Hikaye

 

 

Medeniyet Yuları

Orhan Kemal


Dün akşam bir arkadaşla hamama gitmiştik. Hamam ücretleri gene yükseldiği için mi ne, hamam bayağı tenhaydı.

Keselendik, yıkandık. Bu arada, birlikte götürdüğümüz portakalları yiyelim dedik. Soyduk kabuklarını, dilim dilim yedik. Yedik ya, kabuklarla çekirdekleri nereye atacağız? Görünürlerde ne bir çöp sandığı, ne de teneke. Kurnanın yanma suçlu suçlu bıraktık. Suçluluğa gerek yoktu oysa. Avuç dolusu para verecektik hamamcıya, çıkarken. Hamamın temizliğine bakanlar öteki kir pas, hatta çöplerle birlikte bunları da kaldırır, bir yerlere atarlardı herhalde ama, hayır, kurnanın yanıbaşına bırakmak hoş değil gibime gelmiş, davranışım içime sinmemişti.

Neyse, havlular geldi, büründük. Tam çıkacaktık, arkamızda hırslı, kalın, hınçlı bir ses:

Heeey... medeniyetsizler!

Durduk, baktık sesin sahibine: Bir kıyıda birini keseleyen kocaman elli, kollu, ayaklı, genç irisi bir tellak. Akşamdanberi kimbilir kaç kişiyi keselemekten imanı gevremiş olacak, bağırıp duruyor; öfkeli sesi hamamın sıcak buğulu havasında gümbürdese bile, ne dediği anlaşılmıyordu.

Ama besbelliydi bize atıp tuttuğu.

Yanma gittim:

Ne var? Ne diyorsun?

Hep o alev almış ispirto parlamasıyle :

Ananın dini! — dedi — Ne var'mış, ne diyormuşum.. portakalları zıkkımlandınız da kabuklarını ne demeye alıp götürmüyorsunuz? Eşeğiniz mi var sizin?

Kabukları kurnanın dibine bırakmış olmanın silinmemiş utancı üzerine, şu genç irisi tellağın öfkesi, ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmişti. Demek Demokrasi halkımıza inmiş, yayılmış, inip yayılmakla kalmayıp insanlarımızın huyu oluvermişti? Demek ezilenler, onları ezenlere karşı pervasızca kafa kaldıracak, haklarını söküp alırken pısırıklığı bir yana bırakacaklardı? Çünkü tellak, «Velinimet» müşterilerinin haksızlığına dikilmişti!

Hoştu, çok hoştu hem de. Milletçe adam olmanın yoluna girmiş miydik acaba? Galiba. Bir tellak bu davranışı gösterdiğine göre, durum apaçık ortadaydı. Eskiden böyle miydi? Sıkı mıydı herhangi bir tellak, herhangi bir müşteriye bağırıp çağırsın? Parlasın? «Ananın dini!» desin? Hele hele «... portakalları zıkkımlandınız da kabuklarını ne diye götürmüyorsunuz? Eşşeğiniz mi var sizin?» diye çemkirsin? Bundan böyle demek yurttaşlarımızın en hırtı, en hımbılı bile kendilerini yönetenler başta, herkes, her şeyin aykırılığı, kanuna uymazlığı, haksızlığı karşısında dikilecek, gerekirse mitingler, sesli sessiz yürüyüşlerle haklarını koparmanın yolunu arayacaklardı?

Ünlü deyimle: Şeytan dürttü.. Gerçekten böyle miydi? Yani, milletçe adam olmanın yoluna girmiş miydik? Yurttaşlarımızın bilinci artmış, artan bilincin itmesiyle hiç kimseden korkup çekinmeden, öz çıkarlarına karşı olanlara dikilme olanağını sürdürüp, haklarını sökebilecekler miydi?

Kendime bir «Koca göbekli» havası vererek, hatta ellerimi peştamaldan çıkarıp arkama koyarak, çalımla sordum:

Senin adın ne?

Hala öfkeli:

Sana ne?

Karşılık fena değildi. Demek yurttaşlarımızdan en ürkekleri bile «Koca göbekli», «Kodaman», «Kalantor» takmayacak, cart curta pabuç bırakmayacak kadar yüreklenmişlerdi?

Palavramın dozununu artırarak, avazımın çıktığınca bağırdım:

Kalk ulan ayağa!

Şayet yukarda düşündüklerim gerçekleşmiş olsaydı, adamın ya ayağa kalkmaması, ya da kalksa bile kocaman yumruklarıyla turşumu çıkarması gerekirdi. «Ulan!» diye bağırmıştım, «Kalk ulan ayağa.»

Şaşılacak şey, kuzu kuzu kalktı.

Deneyimi sonuna dek sürdürmek zorundaydım. Az önceki sorumu yeniledim:

Adın ne?

Mırıldandı:

Yonuz.

Yonuz mu? Ne demek o? Yunus desene şuna, eşek!

Beşir edemiyom da...

Beşir.. yakıştıramıyorum, de şuna eşşoğlu eşşek!

Nerelisin?

O, her yanından sağlık fışkıran genç irisi ufalmış ufalmış ufalmıştı:

Suvaz’ın köylüğünden..

Sivas de şuna ulan, ayı!

Suvaz.

İllaki Sivas dedirtecektim:

Si, de!

Su, — dedi.

Ulan si desene!

imdat ararcasına sağına, soluna baktı:

Si, — dedi.

Ha şöyle. Si — vas!

Zorla ama yakıştırdı:

Sivas.

Üzerinde durmadım:

Öğrenimin ne?

Efendim?

Öğrenimin diyorum.

Fena sıkışmış, bana bulaştığına ihtimal bin pişman olmuştu. Yanlışlıkla güldü, sonra yanlışlığını idrak ederek, ciddileşti.

Öğrenimin ne olduğunu bilmiyor musun?

Bilmiyom.

— Bilmiyorum, de!

Bilmiyorum.

Liseyi falan da bitirmedin mi?

Cık.

Ortayı?

Cık.

İlki?

İçini dertli dertli çekti. Boynunu büktü sonra. Nerdeyse ağlayacaktı. Öylesine kolu kanadı kırılmıştı ki...

Bağışla beyim, bilemedim, içim parçalandığı halde:

Neyi bilemedin?

Zatınızı.

Fena yakalamıştım. Daha doğrusu, fena yakalanmıştı. İçimin parçalanmasına aldırmayarak işi sürdürdüm:

Ben sana bilemedim’i gösteririm. Liseyi, ortayı, hatta ilki olsun bitireme, sonra da geç karşıma bana cart curt et!

Hep o yapma hırsımla döndüm.

Ardımdan geliyor, yalvarıyordu:

Bağışla beyim, töbe vallaha.. dilim kopaydı da demez olaydım. İtten pişmanım vallaha.. Küçükten kusur, büyükten af..

Kahkahalarını zaptedemeyeceğini anlayan arkadaş çekip gitmişti.

Bense «Koca göbekli»liğimin son darbesini insafsızca vurdum:

Giyinmeğe gidiyorum. Gel, beni gör!

Arkadaş hem giyiniyor, hem de gülmekten katılıyordu.

Ben de giyindim. Hatta hiç gerekmediği halde, fakir fıkaranın nedense çok ürktüğü kravatımı da bağladım. Arkadaş da bağladı. Tam çıkacağız, birden o! Önünde kavuşuk elleriyle iki kat, korku içinde, beh desem kaçacak.

Çıkış kapısına kadar gittim, durdum. Birden emrettim:

Gel buraya!

iyice yılgın, geldi.

Ne yaptın portakal kabuklarını?

Şaşaladı:

Attım.

Attın mı? Nereye attın?

Korktu.

Nereye attın ulan hıyar, cevap versene!

Çöp sandığına.

Portakal kabukları çöp sandığına atılır mı be?

«Nereye atılır ya? Benimle dalga mı geçiyorsun?» falan demesi gerekirdi oysa. Demedi. Başladı yeniden sızlanmağa:

Cahallığıma say beyim, bilemedim vallaha..

Git getir attığın yerden, çabuk!

Koştu.

Arkadaş:

Ulan — dedi — bırak fıkarayı be!

Oysa, gittiği gibi koşarak dönmüştü. Elinde portakal kabukları... Portakal kabukları ya, bütün bunların uyumsuzluğunu, işin içinde iş olduğunu anlamasa bile, sezmiş görünüyordu. Buysa yetmezdi bir «Koca göbekli» karşısındaki tutumunu değiştirmeğe. Sezgisi onu yanıltabilirdi. Kravatım vardı boynumda, cart curtuma sıkıydım. Cebimden defter kalem çıkarıp hamama kocaman bir ceza yazabilirdim. Yazınca da tamamdı hamamcıyla işi...

Gülüverdim.

O da güldü.

Sertleştim:

Ne gülüyorsun?

Sağ ol!

Sen de sağ ol. Gül!

Güldü.

Peki, neciyim ben?

Zatınız mı?

Hayır, ben!

Estafurullah.

Niye?

Zatınız böyük bi mamürsünüz...

Ne memuru?

Böyük bi mamür a...

Evet?

Çıkaramadım ne mamürü olduğunuzu.

Elimi omzuna dostça koydum:

Memur falan değilim.

İnanmadı. Boynumda kravat, dilimde cart curt.... belki de memur olmadığımı söyleyerek onu sınıyordum.

Estafurullah, — dedi yeniden.

Vallaha memur falan değilim lan!

Bu «Lan», aramızdaki buzları eritir gibi olduysa da, gene de boynumdaki «Medeniyet yuları», az önceki cart curtum... başını kıçından ağır getirebilirdim. En iyisi ağzını sıkı tutmalıydı.

Güldüm değil sırıttım.

Oysa sadece güldü.

Niye güldün?

Heç, öyle..

Aklı başında bir insan hiçe güler mi? Bir sebebi olmalı...

Mamür değilim dediniz de..

Sonunda inandırdım memur olmadığıma. İnanınca da yüreklendi:

Ne iş basındasın ya?

Hüç. Yapılarda katiplik yapıyorum..

Yapılarda mı?

Nolacak? Yapılarda, fabrikalarda, mağzalarda. Nerde iş bulursam...

Gene de inceden inceye, şüpheli şüpheli gözden geçirdi beni. Memur olmadığıma bir türlü inanmak istemiyor gibiydi. Çekinerek sordu:

O boynundaki ne ya?

Kravat.

Devletin mamürü değilsen...

Ne diye takıyorum, doğru. Adet olmuş işte.. Sen boşver ona buna, benimle güleşebilir misin?

Şaştı:

Ben ha? Seni ot diye yerim be!

Sevinçle döndü, arkalarda arkalarda dikilmekte olan hemşerisine heyecanla:

Mistik lan gel — dedi — Bu da senin benim gibi... boynundaki yulara kulağasma!

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült