Hikaye

 

 

Köpekler

Patris Buhari


Zooloji profesörlerine sordum; baytarlardan bilgi edindim; bizzat kendim kafa yordum, ama köpeklerin ne işe yaradıklarını anlayamadım. ineğe bakınız; süt verir. Keçiye bakınız; o da süt verir, ayrıca gübreleri de vardır. Peki, köpekler ne işe yararlar? Derler ki köpekler vefalı hayvanlardır. Peki bayım, vefa denilen şey, akşam yedide başlayıp sabah altıya kadar durmaksızın havlamak mıdır? Daha dün gece olan bir olayı anlatayım size:

Gece on bir sularında köpeğin birinin canı biraz sıkılınca sokağın ortasına çıkıp bir ayak verdi. Bir iki dakika sonra karşı konağın köpeği, Şiirin giriş beytini takdim etti. Derken, tatlıcının fırınında yatmakta olan deneyimli bir üstat, öfkeyle dışarı fırlayıp yanık bir gazeli son beytine kadar okuyup bitirdi. Kuzeydoğu tarafından iri yan bir köpek de bu gazele coşkuyla alkış tuttu. Orada kurulan şairlik mahfili öyle bir kızıştı ki sormayın. Bazı hayırsızlar ikilik, üçlük gazeller getirmişlerdi. Birçoğu, irticalen kaside üstüne kaside döktürdü. Mahfil öyle hareketlendi ki sonu gelecek gibi değildi. Pencereyi açıp defalarca ‘istek'te bulunduk; ama hiçbiri isteğimize kulak asmadı. Bu durumda onlara sormak gerekir; ağalar, böyle zorunlu bir şiir mahfili kurmanız gerekli idiyse, nehrin kenarına gidip geniş alanda yapsaydınız ya; evlerin arasında buluşup uyuyanları rahatsız etmeniz hangi edebe sığar?

Ayrıca, biz yerlilerin köpekleri de garip bir şekilde terbiyesiz olurlar. Köpeklerimizin çoğu öyle ‘milliyetçi' karakterdedirler ki pantolon, ceket gördüklerinde havlamaya başlarlar. Neyse ki bu durum bir yere kadar takdir edilebilir, ama bu konuya girmeyelim. Bundan başka türlüsü de var; yani birçok kez ellerimizde sopalarla beylerin konaklarına gittiğimiz zamanlar oldu ve Allah için doğruyu söylemek gerekirse, onların köpeklerindeki medeniliği gördükten sonra hayran kalmamak elde değil.

Konağın bahçesine girdiğimiz anda köpek avluda dik dik bakıp, hafif bir “hav” sesi çıkarır ve ağzını kapatıp yerinde durur. Biz bir adım ileri atınca, o dört adım yaklaşır ve zarif ve medeni bir sesle tekrar “hav” yapar. Bekçilikse işte bekçilik; müzikaliteyse işte müzikalite. Bizimkilerdeyse ne makam, ne melodi, ne ton, ne uyum; sadece kesintisiz ulur dururlar. Sesin ne zaman pes, ne zaman tiz çıkarılması gerektiğine hiç dikkat etmezler. Boğazdan hırlayıp dururlar. Hem de Tan Seen[1] gibi ülkemizin medarı iftiharı bir müzisyenimiz varken.

Hiç şüphesiz köpeklerle ilişkilerim nispeten gergin olmuştur, ama yemin ederim bu durumda bile asla dürüstlükten ödün vermedim. Belki bunu ciddiye almazsınız, ama tanrı şahidimdir, bugüne kadar bir köpeğe elimi bile kaldırmış değilim. Birçok arkadaşım, beklenmedik belalardan korur gerekçesiyle gece vakti dışarıda dolaşırken elimde bir değnek veya sopa bulundurmam gerektiği önerisinde bulundular. Ama ben, olur olmaz yere kimseyle düşmanlık güdeyim istemedim. Köpek havlar havlamaz, doğal uzlaşmacı yönüm öyle ağır basar ki, beni o an görseniz kesinlikle bu adam korkağın biri dersiniz. Böyle bir durumla karşılaştığımda boğazımın kuruduğunu tahmin edebilirsiniz. Bu, elbette doğrudur; böyle durumlarda şarkı söylemeye çalışsam bile kuruyan boğazımdan hırıltıdan başka bir ses çıkmaz. Eğer sizin yapınız da benimki gibiyse, böyle durumlarda Ayetel-Kürsi'yi de unutmuş olduğunuzu görürsünüz, onun yerine muhtemelen Kunut duasını okuyuverirsiniz.

Bazı zamanlar, gecenin ikisinde bastonuma havada daireler çizdirerek tiyatrodan döndüğüm günler çok olmuştur. Oyunda dinlediğim bir şarkının, sözleri aklımda kalmadığı için melodisini akılda tutmaya çalışıyorumdur; hatta şarkıya yabancı olduğum için ıslıkla yetinmeye çalışıyorumdur; müziğin aynısını tutturamasam bile duyanlar bir İngiliz müziği mırıldandığımı sanıyorlardır. Tam o sırada bir köşeden dönmüşüm, karşımda bir koyun. Bir düşünün, gözlerim onu köpek olarak algılamakta. Hem köpek hem de koyun cüssesinde, yani tam bir köpek Artık elim ayağım titremeye başlar, bastonumun daire çizişleri yavaşlaya yavaşlaya anormal bir açıyla havada bir yerde takılı kalır. Islık sesi çatallaşır, zayıflar, kesilir. Ama ne mümkün ki kırmızı deve yüzümde zerre kadar bir değişiklik olsun; sessiz bir melodi akışı hala devam etmektedir. Böyle durumlarda, kış ayında bile ter boşalıyorsa, aslında bu tıbbın araştırma alanına girer; ama sorun etmemek gerek, nasıl olsa sonra kuruyacaktır.

Yaradılış olarak oldukça temkinli olduğum için bugüne kadar bir köpeğin ısırmasına maruz kalmadım hiç. Yani bugüne kadar hiçbir köpek beni ısırmadı. Öyle bir şey olsaydı, bugün bu yazılar yerine mersiyem yayımlanıyor olurdu. Tarih mısrası şöyle dilek içerikli olurdu: “Bu köpeğin toprağından ısırgan otu bitsin.” Ama;

"Kime nasıl anlatayım; başıboş köpek ne beladır?

Ölmekten çekinmezdim hiç, bir defalık olsaydı. ”2

Köpekler dünyada var oldukça ve havlayıp durdukça biliniz ki bir ayağımız daima mezarda olacaktır. Ayrıca köpeklerin havlama tarzları da şaşırtıcı ölçüde değişiktir, yani bir kere, havlamak onlarda iflah olmaz bir hastalıktır ve ister enik olsun, ister yaşlı, hepsinde vardır. Herhangi bir iri yarı koyun köpeği heybet ve debdebesini göstermek için zaman zaman havladığında çaresiz, “havla, havla” demek zorunda kalırız (ama böyle durumlarda köpeğin zincirle sıkıca bağlı olması gerekir). Ama bu hayırsızlar için iki gün, üç gün, ikişer üçer oktav havlamak hiç de sorun değildir. ince seslerine biraz da yürek gücü katıp öyle güçlü havlarlar ki seslerindeki eko nefeslerinin sonu gelene kadar devam eder.

Bir de sanki durdurabileceklermiş gibi hareket halindeki motorlu taşıtların ardından havlamazlar mı? Ama eğer o motorlu taşıtı zavallı ben kullanıyorsam kesinlikle ellerim iş göremez halde kalakalırdım. Ama başkaları da onlara benim gibi mi davranırdı acaba?

Köpeklerin havlamasına en büyük itirazım, çıkardıkları seslerin insanın bütün düşünme gücünü sekteye uğratmasındandır. Özellikle geceleri dükkanların aralarında yaptıkları gizli toplantılarından büyük bir topluluk halinde yolunuza fırlayıp misyonerliğe başladıklarında, Allah aşkına siz söyleyin, insanın aklı başında kalabilir mi hiç? Her biriyle sırayla ilgilenmek gerekir. Bir yanda oların gürültüleri, diğer yanda benim “hoşt, hoşt!” diye (cılız da olsa) bağırışlarım; bir yanda hararetli hareketler, diğer yanda donuk bir hareketsizlik (hareketler onların, hareketsizlik benim) esnasında beynin iş görmesi mümkün olabilir mi? Gerçi ben de pek kestiremiyorum; böyle bir durumda beyin iş görse bile nasıl tuhaflıklar yapar acaba? Her neyse, köpeklerin bu sınırsız zalimlikleri bana göre her zaman nefret edilesi bir şeydir. Ama aralarından bir temsilci çıkıp da efendice, “Beyefendi hazretleri, yol kapalı." dese, Allah adına yemin ederim, sorgusuz sualsiz geri dönerim. Ayrıca bu yeni bir şey de olmaz; böyle durumlarda köpeklerin ricalarını geri çevirmeyip yollan arşınladığım geceler çok oldu. Ancak büyük bir topluluğun böyle müttefikçe ve dayanışmacı bir tutumla bağırlarını yırtarcasına havlaması alçakça bir hareket! (Saygıdeğer okuyucularımın, saygın ve sevgili köpekleri eğer yanlarındaysa bu yazıyı yüksek sesle okumamalarını rica ederim; kimsenin kalbini kırmak amacında değilim.)

Tarın her ulusta dürüst bireyler de yaratmıştır, köpekler de bunun dışında değildir. Allah korkusu taşıyan köpekler de görmüşsünüzdür mutlaka. Bedenlerindeki ağır ibadet izleri belirgin bir şekilde görülebilmektedir. Yürürlerken öyle bir kendini adamışlık ve alçak gönüllülük sergilerler ki, sanki günahlarının yükünden dolayı gözlerini yerden kaldıramaz durumdadırlar. Kuyruklarını genellikle karınlarının altına yapıştırıp dolaşırlar. Yaşamı sorgulamak ve yaşam hakkında düşünmek için sokakların tam orta yerine yatarlar ve gözlerini yumarlar. Görünüşleri tıpkı filozoflar gibidir ve şecereleri Diogenes’e kadar uzanır. Yoldan geçmek isteyen bir araç sürücüsünün kesintisiz koma çalmasına, arabanın çeşitli yerlerine vurarak gürültü çıkarmasına, insanlardan onu yoldan kaldırmaları için yardım istemesine, bizzat sürücünün onlarca kez bağırmasına rağmen zatıalileri başını yasladığı yerden kımıldatmaksızın, mahmur gözlerini aralayıp durumu kısaca inceledikten sonra tekrar yumarlar. Birisi bir çubukla vurduğunda zatıalileri son derece kanıksamış bir edayla yattığı yerden kalkar, birkaç adım öteye gidip tekrar yatar ve düşüncelerinin koptuğu yerden tekrar düşünmeye devam eder. Eğer bir bisikletli o tarafa doğru gelirken zil çalıyorsa, yattığı yerden gelenin bir bisiklet olduğunu anlar ve böylesi ufak tefek şeyler için yoldan ayrılmayı dervişlik şanına kesinlikle aykırı sayar.

Gece vakti aynı köpek, ince kuru kuyruğunu mümkün olduğunca yola yayar. Bununla sadece Tanrı'nın seçkin kullarının sınanması amaçlanmaktadır; yanlışlıkla o kuyruğa ayağınızı basarsanız zatıalileri öfkeli bir ses tonuyla sizi sorgulamaya başlar: “Neden biz fakirleri rahatsız edersin, görmez misin ki biz sadhu[2] burada oturmaktayız.” O fakirin bedduası yüzünden bedenimde o anda bir titreme başlar. Sonraki geceler boyunca, sayısız köpeğin ayaklarıma dolanıp yürümeme izin vermedikleri rüyalar görüp dururum. Gözlerimi açtığımda, ayaklarımın yattığım divanın örgüleri arasında sıkışmış olduğunu anlarım.

Tanrı bana bir süreliğine de olsa iyi bir havlama ve ısırma gücü verse ya, içimde dehşetli bir intikam çılgınlığı taşımaktayım. Böylece yavaş yavaş bütün köpekler tedavi olmak için baytarların yolunu tutarlar. Şu beyitte olduğu gibi:

“ Urfi, rakiplerin görüntüsünden endişelenme Köpeğin havlaması dilencinin rızkını azaltmaz. ”[3] Asya için utanç vesilesi yaradılış karşısında şairlik işte böyle olmalıdır. Bir söz vardır: “Havlayan köpek ısırmaz.” Bu, doğrudur; ama havlayan köpeğin ne zaman havlamayı bırakıp ısırmaya başlayacağını da kimse bilemez!


[1]        (1524-1589) Hinditan'ın en büyük müzisyeni kabul edilir. Klasik Hint müziğine çeşitli makamlar kazandırmış ve Hint müziğini sistematik bir hale getirmiştir (ç.n.).

1 Münzevi, Hint fakiri (ç.n.).

[3] Urfi Şirazi (1554-1590). Ünlü Fars şairi (ç.n.).

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült