Hikaye

 

 

Melek Teyzeyle Sosyoloji

Nihat Genç


Kış iyice bastırdı, annemin korktuğu yine başına geldi. Komşumuz Melek Teyzeler yine, yakacak odun alamadı. Annem: "Şimdi borç diye kapıya dikilirler, benim de çoluk çocuğum var, eşşek kadar oğlu var, takım takım elbiseleri giyip geziyor Şadan, çalışsın köpek!" Bu kış bu sızlanmayla geçecek. Annemin söylenmesine aldanmayın, şimdi Melek Teyze, gelinlik kızı Nevin ablayla çay oturmasına gelip, lafın arasında odun istese, annem: "Aşkolsun Melek Hanım, komşuluk kara günde belli olur."

Tüm sessiz şikayetine rağmen, kömürlükten odunları seçip, leğen leğen sırtında taşırsa, şaşmam. Bitkin düşüp, belini tutarak merdivenleri çıkar, kapıdan duyarım: "Ne zahmeti Melek Hanım, ne zahmeti aşkolsun, komşuluk öldü mü?" Kapıyı sıkıca kilitleyip, içeri girince şikayeti isyana dönüşür: "Koca oğlu var, Şadan kızların peşinde koşuyor, taşımıyor, benim belim mi tutuyor, bu komşuluk değil, hainlik!"

Melek Teyzenin yüzüne karşı hoşnuttu, incitmemek için iyi geçinirdi, o günlerde insanlar, yüz yüze, kapı kapıya, katı acımasız, isteseler de olamıyordu. İçinde düğümlenmiş lafları arkasından boca ederek kendi kendine konuşmak sanki bir tedavi biçimiydi.

Odun borcu leğen hesabı verilir, biter, bir leğen daha. Sonra hesap karışır, dört leğen miydi, beş leğen mi? Her odun parçası annemin eli, ayağı, bir organı, ciğerinden parça gibi, kış boyu annem: "Kadına bak, seçti seçti odunun kurularını aldı, ne kadar ıslanmış söğüt, kök var, bıraktı, o köklere balta girmez, o söğütler çırayla da yanmaz, gazla da...".

"Sen de anne, ıslanmış söğütleri niye alıyorsun!" "Odun kalmamış oğlum, nasılsa kuruları yakana kadar söğütleri de sobanın yanına koyar .kurutursun diye karıştırıp verdi oduncu!"

Dışarıda deli, yağmurlu rüzgar, kanlı bir fırtınaya dönüşmüş, pencereleri zangırdatıyor, annem örgü şişleri elinde durmaksızın örüyor sobanın başında, çıtır çıtır yanıveren sıcacık sobada odunlar çatur çatur patlayarak ses verdiğinde, odunun ateşi beyninde patlıyormuş gibi annem, örgüyü bırakıp söylenmeye devam ediyor, "Bu kışa bu odun dayanmaz, yetmez bu odun bize..."

Melek Teyzelerin evi kendilerinindi, başka da gelirleri yoktu. Kocası Polat Amca, yıllar önce kamyonunu çaldırmış, işsiz, güçsüz, ev içinde kahrından, sedirinde usul usul ölmüştü. Kızı Nevin, benden beş altı yaş büyüktü, "Nevin ablaydı". Kabe gibi üstüne titreyip toz kondurtmadığı iki gözü, dünya yakışıklısı oğlu, meşhur Şadan'dı, benden iki yaş büyük.

Şadan, kepazelik, rezillik, bir ailenin başına gelebilecek tüm felaketleri getiren adamdı. Har vurup harman savuran, götü boklu bir kazanova. Kendisini hiç ama hiç rahatsız etmeyen dangalaklıklarının bana öğrettiği, okuduğum üç deve yükü kitaptan daha etkili olmuştur. Şehrin bir yakasında adı: Süslü Şadan'dı, diğer yakasında Cenabet Şadan!

Ne var ki olağanüstü bir yakışıklılığı vardı, uzun boylu hızla akan su gibi yürüyüşü her kadının, kızın içini eritirdi. İşsiz, güçsüz, karaktersiz, hayta, çirkin, sefih ruhlu bu adamın dizginlenemeyen yakışıklılığı ona karşı koyulmaz bir cesaret veriyordu. Bu denli boş geveze, dolandırıcı, palavracı adamın keskin yakışıklılığı bir de öylesine düzgün, ütülü, fiyakalı elbiseler giyerdi ki, onu yeni tanıyan insanların, bu hayasız serserinin sözüne güvenilmez, beş para etmez olduğu akıllarının ucundan bile geçmezdi!

Annemin odun derdi gibi, benim de ceket, gömlek sızlanmalarım vardı, zaten bir ceketim vardı, ya tuğla fabrikasında çalışmış, ya da yaz boyu fındığa gündelikçi gidip zor almışımdır o ceketi, sabah bir telaşla okula yetişmek için kalktığımda, "Anne ceketim nerede?", "Melek Hanım aldı, Şadan'ın bu akşam yine düğünde programları varmış, sizin oğlan da seçsin Şadan'ın ceketlerinden alsın!" dedi. "Anne niye veriyorsun, herifin beş tane ceketi var!", "Olsun oğlum komşuluk öldü mü, siz kardeş gibisiniz, sen de onunkileri giyersin!"

Annem, Şadan'ın altın sarısı ceketini getirir, gece düğünden düğüne koşmuş şarkıcılar gibi giyinir, mecburen sokağa çıkalım. Benim ceketim onun, onun ceketi benim sırtımda, utancımdan boğulurum, böyle karışık giyince, görenler gerçekten "kardeş" sanırdı, Şadan, sırtımda kendi ceketi, beni arkadaşlarının ortasında görünce tiz kahkahasını patlatır, bu düpedüz yılışık adam ahlaki bir nutuk çekerdi: "Bana sormadan giyer, biz kardeş gibiyiz, annem onun da annesidir, Allah inandırsın, aksam kimin kapısı açıksa girer orda yemek yeriz". Sonra bana dönüp, ceketin yakalarını düzelterek: "Bunun altına şu benim dik yaka gömleğimi de giy istersen, çekinme!"... Bu baştan sona yalaka gösteriye etrafımdaki tüm arkadaşlar da inanırdı. Tam bir orospu çocuğu ahlakı. Bu laubali, tiksinti verici adamdan çektiklerimi yazdığım bu günleri bana bahşeden Tanrı'ya şükürler olsun. Her bir mağazaya borcu vardı, o ceketle hiçbir yerden geçemezdim. "Sen Şadan'ın kardeşi değil misin?" diye yaka paça beni dükkan içine çekerler, "komşumuz olur, bana no kardeşim" desem de, profesyonelce yalan konuştuğuma inanırlar, tezgahın arkasında, ana avrat tehdidin bini bir para öldüresiye bir hırpalanmayla Şadan'ın borçlarını benden sorarlardı. Sinsi bir üçkağıtçı muamelesi görmeye dayanamaz, ağlamaya başlardım: "Valla ağbi komşumuz olur, kardeşim falan değil!"...

Yalnız ben değil, tüm şehir "Şadan, Allah belanı versin senin" diye lanet okurdu, buna bir tek Melek Teyzeyle Nevin abla inanmazdı. Onlar, herkesin Şadan'ı kıskandığını, yakışıklılığının düşman çatlattığını iddia etip, gece gündüz yere göğe koyamazlar Şadan'ı. Onların gözünde Şadan köşklere layık bir beyefendi, kibardı, bu aşağılık, cahil insanlar bu kara gözlü şövalyeyi kızlarına almak için uğraşıyorlardı. Ve Melek Teyze bir daha borca harca girip Şadan'a kadife elbiseler, renk renk tüylü kuş renginde gömlekler, altın gömlek düğmeleri, en süksesinden ayakkabılar alırdı. Şadan bir kont gibi giyinip sokağa çıktığında annesi, ablası körü körüne ona bağlanmış köleler gibi ardından koşup, ceketini arkadan düzeltir, bir daha ayakkabılarının tozunu alır, "Bismillah, maşallah, aslan oğlum, hadi yolun açık olsun" dualarıyla sokağın başına kadar ardından bakmaya doyamayarak yola koyarlardı onu.

Süslü, gösterişli ve meteliksiz bu adam, liseyi yedi-sekiz senede bitiremedi, sonunda Akşam Lisesi'nden diploma aldı. Arkasından onu sokağa çıktığı andacı itibaren takip eden Gıvrittin diye bir komik oğlan vardı. Daha çirkin bir insan evladı olamaz, pis, murdar suratı, aynen fareye benzeyen ön dişleri vardı. Kısacık boynu, şeytanın kuyruk boğumlarından en sivrisine benziyordu. Meyvesi bol bir ağacın dalma budağına sarılmış yılan gibi kıskıvrak Şadan'ın gölgesine sarılarak bir hayat yaşıyordu. Şadan, onun, Kamil'i Mürşidiydi.

Gıvrittin'in bu asalak, acıklı halini herkes bilir, yine de severdi onu, çünkü Gıvrittin, kağıt oynanan masalarda herkesin cebinden gizlice para çalma oyunları yapar, kahvede herkesi güldürür, sonunda gerçekten birinin parasını yürütürdü.

Kadınların gözdesi, bir görenin dönüp bir daha baktığı, bu olağanüstü çapkının arkasından ayırmadığı Gıvrittin, çirkin ruhunun cisimleşmiş hali gibiydi. Gıvrittin, gizli kapaklı çevirdiği dolapların riskini azaltmak için, uzaktan kumandalı maymuncuğu gibiydi. Ayak işlerine, her fırıldağa, her iğrenç dedikodunun ortasına önce Gıvrittin'i sürükler. Yorgun bir günün sonunda Şadan, kahvede masada, şövalye yüzüğünü çıkartır, oynaması için Gıvrittin'e verir, bu sultanlık da Gıvrittin'e yeterdi. Suratı, yol ortasında tekerlek altında parçalanıp ezilmiş küçük bir kuşa benzeyen Gıvrittin'in gün boyu gerçekten işi başından aşkındı. Önce iki saatte bir Melek Teyzeye koşar, Şadan'ın talimatlarını verir, Melek Teyze de Gıvrittin'den gün boyu olup bitenlerin brifingini alırdı. Ya da Şadan, yeni tanıştığı, kazıklamakta olduğu bir adamla henüz muhabbet içindeyken Gıvrittin'e, "koş Melek Teyzene haber ver, akşama misafiri var, ekşili yapsın!"... Ya da Gıvrittin'i iki kolu üzerinde itinayla tuttuğu Şadan'ın elbiselerini kuru temizlemeciye götürürken görürdüm. Yalvar yakar ve tüm ustaları, kalfaları gerçekten güldüren şaklabanlıklarıyla, hüner sahibi hokkabazlar gibi eğlendirip, "gelecek ay borcunu kesin verecek" deyip, elbiseleri bir daha ütülettirir. Bir de, Şadan'ın birkaç zengin çocuğu. arkadaşından araba anahtarlarını alıp, götürür. Her defasında onu, bir parmağının ucundaki burnundan çıkarttığı pisliği incelerken, diğer eliyle, bir türlü düğmesi tutmayan pantolonunu hep çekerek ve bir türlü hizasına yetişemediği Şadan'ın arkasında koşar adım yürürken heyecanlı bir telaş içinde görürdüm.

Ancak Şadan, kızlarla mektuplaşması haberleşmesi için, mahalleden eli yüzü daha düzgün çocuklar seçerdi. Şadan'ın aslında yalandan dolandan bir işi vardı. O zamanlar, bir bas, bir gitar, bir de bateri bulan grup kuruyordu, bugünkü gibi barlarda değil, sadece nikah salonlarında çalıyorlardı, grup isimleri. Üç Kuzeyli, Üç Yıldız, Grup Eksen, Grup Üçgen, Grup Pergel gibi, bir geometri tutkusu, 70'li yılların hal, dil, tavır, davranışlarını yöneliyordu. Gitaristler ayaklarını pergel gibi açar, sahnede üçgen gibi yer alırlar. Erkin Koray, Cem Karaca ağızlarını üçgen iç açıları gibi gerip, gırtlaklarından sesleri de üçgen gibi çatlatarak uzatırlardı. Pastane, düğün salonu süslemelerine, mobilyalara sinmişti üçgensi manyaklık.

Şadan, düğün sahipleriyle anlaşır, grubu bulur, arada komisyon alır, çoğu sefer grupların parasını vermez, yıllar, grup elemanlarıyla arasında bitmeyen kavgalarla akıp giderdi, gruptan bir oğlan yıllarca Melek Teyzenin kapısına gitti, geldi, "Meşin montumu versin" diye...

Gıvrittin her düğünün gözbebeği, kısacık boyu, fareden çirkin yüzüyle, belediye salonu ağzına kadar köylü, peştamallı kadınlarla dolmuş ve ortaya oynamak için Gıvrittin'den başka kims' atlamazdı. Gıvrittin twis, ça ça gibi dansları komiklikle yapar, düğün sahiplerini gülmekten kırıp geçirirdi. Şadan ise, her program boyunca, kırık bir saksafonu güya çalmaya çalışır, üfler, gö tünü zenci şarkıcılar gibi yırtar, grubun arkasından rol çalmaya çalışırdı. Saksafonun ağızlığını çıkartıp tüm deliklerine bakar, program boyunca vaktini böyle geçirir. Grup elemanlarına, bu kırık saksafonu her programa boşuna niye getiriyorsun dediğiniz de, "şekil olsun ağbi" derlerdi, o yıllardaki üçgenin kendi gitti, bir şekil olarak ruhu bugünkü tüm gösteri, şov, medya dünyamıza emanet kaldı.

Biz de mahalleden arkadaşlarla akşam tınlaması yaparken, düğünlerdeki grupları merak edip kafamızı nikah salonundan içeri sokardık. Rezil olmak nasıl şey, anlatayım. Şadan, beni kapıdan gördüğünde, Yomralı, Aralıklılı köylü kadınlarıyla ve bir kamyon çocukla ağzına kadar tıka basa dolu salonun ortasında mikrofonu kapıp, parçayı kestirir: "Sayın misafirlerimiz, sizlere büyük bir sürprizim var. Sizlerin bu mutlu gününde öz kardeşim de aramızda"... deyip, kapıyı işaret eder. Hiçbirini tanımadığım yüzlerce peştamallı kadın, papatya çiçeği gibi süslenmiş yüzlerce çocuk, kapıya bakar. Düğün onların düğünü, onlardan bana ne, benden onlara ne, ama sırf fiziği düzgün diye bir zıpır mikrofonu eline geçirmiş. Bizim arkadaşlar da muzırlık olsun diyo arkamdan itekler, kendimi sahnede Şadan'ın yanında bulurum. Hiç tanımadığım gelin damat gülümseyerek beni alkışlar. Şişko şişko, boynu altın dolu kadınlar bir bok oluyormuş gibi gözlerini bir heves, bir heyecanla bana diker, mutlulukla izlerler beni, Şadan koltuğunun altına başımı alıp, bir eliylo başımı okşarken, diğer eliyle mikrofonu tutarak: "Sayın misafirlerimiz, sizinle duygulu bir anımı paylaşmak istiyorum. Biz kardeş gibiyizdir, böyle şeyler söylenmez, benim gardrobumda ne varsa onundur, annem, onun annesi gibidir..." Ve gerçekten Şadan'ın sesi incelir, duygulu, ağlamaklı bir hal alır: "Allah sizi inandırsın, bakın büyük konuşuyorum, Kabe yolunda annemle zina yapayım, aynı kaptan yemek yeriz!"... Bir alkış fırtınası. Şadan, daha söylediklerim ne ki, gibi alkış arasında başını anlamlı anlamlı sallar, zeytin gibi buruşmuş ağlamaklı yüzüyle gözlerimin ta içine bakarak, "sayın misafirlerimiz şimdi kardeşim için çalıyoruz!", dizlerini büküp, yarıya kadar eğilip, elini grubu başla işareti gibi uzatarak: "Formenşi... mensi..."... Ve grup, o günlerde birçok uyarlaması olan formenşi... mensi... şarkısına başlar: "Formenşi... mensi... Aynaya baktım kilingi gördüm / Beyoğlu, salça/ Bu ne biçim kalça / Domates, biber / Beyoğluna gider..."

Ve Gıvrittin elime, belime yapışıp beni sahnenin ortasına sürükler. Ben, "oynamam, hayır" diye diretirim, Gıvrittin, zorla belime girer, "bunda bir şey yok, sen de becerirsin" gibi... Allahım, neden bana da Engin Civan, Dinç Bilgin gibi bankacı rezilliklerinden vermedin. Ben oynamam dedikçe, onlar çok modern dans ediyorlar, bütün modern tarzları biliyorlar, bana da ne kolaymış, öğretiyorlarmış gibi, iştahla gözleri açılmış köylü kadınlarının önünde, "bak, ayağını böyle yap, dizini böyle kır..." gibi yardımcı bir şefkatle... Siyaset, edebiyat, eğlence, modern tarzları, yılışık, vurdumduymaz ve aptallıklarının rahatlığıyla, ne var biz de yaparız diyenlerin elinden öğrenmek ve tiksinti verici bir şey!

Paçavralar ve pislik içinde sokaklarda yatıp kalkan hiç yıkanmayan, saçları odun gibi katılaşmış bir deli kadın vardı, hamile kalmış. Halk gidip gelip, kadının zavallı haline: "Bu bir insanlık suçu, hangi insan evladı bunu yapar" diye, lanetli küfürler savurdu. Ve bir dedikodu, bu işi yapsa yapsa, Gıvrittin deli kadını tutup, Şadan düzmüştür diye halkın inancı tamdı. Gel de Melek Teyzeye inandır bunları. O sahnelerde alkışlanan artist gibi oğlunun kıskanıldığını düşünüyor, gel de akşamları pencere önünde oturup, usul usul hüzünlü, duygulu, mehtaplı şarkılar fısıldayan Nevin Abla'ya inandır bunları.

Mahalle bakkalımız Firar Amca da isyan etti: "Oğlum, bunları ne Allah helak edebiliyor, ne devlet telef edebiliyor, bir kavim ki sorma, bir fiyaka, bir gösteriş bulmuşlar, artık ne Allah'tan korkuyorlar, ne utanıyorlar, kendi işimizi bıraktık, düştük onların derdine!".

Bu azap verici tınmazlığı Melek Teyzeye birazcık çıtlatsan, dünya güzeli oğlu, birazcık yaramaz, o kadar, "Bir gün hapiste mi yattı, parasını içkilere mi yatırdı, benim oğlum kumar mı oynuyor, benim oğlum kimin kızını karısını sattı!", evet, dediklerinin hepsi doğru. Anne-kız, açlıktan, borçtan, rezillikten perişanlaştıkça oğullarına daha güçlü sarılıyorlar. Şadan'ın borcunu istemek için kapıya kadar gelenlere Melek Teyze, yurdumuza saldıran alçak kafirler gibi saldırıp, sokağın sonuna kadar hücum ediyor!

Nevin Abla ise, defter arasına sokuşturulan Yasemen çiçeği gibi gün geçtikçe kurumakta. Yine de her hafta, ellerinde çikolata sepeti, süslü, iri kadınlar, kalın adamlar, merdivenlerden kafile kafile çıkarak istemeye gelmekte. Annem, hiç değilse Nevin'i kurtaralım diye canı çıkmakta, Nevin'in, tığ örgüyle, kız isteme akşamı giyeceği elbiseleri dikmekte. Dünürlerle Nevin'in ağzı arasında mekik dokumakta. Nevin Ablayı ikna için ortalıkta dört dönmekte. Annemi artık tutana aşkolsun, sabah, akşam namazlarına bir namaz, dualarına bir dua daha katıyor, Nevin Abla'nın talipleri için: "Bir hayırlı kısmet yarabbi" diye, ağzını doldurup her tarafı okuyup üflemekte. Nihayet genç bir hakim çıkageldi, hakimin kimsesi yoktu, "çöpsüz üzüm" dediler, annem, komşular sevinçten deliye döndüler! Nevin Abla, nuh dedi, peygamber demedi, kardeşimi evlendirmeden ben evlenmem diye bütün çabaları boşa çıkardı.

Annem ev içinde söylenmelerine başlandı: "Kızım, ahın gitmiş vahin kalmış, bu yaştan sonra seni kim alır, Allah önüne bir saray kapısı bir devlet kapısı açmış..."

Tam da bugünlerde hepimizi korkudan tir tir titreten acı haber yangın gibi düştü sokağın içine. Şadan, on beş yaşında, ortaokuldan bir kız kaçırdı, kızın babası toptancıymış, eli silahlı adamlar Şadan'ı köşe bucak arıyor, diye.

Haber duyulur duyulmaz Melek Teyzenin acı feryatları gökleri tuttu, kendini yerlere atıp bayılıyor, komşular etrafında su, kolonya, Melek Teyze, on kadının içinde dizlerini parçalayarak: "Ah, o sümüklü orospu oğlumun aklını çeldi, ah küçük orospu Allah'ından bulasın, ne istedin benim aslan oğlumdan, ah kahpe, daha kimlerin altına yattın, ah orospu baban seni kimseye satamadı da oğlumu mu kandırdın!...

Kadın kalabalığının içinden annemi tutup, bir yana çektim: "Sen karışma anne bu işe. Görmüyor musun kadın hala oğluna toz kondurtmuyor!", annem: "Oğlum öyle deme, nereden bakarsan evlattır, canı yanıyor!" "Şadan'ın neresi evlat, anne!", Annem: "Allah canını alsın Şadan'ın" deyip Melek Teyzenin feryatlarına koşuyor. Yakın, tamdık, akraba, parti başkanı, sözü geçen büyükler, polis, hakim, bir hafta her yere gidildi, herkesle konuşuldu, sonunda kızın hamile olduğu anlaşılınca, kız tarafı, ateşkese razı geldi, "kızı almak kaydıyla!".

Asıl savaş yeni başlıyor, Şadan'ı evlendirmek için elde ayakta beş kuruş yok. Nevin Abla bir torpille işe koyuldu. İş, balık unu fabrikasında, muhasebeye yardım edecek. Günde yüz tane hamsi dolu kamyon geliyor, otuz ton hamsi bir günde boşaltılıyor. Yeryüzü topraklarında bu denli keskin koku yoktur, dağlar dağlar, gibi yığılmış on ton hamsiye bir günlük güneş vurmasın, üç tonu uçuyor, hamsi suyunu bıraktıkça, bu dayanılmaz kokunun bir kilometre ötesinden bile geçilmiyor, hamsinin yağı derinize sindikçe, bir ömür yıkansanız da boşuna!

Şadan'a iş aranıyor, önce şoförlük yapsın dediler, kayınbabası araba alırım yeter ki çalışsın, dedi. Melek Teyze: "Ben oğluma şoförlük yaptırmam" diye küplere bindi, bir hafta bu konuşuldu. Sonra "kayınbabasının dükkanında çalışsın" dediler. Melek Teyze "ben oğlumu onlara köle, hizmetçi diye vermedim" diye bir ay da bu konuşuldu. Melek Teyze, bir oturup bir kalkıyor. Sonunda kayınpederin imkanlarıyla kızın üstüne ev alındı, tüm eşyası yapıldı, Nevin Abla'nın maaşıyla da utanılmayacak küçük masraflar.

Şadan'ın karısı çocuğunu kucağını aldı, bir iki yıl geçti, gözü açıldı, Şadan'a, o araba babamın, o yatak babamın, o giydiklerin babamın demeye başladı. Şadan kaçıp Melek Teyzeye geliyor, "oğlum, karın değil mi, suratının ortasına iki tokat patlatsana" diyor, Şadan, karısını evire çevire dövüyor. Karısı, kardeşlerine telefon ediyor, Şadan'ın suratını balona çeviriyorlar, tanınmaz hale geliyor, kalın değneklerle, tekmeler altında saatlerce, böyle dayak olamaz. Şadan'ı hastaneye yatırıyorlar, o gece Şadan, annesine, ablasına haber vermeden, şehirden kaçıyor, yirmi yıldır, bir tek gün dönmedi! Yirmi yıldır ne yapar ben de bilmem.

Geç vakit gece Kadıköy'den Cihangir'e gideceğim, taksiler pazarlığa bile yanaşmıyor, bir taksi durdu önümde, "olmaz kardeşim" deyip fırladı, aynı taksi fikir değiştirmiş gibi geri geri geldi, şoför yüzümün içine baktı, "Şadan! N'aber Şadan!".., Sarıldık, ağlaştık, bir yandan da başıma bela aldım diyorum. "Bırakmam seni!" dedi, bırakmadı. Evine götürdü, karısıyla sabaha kadar konuştuk, içimden kesinlikle pavyonda konsomatristir, diyorum, sabah oldu, 13-14 yaşlarında iki kız okul için önlüklerini giymeye başladı, komşularının çocuklarıymış, depremde evsiz kalmış, yaza kadar onlarda kalıyorlarmış, Şadan bakıyormuş çocuklara. İçimden, "kesin bu çocukları organ mafyasına satacaktır!" diyorum...

Sabah durağa götürdü, şoför arkadaşlarına: "bu" dedi, "Özkardeşim gibidir, Allah sizi inandırsın, aynı ev içinde büyüdük, aynı kaptan yemek yedik." "Dur Şadan yine böyle konuşma!" diyecektim, zil çaldı. Şadan "işe çıkmam lazım, on dakikaya gelirim" dedi, şoför arkadaşlarına "Sakın bırakmayın ben gelene kadar!" Kaldım durakta. Yaşlı bir şoför, "Ne mutlu sana, böyle delikanlı bir kardeşin var. Bu çocuğu on beş yıldır tanırım. Ev alacağım diye gıdım gıdım 18 milyar para biriktirdi, hepsini gitti deprem yerinde harcadı. Bu çocuğun enkaz altından çıkardıklarını kimse çıkartamadı, dört beş ay gelmedi oralardan. Durakta işimiz olmasa bile, sırf onun yüzünü, konuşmasını görmek için durağa geliriz. İnsan değil bu çocuk, bir melek!"...

Şaşkınlıkla gözlerim doldu. Ah insanoğlu! Ah insanoğlu! Senden vazgeçenler utansın...

O gün bugün düşünüyorum, bir insanı bu denli değiştiren şey nedir? Aşağılanma duygusu. Bir insanın yüzüne tükürmek, bir ülkeyi yok etmekten daha ağır bir ceza!

Geçtiğimiz ay Melek Teyzeyi ziyaret ettim. Evin içinde mızmız gezinip duruyor, neye uğradığımı şaşırdım, Şadan her ay düzenli az da olsa para gönderiyormuş. "Melek Teyze, Şadan ne merhametli, ne çalışkan bir çocuk!" diyeceğim, Melek Teyze'nin umurunda değil. Şadan'a öfke bile duymuyor. Şadan diye birisi yok. Ülkesinden sürgün, devrik bir kraliçe gibi. Artık onun düşmanlarına karşı koruyacağı kimsesi yok. Kahvesini içip Şadan lafı geçen cümlelerde anlamsızca duvarlara bakıyor. Koruyacağı kimse kalmamış. Hangi anne, oğlun kimseye muhtaç olmadan ekmeğini kazanıyor, dendiğinde gözleri yaşarmaz, gurur duymaz... Melek Teyzenin yüzü ilgisiz, kireç gibi beyaz, donuk, ne ses, ne renk!

Melek Teyzenin bu sessizliği çıldırttı beni, anlamam lazım, neden takdir edilen bir oğlu olmasından mutluluk duymuyor? Melek Teyze o yıllarda değil, şimdi büyük bir acıyla son günlerini yaşıyor, kaç gündür düşünüyorum. Her aile aslında, "Tamı, Adem ve Havva'dan kurulu. Dışarıda olup biten her şey şeytanın işi. Bu kutsal kabuk içinde asla haklı, haksız, doğru, yanlış, iyi, kötü gibi şeyler yok. Üçünün de dünyaya geliş, varlık sebebi birbiri için, tek organmış gibi. Bu "doğal aileyi" tanıdıkça ürküntü duydum. Diyelim belgesellerde, ayının oğlu başka tarlaya giriyor, öldürülmek isteniyor, ayı, oğluna başka tarlaya girme, yaptığın kötü demez, hangi sebeple olursa olsun, hiç sorgulamadan ölümüne oğlunun yanında savaşır ve bundan büyük mutluluk duyar. Kırk yıl başbakanlık yapmış Süleyman Demirel'in ailesi de böyledir, yeğenim kötüdür, asla demez. Artvin'in dağ köyündeki aile de budur. Gülay Göktürk, Ali Kırca, Hıncal Uluç gibi kırk yıllık yazar insanlar da bir gün olsun patronum hırsızdır, asla demezler. Ne zaman ki o aileden koparlar, acı o zaman başlar. Çünkü dışarıdan bakınca toplum görüntüsü veren bu kalabalıklar tüm işlerini "doğal ailelerinin" yakınları, tanıdıklarıyla görürler. Yasalar, Danıştaylar, yüz tane modern kurum kursan da, onlar işlerini yakın, tanıdıkla kurar, orada var olurlar. Bir insanın evinin tam karşısına bin yataklı hastane kursan da, o önce telefonla tanıdık bir doktor arar, kendi başına hastaneye gidemez. Çünkü, doğal ailelerin bilinçaltında hiç tanımadıkları insanların kendilerine yardım edebilecekleri düşüncesi oluşmamıştır... Hiç tanımadığınız, en uzak ülkelerdeki yoksullar için acı duymak, modern bir hissiyattır, ilkellerde bulunmaz... Hepimiz, çoluğu çocuğu yakının rahatı için her modern kurumu, her toplumsal değeri pislik sinekleri gibi delik deşik ederiz... Ya da, yedi kişiyi öldüren Haluk Kırcı'yı sırf aileden diye koruruz... Modernleşmemizin önünü, dil, din, ırk milliyetçiliği değil bir milyon ilkelliğinden çıkamayan aile, can havliyle sırf kendi aileleri için tanıdıklarına tutunarak toplumun tüm kurumlarına ahtapot gibi sarılmış, buradan bir yüzyıl daha çıkamayız...

Melek Teyzenin sessizliğini çözebilmek için, üşenmedim, işte böyle şeyleri, anlayabileceği şekilde, birey, devlet, aile, sosyoloji, tane tane anlatmaya koyuldum... "Oğlum, sizin beyniniz yıkanmış, sizden artık bu memlekete beş kuruş fayda gelmez... Kitapta bile yazıyor, oğul, ananın sözünden çıkmayacak, gelsin otursun dizimin dibinde, ben bu yaşlı halimde çalışır, bakarım ona!..."

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült