Hikaye

 

 

Korku

Stefan Zweig


Bayan Irene, aşığının dairesinden çıkmış, apartmanın merdivenlerini iniyordu ki, birden yine o anlamsız korkuya kapıldı. Gözlerinin önünde kara bir topaç vınlayarak dönmeye başlamış, dizleri donup kaskatı kesilmişti. Ansızın yere kapaklanmamak için hemen parmaklığa tutunmak zorunda kaldı. Bu tehlikeli ziyareti ilk defa yapmıyor; bu ani ürpertiye alışmış bulunuyor, ama içindeki olanca karşı koymaya rağmen evine dönerken her seferinde o saçma ve gülünç korkunun beyhude bunalımlarından kendini koruyamıyordu. Randevuya gelişi daha kolaydı şüphesiz. Arabayı sokağın köşesinde durduruyor, sağa sola bakmadan, hızlı hızlı birkaç adımda apartman kapısına geliyor, sonra bir koşu basamakları çıkıyor, içinde sabırsızlığın da tutuştuğu o ilk korku, hoş geldin diyen bir kucaklayışta sıcak sıcak eriyip gidiyordu. Ama sonra, evine döneceği zaman korku, bir üşümeyle geliyor, Irene o esrarengiz dehşeti duyuyor, bu dehşete bir suç ürpertisiyle, sokakta yabancı bakışların nereden gelmekte olduğunu yüzünden okuyabilecekleri, şaşkınlığını kaba bir gülümseyişle karşılayacakları şüphesi, o saçma delilik de karışıyordu. Aşığının yanında geçen son dakikalar, bu önsezinin gittikçe artan sıkıntısıyla zehirleniyordu: Gideceğine yakın elleri sinirli bir telaşla titriyor, aşığının sözlerini dalgın dinliyor, onun tutkunluklarının son serpintilerini acele geri çeviriyor, bütün benliğiyle gitmek, uzaklaşmak için çırpınıyor, aşığının dairesinden, bu apartmandan, bu maceradan kaçıp kendi sakin burjuva alemine dönmek istiyordu. Derken şimdi de sıra, kendisini boş yere yatıştırmaya çalışan o sözlere geliyordu; heyecandan bunları ancak işitiyor, sonra gizleyen kapının berisinde, dışarısını dinleyiş saniyeleri başlıyor, merdivenlerden inip çıkan biri var mı diye dışarıya kulak veriyordu. Fakat kapının hemen dışında sabırsız bastırmak için, korku, onu bekliyor; bu korku kalbinin atışlarına öylesine hükmediyordu ki Irene, birkaç basamak merdiveni adeta soluk soluğa iniyordu.

Bir dakika, gözleri kapalı, öylece durdu; sahanlığın loş serinliğini hırsla içine çekti. Birden yukarı katlardan birinde bir kapı hızla kapandı, Irene ürküp kendini toparladı. Elleri kendiliğinden, yüzündeki kalın tülü daha sıkı kapamaya doğru giderken, çabucak merdivenlerden indi. Şimdi sonuncu ve en korkunç dakikanın tehdidini yaşıyor, yabancı apartmanın kapısından sokağa çıkmak dehşetine hazırlanıyordu: Atlamak üzere bir atlet gibi başını eğdi, ani bir kararla aralık kapıya doğru yürüdü.

Birden, anlaşılan içeri girmekte olan bir kadına sert bir şekilde çarptı. Şaşırarak, “Pardon!” dedi ve kadının yanından hemen geçip gitmeye davrandı. Ama kadın kapıyı tıkamış, öfkeli, aynı zamanda ulu orta bir alayla, gözlerini Irene’ye dikmişti. Cırlak bir sesle ve yüzsüz, “Eh, işte nihayet yakaladım!” diye bağırdı. “Tabii, namuslu bir kadınsınız, sözüm ona! Kocanız var, bunca paranız var, her şeyiniz tamam; bir de tutmuş zavallı bir kızın aşığını ayartıyorsunuz...”

“Allah aşkına. Durun. Yanılıyorsunuz.” diye kekeledi Bayan Irene ve sıvışmak için beceriksiz bir harekette bulundu, fakat kadın cüsseli vücuduyla kapıyı doldurmuş, şirretliği ele almıştı: “Hayır, yanılmıyorum. Sizi tanıyorum. Siz Eduard’ın yanından, dostumdan geliyorsunuz. Şimdi sizi nihayet ele geçirdim, onun şu son günlerde bana ayıracak zaman bulamayışının sebebini şimdi anladım... Demek sizin yüzünüzden... Sizi şıllık sizi!”

Bayan Irene ölü bir sesle, “Allah aşkına bağırmayın, n’olursunuz!” diyerek kadının sözünü kesti ve bir otomat gibi, avludan yana geri çekildi. Kadın ona alaylı alaylı bakıyordu: Bu titreyen korkudan, bu apaçık perişanlıktan hoşlanmıştı sanki. Çünkü şimdi kendinden emin, alaycı ve memnun bir gülümseyişle kurbanını süzüyordu. Sesi, duyduğu kaba hazdan yayvanlaşmış, adeta keyfe gelmişti.

“Demek siz evli hanımefendiler, soylu kibar hanımlar, başkalarının erkeklerini ayartmaya giderken böyle giyinirsiniz. Yüzünüze tül korsunuz, öyle ya, sonradan yine kibar kadın pozunda olmak için tül kullanırsınız.”

“Siz benden... Benden ne istiyorsunuz? Ben sizi tanımıyorum ki... Gitmeliyim...” “Gitmelisiniz... Tabii... Sayın eşinizin yanına gitmelisiniz... Sıcacık odanıza gitmelisiniz. Tekrar hanımefendiliğinizi takınmalı, hizmetçilerinizi çağırıp üstünüzü başınızı çıkarmalarını söylemelisiniz... Ama bizim gibiler ne haldedir, açlıktan geberip gidiyorlar mı, kibar hanımefendiler bunu düşünmezler bile... Elimizde kala kala bir erkek kalmıştır, hanımefendilerimiz onu da elimizden alırlar, tamam.”

Irene, birden kendini toparladı, zihninde beliren müphem bir düşünceye uyarak elini para çantasına soktu, parmaklarına ilişen bir kağıt parayı çıkardı:

“İşte... Buyurun. Ama bırakın beni... Bir daha hiç gelmem buraya... Size söz veriyorum.” Kadın kötü kötü bakarak parayı aldı, alırken de, “Şıllık!” diye mırıldandı. Bayan Irene bu sözü duyunca irkildi, ama kadının kapıyı serbest bıraktığını görünce, intihar eden birisinin kendini kuleden fırlatışı gibi hissiz, soluksuz dışarı fırladı. Koşarken çehrelerin eciş bücüş şekiller halinde yanından kayıp geçtiklerini hissetti; kalabalığın içinden kararmış bakışlarıyla güç bela sıyrılıp kendini köşede duran bir otomobile attı. Vücudunu bir külçe gibi minderlerin üzerine bıraktı, sonra içinde her şey dondu, hareketten kesildi ve şoför hayret içinde, nihayet, bu garip yolcuya, nereye gideceğini sorduğu vakit, bir an boş bakışlarla şoförün yüzüne baktı; durmuş zihni aradığı kelimeleri neden sonra derleyip toparlayabildi, “Güney istasyonuna!” dedi bir çırpıda; sonra birdenbire kadının, kendisini izleyebileceği düşüncesine saplanarak, “Çabuk, çabuk, çabuk gidin!” diye tamamladı.

Bu karşılaşmanın kendisini can evinden nasıl vurduğunu ancak otomobil hareket edince duydu. Kurumuş, kavrulmuş şeyler gibi donmuş, iki yana sarkmış ellerini yokladı, birden sarsılarak titremeye başladı. Boğazından yukarı acı bir şey yükseliyor, kusası geliyor, bir yandan da bağrını bir kramp gibi altüst etmek isteyen anlamsız, uyuşuk bir öfke duyuyordu. Bir olta iğnesi gibi beynine saplanmış bu yaşantının dehşetinden kurtulmak için bağırmak veya sağı solu yumruklamak istiyor; alaycı gülüşüyle o harap suratın, o sokak kadınının pis soluklarından yükselen o leş gibi buharların, hınçtan kudurarak yüzüne şirret ve bayağı sözler tükürmüş o pis ağzın, kendisini tehdide kalkan o kızıl yumruğun azabını yaşıyordu. Bulantı duygusunun daha da kuvvetlendiği, boğazında bir şeyin gitgide yükseldiği, üstelik hızlı giden arabanın kendisini sağa sola attığı bir sırada şoföre yavaş sürmesini söylemek istiyordu ki, tam zamanında, artık belki yol ücretini ödeyecek kadar parası kalmadığını hatırladı; çünkü bütün kağıt paralarını şantajcı kadına vermişti. Telaşla arabayı durdurdu, şoförü yeniden şaşkınlığa uğratarak, birdenbire otomobilden indi. Bereket, kalan para yetti. Ama bu sefer de yabancı bir semtte, hareket ve bakışları kendisine maddi acılar veren telaşlı insanların itişip kakışmaları arasına düşmüştü. Korkudan sanki pelteleşmiş dizleri de adımlarını isteksiz atıyordu. Ama eve gitmeliydi mutlaka. Olanca enerjisini toplayarak, insanüstü bir çabayla, bir bataklıkta veya diz boyu karda bata çıka yürüyormuş gibi bir sokaktan öbürüne sürükleniyordu. Nihayet evine geldi, sinirli bir telaşla merdivenlere atıldı, fakat huzursuzluğu dikkati çekmesin diye, hemen yatıştırdı bu telaşını.

Hizmetçi mantosunu alıp da kendisi, bitişik odada kızının, ağabeysiyle gürültü patırtı oynadıklarını duyduğu, yatışmış bakışları dostaşina şeyleri kavradığı zaman, bir dış parıltı halinde tekrar eski metanetine kavuştu; ama içten içe heyecan dalgaları, gergin göğsünde hala ıstıraplı, yuvarlanıp duruyordu. Peçesini çıkardı, bir şey olmamış gibi görünmeyi iyice aklına koyarak yüzüne pudra gezdirdi, yemek odasına geçti; akşam yemeğine hazır sofra başında kocası gazetesini okuyordu.

“Geç kaldın geç, Irene’ciğim!” diyerek adam, şefkatli bir sitemle karısını selamladı, kalkıp yanağından öptü; bu öpüş kadında, elinde olmayan, sıkıntılı bir utanç duygusu yarattı. Sofraya oturdular. Daldığı gazeteden pek ayrılmayarak, kayıtsız bir sesle sordu adam: “Neredeydin?”

“Şey... Amelie’deydim.” dedi. “Öteberi alacakmış... Ben de beraber gittim.” diye tamamladı. Böyle fena bir yalan söylemiş olmakla yaptığı düşüncesizliğe daha o anda içerlemişti. Başka zamanlar hep önceden ölçülüp biçilmiş, bütün kontrol ihtimallerine dayanabilecek bir yalan hazırladığı halde, bugünkü korku ona bunu unutturmuş, onu bu derece beceriksiz bir ilhamla yetinmeye mecbur etmişti. Zihninden, “Ya kocam, geçende tiyatroda gördüğümüz piyesteki gibi telefon edip de soruşturacak olursa” düşüncesi geçti.

“Neyin var? Çok sinirli görünüyorsun. Şapkanı neden çıkarmıyorsun?” diye sordu kocası. Şaşkınlığında yeniden yakalanmış olmak duygusuyla irkildi Irene ve hemen kalkıp şapkasını çıkarmaya odasına gitti. Aynada uzun uzun, endişeli gözlerini seyretti, bakışlarını tekrar emin ve yerleşmiş bulana kadar bu durumda kaldı; sonra dönüp yemek odasına geldi.

Hizmetçi akşam yemeğini getirdi.

Bu akşam da bütün akşamlar gibi, belki az daha konuşmasız, her zamankinden biraz daha neşesiz geçti; yoksul, yorgun, kırık kesik konuşmalar taşıyan bir akşam oldu. Irene’nin düşünceleri boyuna geriye gidiyor, şantajcı kadının korkunç yakınına, o dakikaya geldikleri anda dehşetle irkiliyorlardı. O zaman kendini emniyette hissetmek için başını kaldırıyor, gözleri anılar ve anlamlarla odaya serpiştirilmiş, yakınlıkları diriltici eşyalara bir bir ve muhabbetle dokunuyor, gönlüne hafif bir sükûn yayılıyordu. Çelik adımlarıyla kaygısız, sessizliği adımlayan duvar saati Irene’nin kalbine, muntazam, tasasız, emin ahenginden, gizli gizli bir şeyler veriyordu.

Ertesi sabah kocası bürosuna, çocuklar gezmeye gidip de nihayet yalnız kalınca aydınlık kuşluk vaktinde yeniden düşünme neticesi, o korkunç karşılaşma; taşıdığı dehşetten çok şey kaybetti. Bayan Irene önce peçesinin çok kalın olduğunu; yüz hatlarını iyice görmenin, bu hatları tekrar tanıyabilmenin o kadın için bu bakımdan imkansız bulunduğunu düşündü. Bu böyle olunca da tehlikeden korunmak için sakin, tedbirler tasarladı. Bir daha asla aşığının evine gitmeyecekti, ilk planda bir baskın ihtimali bu şekilde önlenirdi. Şu halde ortada sadece, kadınla bir ikinci tesadüf karşılaşması kalıyor, otomobille kaçtığı için kendisini takip edememiş olduğundan, bu da imkansız görünüyordu. Kadın ne ismini, ne de oturduğu yeri bilmediği gibi, yüzünü belli belirsiz gördüğüne göre yanılmasız bir tanıma korkusu da olamaz. Hem bu çok uzak ihtimal için de hazırlıklıydı Bayan Irene. O takdirde artık korku mengenelerinden kurtulmuş, gayet serbest buna hemen karar verdi sükunetini muhafaza ve her şeyi inkar edecek, soğukkanlılıkla bir yanılma iddiası tutturacak, aşığına gittiğine dair ortada başkaca bir delil pek bulunmayacağı için o kadını şantaj yapmakla suçlayacaktı. Bayan Irene’nin başkentin en tanınmış avukatlarından birinin karısı olması boşuna mıydı? Kocasının meslektaşlarıyla yaptığı konuşmalardan yeteri kadar biliyordu ki, şantajlar ancak anında ve alabildiğine bir soğukkanlılıkla boğulabilir; çünkü her gecikme, tehdit edilenin göstereceği her tedirginlik belirtisi, sadece hasmın üstünlüğünü artırır.

Aldığı ilk karşı tedbir, aşığına kısa bir mektup yazmak oldu: Yarın, sözleştikleri saatte, daha sonraki günlerde de gelemeyeceğini bildirdi. Aşığının muhabbetinde bu derece aşağılık, değersiz bir kadınla halef selef olmaktan doğan o azaplı keşiften sonra, gururu harekete geçmişti. Kinci bir duyguyla kelimeleri tartarak, aşığına tekrar gideceği tarihi aşağı yukarı keyfinin isteyeceği bir zamana bağlarken kullandığı o soğuk ifadedeki öç alma edasına seviniyordu.

Tanınmış bir piyanist olan bu genci bir gece bir toplantıda tanımış, o tarihten az sonra da pek öyle istek duymadan, adeta farkında olmadan onun metresi olmuştu. Aslında ne kanı onun kanını çekmiş, ne de vücuduna şehvetli veya pek öyle ruhi bir duyguyla bağlanmıştı. Kendini ona ne ihtiyaç duyarak, ne yanıp tutuşarak teslim etmiş; sırf iradesi karşısında mukavemet uyuşukluğu, bir çeşit rahatsız edici merak yüzünden boyun eğmişti. Ne evliliğindeki mutlulukla tam tatmin edilen kan, ne kadınlarda çok rastlanan, manevi ilişkilerde sararıp solmak! Ruhunda bir aşık peylemek ihtiyacını bunlar yaratmamıştı. Varlıklı, kültürce kendisinden üstün bir kocanın, iki çocuğun yanında mutluydu tamamen. Rahat, ferah, asude bir hayatı, uyuşuk ve memnun sürdürüp gidiyordu. Ama havada nasıl boğuculuk veya fırtına gibi insanı tahrik eden bir ölgünlük de varsa, mutluluğun da felaketten daha ayartıcı bir yumuşaklığı olur. Tokluk, tahrikte açlığa eşittir. Hayatının tehlikesizliği, eminliğidir ki Irene’de maceraya karşı merak uyandırdı.

İşte bir başına çoğaltamadığı o memnunluk dakikalarında bu genç adam; onun; erkeklerin, şahsındaki dişiyi özlemeyip de sadece hararetsiz şakalar, ufak tefek aşıktaşlıklarla şahsındaki “güzel kadına” tapındıkları o burjuva çevresine giriverince, genç kızlık günlerinden beri ilk defa tekrar kendini, ruhunun ta derinlerinden heyecanlanmış hissetti. Bu gençte onu kendine çeken tek şey, ihtimal, düzgünlüğü fazlaca ilginç yüzünde belirip kaybolan bir hüzün gölgesi olmuştu. Kendini tok ve burjuva insanlar tarafından çevrilmiş hisseden Irene için bu hüzünde o daha üstün alemin idraki bulunuyor; Irene elinde olmadan, gündelik duyguların kenarından bu idraki seyretmeye eğiliyordu. Bir anın hayranlığına bağlı bir kompliman, belki yakışacak şekillerden daha hararetli olduğu için piyanistin başını piyanodan kaldırıp Irene’ye bakmasına vesile olmuş, delikanlı ilk bakışta onu bulmuştu. Irene ürkmüş, aynı zamanda bütün korkuların şehvetini hissetmişti. İçinde her şeyin sanki yeraltı alevleriyle ışımış kızışmış göründüğü bir konuşma, uyanmış merakını öylesine meşgul ve tahrik etmişti ki, umumi bir konserde yeni bir karşılaşma karşısında kaçmamıştı. Sonra daha sık görüştüler, bu görüşmeler çok geçmeden birer tesadüf olmaktan çıktı. Piyanist kaç kere söylemişti: Anlayan, yol gösteren bir kadındı Irene; bu yanıyla gerçek bir sanatçının, yani onun gözünde büyük bir değeri olmaktan duyduğu iftihar; aradan birkaç hafta geçince Irene’de, gencin, son eserini evinde yalnız başlarına Irene’ye çalmak teklifine karşı pek erken bir güven yarattı. Gencin vaadi, niyet bakımından belki yarı yarıya samimiydi ama öpüşler nihayet Irene’nin gafil avlanmış teslimiyeti karşısında unutuluverdi. Irene’nin duyduğu ilk his, böyle ansızın şehvete sapmanın verdiği korku oldu. İlişkilerini kollayan esrarlı ürperti birden dağılıvermiş; bu iradesiz ihanetteki suçluluk şuuru, ilk defadır ki, bizzat verdiği kararla öyle sanıyordu içinde yaşadığı burjuva sınıfını reddetmiş olmanın gıdıklayıcı övüncünde ancak kısmen yatışmıştı. Kendi adiliği karşısında duyduğu, ilk günlerde yıldığı o korkuyu bu övünç, kuvvetlenmiş bir gurura çevirdi. Şu var ki, bu esrarlı heyecanların tam gerginliği, yalnız ilk anlarda kalıyordu. İçgüdüsü alttan alta bu adama, en çok onda bulduğu yeni tarafa, merakını asıl çekmiş başkalığa karşı dayatıyordu. Piyanosunu dinlerken kendisini mest eden tutku, vücutların yaklaşmasında onu rahatsız ediyordu; bu ani ve hakim kucaklamalardan hiç de hoşlanmıyor, bu kucaklamalardaki inatçı pervasızlığı kocasının, seneler sonra hala çekingen, saygılı ihtirasıyla elinde olmadan karşılaştırıyordu. Ama bir kere sadakatten ayrılmıştı işte: Ne mutluluk, ne hayal kırıklığı duymadan, bir nevi görev duygusu, alışkanlığın verdiği bir nevi uyuşuklukla tekrar tekrar bu genç adama gidiyordu. Aradan bir iki hafta geçince aşığını, hayatının bir kısmına dikkatle yerleştirmiş, kaynanasıgillere olduğu gibi ona da haftanın bir gününü ayırmış bulunuyordu. Ama bu yeni ilişki yüzünden kurulu düzenini bozmamış, sanki hayatına yalnız yeni bir şey eklemişti. Bu aşık, çok geçmeden, varlığının rahat mekanizmasında artık hiçbir şeyi değiştirmez olmuş, ılımlı mutluluğunun bir kolu, üçüncü bir evlat veya bir otomobil yerine geçmiş, bu macera onun gözünde az sonra meşru bir haz gibi basitleşmişti.

Şimdi bu macerayı, gerçekteki bedeli olan tehlikeyle ödemek zorunda olduğu için, maceranın değerini hasisçe hesap etmeye başladı. Talihin şımarttığı, ailesinin nazlı büyüttüğü, paraca sıkıntıda olmadıkları için her dileği gerçekleşmiş biri sıfatıyla karşılaştığı hüsranın ilk sıkıntısı ona pek ağır gelmişti. Ruhi tasasızlığından fedakarlığa yanaşmamış, selameti rahatı için aşığını hemen feda etmeye hazırlanmıştı.

Aşığının cevabı, hemen o gün ikindiye doğru birisiyle yolladığı o telaşlı, sinirli, tutuk mektup; yalvarışlı, sızlanışlı, suçlamalı o mektup, Irene’yi bu maceraya bir son vermek kararında yine tereddüde düşürdü; çünkü bu ihtiras gururunu okşuyor, erkeğin coşkun kahırlanışına hayran oluyordu. Aşığı en ısrarlı kelimelerle hiç değilse ayaküstü bir buluşma rica ediyor, şayet bilmeyerek işlediği bir kabahatle kendisini kırmışsa suçunun ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Irene bu durumda, yeni bir oyun oynayarak ona surat asmakta devam etmek, sebep göstermeyeceği bir çekinmeyle kendini, aşığının gözünde daha da kıymetlendirmek sevdasına kapıldı. Onu bir pastaneye çağırdı. Birdenbire, genç kızken, bu pastanede bir aktörle buluştuğunu hatırladı; şimdi iffeti, tehlikelerden uzak oluşu ile bu eski randevu ona çocukça görünüyordu. İçinden gülümseyerek düşünüyordu: Evlilik yıllarında kuruyup kalmış romantizmin, hayatında şimdi yeniden yeşermeye başlaması ne garip! O kadınla dünkü o sert, kaba karşılaşmasına içten içe seviniyordu adeta. O karşılaşmada, çoktandır ilk defa, güçlü bir duygu onu öylesine etkilemişti ki, başka zaman gevşek sinirleri geriliyor, titriyordu sanki hala.

• • •

Karşılaşacak olursa kadının hafızasını yanıltmak için, bu sefer koyu renk, dikkati çekmeyecek bir elbiseyle başka bir şapka giydi. Daha da tanınmaz hale gelmek için bir de peçe hazırlamıştı, ama ani bir direnmeyle peçeden vazgeçti. Onun gibi saygılı, itibarlı bir hanım, hiç tanımadığı bir kadının korkusundan sokağa da mı çıkamayacaktı?

Geçici bir korku hissine, ancak sokağa ayak bastığı ilk saniyede uğradı: Vücudu dalgalara bırakmadan önce ayak uçlarını, yoklayarak suya değdirirken duyulan o hışırtılı soğukluğun sinirli ürpertisini duymuştu. Bu soğukluk ancak bir saniye sürdü, sonra ansızın içinde garip bir sevinç yükseldi: Hafif, kuvvetli, esnek adımlarla yürümenin, aslında yabancısı olduğu açık ve dik adım atmanın hazzını yaşadı. Pastanenin bu kadar yakın oluşuna adeta üzülüyor, çünkü bir irade şimdi ritmik bir şekilde onu maceranın esrar dolu, mıknatıslı kucağına doğru itiyordu. Fakat buluşmaya ayırdığı zaman sınırlı olduğu gibi, kanında duyduğu hoş bir emniyet de ona, aşığının kendisini çoktandır beklemekte olduğunu müjdeliyordu. Pastaneye girdiği zaman bir köşede oturmakta olan aşığı, Irene’de hem hoş, hem de can sıkıcı bir etki yaratan bir heyecanla yerinden fırladı, Irene, aşığının gönlündeki heyecan kargaşalığından boşalan hararetli soru, sitem yığını karşısında ona, sesini yavaşlatmasını hatırlatmak zorunda kaldı. Gelmeyişinin asıl sebebini sezdirmeksizin, Irene, müphem ifadesiyle genci, daha da alevlendiren imalarda bulunuyordu. Aşığının arzularına bu sefer hiç yanaşmadı; bu esrarlı ve ani çekilmesinin aşığını pek fazla tahrik ettiğini sezdiği için, vaatlerde bulunmaktan bile çekindi hatta. En ufak bir sevgi bağışında bulunmadan veya bunu sadece vaat bile etmeden, yarım saat sürmüş hararetli bir konuşmadan sonra ondan ayrıldığı vakit, yalnız genç kızlığında tanıdığı çok garip bir hisle için için tutuşuyordu. Ona öyle geliyordu ki ta derinde ufak, karıncalanan bir alev parlamakta, ateşin başını kuşatabilmesi için, sadece kendisini körükleyecek rüzgarı beklemektedir. Yürürken, sokağın kendisine fırlattığı her bakışı acele kabulleniyordu. Birçok erkeği kendine baktırmanın beklenmedik zaferi kendi yüzünü görmeye onda öyle bir merak uyandırdı ki, nihayet bir çiçekçi dükkanının vitrinindeki ayna önünde durup kırmızı güllerle, üzerinde çiy taneleri pırıldaşan menekşelerin ortasında, kendi güzelliğini seyre koyuldu. Genç kızlık günlerinden bu yana kendini bu derece hafif hissettiği olmamış, bütün algılarında böylesine bir canlılık duymamıştı. Ne evliliğin ilk günleri, ne aşığının kucaklamaları vücudunu bu şekilde kıvılcımlarla kamçılamamıştı. Şimdi kanındaki bu nadir hafifliği, tatlı büyülenmişliği düzenli saatler uğruna yitirmek düşüncesi, ona dayanılmaz bir azap veriyordu. Yorgun, yoluna devam etti. Evinin önünde ateşli havayı, bu saatin perişanlığını göğsünü gererek bir kere daha teneffüs etme, maceranın durulmak üzere olan son dalgasını ta gönlünde hissetmek için, çekingen, bir kere daha durdu.

Birden birisi omzuna dokundu, Irene arkasına baktı. Ansızın o pis suratı görünce müthiş korkarak kekeledi: “Yine... Yine ne istiyorsunuz?” Başına iş açacak bu kelimelerin kendi ağzından çıktığını duymak, onu daha da korkuttu. Çünkü tekrar rastlayacak olursa kadını tanımazdan gelmeyi, her şeyi inkar etmeyi, bu şantajcıdan yılmamayı aklına koymuştu... Fakat artık çok geç!

“Yarım saattir burada sizi bekliyorum, Bayan Wagner!”

Kendi adını işitince Irene irkildi. İsmini de, adresini de biliyordu kadın. Artık her şey mahvolmuş, hiçbir kurtuluş ümidi kalmamıştı.

“Yarım saattir bekliyorum, Bayan Wagner!”

Tehditli bir azar gibi, kadın, sözünü tekrarladı. “Ne istiyorsunuz... Benden ne istiyorsunuz?”

“Siz daha iyi bilirsiniz, Bayan Wagner!” İsmini, duyunca Irene bir daha ürperdi. “Niçin geldiğimi siz çok iyi bilirsiniz.”

“Onu tekrar görmedim ben... Bırakın beni... Onu artık hiç görmeyeceğim... Hiç...”

Kadın, Irene o heyecan içinde daha fazlasını söyleyemez oluncaya kadar, sakin bekledi. Sonra bir hizmetçiye çıkışır gibi kaba, konuştu:

“Yalan söylemeyin! Pastaneye kadar arkanızdan geldim.”

Irene’nin gerilediğini görünce daha alaycı, ilave etti: “İşim gücüm yok ki benim. Çalıştığım yerden kapı dışarı ettiler, yer yokmuş, kibar bayanlar gibi...”

Kadın bunları Irene’nin kalbine saplanan soğuk bir hainlikle söyledi, Irene, bu alçaklıktaki çıplak hoyratlık karşısında kendini aciz hissediyor; “kadın şimdi yine sesini yükseltir veya kocam çıkagelirse her şey mahvolur!” diye düşünerek, kendini bu düşüncenin girdaplı korkusuna kaptırıyordu. Hemen manşonunu karıştırıp gümüş para çantasını çıkardı, parmaklarına değen paraların hepsini boşalttı.

Fakat küstah el, paraları hissedince bu sefer geçenki gibi itaatli kapanmadı, aksine havada bir pençe gibi açık ve gerili kaldı. Alayla bükülen ağız, kısık ve gürültülü bir gülüşle, “Gümüş çantayı da verin ki paraları düşürmeyeyim!” dedi.

Irene kadının gözlerine baktı, ama yalnız bir saniye. Bu yüzsüz, küstah alay, tahammül edilir gibi değildi. Tiksintinin, yakıcı bir ıstırap gibi bütün vücudunu dolaştığını hissetti. Gitmek, artık bu suratı görmemek istiyordu. Çabuk bir hareketle, başını çevirip kıymetli çantasını kadına uzattı; sonra dehşet içinde koşa koşa merdivenleri çıkmaya başladı.

Kocası henüz eve gelmemiş olduğu için kendini sedire atmak imkanını buldu. Bir çekiç darbesi yemiş gibi hareketsiz, öylece yattı. Ancak dışarda kocasının sesini işitince son kuvvetini kullanarak ayağa kalktı. Otomatik hareketler, boşalmış duyularla öteki odaya sürüklendi.

• • •

Şimdi yanına yöresine bir dehşettir çökmüştü, bu dehşet odalardan çekilmiyor, kıpırdamıyordu. Irene, o korkunç karşılaşmanın safhalarını hafızasına boyuna ve dalga dalga serpiştiren bir sürü boş saatlerde durumunun ümitsizliğini açıkça görüyordu. Kadın onun —bunu nasıl öğrendiğine aklı ermiyordu— ismini, oturduğu yeri biliyordu. İlk sondajlarında bu derece mükemmel bir başarı aldığına göre devamlı bir şantaj için sırdaşlığını çekinmeden kullanacağında şüphe bırakmıyordu. Yıllar yılı hayatına bir kabus gibi yüklenecek, hatta en ölürcesine çabalayışlarla bile atılamayacaktı; çünkü varlıklı bir adamın karısı olmasına, ayrıca kendi zenginliğine rağmen, bu kadından kendisini kesin olarak kurtaracak parayı, kocasına haber vermeden sağlaması imkansızdı. Hem sonra kocasının zaman zaman anlattıklarından, davalarından; böyle dolandırıcı, şerefsiz kimselerle yapılan anlaşmaların, sözleşmelerin kıymetsiz olduğunu da biliyordu. Kaçınılmaz sonuç, olsa olsa bir iki ay gecikebilir, ondan sonra sıra aile saadetinin o güzelim yapısının çökmesine gelirdi. Yuvarlanacağı uçuruma o kadını da beraber sürükleyeceğinden emin olmak düşüncesi, Irene’ye pek hafif bir teselli veriyordu.

Şimdi korkunç bir güvenle felaketin önlenemez, kurtuluşun imkansız olduğunu hissediyordu. Fakat... Fakat ne olacaktı? Sabahtan akşama kadar hep bu soruyla uğraştı. Günün birinde kocasına bir mektup gelecekti: Bakışları bulanık, solgun; kocasının içeri girişini, kendisini kolundan kavrayıp sorguya çekişini görüyordu. Sonra... Sonra ne olacaktı? Kocası ne yapacaktı? Bu noktada hayaller, karmakarışık ve müthiş bir korkunun karanlığında, ansızın sönüyorlardı. Gerisini düşünemiyor, tahminleri baş döndürürcesine boşluğa yuvarlanıyordu. Daldığı düşünceler içinde, ürpererek yalnız şunun farkına varıyordu: Meğer kendi kocasını ne az tanırmış; kocasının vereceği kararları önceden kestirmek meğer ne zormuş! Irene onunla ailesinin teşviki üzerine, fakat itiraz etmeden, sonraki yıllarda hayal kırıklığına uğramamış tatlı bir yakınlık duyarak evlenmiş; sekiz sene onun yanında rahat, huzur dolu mutlu bir hayat sürmüş, ondan çocukları olmuş, bir yuvaya kavuşmuş, baş başa ve koynunda sayısız saatler geçirmişti. Ama onun kendisine ne kadar yabancı ve meçhul kaldığını işte ancak, kocasının nasıl davranacağını düşündüğü şu anda anlıyordu. Kocasının bütün hayatında, karakterini anlamasına yarayacak taraflar araştırmaya ancak şimdi başlıyordu. Korkusu, çekingen bir tokmakla ufak hatıraların kapısını teker teker çalıyor, kocasının kalbindeki gizli hücrelere bu yoldan girmeye çalışıyordu.

Konuşmaları iç dünyasını ele vermeyince, bir gün koltuğunda oturmuş, bir kitap okurken, elektriğin çiğ ışığı altında kocasının yüzünü inceledi. Yabancı bir çehreye bakar gibi bu yüze bakıyor, o aşina, fakat birdenbire yine yabancılaşmış hatlardan, sekiz yıllık beraberliğin, kayıtsızlığına saklı tuttuğu karakteri okumaya çabalıyordu. Kuvvetli ve zeki bir ruh gayretiyle şekillenmiş gibi aydınlık ve asildi alnı. Ağzı ise sert ve müsamahasızdı. Erkekçe hatlarda her şey gergindi, enerji ve kuvvet taşıyordu. Bu hatlarda bir güzellik buluşuna hayret ederek, biraz da hayranlıkla, Irene, kocasındaki bu gizli ciddiliği, bu aşikar sertliği seyretti. Gerçek sırrı gizledikleri kesin olan gözlerse kitaba dalmış, Irene’nin tetkikinden uzak kalmışlardı, Irene araştıran bakışlarla boyuna kocasının profiline bakıyor, bu kıvrımlı hatlar bağışlayan veya suçlayan bir söz anlamına geliyormuş gibi gözlerini ondan ayıramıyor, bu profilin sertliği karşısında korkuyor, ama onun azimkarlığında işte ilk defa tuhaf bir güzellik idrak ediyordu. Birdenbire kocasını hazla, gururla seyretmekte olduğunu fark etti. O anda kocası başını kitaptan kaldırdı. Irene acele karanlığa çekildi. Bakışlarındaki yakıcı sorularla kocasının şüphesini ateşlemek istememişti.

• • •

İşte üç gün var, evden dışarı çıkmıyordu. Bir sıkıntı duyarak, birdenbire, böyle ısrarla evde kalışının dikkati çektiğini sezdi; çünkü günlerce, hatta saatlerce binde bir evine kapanırdı.

Bu değişikliği fark edenler çocukları, başta oğlu oldu. Oğlan, annesini boyuna evde görmekten dolayı hayretini can sıkıcı bir saflıkla dışarı vururken hizmetçiler fısıldaşmakla kalıyor, mürebbiyeyle karşılıklı tahminler yürütüyorlardı. Irene, göze batan varlığını çeşitli ve yer yer iyi akledilmiş mecburiyetlerle haklı göstermeye çırpınıyor, ama yardım için nereye elini uzatsa bir düzen bozuyor, hangi işe karışsa şüphe uyandırıyordu. Devamlı olarak evde bulunuşunu gözlerden biraz olsun saklayabilmek için akıllıca kendini geri çekerek bir odaya kapanıp kitap okumak, bir işle meşgul olmak kurnazlığı da yoktu onda: Her şiddetli duygu gibi sinirlilik haline gelmiş bir iç korku, onu odanın birinden ötekine itiyordu. Telefonla kapının her çalmışında irkiliyor, sakin benliğinin birden eriyip aktığını hissediyor, bu dermansızlıkta bir hayatın yıkılışını duyuyordu. Odaların hapishanesinde geçen bu üç gün, sekiz senelik evliliğinden daha uzun geldi ona.

Haftalar önce onu bu üçüncü gün akşamı için kocasıyla beraber bir yere davet etmişlerdi; yerinde sebepler gösteremedikçe bu daveti birdenbire reddetmesi mümkün değildi artık. Hem sonra, şimdi hayatının etrafına dikilmiş bu göze görünmez dehşet parmaklıklarının, eğer mahvolmak istemiyorsa, mutlaka kırılmaları gerekiyordu.

İnsan yüzü görmek, birkaç saat kendinden kurtulmak, korkunun bu katil yalnızlığından sıyrılmak istiyordu. Sonra nerede, daha yabancı bir evde, dostlarının yanında olduğundan daha emniyette olabilir, yollarını çeviren o sinsi takipten başka nerede korunabilirdi? Ürpermesi bir an devam etti. Evinden çıkıp da, o karşılaşmadan beri ilk defa, bir yerinde o kadının pusuda olabileceği sokağa ayak basınca, kısa bir ürperti geçirdi. Elinde olmaksızın, kocasının kolunu tuttu, gözlerini kapadı, yaya kaldırımından bekleyen otomobile kadar birkaç adımlık mesafeyi hızlı hızlı yürüdü. Otomobil gecenin ıssızlığına gömülü sokaklardan gürültüyle süzülürken kocasının yanında, ruhundaki ağırlığın kalktığını hissetti; yabancı evin merdivenlerini çıkarken artık kendini emniyette bildi. Birkaç saat için, senelerce önce nasılsa öyle olabilirdi: Zindan duvarlarından tekrar güneşe çıkmış birisinin daha da şuurlu sevinciyle tasasız, şen! Bütün takipleri önleyen bir siperdi burası; içeriye kin, nefret giremezdi; onu seven, sayan, ona hayran olan insanlar vardı burada; hoppalığın parıltılarıyla etraflarına pembemsi ışıklar saçan süslü püslü, kötülük düşünmez insanlar vardı; bir haz havası esiyordu, bu hava işte tekrar Irene’yi de kucaklıyordu. Çünkü içeri girince oradakilerin bakışlarından güzel olduğunu hissetmiş, uzun zamandır mahrum kaldığı şuurlu bir duyguyla daha da güzelleşmişti.

Bitişik odadaki müzik onu çekiyor, yanan derisinden derinlere işliyordu. Dans başlamıştı, farkında bile olmadan kendini kaynaşmanın ortasında buldu. Hayatında hiç böyle dans etmemişti. Bu kasırgalı dönüşler, içindeki bütün ağırlığı dışarı atıyor, ritimler, kollarına, bacaklarına yayılarak genişliyor, bütün vücuduna ateşli hareketlerle soluk aldırıyordu. Müzik duracak olsa sessizlik ona azap veriyordu. Ürperen uzuvlarında sıkıntı yılanı çörekleniyor; serin, yatıştırıcı, yararlı bir suda bir banyo gibi, kendini tekrar kalabalığın içine atıyordu. O hiçbir vakit dans ustası olamamış, figürlerinde çok ölçülü, çok temkinli, çok sert ve ihtiyatlı kalmıştı. Ama bu kurtarılmış neşenin getirdiği sarhoşluk, şimdi bütün beden tutukluklarını gidermişti. Evvelce en çılgın ihtiraslarını kalıplaştıran o çelik bağ, o utanma ve ağırbaşlılık bağı, şimdi ortadan kopuvermiş, Irene kendini engelsiz, kayıtsız şartsız ve ruhen erimiş hissetmişti. Üzerinde kollar, eller hissediyor; dokunup çekilmeleri, konuşmaların soluklarını, gıdıklayıcı gülüşleri, kanında seğiren müziği duyuyordu. Bütün vücudu gerilmişti, öylesine gerilmişti ki giysileri tenini yakıyor; bu sarhoşluğu ruhunun daha derinlerinde çıplak hissedebilmek için bütün kumaşları üzerinden sıyırıp atmak istiyordu.

“Ne oluyorsun, Irene?”

Sendeleyerek, gözlerinde gülümseme, henüz kavalyesinin kucaklayışlarıyla sıcak, başını çevirip baktı. Kocasının hayretten donmuş bakışları, soğuk ve sert, kalbine saplanıverdi. Korktu. Çılgınlığında aşırı mı gitmiş, pervasızlığı bir ipucu mu vermişti?

Kekeledi: “Yani... Ne gibi, Fritz?”

Kocasının bakışındaki, gittikçe derinlere işleyen, şimdi ta içinde, kalbinde hissettiği ani darbeden afallamıştı. Bu gözlerin azap veren azmi önünde haykırası geliyordu.

Neden sonra, kocası, “Tuhaf şey!” diye mırıldandı. Sesinde kapalı bir hayret seziliyordu. Irene, kocasına, ne demek istediğini sormaya cesaret edemedi. Fakat kocası bir şey söylemeden uzaklaşınca; üstte sinirleri belli ve katı bir ense oluşturmuş geniş, sert, dik omuzlar karşısında titredi. Zihnine delice saplanan “bir katil omzu gibi” düşüncesini hemen geri kovdu. Sanki ilk defa görüyormuşçasına bir dehşet duygusu içinde, ancak şimdi, kocasının ne kadar kuvvetli, ne kadar tehlikeli olduğunu hissediyordu. Müzik yeniden başladı. Beylerden biri geldi, bir otomat gibi Irene, erkeğin koluna girdi. Ama şimdi her şey ağırlaşmıştı, şakrak melodi onun donmuş kollarını, ayaklarını artık hareket ettiremiyordu. Kalbinden bacaklarına doğru bunaltıcı bir ağırlık büyüyor, attığı her adım ona acı veriyordu. Kavalyesinden izin isteyip dansı bırakmak zorunda kaldı. Yerine dönerken, elinde olmadan, kocasının yakınlarda olup olmadığına baktı. Birden ödü koptu: Kocası, kendisini bekliyormuş gibi, hemen arkasında duruyordu. Gözlerini yine Irene’ye dikmişti. Ne istiyordu? Ne kadarını biliyordu? Çıplak göğsünü ondan sakınmak ister gibi, elinde olmadan, elbisesini bitiştirdi. Kocasının susması, bakışı gibi inatçı, devam ediyordu,

Çekinerek sordu Irene: “Gidelim mi?” Kocasının “Evet!” diyen sesi, sert ve öfkeli çıkmıştı. Kocası önden yürüdü, Irene o geniş, ürküten enseyi tekrar gördü. Omuzlarına kürkünü koydukları halde Irene üşüyordu. Otomobilde yan yana hiç konuşmadılar, Irene, bir söz söylemekten korktu. Hayal meyal, yeni bir tehlikenin varlığını hissediyordu. Şimdi her iki taraftan sarılmıştı.

• • •

O gece korkulu bir rüya gördü. Bilmediği bir müzik çalıyordu. Salon aydınlık ve yüksekti. Irene salona girdi, birçok insanlar ve renkler hareketlerini daralttılar, genç bir adam ona doğru yürüdü. Gözü bu adamı ısırıyor, ama onun kim olduğunu kesin bilemiyordu. Adam, Irene’nin kolundan tuttu, Irene onunla dans etmeye başladı. Kendini memnun, hafif buluyor, bir müzik dalgasıyla ayakları yerden kesiliyor, artık döşemeyi hissetmez oluyordu. Bu şekilde dans ede ede salondan salona geçtiler. Salonların yüksek tavanlarında altın avizelerden yıldız yıldız ufak ışınlar serpiliyor, duvarlarda birçok aynalar kendi gülümseyişlerini kendisine iade edip sonsuz yansımalar halinde ötelere götürüyorlardı. Dans gittikçe hararetleniyor, müzik kızıştıkça kızışıyordu. Irene, delikanlının kendisine gittikçe daha sokulduğunu görüyordu. Gencin parmakları Irene’nin çıplak koluna batmış, duyduğu ıstıraplı hazdan Irene, inlemek zorunda kalmıştı. Bakışları gencin bakışlarına gömülünce Irene, onu tanıdığına kanaat getirdi. Kızlığında uzaktan delicesine sevdiği aktördü bu! Sevinçten deli gibi, tam adını söyleyecekti ki genç, Irene’nin hafif feryadını, ateşli bir öpüşle ağzında hapsediverdi. Böylece dudak dudağa, birbiri içinde erimiş tek vücut halinde, sanki mutlu bir rüzgarla taşınarak salondan salona uçtular, duvarlar açılı açılıveriyordu. Irene göklere çekilen tavanı, saati fark etmiyor, zincirden kurtulmuş kolları, ayaklarıyla tarifsiz bir hafiflik içinde uçuyordu. Ansızın biri omuzuna dokundu. Irene durdu, onunla beraber müzik de durdu, ışıklar söndü, duvarlar kara kara yaklaşıyordu; kavalyesi de birden yok olmuştu. Uğursuz kadın, “Erkeğimi ver, hırsız karı!” diye bağırıyordu. Evet, oydu gelen; duvarlar çınlıyor, buz gibi parmaklar bileğini sıkıyordu, Irene dikleşti, kendisinin de bağırdığını duydu: Şaşkın ve cıyaklamalı bir korku çığlığı koparmıştı. Boğuşmaya başladılar, fakat kuvvetliydi kadın, Irene’nin inci gerdanlığını kopardı, elbisesinin yarısını parçaladı, sarkan paçavralar altında Irene’nin göğsü ve kolları meydana çıktı. Birdenbire insanlar birikmişti; artan bir gürültüyle salonlardan çıkıp çıkıp geliyorlar, “Şıllık, orospu, erkeğimi elimden aldı!” diye cıyak cıyak bağıran ötekini seyrediyorlardı, Irene nereye gizleneceğini, gözlerini nereye kaçıracağını bilemiyor, çünkü kalabalık daha da yaklaşıyor, meraklı ve soluyan yüzler çıplaklığına sokuluyorlardı. Titrek bakışlarını bir kurtuluş ümidiyle etrafta gezdirirken birdenbire kapının karanlık eşiğinde kocasının hareketsiz durmakta olduğunu gördü: Sağ elini arkasında saklıyordu. Irene bir çığlık kopardı, kocasından kaçmaya başladı. Salondan salona koşuyor, gözleri dönmüş kalabalık da peşinden geliyordu, Irene giysisinin gittikçe daha aşağılara kaydığını, elbisesini artık neredeyse tutamaz olacağını hissediyordu. Birden önünde bir kapı açıldı, Irene deli gibi merdivenlerden aşağı atıldı. Ama aşağıda yün etekliği, pençe gibi elleriyle o aşağılık kadın bekliyordu. Irene yana sıçradı, çılgınca sokaklara fırladı; öteki de peşinden geliyordu. Gece vakti uzun sessiz caddelerde koşuyorlar, fenerler sırıtarak onlara doğru eğiliyordu. Irene kadının takunya takırtılarını boyuna peşinde işitiyor, fakat hangi köşe başına gelse kadının orada karşısına çıktığını görüyordu. Kadın her dönemeçte, her evin gerisinde, sağda solda pusudaydı sanki. Her yerde önünü kesiyordu, birken beş yüz olmuştu, geride bırakılamıyordu; daima öne geçiyor, Irene’ye saldırıyordu; Irene artık dizlerinde derman kalmadığını hissediyordu. Derken kendini evinin önünde buldu, merdivenleri koşarak çıktı, fakat kapıyı açar açmaz kocasıyla karşılaştı. Kocası, elinde bir bıçak, gözlerini dikmiş, delen deşen bir bakışla ona bakıyordu. Boğuk bir sesle, “Neredeydin?” diye sordu. Irene, kendi ağzından “Hiç!” sözünün çıktığını duydu, bu sözle birlikte yanı başında keskin bir kahkaha kopmuştu. O kadındı bu, “Ben gördüm, ben gördüm!” diye bağırıyordu sırıtarak. Kadın birden, yine başucuna dikilmiş, delicesine gülmeye başlamıştı. Derken kocası bıçağını kaldırdı. “İmdat!” diye bağırdı Irene. “İmdat!”...

Gözlerini dikmiş, bakıyordu. Ürkmüş bakışları kocasının bakışlarıyla karşılaştı. Ne demekti bu? Kendi odasındaydı, ampul ölgün ölgün yanıyordu. Irene evinde, kendi yatağında yatıyordu, sadece rüya görmüştü. Ama kocası niçin yatağının kenarında oturuyor, ona bir hastaya bakar gibi bakıyordu? Işığı kim yakmıştı, kocası niye böyle gayet ciddi, hiç kımıldamadan, taş gibi oturuyordu? İliklerine kadar bir korku ürpertisi duydu. Kendini tutamayarak kocasının eline baktı: Hayır, bıçak yoktu bu elde. Yavaş yavaş, uyku sersemliğiyle birlikte hayal dünyasındaki parlayışlar da dağıldı. Rüya görmüş, rüyasında haykırmış, kocasını da uyandırmıştı anlaşılan. Ama kocası, ona niçin bu kadar ciddi, delici ve insafsız bakıyordu?

Gülümsemeye çalıştı. “Ne var, ne oldu? Bana niçin böyle bakıyorsun? Herhalde fena bir rüya gördüm.”

“Evet, bağırdın. Öteki odadan işittim.”

Irene, “Acaba ne diye bağırdım, ağzımdan çok şey kaçırdım mı ki? Kocam bir şeyler öğrendi mi acaba?” diye düşünüp korktu. Kocasının gözlerine bakmaya pek cesaret edemiyor, kocasına gelince o, tuhaf bir sessizlik içinde, gayet ciddi, karısına bakıyordu.

“Nedir bu halin, Irene? Senin bir derdin var. Şu birkaç günden beri çok değiştin; ateşin var gibi; sinirli ve dalgınsın, uykunda imdat diye bağırıyorsun.”

Irene yeniden gülümsemeye çalıştı. Kocası, “Yok!” diye ısrar etti. “Benden hiçbir şey gizleme. Bir derdin mi var, bir şeye mi sıkılıyorsun? Evde herkes, sendeki bu değişmenin farkına vardı. Bana güven, Irene.”

Sezdirmeden karısının yanına yaklaşmıştı, Irene, kocasının parmaklarının çıplak kolunu bastırıp okşadığını hissetti; erkeğin gözlerinde garip bir ışık yanıyordu. Irene, birdenbire, içinde, kocasının dinç vücuduna atılmak, ona sarılmak, her şeyi itiraf etmek, ıstırap çektiğini gördüğü şu anda kendisini affedene kadar onu koyvermemek isteğini duydu.

Ama ampulün ölgün ışığı yüzüne vuruyor, Irene utanıyordu. Doğruyu söylemekten korktu.

“Üzülme, Fritz!” dedi.

Çıplak ayaklarına kadar bütün vücudu tir tir titrediği halde gülümsemeye çalışıyordu. “Sadece biraz sinirliyim. O da geçer.”

Irene’yi saran el, hemen geri çekildi. Irene kocasına bakınca ürktü: Kocasının yüzü, ölü ışıkta sapsarı görünüyor, alnı karanlık düşüncelerin koyu gölgeleriyle kaplı bulunuyordu. Fritz, usulca ayağa kalktı.

“Bilmem ama, bugünlerde bana söyleyecek bir şeyin var sanıyordum. Yalnız sana ve bana ait bir şey. İşte şimdi yalnızız, Irene.”

Irene yatıyor, bu ciddi ve örtülü bakışlarla hipnotize edilmiş gibi hiç kımıldamıyordu. Hissediyordu: Her şey düzelebilirdi, bir söz söylemesi yeterli, affet demesi; kocası sebebini sormazdı bile! Ama neden ışık yanıyordu, bu ulu orta, küstah, kulağı kirişte ışık? Karanlıkta söyleyebilirdi, bunu hissediyordu. Fakat ışık, kuvvetini kırıyordu.

“Şu halde bana bir şey, hiçbir şey söylemeyecek misin?”

Kocası ne kadar korkunç baştan çıkartmaya çalışıyor, ne kadar yumuşak sesle konuşuyordu. Onun böyle konuştuğunu ilk defa işitiyordu. Ama ışık, ampul; bu sarı, hırslı ışık!

Irene kendine hakim oldu. “Aklına neler de geliyor!” dedi. Bunu söyleyince de kendi sesinin inceliğinden kendisi ürktü. “Uykularım bozuk diye birtakım sırlarım mı olması gerek? Yoksa hatta maceralarım mı var sanıyorsun?”

Sözlerindeki bozuk, sahte ahenkten dehşete düşmüştü, bütün benliğiyle kendinden korktu. Elinde olmaksızın gözlerini kaçırdı.

Kocası, sert ve kısa, “Eh, iyi uykular!” dedi. Bunu bambaşka bir sesle, bir tehdit ya da fena ve tehlikeli bir alay gibi söyledi.

Sonra ışığı söndürdü. Irene, onun beyaz gölgesinin kapıda kaybolduğunu gördü: Sessiz, donuk ve bir hayalet sanki. Kapı kapanırken Irene, bir tabut kapanıyormuş gibi oldu. Bütün dünya ona ölü, oyuk göründü. Yalnız donmuş vücudunun içlerinde kendi kalbi, göğsüne göğsüne küt küt atıyor, bu kalbin her atışı acısına acı katıyordu.

• • •

Ertesi gün hep beraber öğle yemeğine oturmuşlardı ki çocuklar kavgaya tutuşmuş, güç bela yatıştırılmışlardı hizmetçi kız bir mektup getirdi. Mektubu bayana uzattı, cevap beklediklerini söyledi. Irene tanımadığı yazıyı hayretle gözden geçirdi, hemen zarfı açtı, daha ilk satırda sarardı. Bir hamlede ayağa kalktı, odadakilerin ortak hayretinden, heyecanının bir gaflet olduğunu, kendini ele verebileceğini anlayınca daha da korktu.

Mektup kısaydı. Üç satır: “Size bu mektubu getirene lütfen ve derhal 100 kron veriniz!” Ne imza vardı, ne de tarih. Değiştirildiği belli bir yazı ile sadece o müthiş ve kesin emir! Bayan Irene parayı getirmek için odasına koştu; fakat para kutusunun anahtarını nereye koyduğunu unutmuştu, çekmecenin bütün gözlerini deli gibi altüst etti, nihayet buldu. Titreye titreye banknotları kıvırıp bir zarfa soktu, zarfı kapıda durup bekleyen adama götürüp kendi verdi. Bütün bunları, düşünmeden, bir tereddüt imkanını bile akletmeden, hipnotize edilmiş gibi yapmıştı. Sonra ancak iki dakika kadar odadan ayrılmıştı yine yemek odasına döndü.

Herkes susuyordu. Çekingen bir sıkıntıyla yerine oturdu. Tam kaçamak bir mazeret arıyordu ki, kendini müthiş bir korkuya kaptırarak elinin şiddetle titremesinden, kaldırdığı bardağı hemen masaya bırakmak zorunda kaldı heyecan şimşeğinden gözleri köreldiği için, mektubu tabağının yanında açık bırakmış olduğunu gördü. Hırsızlama uzanarak, pusulayı buruşturdu, ama şimdi de tam cebine sokuyordu ki, başını kaldırıverince kocasının zorlu bakışlarıyla karşılaştı: Keskin, sert, acıtıcı bu bakışı kocasında yeni yeni görüyordu. Kocası, ancak şu birkaç gündür bakışlarıyla, ona güvensizliğin ani darbelerini indirmeye başlamıştı. Irene bu darbeleri yedikçe can evinden sarsıldığını duyuyor, onlardan kendini koruyamıyordu. Kocası davette dans ettiği gün kollarına, bacaklarına yine böyle bir bakışla bakmış; dün gece uykusunun üzerinde bıçak gibi parıldayan bakış yine o bakış olmuştu. Bir söz bulup söylemek için çırpınırken zihninde hanidir unuttuğu bir hatıra canlandı. Vaktiyle kocası, avukatlığı dolayısıyla tanıdığı bir sorgu hakiminden bahsetmiş; bu adamın bütün ustalığının sorgu boyunca kağıtları güya miyop gözleriyle incelemek, ama asıl can alacak soruda bakışlarını şimşek hızıyla kaldırıp sanığın ani irkilişine bir hançer gibi saplamak olduğunu söylemişti. Sanık, bu keskin şimşek parıltısını yoğunlaştıran dikkat karşısında soğukkanlılığını kaybediyor, dikkatle kolladığı yalanı artık kıvıramaz oluyormuş. Acaba şimdi de kocası bu tehlikeli oyuna mı başvuruyordu, kendisi mi olacaktı kurban? Onun hukuktaki iddiaları ölçüsünden de mesleğine ne büyük bir psikoloji ihtirasıyla bağlı olduğunu bildiği için, Irene büsbütün ürküyordu. Bazı kimseler kumar ve şehvete nasıl düşkünseler, bir suçu araştırıp meydana çıkarmak, suçun safhalarını inceleyip aslını anlamak da kocasını öylesine meşgul eder, bu psikolojik izleme günlerinde benliği adeta için için ışıldardı. Kendisini gece vakti, çok kere, unutulmuş kararları karıştırmaya sevk eden aşırı bir sinirlilik, onda dışarıya karşı çelik gibi sert bir mukavemet yaratır, az yer, az içer, yalnız cigaranın birini yakıp birini söndürür, sözünü sanki mahkeme saatine saklıyormuş gibi hiç konuşmaz olurdu. Irene bir seferinde onun bir savunmasında bulunmuş, bu işi tekrar denemeye tövbe etmişti: O karanlık ihtirası, sözlerindeki o neredeyse hain ateşi, yüzündeki o bunaltıcı ve sert hatları görünce adeta ödü kopmuştu. Tehditle çatılmış kaşlar altındaki bu sabit bakışlarda aynı hali şimdi birdenbire yine görür gibi oldu.

Bütün bu kayıp anılar bu bir tek saniyede bir araya gelmiş, Irene’nin dudaklarında şekillenmek isteyen kelimelere karşı koymuşlardı. Irene susuyor, bu susuşun ne kadar tehlikeli olduğunu hissettikçe şaşkınlığı artıyordu. İsabet, yemek çabuk bitti; çocuklar yerlerinden fırladılar, bitişik odaya koştular; mürebbiyeleri gülüşüp bağrışan çocukların taşkınlığını boşuna gemlemeye uğraşıyordu. Kocası da kalktı; ağır adımlarla, dönüp arkasına bakmadan, bitişik odaya geçti.

Yalnız kalır kalmaz Irene, uğursuz mektubu tekrar çıkardı. Satırlara acele bir daha göz gezdirdi: “Size bu mektubu getirene lütfen ve derhal 100 kuron veriniz!” Sonra mektubu öfkeyle parça parça etti, kağıt sepetine atmak için parçaları top yapıyordu ki düşündü, bir an durdu, şömineye eğilerek kağıt parçalarını çıtırdayan ateşin içine attı. Sıçrayıp yükselen bir hırsla, tehdidi yiyip yutan beyaz alevleri görünce yatıştı.

O anda kocasının geri dönen adımlarını kapıda duydu. Hemen yerinden fırladı. Yüzü ateşten ve suçüstü yakalanmaktan kızarmıştı. Şöminenin açık kapısı onu ele veriyordu. Beceriksizce vücudunu siper edip şömineyi gizlemeye çalıştı. Kocası masanın yanına geldi, sigarası için bir kibrit yaktı. Kocası, alevi yüzüne yaklaştırırken Irene, onun burun kanatlarında bir titreyiş görür gibi oldu. Bu onun öfkeli olduğunu gösterirdi. Şimdi sakin, başka tarafa bakıyordu: “Sadece, bana mektuplarını göstermek zorunda olmadığını hatırlatmak istedim. Benden bazı şeyleri saklamak istiyorsan bunda tamamıyla serbestsin!”

Irene sesini çıkarmıyor, kocasına bakmaya cesaret edemiyordu. Kocası bir an bekledi. Sonra sigarasının dumanını, göğsünün derinlerinden çekercesine, kuvvetli bir solukla dışarı salıverdi; ağır ağır odadan çıkıp gitti.

• • •

Irene artık hiçbir şey düşünmemek, sadece yaşamak, kendini uyuşturmak, kalbini boş ve saçma uğraşlarla doldurmak istiyordu. Artık eve tahammül edemiyor, kapıldığı dehşetten çıldırmamak için sokağa, insanların arasına karışmak zorunda olduğunu hissediyordu. Bu 100 kuronla kadından hiç değilse bir iki günlük bir hürriyet satın aldığını umuyordu. Bir cesaret, tekrar bir gezintiye çıkmak kararını verdi; hem görülecek işleri vardı, hem de en başta, kendisindeki değişikliği evdekilerin gözünden gizlemesi gerekiyordu. Artık kaçmak için belli bir şekil bulmuştu. Evin kapısından, bir atlama tahtasından atlar gibi, gözleri kapalı, kendini sokağın dalgalarına bıraktı. Ayakları altında sert kaldırım, çevresinde sıcak dalgası, sinirli bir aceleyle, bir kadının göze batmadan gidebileceği kadar hızlı, o tehlikeli bakışlarla tekrar karşılaşmak korkusu yüzünden gözleri yere dikili, körü körü körüne ilerliyordu. Kadın yine peşindeyse bile, kendisi hiç değilse bilmesin daha iyi! Fakat yine de sırf bunu düşündüğünü hissediyor, tesadüf birisi ona sürünecek olsa irkiliyordu. Her ses, peşindeki her adım, geçip giden her gölge, sinirlerine sonsuz ıstıraplar veriyor, yalnız bir otomobilde veya başka bir evde rahat nefes alabileceğini düşünüyordu.

Bir bey ona selam verdi, Irene başını kaldırınca tanıdı: Eski bir aile dostu; sevimli, geveze, kır sakallı bir adam, Irene, ufak tefek, belki de sırf kuruntudan ibaret hastalıklarını sayıp dökerek, insanı saatlerce taciz adetinde olduğu için, bu adamdan hep kaçardı. Ama bugün merhabasını kuru bir teşekkürle karşılayıp yol arkadaşlığını istememiş olmasına üzüldü; çünkü yanında bir ahbabı olması, şantajcı kadının ani bir isteğine karşı şüphesiz bir savunma imkanı yaratırdı. Irene bir an durakladı, dönüp aile dostuna yetişmek istiyordu ki, peşinde birisinin kendisine doğru gelmekte olduğunu hissetti; düşünmeden, bir içgüdüye uyarak, adımlarını çabuklaştırdı. Ama korkunun keskinleştirdiği bir sezişle, arkasındaki sanki hızlanmış yaklaşmayı duyuyor, sonunda takipten kaçamaz olacağını bildiği halde, gittikçe daha çabuk yürüyordu. Bir elin neredeyse değeceği hissiyle —adımların gittikçe daha yaklaştığını anlıyordu— omuzları ürpermeye başlamıştı; yürüyüşünü hızlandırmak istediği oranda dizleri ağırlaşıyordu. Peşindeki, şimdi ta yanına sokulmuştu. Sırnaşık, fakat hafif bir sesin arkasından doğru, “Irene!” dediğini duydu; kimin sesi olduğunu anlamak için düşündü, korktuğu o dehşet saçan felaket elçisinin sesi değildi bu. Rahatlamış, birden geri döndü. Aşığıydı. Irene’nin ani dönüşü yüzünden az kaldı Irene’ye çarpıyordu. Heyecan belirtileriyle solgun ve kırışıktı yüzü. Bu yüz, Irene’nin şaşkın bakışları karşısında şimdi utancın da izlerini taşıyordu. Tokalaşmak için tereddütle kaldırdığı elini, Irene’nin el uzatmayışı karşısında tekrar yanına sarkıttı, Irene, sabit bakışlarla bir iki saniye ona baktı: Aşığıyla karşılaşacağını hiç aklından geçirmemiş, bütün o korku günlerinde unuttuğu tek insan aşığı olmuştu. Ama şimdi, belli belirsiz her duyguyu gözlere yansıtan o çaresiz boşluk ifadesiyle yüklü solgun ve merak içinde yüzünü yakından gördüğü şu anda, ruhunda ansızın sıcak dalgalarıyla öfke, köpürdü. Irene dudaklarını kıpırdatıyor, fakat bir söz söyleyemiyordu. Yüzündeki heyecan o kadar belli bir hale gelmişti ki aşığı, ürkmüş, boyuna onun ismini kekeliyordu: “Irene, neyin var?” Irene’nin sinirli bir jestini görünce sinmiş, ekledi: “Ben sana ne yaptım?”

Irene yarım yamalak gemlediği bir hınçla, gözlerini aşığının yüzüne dikti: “Bana ne mi yaptınız?” Alaylı alaylı güldü. “Hiç! Hiçbir şey! Yalnız iyilik, yalnız güzellik!”

Adamın bakışlarında şaşkınlık okunuyor; hayretten yarı açık ağzı, halindeki bönlüğü, gülünçlüğü daha da artıyordu. “Fakat Irene... Irene!”

Irene ters bir sesle ona çıkıştı: “Rezalet çıkarmayın!” dedi. “Bana da komedi oynamaya kalkışmayın. O sizin melek sevgiliniz mutlaka yakında bir yerde pusuya yatmıştır.” “Kim. Kimmiş bu?”

Ah, Irene bu budala, bu kısılmış surata bir yumruk indirmeyi ne kadar isterdi. Elinin şemsiyeye sımsıkı yapıştığını hissediyordu. Şimdiye kadar kimseden bu derece nefret etmemiş, iğrenmemişti.

Adam boyuna: “Fakat Irene... Irene...” diye kekeliyordu. “Ben sana ne yaptım? Beni durup dururken bırakıverdin... Gece gündüz yolunu gözetledim... Bir dakika konuşabilmek için bugün sabahtan beri evinin önünde bekledim.”

“Bekledin ha. Sen de mi?” Duyduğu hınç, Irene’yi deliye döndürmüştü. Irene bunu hissediyordu. Bu adamın suratına bir şey indirebilseydi! Fakat kendine hakim oldu. Bir taraftan, birikmiş olanca hıncımı bir tahkirle yüzüne tükürsem mi, diye düşünerek, müthiş bir tiksinmeyle adama bir daha baktı; sonra birden geri döndü, arkasına bakmadan insan seli içine karıştı. Adam yalvaran eli uzanık, boşlukta, perişan ve ürkmüş, oracıkta kalakaldı. Derken sokağın kalabalığı onu önüne kattığı gibi uzaklara götürdü: Sallanarak, fır dönerek korunmak isteyen, sonunda aciz ve yenik sürüklenip giden, akıntıya kapılmış bir yaprağa benziyordu.

• • •

Irene’nin güzel ümitlere kapılmaması için tedbirler alınıyordu. Hemen ertesi gün tekrar bir pusula geldi. Bu, Irene’nin uyuşmuş korkusunu ürküten bir kamçı yerine geçti. Bu sefer 200 kuron istiyorlardı, parayı hiç sesini çıkarmadan verdi. Sızdırılan para miktarının ansızın yükselişi, onu dehşete düşürmüştü: Maddeten, bu şantajın üstesinden gelebileceğini ummuyordu; varlıklı bir aileden olmakla beraber, hiç belli etmeden büyük paralar sağlayabilecek durumda değildi çünkü. Peki sonra, ne olacaktı? Yarın 400, öbür gün 1000 diyeceklerini biliyordu, ne kadar verse o kadar çoğunu isteyeceklerdi. Nihayet kudreti yetişmez olunca imzasız bir mektup, facia! Sadece zaman satın alıyordu, bir rahat nefes alma süresi, iki veya üç günlük, olsa olsa bir haftalık bir mola satın alıyor; ama bu, azabıyla, endişesiyle korkunç derecede boşuna bir zaman oluyordu. İçindeki korkunun iblisçe takibinde artık ne okuyabiliyor, ne de bir iş görebiliyordu. Kendisini hasta hissediyordu. Kalp çarpıntıları bazen öyle şiddetleniyordu ki birden çöküp kalıyor; huzursuz bir ağırlık, enikonu ıstırap verici, ama yine de uykuya engel olan bir yorgunluğun diri özsuyuyla kollarını bacaklarını dolduruyordu. Sinirleri titrerken beri yandan gülümsemesi, neşeli görünmesi gerekiyor, bu yapmacık neşenin ne büyük bir çabaya mal olduğunu kimseler anlamıyor, kendine hakim olabilmek için her gün boş yere harcadığı bu kahramanca kuvveti kimseler göremiyordu.

Çevresindeki bunca insanın yalnız bir tanesi, ona öyle geliyordu ki, ruhunda oluşan facianın az çok farkındadır; o da sırf kendisini gözetlediği için! Bunu hissediyordu. Kendisinin hep kocasını kollayışı gibi, kocasının da durmadan kendisiyle meşgul olduğundan emin bulunuşu, onu iki kat dikkatli olmaya zorluyordu. Gece gündüz birbirlerini gözetliyorlar, biri ötekinin sırrını ele geçirip kendisininkini gizlemek için adeta birbirilerinin etrafında dolanıyorlardı. Son zamanlarda kocası da çok değişmişti. O işkenceli ilk günlerdeki ürkütücü sertliğin yerini şimdi, Irene’ye elinde olmaksızın nişanlılık dönemini hatırlatan garip bir şefkat, bir özen almıştı. Kocası ona bir hasta gibi davranıyor, Irene’yi yadırgatan bir kollayış gösteriyordu. Irene tuhaf bir ürpertiyle kocasının, kendisine, bazen sanki kullanması için, kurtarıcı sözler uzattığını, itirafını kolaylaştırmak istediğini seziyor; kocasının maksadını anlıyor, onun bu iyiliğine memnun ve minnettar oluyordu. Ama bir taraftan da canlı bir yakınlıkla birlikte ondan utanma duygusunun da çoğaldığını ve bu utancın, önceki güvensizliğinden daha insafsız, itirafına engel olduğunu hissediyordu.

Son günlerden birinde kocası onunla açık açık ve göz göze konuştu, Irene sokaktan gelmişti; sofadan, içerde yükselen sesler duydu: Kocasının sert ve enerjik sesi, mürebbiyenin çekişmeleri, ağlayış ve hıçkırıklar birbirine karışıyordu. Irene’nin duyduğu ilk his, korku oldu. Ne zaman gürültülü bir konuşma duysa, evde heyecanlı bir şey olsa ürperiyordu. Olağanüstü her şeye karşı tepkisi, korku oluyordu: Mektubun gelmiş, sırrın meydana çıkmış olabileceği korkusu. Kapıyı her açışında bakışları merakla çehrelere çevriliyor, evdekilerin yüzlerinden, kendisi yokken bir şey olup olmadığını, felaketin kopup kopmadığını anlamaya çalışıyordu. Bu seferki çocuk kavgasıydı, anlar anlamaz rahatladı: Oracıkta kuruluvermiş ufak bir mahkeme... Birkaç gün önce halası, oğluna bir oyuncak getirmişti, alacalı bir tahta at! Kendisine verileni az bulan küçük kız kıskanmış, buna çok kızmıştı. Kız boş yere hak iddialarında bulunmuş, fazla ileri gidince de ağabeysi ona oyuncağına el sürmesini yasak etmişti. Bu yasak kızı küplere bindirdi; öfkeyi ağır, sinik, inatçı bir sessizlik izledi. Fakat ertesi sabah atın yerinde yeller esiyordu; oğlanın bütün çabalayışları boşa gitti. Derken kayıp atı, tesadüfen şöminenin içinde, parçalanmış buldular: Tahta kısımları kırılmış, alacalı derisi yırtılmış, göğsü bağrı deşilmişti. Bütün şüpheler, tabii kızın üstünde toplanıyordu. Oğlan, gözyaşları dökerek hain kızı şikayete babasına koştu. İşte sorgu tam o sırada başlamıştı.

Bu küçük mahkeme, çok geçmeden karara bağlandı. Kız, tabii, ürkek ve önüne bakarak, sesinde suçu ele veren bir titreyiş, önce inkar etti. Mürebbiye, aleyhinde şahitlik ediyordu: Kızın, öfke içinde, atı pencereden aşağı atmak tehdidinde bulunduğunu duymuştu. Kız bunu boş yere inkara yeltendi. Hıçkırıklar, ümitsizlikle dolu bir hengamedir gidiyordu. Irene kocasına bakıyor; kocasının, bu mahkemeyi kızı için değil de kendi kaderini, Irene’nin mukadderatını tayin için kurduğunu sanıyordu; çünkü belki yarın o da, sesinde aynı titreyiş, aynı çatlaklıklarla kocasının karşısına çıkacak değil miydi? Kız yalanında direndiği sürece kocası sert bakmakta devam ediyor, kızın itirafa yanaşmayışı karşısında hiç öfkelenmeden bu dayatışı kelime kelime kırmaya çalışıyordu. İnkar kör bir inat halini alınca kızına tatlılıkla hitap ediyor, adeta olayın gizli icaplarını ispatlıyor, kızın düşüncesiz bir hiddet anında böyle çirkin bir iş yapmış olmasını, ağabeysini çok üzeceğini düşünemediği için bir bakıma mazur görüyordu. Kararsızlığı gitgide artan kızına, işlediği suçu, olağan, fakat ne de olsa suçlandırılması gerekli bir olay olarak, öyle hararetli ve etkileyici bir dille açıkladı ki çocuk, sonunda hüngür hüngür ağlamaya, haykırmaya başladı. Az sonra da gözyaşları arasında nihayet, kekeleyerek itiraf etti.

Irene, ağlayan kızını kucaklamak için ileri atıldı ama çocuk öfkeyle onu geri itti. Kocası da Irene’ye, ihtar edercesine, bu zamansız merhameti önlemesini işaret etmişti; çünkü suçu cezasız bırakmak istemiyordu. Gerçi önemsiz, küçük, fakat çocuk için acı bir ceza verdi: Kız haftalardır hülyasını kurduğu yarınki eğlentiye gidemeyecekti. Çocukcağız, giydiği hükmü duyunca ağlayışını daha da artırdı. Ağabeysi sevincinden gülüp oynamaya başlamıştı; fakat bu vakitsiz ve kinci alay, hemen o anda onun da başını derde soktu: Kardeşinin felaketine sevindiği için, o çocuk toplantısına gidebilme izni, oğlandan da geri alındı. Çocuklar üzgün, yaslı; yalnız birlikte cezalandırıldıkları için biraz rahatlamış, çıkıp gittiler. Irene kocasıyla kaldı.

Şimdi birdenbire, imalar yerine, çocuğun suçunu konuşmak maskesi altında, kendi suçunun itirafını yapmak için nihayet bir fırsat ele geçirdiğini hissediyordu. Çünkü kocası savunmasını iyi karşılayacak olursa, bunu hayra alamet sayıp belki kendini savunmaya cesaret edebileceğini biliyordu.

“Söyle Fritz!” diye söze başladı. “Çocukları yarın sahiden göndermeyecek misin? Çok üzülecekler, hele kız. Yaptığı da o kadar fena bir şey değil ki! Ona niçin böyle ağır bir ceza veriyorsun? Kızcağıza hiç acımıyor musun?”

Kocası yüzüne baktı.

“Ona acıyıp acımadığımı soruyorsun değil mi? İşte sana cevabım: Artık acımıyorum. Cezalandırıldığı andan itibaren, bu ceza ona ağır da gelse, kız artık rahatlamıştır. Kız dün perişandı. Zavallı atı kırıp ocağa sokmuştu; evde herkes atı arıyor, o ise her an, her saat, buldular, bulacaklar korkusuyla yaşıyordu. Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza, daha az ürkütür. Cezanın ne olduğunu anlayınca kız rahatladı. Ağlaması seni şaşırtmasın: Gözyaşları şimdi dışarıya akıyor, daha önce içerde birikip kalmıştır. İçerdeki gözyaşları dışarı akandan daha fenadır.”

Irene başını kaldırdı. İçinde kocasının, her sözüyle kendisini hedef tuttuğu kanaati belirmişti. Ama kocası ona hiç dikkat etmiyor gibiydi:

“Cidden böyledir bu, inan bana. Ben bunu mahkemelerden, soruşturmalardan biliyorum. Sanıklar en çok, gerçeği gizlemelerinden mustariptirler; suçun anlaşılması tehlikesinden, bir yalanı ufak tefek ve gizli yüzlerce hücuma karşı savunmak zorunda kalmanın dehşet verici baskısından mustariptirler. Sanığın kıvranışlarını görmek tüyler ürpertir: Çünkü ikrarını, itirafını, dayatan etten sanki bir kanca ile çekip koparmak gerekir. Bazen bu itiraf, sanığın hemen gırtlağındadır; içten doğru, dayanılmaz bir basınç yukarıya yüklenir, adamlar boğulur gibi olurlar, itiraf etmek üzeredirler. O anda habis bir kuvvetin; o akıl ermez inat ve korku duygusunun esiri olur ve itirafı gerisin geri yutarlar. Ve mücadele yeniden başlar. Hakimler çok kere bu işte kurbanlardan daha çok mustariptirler. Üstelik sanıklar, hakimlere daima düşman gözüyle bakarlar, gerçekte ise hakim sanığın yardımcısıdır. Avukatları, müdafileri sıfatıyla, benim, müvekkilimi itiraftan menetmem, yalanlarını pekiştirip kuvvetlendirmem gerekir, değil mi? Ama içimden çoğu zaman cesaret edemem buna, çünkü onlar itiraf etmedikleri takdirde itiraf ettikleri, ceza aldıkları zamandakinden daha çok ıstırap çekeceklerdir. Ben hala anlayamıyorum, insan tehlikesini bile bile bir suç işledikten sonra onu itiraf cesaretini nasıl gösteremez. İtiraf karşısındaki bu küçük korkuyu, ben her suçtan daha zavallı buluyorum.”

“Sanır mısın ki... Her zaman... Her zaman yalnız korkudur... İnsanlara engel olan? Utanç... Utanç olamaz mı?.. İçini dökmek... Elalemin önünde soyunmak utancı?”

Kocası, hayretle yüzüne baktı. Karısının cevap vermesine alışık değildi. Fakat karısının fikri, onu büyülemişti.

“Utanç diyorsun... Bu... Bu da sadece bir korkudur... Ama daha iyi bir korku... Cezadan değil de... Evet, anlıyorum...”

Ayağa kalktı, garip bir heyecana kapılmıştı, dolaşmaya başladı. Karısının düşüncesi, ruhunda bir yere dokunmuşa benziyordu. Şimdi orada bir titreme, şiddetli bir kıpırdama olmuştu. Birden durdu.

“Doğrudur... Başkalarından, yabancılardan... Gazetelerde başkalarının kaderini tereyağlı ekmek gibi yiyip yutan elalemden utanmak! Fakat beri yandan insan, hiç değilse yakınlarına itiraf etmelidir.”

“Belki de!” dedi Irene.Başını çevirmek zorunda kalmıştı; çünkü hem kocası kendisine bakıyor, hem de sesinin titrediğini hissediyordu.“Belki de. Utançların en büyüğü. İnsanın kendine en yakın bildiği kimselere karşı duyduğu utançtır.”

Fritz, sanki bir iç kuvvetin emrinde birden durakladı.

“Demek ki sence. Sence.” Sesi ansızın başkalaşıverdi; yumuşamış, mahzunlaşmıştı. “Helene, suçunu bir başkasına daha kolay itiraf ederdi, öyle mi?... Mesela mürebbiyesine.”

“Buna eminim. Çocuk sana sırf bunun için bu kadar dayattı. Çünkü. Çünkü senin vereceğin hüküm, hükümler içinde onun için en önemlisidir. Çünkü. Çünkü. O. En çok seni sever.”

Fritz tekrar durdu.

“Sen. Sen haklısın belki. Evet, şüphesiz haklısın. Çok tuhaf. Ben bunu hiç düşünmedim. Ama haklısın, beni affetmesini bilmez sanmanı istemem. Hele senin, hakkımda böyle bir kanaat beslemeni istemem Irene.”

Karısının yüzüne baktı ve Irene, kocasının bakışları altında kızardığını hissetti. Kocasının bu şekilde konuşması bilerek miydi, yoksa bir tesadüf, hileli, tehlikeli bir tesadüf mü? O korkunç kararsızlığı hala hissediyordu.

“Karar bozuldu!”Fritz, kendisini bir neşeye kaptırmış görünüyordu“Helene serbesttir, gidip ona bu haberi kendim vereceğim. Şimdi benden memnun musun? Yoksa bir başka isteğin daha var mı?... İşte... İşte görüyorsun, bugün alicenaplığım üstümde... Belki de bir haksızlığı tam zamanında gördüğüme sevindim de ondan. Bu, insanı daima ferahlatır, Irene, daima...”

Irene, son sözdeki aksanın ifade ettiği manayı anladığını sandı. Elinde olmadan, kocasına yaklaştı; itirafın gönlünden taşmakta olduğunu hissediyordu. Irene’yi böylesine açıkça ezen şeyi, Irene’nin ellerinden hemen almak ister gibi, kocası da ona doğru ilerlemişti. Irene o anda kocasının bakışlarını gördü. Bu bakışlarda itirafa susamışlık, Irene’nin benliğindeki bir şeye karşı ihtiras, ateşli bir merak okunuyordu. Irene’nin ruhunda her şey, ansızın, olduğu gibi çöktü. Elleri yanına düştü, Irene başını çevirdi. Boşunaydı, hissediyordu: İçinde yanıp tutuşan, rahat huzur bırakmayan o kurtarıcı sözleri asla söyleyemeyecekti. Yakın bir gök gürültüsü gibi tehlike yuvarlanıyor, fakat o kaçamayacağını biliyordu. Çok gizli bir dilek halinde artık şimdiye kadar korktuğu şeyi özlüyordu. Kurtarıcı yıldırım: Suçunun ortaya çıkması.

• • •

Dileği tahmininden de çabuk olacağa benziyordu. Mücadele iki hafta sürdü, Irene takatinin sonuna geldiğini seziyordu. Kadın, dört gün var, ortalarda görünmemişti. Korku, vücuduna öylesine yerleşmiş, kanına öylesine karışmıştı ki Irene her kapı çalmışında yerinden sıçrıyor, bir şantaj mektubu gelecek olursa kendi eliyle almaya koşuyordu. Bu heyecanında bir sabırsızlık, adeta bir özlem vardı; çünkü her para ödeyişinde hiç değilse rahat bir akşam, çocuklarıyla geçecek birkaç sakin saat, bir gezinti satın almış oluyordu.

Zilin çalışı onu yine odasından fırlatmış, kapıya koşturmuştu. Kapıyı açıp da karşısında yabancı bir kadın görünce ilkin şaşırdı; sonra yeni bir elbise, zarif bir şapka giymiş şantajcı kadının yüzünü tanıyarak korkuyla geri çekildi.

“Ah siz misiniz Bayan Wagner, buna pek sevindim. Sizinle konuşacak önemli şeylerim var.”

Kadın, titreyen eliyle kapı tokmağına tutunan, ürkmüş Irene’nin cevabını beklemeden içeri daldı, şemsiyesini bir kenara bıraktı. Bu çiğ kırmızı şemsiyeyi besbelli, ilk tehdidinde kopardığı parayla almıştı. Kendi evinde gibi alabildiğine emin davranıyor; memnun, rahat, kıymetli eşyaları gözden geçirerek, buyurgir beklemeden, misafir odasının aralık kapısına doğru yürüyordu. Gizlemeye çalıştığı bir alayla, “Buraya değil mi?” diye sordu. Hala bir söz söylemeye gücü yetmeyen, korkmuş muhatabının, kendisine engel olmak istediğini görünce, yatıştırmak ister gibi ilave etti: “Eğer sıkılıyorsanız işimizi çabuk görebiliriz.”

Bayan Irene itiraz etmeden, kadının peşinden yürüdü. Kadının kendi evinde olduğu düşüncesi, en korkunç tahminlerini gölgede bırakan bu küstahlık, onu sersemletmişti. Sanki bütün bunları rüyasında yaşıyordu.

Koltuğa yerleşirken kadın, belli bir hoşnutlukla, hayranlığını dışarı vurdu: “Eviniz çok güzel, çok!” dedi. “Oturması ne de rahat. Ya bu resimler. Bizim gibilerin fakirliği ancak burada belli oluyor. Eviniz çok güzel, Bayan Wagner!”

Bu cani kadını kendi evine rahatça kurulmuş görmekle azaplı dakikalar yaşayan Irene’nin ruhunda öfke, nihayet patlak verdi: “Şantajlarınızla benden ne istiyorsunuz? Ta evime kadar beni takip ediyorsunuz. Fakat bana cehennem azapları çektirmenize göz yumacak değilim ben. Ben...”

Hakaretli bir teklifsizlikle kadın, onun sözünü kesti: “Böyle yüksek sesle konuşmayın!” dedi. “Kapı açık, hizmetçiler duyabilir. Bana göre hava hoş. Benim bir şey inkar ettiğim yok ki! Hem sonra hapisteki hayatım, şimdi çektiğim sefaletten berbat olacak da değil. Fakat siz, Bayan Wagner, siz biraz ihtiyatlı olmalısınız. Hiddetlenmeye lüzum görüyorsanız önce kapıyı kapamalıyım. Hemen şunu da söyleyeyim ki, hakaret bana tesir etmez.”

Bayan Irene’nin öfkeyle bir an için dikleşmiş kuvveti, kadının sarsılmazlığı önünde bitap çöküverdi. Yazacağı sınav sorularını bekleyen bir çocuk gibi, uysal ve telaşlı, Bayan Irene öylece duruyordu.

“Şu halde Bayan Wagner, teklif tekellüf bir tarafa. Durumum iyi değil biliyorsunuz. Size bunu evvelce de söyledim. Bugün bana kirayı ödemek için para lazım. Bu borç hanidir duruyor, sonra başka şeyler için de paraya ihtiyacım var. Bu işleri bir yoluna koyayım diyorum. Kalkıp size gelmemin sebebi, bana hani yardım edesiniz diye... Eh, hani 400 kuroncuk!”

Bayan Irene, istenen miktarın çokluğundan ürkmüş, “İmkanı yok!” dedi, eli altındaki nakit para bu kadarına çıkışmıyordu. “Şu anda cidden bu kadar param yok. Bu ay içinde size 300 kuron verdim. Ben bu parayı nereden alabilirim?”

“Hani bir kolayı bulunur, düşünün hele. Sizin gibi zengin bir kadın istediği kadar para bulabilir. Fakat hani yeter ki istesin. Hele bir düşünün, Bayan Wagner, kolayı bulunur.”

“Fakat sahiden yok. Olsaydı vermez miydim? Fakat bu kadar param cidden yok. Biraz verebilirim. İhtimal 100 kuron.”

“Söyledim ya, bana 400 kuron lazım.”

Pazarlıktan alınmış gibi, kadın bu kelimeleri kabaca fırlatıvermişti.

Irene ümitsizlik içinde, “Fakat yok ki!” diye bağırdı. Bir taraftan da, kocam gelecek olursa, diye düşünüyordu, her an gelebilir.

“Yemin ederim, yok bu kadar param.”

“O halde bulmaya çalışın.”

“İmkansız.”

Kadın, kıymet biçiyormuş gibi, tepeden tırnağa Irene’yi gözden geçirdi.

“Şey. Mesela şu yüzük. Rehine konacak olsa tamam. Ziynet eşyasından pek anlamam gerçi. Hiç takmadım. Ama 400 kuron eder sanırım.”

Bayan Irene, “Yüzüğüm!” diye bağırdı. Kadın parmağından hiç çıkarmadığı; kıymetli, güzel taşlı, çok değerli nişan halkasını istiyordu.

“Neden olmasın? Senedini size gönderirim, istediğiniz zaman rehinden kurtarırsınız, yine sizin olur. Kendimde alıkoyacak değilim ki. Böyle kibar bir yüzük benim gibi zavallının nesine!”

“Niçin peşimi bırakmıyorsunuz? Bana neden işkence ediyorsunuz? İmkanı yok. İmkansız! Anlasanıza!.. Görüyorsunuz, elimden geleni yaptım. Ama bunu anlamanız lazım. Acıyın bana!”

“Bana kimse acımadı. Açlıktan neredeyse geberiyordum da aldırmadılar. Böyle zengin bir kadına ben ne diye acıyacakmışım?”

Irene sert bir cevap vermek istedi. Birden dışarda bir kapının kapandığını duydu, damarlarındaki kanın donduğunu hissetti. Herhalde bürosundan dönen kocasıydı gelen. Düşünmeden, hemen parmağındaki yüzüğü sıyırdı, bekleyen kadına uzattı, kadın da derhal bir yerine sakladı.

“Korkmayın. Hemen gidiyorum!” dedi kadın: Irene’nin yüzündeki tarifsiz korkuyu fark etmiş, merakla dışarıya kulak kabarttığını görmüştü. Dışardan bir erkeğin ayak sesleri geliyordu. Kadın kapıyı açtı; Irene’nin içeri girmekte olan kocasını selamladı, gitti. Avukat kadına üstünkörü bakmış, oralı olmamıştı.

Kapı kadının arkasından kapanınca Irene, kalan kuvvetini de bir açıklamaya kullanarak, “Bu hanım benden bir şey sormaya gelmiş!” dedi. En tehlikeli saniye atlatılmıştı. Kocası hiçbir karşılıkta bulunmadan sessizce, öğlen sofrasının hazır olduğu yemek odasına geçti.

Irene evvelce yüzüğün serin bir kuşak gibi koruduğu, parmağındaki o yeri havanın yaktığını, herkesin bir yanığa bakar gibi gözlerini o boşluğa diktiklerini sanıyordu. Yemek yerken elini boyuna gizlemeye uğraşıyor, bunu yaparken de garip bir heyecanlanmanın oyuncağı oluyor; kocasının bakışlarının durmadan elinde gezindiği, elinin hareketlerini izlediği sanısına kapılıyordu. Ne yapıp yapıp kocasının dikkatini başka yana çevirmeye, durmadan soru sorarak bir konuşma konusu açmaya çabalıyordu. Kocasına söylüyor, çocuklarına, mürebbiyeye söylüyor, hep ufak ufak soru alevleriyle konuşmayı tutuşturmaya uğraşıyor, ama her seferinde soluğu kesiliyor, havasız konuşma sönüp kalıveriyordu. Neşeli görünmeye, ötekilerini de neşelendirmeye savaşıyor; fakat çocuklar ne çekişiyor, ne de gülüşüyorlardı. Kendi de hissediyordu: Neşesinde sofradakileri nedense yadırgatan bir sahtelik vardı herhalde. Kendini zorladıkça başaramaz oluyordu. Sonunda yorulup sustu.

Ötekiler de susuyorlardı; Irene sadece tabakların hafif tıkırtısını, ruhundaysa korkunun yükselen sesini işitiyordu. Derken birdenbire kocası, “Bugün yüzüğün neden yok?” dedi.

Irene ürperdi. İçinde bir sesin, yüksek perdeden “Felaket!” dediğini duydu. Fakat içgüdüsü henüz dayatıyordu. Bütün gücünü toplamalıydı, hissediyordu. Bir cümle daha söyleyebilseydi, bir kelime... Yeterdi... Sadece bir yalan daha bulmalıydı, son bir yalan.

“Şey... Temizletmeye verdim.”

Şimdi bu yalandan kuvvet alarak, azimli, ekledi: “Öbür gün alacağım.” Öbür gün! İşte şimdi yakalanmıştı; talih yar olmazsa yalanı da, kendisi de mahvolacaklardı. Kendi vadesini kendisi tespit etmişti. Şimdi bütün karışık korkuları ansızın yeni bir his sürüp götürüyordu: Hüküm gününün bu kadar yakında olduğunu bilmek saadetiydi bu. Öbür gün! Şimdi elindeki mühleti biliyor, bu bilgiden korkusuna tuhaf bir huzur boşaldığını hissediyordu. İçinde bir şey boy atıyordu: Yeni bir kuvvet; yaşama, ölme gücü!

• • •

Yakın sonucun nihayet kesinleştiği şuuru, ruhuna beklenmedik bir berraklık yaymaya başlamıştı. Sinirliliği yerini disiplinli bir temkine bırakıyor, korku gidip yerine hiç bilmediği billurlaşmış bir huzur duygusu geliyor, bu huzur seviyesinde Irene, hayatının bütün olaylarını birdenbire saydam ve gerçek değerleri içinde görebiliyordu. Hayatını tartıyor, hala ağır çektiğini hissediyordu. Hayatını koruyabilir de korku günlerinin öğrettiği yeni ve üstün duygularla değerlendirebilirse, bu hayata temiz, emin ve yalansız yeniden başlamaya hazır olduğunu seziyordu. Ama kocası tarafından boşanmış gibi, erkeğini aldatmış bir kadın olarak alnında rezalet lekesiyle yaşayamayacak kadar yorgundu; bu tehlikeli oyuna; para ile satılan vadeli huzur oyununa devam etmeye de keza kuvveti kalmamıştı. Mukavemetin artık düşünülemeyeceğini hissediyordu; netice yakındı; çocukları, çevresinde herkes, hatta kendisi, ondan yüz çevirmek üzereydiler. Her yerde hazır ve nazır bir düşmandan kaçmak imkansızdı. Emin çare itiraf kapısının da artık kapanmış olduğunu biliyordu. Tek yol vardı, açık; ama ondan da geri dönülemiyordu.

• • •

Sabahleyin mektuplarını yaktı; ufak tefek bazı şeylerini yerleştirdi; fakat çocuklarını, çocuklarıyla birlikte sevdiği her şeyi görmekten çekindi. Şimdi sadece, hayatın, hazlarıyla, ayartıcılıklarıyla kendisine sarılmasını önlemek istiyordu. Verdiği kararın uygulanmasını, hayatın, boşuna bir geciktirmeyle, güçleştirmesini önlemek istiyordu. Sonra, şansını son defa deneyip o kadına rastlamak ümidiyle bir kere daha sokağa çıktı. Caddelerde durup dinlenmeden yürüyor, ama artık gönlünde o eski aşırı telaşı duymuyordu. Gönlü yorulmuş, Irene mücadeleye devam etmekten vazgeçmişti. Bir ödevi yerine getiriyormuş gibi iki saat, boyuna yürüdü, görünürlerde yoktu kadın. Buna artık üzülmüyordu. Artık ona rastlamayı hemen hemen istemiyor, kendini öylesine bitkin hissediyordu. Geçenlerin yüzlerine bakıyor, hepsi ona yabancı, hepsi ölü, ruhsuz görünüyordu. Her şey bir bakıma uzak, kayıp ve onunla ilişkisizdi artık.

Yalnız bir keresinde ürperdi. Etrafına bakınırken sokağın öte geçesinde, kalabalığın arasından birdenbire kocasının, ancak şu son zamanlarda gördüğü o garip, sert ve çarpan bakışlarıyla karşılaşmış gibi oldu. Ürkmüş, gözlerini o noktaya dikti; fakat gördüğü hayal, geçmekte olan bir arabanın gerisinde hemen kaybolmuştu, Irene kocasının bu saatte daima mahkemede olduğunu düşünerek yatıştı. Etrafı gözetleme heyecanı içinde zaman duygusu belirsizleşmiş, öğle yemeğine gecikmişti. Her zaman tam vaktinde gelen kocası da ondan ancak iki dakika sonra geldi, Irene onu biraz heyecanlı buldu.

Irene şimdi akşama kaç saat olduğunu hesaplıyor, bu saatlerin çokluğu karşısında korkuyor; insanın bir veda için o kadar az bir zamana muhtaç oluşunu, hiçbir şeyi beraberinde götüremeyeceğini anlayınca her şeyin değersizleşivermesini garip buluyordu. Üzerine uyuşukluğa benzer bir hal geldi. Bir robot gibi tekrar sokağa çıktı. Düşünmeden, sağa sola bakmadan gelişigüzel yürüyordu. Bir yol ağzında bir arabacı, son saniyede atlarını durdurdu. Araba okunun neredeyse kendisine bindirmekte olduğunu, Irene o anda gördü. Arabacı çirkin bir küfür savurdu. Irene dönüp bakmadı bile: Ya kurtulur ya da verdiği kararın uygulanışı geciktirilmiş olurdu. Bir tesadüf, onu kararını uygulama külfetinden kurtarmış olurdu. Yorgun argın yürümesine devam etti: Hiçbir şey düşünmemek, sadece ruhta karanlık bir bitiş duygusu, yavaştan çöküp her şeyi kaplayan bir sis hissetmek ne iyiydi!

Sokağın ismini görmek için başını kaldırıp şöyle bir bakınca titredi: Dalgın yürüyüşleri sonunda, tesadüf, neredeyse aşığının evi önüne gelmişti. Bir işaret miydi bu? Aşığı belki ona henüz yardım edebilirdi, kadının adresini biliyordu şüphesiz. Irene sevinçten adeta titredi. Bu en basit şeyi nasıl da düşünmemişti? Elinin ayağının birden canlandığını hissetti, ümit uyuşuk düşüncelerini hızlandırmıştı. Zihninde kıvıl kıvıl düşünceler kaynaşıyordu. Aşığı şimdi onunla o kadına gitmeli, bu işe kesin bir son vermeliydi. Bu şantajlardan vazgeçmesi için kadının gözünü yıldırmalıydı; eline biraz para sıkıştırmak, onu şehirden uzaklaştırmaya yeterdi ihtimal. Irene son defa zavallı aşığına karşı kötü davranmış olduğuna birdenbire üzüldü; fakat ne olursa olsun aşığının kendisine yardım edeceğine emindi. Bu kurtuluş çaresinin aklına, ancak şimdi, şu son saatle gelmesi garipti doğrusu.

Bir koşu merdivenleri çıkıp zili çaldı. Kapıyı açan olmadı. Kulak verdi: Kapının arkasında ihtiyatlı ayak sesleri duyar gibi oldu. Zili tekrar çaldı. Tekrar sessizlik. Tekrar içerde hafif bir pıtırtı. Sabrı tükendi: Zili durmadan çalmaya başladı, çünkü can derdine düşmüştü.

Nihayet kapının arkasında bir kıpırdama oldu, kilit çıt etti, kapı hafifçe aralandı. “Benim!” dedi Irene hemen.

Adam, korkmuş ürkek, kapıyı ancak o zaman açtı. “Sen misin... Siz misiniz... Madam!” diye kekeliyor, yüzünde bir şaşkınlık okunuyordu. “Ben... Affedersiniz... Şey... Hiç ummuyordum... Ziyaretinizi... Kılığımı mazur görünüz!” Bir taraftan da ceketsiz olduğunu işaret ediyordu. Gömleği yarı açıktı, yakasını çıkarmıştı.

Irene, aşığının kendisini bir dilenci gibi hala koridorda bekletmesine sinirlenmiş: “Sizinle hemen konuşmalıyım.” dedi. “Bana yardım edeceksiniz.” Sonra, içerlemiş bir sesle ekledi: “İçeri girmeme müsaade eder de bir dakika beni dinler misiniz?”

Adam yan gözle içeri bakarak ve şaşkın, mırıldandı: “Buyurun... Fakat... Bilmem ki...”

“Beni dinlemelisiniz. Çünkü kabahat sizde. Bana yardım etmek görevinizdir... Yüzüğü geri almalısınız, mecbursunuz. Ya da bana adresini verin hiç olmazsa... Hep peşimi kolluyordu, şimdiyse ortalarda yok... Mecbursunuz, işitiyor musunuz, mecbursunuz.”

Adam aptal aptal onun yüzüne bakıyordu. Irene, ancak o anda karmakarışık konuşmakta olduğunu anladı.

“Sahi. Siz bilmiyorsunuz. Metresiniz, eski sevgiliniz bir gün beni evinizden çıkarken görmüş, o günden beri peşimi bırakmıyor, tehdit edip benden para sızdırıyor. Bana ölüm azabı çektiriyor. Şimdi de yüzüğümü aldı; bu yüzüğü mutlaka geri almalıyım, eve söyledim, bu akşama kadar dedim. Yardım edeceksiniz değil mi?”

“Fakat. Fakat ben.”

“Yardım edecek misiniz, etmeyecek misiniz?”

“Fakat ben kadın madın tanımıyorum. Kimden bahsettiğinizi anlamıyorum. Şantajcı kadınlarla hiçbir zaman bir ilişkim olmadı.” Adam adeta kabalaşıyordu.

“Ya... Demek onu tanımıyorsunuz. Demek ki uyduruyor. Fakat sizin isminizi, benim evimi biliyor. İhtimal şantaj yaptığı da yalan. İhtimal bütün bunları ben uyduruyorum.”

Irene acı acı güldü. Adam sıkılmıştı. Bir an, parıltılı gözlerine bakıp Irene’nin çıldırmış olacağını düşündü. Davranışları sarsak, konuşması saçmaydı Irene’nin. Adam, ürkek, etrafına bakınıyordu. “Lütfen, sakin olun. Madam. Sizi temin ederim yanılıyorsunuz. İmkansız. Hayır, ben hiçbir şey anlamadım. Ben öyle kadınları hiç bilmem. Siz de biliyorsunuz, kısa bir zamandan beri buradayım, iki kadın tanıdım. İkisi de bu türden değildir... İsim veremem, fakat... Çok saçma... Sizi temin ederim ki bu işte bir yanlışlık var...”

“Bana yardım etmek istemiyorsunuz, öyle mi?”

“Şüphesiz isterim... Eğer elimden gelirse.”

“O halde... Gelin. Beraber ona gidelim...”

“Kime... Kime gidelim?”

Irene’nin şimdi kendisini kolundan kavraması üzerine adam, tekrar, karşısındakinin delirmiş olduğunu sanarak, irkildi.

“Ona, o kadına... Gidecek misiniz, gitmeyecek misiniz?”

“Giderim... Giderim tabii.” Irene’nin ısrarları karşısında adamın şüphesi gittikçe çoğalıyordu. “Tabii, tabii...”

“Demek geliyorsunuz... Benim için bu bir hayat memat meselesi!”

Adam gülmemek için kendini zorladı. Sonra birden ciddileşti.

“Affedersiniz, madam... Fakat şu anda imkansız... İçerde piyano dersi veriyorum... Dersi bırakamam...”

Irene, aşığının yüzüne keskin bir kahkaha attı.

“Demek piyano dersi veriyorsunuz... Ev kıyafetiyle, yaka bağır açık... Siz ne de yalancısınız!”

Zihni bir fikre saplanmış, birden ileri atıldı. Adam onu önlemeye çalışıyordu.

“O şantajcı kadın burada, yanınızda mı yoksa? Bu oyunu beraber oynuyorsunuz demek! Onun benden kopardıklarını belki de paylaşıyorsunuz. Fakat o benim elime geçer elbet. Artık hiçbir şeyden korkmuyorum.”

Irene bar bar bağırıyordu. Aşığı onu sıkıca tuttuysa da Irene adamla boğuşmaya başladı; kendini kurtarıp yatak odasının kapısına atıldı.

Herhalde kapıdan dinlemekte olan birisi hızla geri çekildi. Irene, dağınık kıyafetli yabancı bir kadında bakışları, aptallaşıp kaldı. Kadın, yüzünü hemen yana çevirmişti. Aşığı peşinden koşmuş, delirdi sandığı Irene’yi tutmak, bir felaketin önüne geçmek istemişti; ama buna gerek kalmadan Irene hemen odadan dışarı çıktı. “Affedersiniz!” diye mırıldandı. Kafası karmakarışık olmuştu. Artık hiçbir şey anlamıyor, sadece tiksinti, sonsuz bir tiksinti ve yorgunluk duyuyordu.

Aşığının eza duyarak, arkasından baktığını görünce, “Affedersiniz!” dedi tekrar.

“Yarın... Yarın her şeyi anlayacaksınız... Yani, ben... Ben kendim artık hiçbir şey anlayamaz hale geldim.”

Bu sözleri ona, bir yabancıya söyler gibi söyledi. Bir zamanlar bu adamın malı olduğuna dair hiçbir şey hatırlamıyor, kendi vücudunu bile artık pek hissetmiyordu. Sanki her şey, öncekinden daha da çapraşık hale girmişti; Irene sadece bu karışıklığın bir yerinde bir yalan olduğunu biliyordu. Fakat düşünemeyecek kadar yorgun, göremeyecek kadar bitkindi artık. Merdivenleri, gözlerini kapamış, darağacına çıkan bir mahkûm gibi indi.

• • •

Dışarı çıktığı zaman sokak karanlıktı. Kadının belki ilerde beklemekte olduğu, belki son saniyede kurtulabileceği düşüncesi, zihninde parladı, söndü. Ellerimi kavuştursam da unuttuğum Tanrıya dua etsem, diye düşündü. Ah, sadece iki aylık bir zaman daha satın alabilseydi, yaza kadar, iki ay! O zaman o kadının yetişemeyeceği bir yerde çayırlar, tarlalar arasında rahat, sakin bir yaz daha yaşayabilirdi. Karanlık sokağı hırsla gözlüyordu. İlerde bir evin giriş kapısında pusuda bir gölge gördüğünü sandı; tam yaklaşmıştı ki gölge kapıdan içeri avluya doğru çekilip kayboldu. Bir an kocasıyla bu gölge arasında bir benzerlik bulunduğu zarınına kapıldı. Sokakta birdenbire kocasıyla, kocasının bakışlarıyla karşılaştığı korkusu, onu bugün ikinci kez yakalıyordu. Bu ihtimalin gerçek olduğuna kanaat getirmekte tereddüt etti. Fakat hayal, gölgelerin içinde kaybolmuştu. Ensesinde, arkadan yakıcı bir bakış değiyormuş gibi tuhaf bir gerilme, sıkıntılı yürüyordu. Bir seferinde dönüp arkasına baktı, kimsecikler görünmüyordu. Eczane uzakta değildi. Hafifçe titreyerek içeri girdi. Kalfa reçeteyi alıp ilacı hazırlamaya koyuldu. Bu bir dakika içinde Irene her şeyi görüyordu: Pırıl pırıl terazi, küçücük dirhemler, ufacık etiketler; üstteki gözlerde bilmediği, Latince isimleriyle sıra sıra şişeler. Irene bütün bu Latince kelimeleri bakışlarıyla otomatik olarak heceliyor, saatin tiktaklarını işitiyor, eczanenin kendine özgü kokusunu, bu yağlı yavan ilaç kokusunu duyuyordu. Birdenbire çocukluğunda, bu kokuyu sevdiği, pırıl pırıl ve acayip kavanozları seyretmekten hoşlandığı için, eczane işlerinin kendisine gördürülmesini annesinden her zaman rica ettiğini hatırladı. Bu arada, annesiyle vedalaşmayı unuttuğunu dehşetle düşündü, zavallı kadıncağıza çok üzülüyordu. Ürpererek, “Yüreğine iner,” diye düşündü. Fakat kalfa, göbekli bir kavanozdan berrak bir ilacı mavi bir şişeciğe sayarak damlatmaya başlamıştı bile. Irene sabit bakışlarla ölümünün bu kaptan küçüğüne geçişini seyrediyor, oradan az sonra damarlarına yayılacağını düşünüyordu; elinin, ayağının donduğunu hissetti. Hipnotize edilmiş gibi, şuursuz; eczacının parmaklarına bakıyordu. Bu parmaklar, şimdi dolmuş şişeye mantarı sokuyor, şişenin üzerine o tehlikeli etiketi yapıştırıyordu. Irene’nin bütün duyguları, tüyler ürpertici düşünceyle kımıldayamaz olmuş, kötürümleşmişti.

Kalfa, “İki kuron!” dedi. Irene uyuşukluğundan uyandı, yadırgayarak etrafına bakındı.

Sonra para çıkarmak için, bir robot gibi, elini çantasına götürdü. Gönlünde her şey, hala bir rüya hali yaşıyordu. Madeni paralara ayırt edemeden bakıyor, paraları sayarken elinde olmadan duraklıyordu.

O anda kolunun hızla yana itildiğini hissetti, cam para tabağına bir paranın düştüğünü işitti. Yanından doğru bir el uzanmış, ilaç şişesini almıştı.

Şuursuzca başını çevirdi. Bakışları dondu. Kocasıydı: Dudaklarını sımsıkı kenetlemişti, benzi uçuktu, alnında ter taneleri parıldıyordu.

Irene bayılmak üzere olduğunu hissetti, masaya tutunmak zorunda kaldı. Sokakta gördüğü kimse ile evin kapısında kendisini gözetleyen şahsın, kocası olduğunu birdenbire anladı. Bir yarım sezişle daha o zaman kocasını tanımış, bir an düşüncelerini toplamaya çalışmıştı.

Kocası; ağır, boğucu bir sesle, “Gel!” dedi. Irene donuk gözlerle ona bakıyor; içinden şuurunun sisli, derin dünyasında kocasına itaat edişine şaşıyordu. Kendi istemeden adımları, kocasının yanı sıra ilerliyordu.

Yan yana karşı kaldırıma geçtiler. Birbirlerinin yüzüne bakmıyorlardı. Kocası şişeyi hala elinde tutuyordu. Bir ara durup terli alnını sildi. İstemeden, farkına varmadan Irene de adımlarını yavaşlatmıştı. Fakat başını kaldırıp bakmaya cesaret edemiyordu. İkisi de tek kelime konuşmuyor, aralarında sokağın gürültüsü akıp gidiyordu.

Merdiven başında kocası onu öne geçirdi. Irene, kocasının yanından çekilince adımlarını şaşırdı, durdu, olduğu yerde kaldı. Bunun üzerine kocası onu kolundan tuttu. Irene bu temasla ürperdi, son basamakları daha hızlı çıktı.

Odasına yürüdü. Kocası onu takip etti. Duvarlar kara kara parıldıyor, eşyalar pek seçilmiyordu. Hala tek kelime konuşmuyorlardı. Kocası şişeyi saran kağıdı yırttı, açıp içindeki ilacı döktükten sonra şişeyi bir köşeye fırlattı. Irene, şişenin çıkardığı sesi duyunca titredi.

Hala susuyorlardı. Irene kocasının kendini nasıl zorladığını hissediyordu, bakmadan görüyordu. Derken kocası yaklaştı. Ta yanına geldi. Irene onun güçlükle nefes aldığını duyuyor; odanın karanlığında kocasının gözlerinin, donuk sisli bakışlarla parladığını görüyordu. Öfkesinin patlak vermesini bekliyor, elinin sert kavrayışları korkusuyla titriyordu. Kalbi durmuştu. Yalnız sinirleri gergin teller gibi titreşiyordu. Her şey, verilecek cezayı bekliyor, Irene kocasının hiddetini adeta özlüyordu. Ama kocası hala susuyordu, ve Irene sonsuz bir hayretle, kocasının yaklaşmasının çok şefkatli bir yaklaşma olduğunu sezdi. “Irene!” dedi kocası. Sesinde tuhaf bir yumuşaklık duyuluyordu. “Birbirimize daha ne zamana kadar azap çektireceğiz?”

Irene birden boşandı: Ansızın, çırpınarak, şiddetli bir sarsılmayla, tek ve şuursuz, hayvani bir feryat kopararak... Bütün o haftaların birikmiş, zapt edilmiş hıçkırıkları nihayet kopup geliyordu. Öfkeli bir el sanki onu içinden kavramış, alabildiğine tartaklıyor, Irene bir sarhoş gibi yalpalıyordu. Kocası tutmasaydı devrilecekti.

“Irene!” diyerek yatıştırmaya çalışıyordu kocası. “Irene, Irene!”

Hep daha hafif, hep daha yatıştırıcı bir sesle karısının ismini tekrarlıyor; bu ismi gittikçe daha şefkatli söyleyerek çekilen sinirlerin ümitsiz isyanını bastırmaya çabalıyordu. Ama ona, yalnız hıçkırıklar, Irene’nin vücudunu boydan boya dolaşan ıstırap dalgalarının vahşi deprenmeleri cevap veriyordu. Seğirmeler içindeki vücudu götürüp sedire yatırdı. Hıçkırıklar kesilmiyordu. Bir ağlama nöbeti sanki elektrik akımına tutulmuş gibi, Irene’nin elini, ayağını sarsıyor, azap çeken vücudu ürperme ve donma nöbetleri kaplıyordu. Haftalardır tahammülün üstünde gerilmiş sinirleri şimdi kopmuş; işkence, hissiz vücudu doludizgin kasıp kavurmaya koyulmuştu.

Büyük bir heyecan içinde kocası, karısının kıvranan vücuduna sarıldı, soğumuş ellerini tuttu: Önce kollayarak, sonra korku ve ihtirasla elbisesini, ensesini öpmeye başladı. Fakat büzülmüş vücutta, adalede bir yarık gibi, hala seğirmeler oluyor, içerden dışarıya seddini yıkmış hıçkırık dalgaları boşanıyordu. Fritz, karısının yüzüne dokundu; gözyaşlarıyla yıkanmış, donmuştu; şakaklarında damarların attığı hissediliyordu. Fritz’i sonsuz bir korku aldı. Karısının yüzüne yakın konuşmak için diz çöktü.

İkide bir karısına dokunuyor, “Irene!” diyordu. “Neden ağlıyorsun? Artık... Artık hepsi geçti... Hala neden kendini helak ediyorsun. Artık korkacak bir şey kalmadı. O kadın bir daha asla gelmeyecek, asla.”

Irene’nin vücudunda yeni bir çırpınma oldu, kocası iki eliyle onu tuttu. İşkence çeken vücudu ezip bitiren bu perişanlığı görünce ruhunda, karısını katleden kendisiymişçesine, bir korku duydu. Tekrar karısını öpüyor, dağınık sözler kekeleyerek özür diliyordu.

“Hayır. Asla. Yemin ederim. Senin bu derece korkacağını tahmin edemedim. Sana sadece hatırlatmak, görevini hatırlatmak istedim. Sırf o adamdan uzaklaşmanı. Büsbütün. Ve bize dönmeni istedim. Doğrudan doğruya sana söyleyemezdim ki. Düşündüm. Hep dönersin diye düşündüm. O kadıncağızı bunun için, seni dönmeye mecbur etsin diye ben gönderdim. Zavallının biridir o, bir artist, işsiz bir artist. Zorla razı oldu, ben ısrar ettiğim için. Anlıyorum, doğru yapmadım. Fakat senin dönmeni istiyordum. Hem sana daima hissettirdim, hazır olduğumu. Affetmekten başka bir şey düşünmediğimi. Ama sen beni anlamadın. Fakat başına bunlar gelsin istemezdim. Olup bitenleri görmekle hem ben senden daha çok acı çektim. Seni adım adım gözetledim. Sırf çocuklar için, anlıyorsun ya, sırf onlar için seni mecbur etmek istedim. Ama şimdi hepsi geçti. Artık her şey düzelecek.”

Irene sonsuz bir uzaklıktan buğulu bir takım kelimelerin geldiğini, yanı başında yankılandıklarını duyuyor, ama hiçbirini anlamıyordu. Ruhunda her sesi bastıran bir çağıltı dalgalanıyor, her duyguyu eriten bir algılar anaforudur gidiyordu. Derisinde temaslar, öpüşler, okşamalar hissediyor; şimdi artık kurumuş kendi gözyaşlarını duyuyordu. Fakat vücudunun içerisinde kanı çınlayışlarla, boğuk ve tehditli bir gürüldeyişle akıyor, ses gitgide artıyor, çılgın çanlar gibi gümbürdüyordu. Derken, Irene’nin gözlerinden her şey siliniverdi. Baygınlığından hafif sıyrılmış, kendisini soymakta olduklarını hissetti. Sanki kat kat bulutlar arasından, kocasının şefkatli endişeli yüzünü görüyordu. Sonra derin karanlıklara gömüldü: Uzun zamandır özlemini çektiği siyah, rüyasız bir uykuya daldı.


Ertesi sabah gözlerini açınca odayı aydınlanmış buldu. Kendi ruhu da aydınlanmış, bulutlardan sıyrılmış, fırtına kanını temizlemişti. Başından geçenleri hatırlamaya çalıştıysa da her şey ona rüyada gibi görünüyordu. Bu belli belirsiz idrak ona bir hayal gibi, hafif ve hür, rüyada yürüyüş gibi geliyordu. Uyanık olduğundan emin olmak için ellerini yokladı.

Birden, irkildi: Parmağında yüzük, ışıldıyordu. Bir anda tamamen uyandı. Yarı baygınken işittiği karışık sözlerle düşünce ve şüphe olmaya cesaret edememiş, fakat seziş dolu, evvelki bulanık duygular; şimdi birdenbire açık, net bir tutarlılıkla birbirine bağlanıverdiler. Irene ansızın her şeyi anladı: Kocasının soruları, aşığının şaşkınlığı, herkes önüne seriliverdi ve Irene içine düşmüş olduğu korkunç ağı gördü. Hem öfke, hem de utanç duyuyordu; sinirleri tekrar titremeye başlamıştı. O rüyasız, korkusuz uykudan uyandığına pişmandı adeta.

Birden bitişik odada gülüşmeler oldu. Çocuklar kalkmışlar, doğan güne uyanmış kuşlar gibi gürültü ediyorlardı. Irene oğlanın sesini açıkça tanıdı, bu sesin kocasının sesine benzediğini ilk defa fark edip şaşırdı. Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi, bu gülümseme sessizce dudaklarında kaldı. Hayatını, şimdi ayrıca mutluluğunu oluşturan bütün bunları daha derinden tatmak için gözleri kapalı, yatıyordu. Ruhunda bir yer henüz acıyordu, ama hayra alamet bir acıydı bu: Büsbütün kapanmazdan önce yanan yaralar gibi sıcak bir acı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült