Hikaye

 

 

Küçük Kötülükler

Tomris Uyar


A. C.’ye

1.

“Aaa! Bizim Nurten olamaz!” diyeceksin kapıya bakarken. Önündeki masada her zamanki gibi arabanın anahtarları, altın çakmağın, altın sigara tabakan. Boynunda, kulaklarında, parmaklarında ışıl ışıl takıların. Üstünde, günün her saatinde simler, boncuk işlemeler. Dudaklarında, yerli yersiz kullandığın ecnebi sözcükler. Yüzünde, telefonda konuşan birinin yüzündeki o boş gülücük. Bunlar zırhların senin. Güvensizliğinin.

Seni şu uzaklıktan izliyorum. Yarım saattir gözün kapıda, yarım saat önce buluşacaktık. Telaşlandın. Kocanın soyadının bilinmediği yerlerde hep telaşlanırsın böyle. Ama biliyorum, gitmeyeceksin, biraz daha bekleyeceksin, zorundasın. Bu kadar çok yanmamalısın, böylesine sıkı perhizlere girmemelisin. Boynun kırışmış, baksana, kollarındaki etler sarkmış zayıflıktan. Güneş, şu ipeklerin güderilerin altında gizlenen aslını naylonu fena halde ele veriyor.

Sevgili Semra,

Bu mektubu alınca ne şaşıracaksın kimbilir. Görüşmeyeli ne kadar çok oldu, değil mi? Esti işte, şeytanın bacağını kırayım dedim. Salı günü saat beş buçukta kulübe gelsene. Bir şeyler içer, eski günleri anarız.

Sevgiyle

İnci

Not: Önemli değil ama o gün doğum günüm.

2.

—      Aaa! Bizim Nurten olamaz!

Ama kapıdan ürkek adımlarla giren, danışmadaki adama bir şeyler soran, sonra da masaya doğru yürüyen kadın Nurten gerçekten! Nasıl olur? Nurten’in böyle bir kulübe gelmesi düşünülemez. Şey bakımından. Yine de belli etmemeliyim. Zaten allahtan şeyi belli olmuyor. Doğru dürüst giyinmiş. Şu klasik etek ceket modası hiç geçmez zaten. Bluzu ipek olamaz, ponje gibi bir şey ama ipektir belki, bu manikürcüler iyi kazanıyorlar, hiç boş kalmıyorlar, yüz lira senden, iki yüz benden.

—      Hoşgeldin Nurtenciğim. Nereden çıktın kız?

—      Hoşbulduk Semra abla. Nasılsınız?

—      Otursana.

Bir türlü şu ezikliği atamadı üstünden Nurten.

—      İnci abla nerede?

—      Sen de mi İnci’yle buluşacaktın yoksa?

Bir tedirginlik.

—      Dükkana telefon etmiş geçen gün. Ben müşteriye gitmiştim, haber bırakmış. Kulübe gelsin altı sularında Sah günü demiş.

En iyisi doğum günü konusunu Nurten’e hiç açmamak. Belki... Belki Mahmut haklı. Doğum günü bahanesiyle... Fırsatı kaçırdığını anladı İnci. Ama geç artık. Piyasa altüst. Geçen yıl olsaydı konak karşılığında iki kat verecekti Mahmut. Şimdi en çok bir kat verebilirmiş. Keşke onu dinleyip şu glayölleri alacağıma bir kaktüs alsaydım. Hem taşıması kolay olurdu, hem daha çok dayanırdı.

—      Saat kaç oldu Semra abla?

—      Altıyı biraz geçiyor. Trafik yüzünden gecikmiştir. Kız bari biz bir şeyler söyleyelim. Ne içersin?

—      Bilmem ki. Bir cintonik içeyim.

Tam o sırada garson bir viski ve bir cintonikle çıkagelecek.

“Semra hanım?” diye soran bakışlarla ikisinin yüzünü inceleyerek, hangisi olduğunu kestirmeye çalışarak.

— İnci hanım aradı demin, biraz gecikecekmiş. Özür diliyor.

Semra, “Oh!” diyecek içinden.

Nurten tutuk. Bu çevreye alışık değil. Zengin, sereserpe kadınlar son moda mayolarıyla, bellerine doladıkları alacalı ipek şallarla şezlonglara uzanmışlar. Yüzme okulunun öğrencileri gidince boşalan, kendilerine kalan havuzda şöyle bir ıslanıp geliyorlar ara sıra, Nurten, tırnak cilalarını inceliyor; en son Avrupa renkleri, dükkana gelmedi bunlar daha.

Havada mazot kokusu. Deniz, kurşun renkli bir alaşım.

Nurten cinini yudumlarken, korkusunun biraz seyreldiğini kavrayacak. O anda aklına düşecek: “Neden buraya çağırdı ki beni İnci abla?” Sorunun yanıtını bulmaya, yani geçmişi anımsamaya çalışacak. Önce o soracak “Neden?”

Rumelikavağı vapuruna İnci ablayla birlikte bindiklerini. Çayla simit. Aynı mahalleden. Yalnız İnci abla kıyıda, iki katlı, bahçeli bir evde oturuyor. (Semra abla, Nurten, Güler, Oya abla “konak,” diye alay ediyorlar). Nurten’se daracık bir yokuşun tepesinde, kulübemsi bir evde.

Yoo kötü çocuklar değiller. Oturdukları evler bir örnek sayılabilir. Girişteki serin taşlıkta pabuçlar, terlikler, tokyolar. Oturma odasında sedirler, minderler; ev büyükçeyse, bir oda daha varsa, perdeleri çekili, kanepeleri, koltukları beyaz örtülerle korunan konuk odası, büfenin üstünde gümüş çerçeveli aile fotoğrafları, radyonun üstünde işlemeli örtü. Esnaf, memur aileleri çoğu.

Sonraları neden yalnız bizim evin camlarının kırıldığını, bahçedeki çiçekleri kimin yolduğunu öğrenince de kızmayacaktım. Ev, usulca çöküyordu zaten. Piyanomu satmıştık, artık evlere derse gidiyordum. Onlar haklıydılar. Yani “Neden?”in yanıtı tam bu değil. Belki bir parçası yanıtın.

3.

—      Şu Güler abla değil mi?

—      Güler ya, diyor Semra.

Daha, ısmarlanmadan gelen viski ile cinin şaşkınlığını atlatamadı ki.

Güler koşarcasına geliyor masaya doğru.

—      Merhaba Semra, merhaba Nurten. İnci nerede? Gelmedi mi yoksa?

—      Gecikecekmiş, telefon etmiş, garson söyledi.

—      Aman aman geciksin, başka bir şey olmasın da.

—      Ne demek istiyorsun Güler abla? diyor Nurten, yüreğinde hafif bir çarpıntıyla.

Güler her zamanki Güler. Ya kot pantolon ya Hint sarisi, ortası yoktur. Ama hep sert öğretmen tavırlı, o hiç değişmez.

—      Bilmem size söylemem doğru mu. Yani İnci ağır hasta da.

—      Olamaz! diye haykırıyor Nurten. Nesi varmış?

—      Ur gibi bir şey. Daha, kesin bir şey bilmiyoruz. Sonucu bu hafta alacaktı. Mektubunda dediğine göre...

Semra, durumun ciddiliğini unutuyor birden:

—      Ayol siz mektuplaşır mıydınız?

—      Böyle konularda şaka yapmak tuhaf geliyor bana doğrusu, diyor Güler sert bir sesle. Kaç yıllık dostuz hepimiz. Yani Melih'in İnci’nin eski kocası olması neyi değiştirir?

—      Canım şu ağır havayı dağıtmak için söyledim, diyor Semra kıpkırmızı kesilerek. Melih nasıl sahi?

—      İyi, sağ ol. Ya Mahmut Bey?

—      O da iyi. Bilseydi burada olacağını selam söylerdi. Bilirsin çok sever seni, diye yaranıyor Güler’e.

—      Melih de ben de çok üzülüyoruz İnci’nin durumuna, diyor Güler. Bu hastalık amma yaygınlaştı. Düşünün, bir de parasızlık. İlaçlar ne kadar pahalı. Tabii Melih’le ben gerekirse...

—      Konağın bir odasına sığışmış diye duydum, diyor Nurten. Öbür odaları öğrencilere kiralıyormuş. Bir türlü fırsatını bulup yoklayamadım. Oysa zamanında bana...

—      Zamanında Mahmut’un dediğini dinleseydi bu sıkıntılara katlanmazdı şimdi, yazık valla, diyor Semra ve o anda onun,

“Neden?”i biçimleniyor: Neden burada? Neden üçümüz? Gerçi Mahmut biraz fazlaca üsteledi. Tanıdığı komisyoncuları yolladı boyuna neler söyleyeceklerini, konağa önerilecek değişik fiyatları bir bir ezberletti ama hep İnci'nin iyiliği için tabii...

Herkesin gözü saatinde. Nedense hiçbiri kalkmıyor. ilk giden olmak istemiyor.

Tam o sırada garson gelecek. içkilerinizi tazeleyecek. Bir cintonik, bir viski bir de konyak Gevşeme sandığınız bir gerginlikte içkilerinizi içeceksiniz, sizi birbirinize bağlayan küçük düşmanlıklara içerleyerek. O gediksiz cepheye.

Size bakarken bir sigara daha yakıyorum. Kuşkularınızı açığa vurmadan sessizce düşünüp duruyorsunuz. Patlamanıza yarım saat var, öyle zamanladım. Bu iğreti suskunluk ondan. Nurten sözgelimi, evine geciktiğini düşünüyor. Daha yemek yapacak. Hem garson habire içki tazeliyor, diyecek kendi kendine. Bir içki kaç lira burada acaba? Ama İnci abla hesabı bize ödetmez.

Önceleri yoksulluktan kurtulmak için sarıldın paraya Nurten, bir ölçüde haklıydın. Ama bakıyorum hala, bir gün asla harcamayacağın o parayı biriktiriyorsun. Para harcamak, azar azar ölmek demek senin gözünde.

“Gerçekten çok zarif kadındır İnci,” diyecek Güler. “Hepimizin hangi içkiyi sevdiğini aklında tutmuş, baksanıza.”

“Yaa,” diyecek Semra, “çok.””

“Hem de o parasızlıkta,” diyecek Nurten.

Köprünün ışıkları yanıyor.

Hepinizin içinde nede olsa aradabir bir insan sıcaklığı.

Bari sen yaşasana şu akşamı Güler. Daktilo sesinden, işyeri uğultusundan uzak, nasıl tertemiz bir akşam saati bak. Sana bir tekbaşınalık, bir özgürlük duygusu vermiyor mu? Yalan söyleme. Eve koşup kızartmalara ve salatalara boğulmadan önce yaşa şu akşam saatini. Nasılsa öleceğimden korkuyorsun, o yüzden de ben gelmeden yerinden kalkmayacaksın.

Acımaya yakın bir duygu kaplıyor içimi. Genç kızlığının en güzel günlerini beni kıskanmakla geçirmiştin. Melih’ten ayrılmaya, tek başıma yaşamaya karar verdiğimde beni kıskandırmak istedin. Melih'le ilişkimizdeki göstermelik saygıya kanan tanışların gözünde “patronunu ayartan sekreter” olmayı bile göğüsledin boşuboşuna. O güne kadar özenle yarattığın sert öğretmen imgesini yıkmaktan kaçınmadın. Kot pantolonlu çalışan kadınla uzun etekli ayartıcı dişi arasında bocaladın durdun hep. Ben çocuk istemiyordum diye hemen bir çocuk doğurdun. Nasıl acı çekmişsindir kimbilir. Ola ki evliliğindeki bütün pürüzleri, suskunlukları, ilgisizlikleri Melih'in hala bana aşık olmasına bağlıyorsundur. Bilmiyorsun ki Melih... Yani sen olmasan bir başkası olacaktı. Bu akşam yavaşça su yüzüne çıkan bu gerçek, fena yaralıyor seni. Çünkü en önemli ipucu sende: hastayım, parasızım, biliyorsun. Ölürsem seni yaşatan “nefret” de kalmayacak geriye. Bir çocuk Melih’le, ayaklarına dolanan çocuğun kalacak yalnız. Diyorum ki, bırak düşünmeyi, yaslan şöyle, yanlış anımsamıyorsam en sevdiğin içkiyi, şu konyağı iç.

Geçen sabah başladı galiba. Uyandığımda üşüdüm. Havaya geçici bir Eylül soğuğu değmişti. Çaprazlama, ürperten bir esinti.

Hemen siyah hırkamı aramaya koyuldum. Dolabın gözlerini karıştırdım, yoktu. Yatağın üstüne saçılan kışlıklara, kazaklara, eteklere baktım. Hepsi eskiydi. On yıllık falan. O zaman on yıldır kendime hiçbir şey almadığımı, ısmarlamadığımı, armağan etmediğimi düşündüm. İşin daha da kötüsü, siyah bir hırkam hiçbir zaman olmamıştı. Neyi arıyordum? Eski mektuplarla fotoğrafları da döktüm yatağın üstüne: işte bütün geçmişim ortadaydı, gözlerimin önünde. Elyazım gitgide ölmüş anneminkine benziyordu. Eski fotoğraflarda hepinizi yeniden gördüm.

Bir koku çarptı burnuma. Yoo naftalin gibi sıla özlemi getiren bir koku değildi. Kekre, nemli, sentetik bir kokuydu. Nereden geldiğini anlamak için evde dört döndüm. Yüklüğe, mutfak dolaplarına baktım. Bir fare ölüsü bile yoktu. Belki de benim bedenimden yükseliyor bu koku, diye düşündüm

O sırada kapı çalındı. Yeni bir emlak komisyoncusu. Mahmut’un ezberlettiği üç aşağı beş yukarı aynı sözcüklerle, beni yine konaktan vazgeçirmeye çalıştı. Konağı bir müteahhite verip şöyle derli toplu bir kata geçmem ne kadar akıllıca olacakmış, bahçe bakımsızmış, böyle eski evlere bakmak çok pahalıya patlıyormuş artık.

Onu savdıktan sonra, hayır, diye düşündüm, kentten yükselen faiz kokusu da değil bu; mutlaka benimle, benim bedenimle ilgili bir şey. Neden olmasın? Yıllardır, caddelerine, ara sokaklarına, insanlarına, odalarına, meyhanelerine, sinemalarına, kedilerine, denizine, sizlerine gittikçe yabancı düştüğüm bu ihtiyar kentle birlikte çürüyor olamaz mıydım?

Urun öldürücü olduğunu hiç sanmıyorum Gülerciğim, doğum günümün bana bir yıl daha yaşama güvencesi verdiğine nasıl inanmıyorsam sevgili Semra. Ama gerçekten doğum günüm bugün.

“İnsanın üç günlük ömrü kalsa ne yapar.” Bu soru aklıma gelince Oya’yı anımsadım. Evi altüst ettiğimden, bazı kitapların tozlarını da almaya başlamıştım. Şöminesinin yanındaki yazı masasından dünyayı yöneten, işin daha da tuhafı, okurlarını da buna inandıran Oya'yı. Yaşayan insanları yaşamasız roman, öykü kişisi kalıbına ustalıkla dökerek yargılayan, hiç katılmadığı olaylara kendince yorumlar getirmekten, bir inanç uğruna ölenleri ölenlerin ağzından eleştirmekten bile kaçınmayan cesur Oya’yı. Ona sorarsak, “insanın üç günlük ömrü kalsa,” eksik bıraktıklarını tamamlardı. Bak bu doğru. “Hem ölüme yaklaştıkça,” derdi, “İnsanın yüreği daha da insancıl duygularla, iyilikle dolup taşar.” Amma gülünç!

Belki de ben, sizler gibi ince kötülükler yapmadığım, geçmişimden ve hiçbirinizden bir şeyler yağmalamadığım, gerçek duygularımı açığa vurmadığım, varolmayan bir siyah hırkaya gizlendiğim için duyuyordum o kokuyu. Bu eksikliğimi gidermeye, bir süre yaşamaya karar verdim. Kalemle kağıt şuracıktaydı.

Sevgili Oya,

Bu mektubu alınca ne şaşıracaksın kimbilir. Görüşmeyeli ne kadar çok oldu değil mi? Esti işte şeytanın bacağını kırayım dedim. Salı günü saat yediye doğru kulübe gelsene. Bir şeyler içer, eski günleri anarız.

Sevgiler

İnci

Not: Önemli değil ama sana pek alışık olmadığın bir öykü armağan etmek istiyorum. Senin de katılacağın bir öykü olacak.

4.

—      Gelmeyecek herhalde, kalksak, dedi Semra. Ben sizi evlerinize bırakırım.

Bir an önce kaçmak artık, kurtulmak...

—      Biraz daha beklesek, dedi Nurten. Belki bize söylemek istediği bir şey vardır. Bence...

—      Bence o gelmeden önce biz konuyu şöyle enine boyuna bir tartışsak, dedi Güler. Ne olabilir. Açıkça konuşsak Aldığımız mektuplardan başlayalım sözgelimi.

Tam o sırada içeri gireceksin Oya. Yediye çeyrek kala. “Aaa! Olamaz! Bizim Oya değil mi şu?” diyecek Güler.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült