Hikaye

 

 

Kül Kuşları

Onat Kutlar


Kocaman bir anahtar sokak kapısının kilidine girdiğinde, küçük Gazel her zamanki gibi duvarın dibinde, lazımlıklı iskemlesinde oturuyordu. Kapıya arkası dönüktü. Belirsiz bir noktaya diktiği gözlerini oynatmaksızın, sanki birilerine haber vermesi gerekiyormuş gibi yüksek sesle, "Büyük Hala geldi. Kapıyı açıyor," dedi.

Kilit tıkırtıyla açıldı. Hala ayaklarını sürüyerek içeri girdi. Pabuçlarından çıkan zayıf ses, yüksek duvarlarla çevrili büyük avluda yankılar yapıyordu. Gazel, entarisinin cebine elini soktu, parmaklarını uzun bir yırtık boyunca ilerletti. Eteğine yakın bir yerden bir kavun çekirdeği çıkarıp yedi. Sonra yeniden yüksek sesle, "Hala içeri girdi. Sokaktan geliyor," dedi.

Hala, umulmadık anlarda su deliklerinden çıkıveren çarşamba kocakarılarına benziyordu. Bir an durup Gazel'e baktı.

"Hala bana bakıyor," dedi Gazel, gözlerini oynatmaksızın. Tam o anda gürültülü bir sığırcık sürüsü doldurdu avluyu. Yüksek duvarların tepelerine; kararmış, ahşap evin geniş, çöküntülerle dolu çatısına; duvarın taşları arasından fışkırmış bodur incir ağaçlarının çekirgelerden artakalan kuru dallarına kondular. Gazel'in dudakları kıpırdadı. Hava çınlıyordu. Duymamak için gözlerini kapadı.

"Gazel!" dedi halası.

Gözlerini açtı. Hala'nın kara kadifeden uzun mantosu. Kara çorapları. Ezik pabucu.

"Karnın nasıl?"

"Aç!" dedi Gazel.

"Çekirdeklerini bitirdin mi?"

Gazel, Hala'nın telaşlı, eskimiş kızlara özgü buruşukluklarla dolu yüzüne baktı. Sustu. Hala'sı cebini karıştırdı. Ufacık bir simit parçası çıkardı. Verdi. Çocuk almadı.

"Postacı bana dün kavun çekirdeği verdi," dedi.

Yaşlı kadın simit parçasını çocuğun kucağına bırakıp içeri yürüdü. Alt odanın kapısına yaklaştığı sırada cebinden gizlice büyük bir simit çıkardı. Yemeye başladı. Kapının önünde geriye dönüp baktı. Gazel'in görmediğini anladı. Sonra kayboldu.

"Başıma çekirdekler düşüyor," dedi Gazel.

Sığırcıklar, çekirgelerin uğramadığı Batı şehirlerinde yedikleri zeytinlerin çekirdeklerini döküyorlardı. Avlu tıp tıp... tespih taneleriyle doluyordu.

"İçeri gel Gazel!" diye bağırdı Hala'sı yukarıdan.

Gazel simidi ağzına attı. Açlıktan ve zayıflıktan kesilmiş dizlerini ovuşturarak kalkmaya çalıştı. Güçlükle başardı. Lazımlıklı iskemlesini sürükleyerek ağır ağır içeri girdi. Alt odalardan küf kokusu geliyordu. Kullanılmayan eski evlerin kokusu. Merdivenleri çıktı. Loş, tamtakır, büyük sofada hafif bir ikindi ışığı yansır gibiydi. İskemle arkasında, yürüdü. Oda kapısı açıktı. Yandaki aynadan ciddi, kocaman bir çocuk kafası geçti. Hala odanın önündeki sundurmanın duvarına yaslanmış oturuyordu. Bir dizini bükmüş, yanağını eline dayamıştı. Uzaklara bakıyordu. Tabii ancak duvarlara kadar. Onun üstünde yaklaşan akşamüstünün kirli, boz göğü.

"Gel seninle el el üstünde kimin eli var oynayalım," dedi Hala.

Gazel iskemlesini bir köşeye koydu. Dikkatle oturdu.

"Usandım ondan," dedi. "Hep benim elim çıkıyor."

"İki kişiyiz de ondan," dedi Hala. "Bunu da bildikten sonra oynanır. Haydi bakalım."

Gazel, söylenenleri duymamış gibi, "Benim dün annem ölmüş. Postacı söyledi," dedi.

İnce bacakları titremeye başladı. Midesi açlıktan ağrıyordu. Gene de zayıf davranmak istemedi. Kaşından birkaç kıl çekti. Böylece kimi zaman gözyaşlarının hafifçe bulandırdığı, azalttığı kin yeniden yüreğini doldurdu.

"Hala hiç ağlamıyor," dedi.

Sığırcıklara bakıyordu. Bir kedi duvara sıçradı. Kuşların şamatası arttı.

Hala kızdı.

"Kes sesini!" diye bağırdı. Sonra barışmak ister gibi, "Gel, Kepçe Gelin oynayalım," dedi.

Gazel sırıtıyordu. Dizine konan bir sineği eliyle yakaladı. Kanatlarını koparıp döşemeye bıraktı.

"Kepçe Gelin ne yapacak gene?"

"Getir kepçeyi," dedi Hala'sı.

Çocuk, iskemlesini alarak sofaya çıktı. Hala oturduğu hasırın köşesinden bir bez bebek çıkardı. Bebeğin erkek olduğu başındaki külahtan anlaşılıyordu. İki de tahta çıkardı hasırın altından. Gazel uzun, paslı bir kepçe ve eteğine doldurduğu düzgün kesilmiş taşlarla döndü.

"Otur," dedi Hala.

Taşları aldı. Üst üste dizerek bir ev yapmaya başladı. Bir yandan da mırıldanıyordu:

"Katti hütaa... katti hütaa!

Kepçe kız gelin oldu muuu?.."

Kepçeye elindeki mendili dikkatle sardı. İki de kol bıraktı iki yanından arttırdığı parçalarla. Kepçenin yuvarlağı kocaman bir yüz oldu.

"Olmadın!.."

Uzun boylu, koca kafalı bir kızdı kepçe.

Hala evi yaptı. Küçük tahtalardan biri de sedir oldu eve. Gazel sıkıntıyla avluya bakıyordu. Sofanın karanlığı dışarıyı dolduruyordu. Sığırcıklar bir yılan deliği bulmuşlardı duvarda. Çığlıklarla deliğe girip çıkıyorlardı.

"Yanlış koydu Hala sediri. Kapının yanma olacaktı."

Hala ters ters baktı. Düzeltmedi.

"Katti hütaa... katti hütaa!

Kepçe kız uzar haaa!"

Hasırın öbür köşesine bir evcik daha yaptı. Cebinden iki kibrit çöpü çıkardı. Bir de çamaşır mandalı. Madalın demiri kaymıştı. Düzeltti.

"Bu güvey olacak," dedi.

Okşayarak ikinci eve koydu. Kepçe kızla külahlı babası ise güçlükle kendi evlerine yerleştiler.

"Katti hütaa... katti hütaa!

Olmadı mı daha?''

Bir de kedisi varmış. Bir de kedisi varmış...

Gazel kucağına çıkan kediyi hırsla fırlattı. Hala'nın yüzü utangaç bir gülüşle aydınlandı. Kemerli, kocaman burnunu çekti:

"Olduuu!"

Kepçe kızı babasının yanından çıkarıp öbür eve götürdü. Elini dizine vurarak tempo tutturuyor, anlaşılmaz bir ezgi mırıldanıyordu.

Kepçe kız kara pöstekinin derin ve yumuşak kıllarına basarak yürüdü. Tam yeni evine girecekken babası yetişti ardından. Kolundan yakaladı. Kız kavaklar gibi sallanıp yalvararak kurtulmak, kocasına kavuşmak istedi, ama boşuna. Babası sürükleyerek getirdi onu. Sedire attı.

"Katti hütaa... katti hütaa!

Bırak gideyim külahlı baba!"

Kocası cambazmış, kocası cambazmış. Babası da çok yufka yürekliymiş. Yakınlarından biri ipten düşüp ölsün istemezmiş

Külahlı baba bırakmadı Kepçe Gelini. O zaman Kepçe ağlamaya başladı. Gülünç, ulumaya benzer bir ağlamaydı bu. Hala'nın yüzü yavaş yavaş bu neşeli oyunun gülümser havasını kaybetti. Gözleri daldı. Acılaştı. Bir mırıltıya dönüşen ağıt usulca kesildi.

Belirsiz bir noktaya bakıyordu Hala. Havaya yakın sokakların tozu çöküyordu.

"Babasını öldürecek mi?" dedi Gazel.

Kepçe Hala duymadı. Bir koyun gibi bakıyordu avluya. Sığırcıkların gürültüsü o kadar artmıştı ki artık işitilmiyordu. Yaşlı kadın titredi. Bazı eskimiş şeyleri yeniden yaşadığını...

Birden kocaman ve derin bir gürültüyle boşandı gerginlik. Gazel sıçradı:

"Neydi Hala?"

Öbürü dalgındı:

"Evleri yıkıyorlar," dedi. "Yol yapacaklarmış."

Sığırcıklar korkuyla uçup gittiler. Vakitsiz uykularda sık sık görülen o derin gölde, ölü bir balık dağılarak suyu yeniden doldurdu. Yani sessizlik.

Hala'nın yüzü birden karıştı. Fırlayıp sundurmanın köşesinde duran çiçeksiz saksıyı kaptı. Bütün gücüyle yerdeki oyuncak evlerin üzerine vurdu. Sundurmanın tahtaları çatırdadı. Evler ve içindekiler ezildi.

Gazel'in gözleri faltaşı gibi açılmıştı:

"Hala ne yapıyor?"

"Karışma!" diye bağırdı Hala. Hem gülümsüyor, hem ağlıyordu. Sonra tuhaf, dalgalı bir sesle mırıldanmaya başladı:

"Kepçe Gelin öldü de gitti.

Öldü de gitti,

Gitti de bitti..."

Gazel sıkıldı. Bir kavun çekirdeği aradı eteğinde, bulamadı. İskemlesini alıp aşağı indi. Tam oturmuştu, kapı çalındı.

"Kapı çalmıyor," dedi.

Kalktı. Anahtar deliğinden baktı.

"Postacı gelmiş," dedi.

"Evet," dedi Postacı. "Mektubunuz var, aç!"

"Gene mi öldü?" dedi Gazel.

Postacı anlamadı.

"Açsana be!" diye bağırdı.

Gazel açtı. Sokağın küçük gürültüleri doldu avluya. Postacı mektubu vermeden önce bir avuç kavun çekirdeği çıkardı cebinden. Gazel çekirdeklere korkuyla baktı ve birden kapadı kapıyı.

Postacı şaşırmıştı.

"Ne oluyorsun yahu?"

"Hala! Çabuk yetiş. Gene postacı geldi!.."

Kapıyı da var gücüyle itiyordu. Hala eteklerini tutarak indi.

"Gene gelmiş!" dedi Gazel, soluk soluğa. "Gene mektup getirmiş!"

"Yaaa!" dedi Hala. O da dayanıp kapamaya çalıştı kapıyı. Postacı bir iki itti dışarıdan. Sonra usandı.

"Ne haliniz varsa görün. Deli mi nedir bunlar!"

Homurdanarak gitti. İçeridekiler geniş bir soluk aldılar.

"Oh! Kurtulduk. Vermedi!" dedi Gazel gülümseyerek. Hala başını salladı. Yukarı çıktı.

Avlu yeniden gömülmüştü. Duvarlar daha da yüksek. Hala’nın o garip akşam türküsü yeniden başladı. Derinlere, dar sokakların, yıkıntıların, kuru otların kapladığı damların daha ötesindeki uzun bozkıra yayılır gibi fışkıran; bütün ölü, kayıp şeyler için yaşanmış ağır bir ezgiydi bu. Sık ağaçlıklara, karınca yuvalarına, kalabalık yollara, yani azgınlığın ve yaşamanın o sonsuz kalabalığına uzak bir yaşın, küçük bir pencere önüne oturarak bütün soruları karşılıksız, hatta anısız bırakan uçsuz bozkıra, kemirilmiş kuru dikenlere, sivrisineklerle dolu sazlı bataklıklardan gelen kurbağa seslerine karşı gıcırtıyla boşaltmak zorunluluğunu duyduğu sessiz bir yakınma, daha doğrusu, hınçtı. Gittikçe uzaklaşıyor ve gittikçe daha içeriden duyuluyordu. Alçakgönüllü, omuzları derin, boğuk, gölün dibinde bakır tepsilere vurulan ağır bir tokmağın sesini andıran iç çekişleriyle sarsılıyor, yaşlı kadınla çocuğun küçük evreni ağır ağır kapanıyordu. Bir gözün karanlığa kapanışı gibi. Günün birinde kim hatırlayacak onları?

Sessiz iki kuş avluya inip incire kondu. Biraz durup uçtular yeniden.

"Bu kül kuşları ne geziyor burada? Bir yangın mı var?" dedi usulca Gazel.

Ilık havada yüzer gibiydi hep ateşi beklermiş-. Birden az ileride, duvarın dibinde kediyi gördü. Hiçbir anlamı olmayan bir duruşla duruyordu. O hiç sorulamayan soru sanki bir kavun çekirdeğiymiş gibi belirli, somut, geldi Gazel'e. Kediye döndü. Umutsuz, ama merakla sordu:

"Baban da kedi miydi senin?"

Sonra iskemlesine yerleşti. Dumanlı akşam tozlarına, alaca gökyüzüne, derinleşen avluya bakarak eteklerini karıştırdı.

Cevabı hiç beklemedi.

Zaten sorduğu da o soru muydu?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült