uzaklaştı. Bilinmeyen bir yere kayboldu.

Belleği yerindeydi. Birden koğuşta uğultu yükseldi. Çığlığa benziyen en kuvvetli ses Zeyneb inkiydi. Karısının sesini duyuyordu. Birşeyler söylüyordu. Ne söylüyordu acaba? Ataullah kalkmaya çalıştı. Zeynep'e seslenmeye çabaladı ama boşuna. Duman tekrar yayılmaya; koğuş uzamaya, çok uzamaya başladı.

Bir süre sonra Zeynep geldi. Deliler gibiydi. İki eliyle Ataullah'ı sallamaya başladı.

“Ben onu öldürdüm. Piçi öldürdüm”.

“Kimi?”

“Acılarımı paylaşıp durduğunu söyleyen adamı. Bana seni kurtaracağını söylemişti... Yalancıydı o.... Üçkağıtçıydı. Kalbi karaydı, kömürden bile daha kara... O bana...O bana....”

Zeynep daha fazla konuşamadı.

Ataullah'ın beyninde sayısız hayaller dolaşıyor ve çarpışıyordu. “Seni öldürmemiş miydi?”

“Hayır, ben öldürdüm onu”.

Ataullah birkaç saniye boşluğa baktı durdu. Sonra bir eliyle Zeynep'i geri itti.

“Kenara çekil! O geliyor”.

“Kim?”

“O doktor, o melek”.

Melek yavaş yavaş yatağının yanına yaklaştı. Elinde zehirle dolu iğne vardı. Ataullah güldü:

“Getirdi”.

Melek başını sallayarak onayladı:

“Evet getirdim”.

“Ataullah titreyen kolunu ona doğru uzattı”.

“Yap öyleyse!”

Melek iğneyi yavaşça Ataullah'ın koluna soktu.

Ataullah öldü.

Zeynep onu sarsmaya başladı.

“Kalk! Kalk! Kerim ve Rahim'in babası kalk! Bu hastane çok kötü bir yer. Yürü eve gidelim!”

Kısa bir süre sonra polis geldi ve Zeynep'i kocasının cesedinin üzerinden kaldırıp götürdü.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült