Hikaye

 

 

Kısa Hikayeler

Halil Cibran


NASIL KAÇIK OLDUM

Bana nasıl kaçık olduğumu soruyorsunuz. Şöylece oldu: Bir gün, Tanrıların doğumundan çok önceydi, derin bir uykudan uyandım ve tüm maskelerimin çalındığını fark ettim. kendi yaptığım ve yedi hayatımda taktığım yedi maske. Maskesiz halimle kalabalık sokaklarda bağırıp durdum: “Hırsızlar, hırsızlar, lanet olası hırsızlar."

Erkeklerle kadınlar halime güldüler, bazıları korku içinde evlerine kaçtı.

Pazar yerine gelince evlerden birinin damında duran bir genç bağırdı: “Bu adam bir kaçık!" Onu görebilmek için başımı kaldırdım; güneş ilk defa çıplak yüzüme değdi. İlk defa güneş çıplak yüzüme değdi ve içim güneşin aşkıyla doldu, artık maskelerimi istemez oldum. Kendimden geçercesine ağladım, “Maskelerimi çalan hırsızlara şükürler, binlerce şükürler olsun."

Böylece kaçık oldum.

Deliliğimde hem özgürlük hem güvenceyi buldum; yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmama güvencesini, çünkü bizi anlayanlar içimizde bir parçayı köle ederler.

Yalnız güvencemle gururlanmasam daha iyi. Hapisteki bir mahkûm bile sadece başka bir mahkûma karşı güvencededir.


 

TANRI

Kadim zamanlarda, dudaklarım sözcüklerin ilk kıpırtılarıyla titrediğinde kutsal dağa çıktım ve Tanrı'ya yakardım, dedim ki, “Efendim, ben senin kölenim. Senin gizli iraden benim için yasadır, ilelebet sana itaatle yükümlüyüm."

Ama Tanrı cevap vermedi ve devasa bir fırtına gibi geçip gitti.

Ve bin yıl sonra kutsal dağa çıktım ve yeniden Tanrı'ya yakardım, dedim ki, “Yaradan, beni sen yarattın. Beni kilden yarattın ve neyim varsa hepsini sana borçluyum."

Ve Tanrı cevap vermedi ama bin hızlı kanat gibi geçip gitti. Ve bin yıl sonra kutsal dağa çıktım ve yeniden Tanrı'ya yakardım, dedim ki, “Baba, ben senin oğlunum. Şefkat ve sevgiyle bana can verdin ve sevgiyle, tapınarak krallığına hak kazanacağım."

Ve Tanrı cevap vermedi ve uzak tepeleri gizleyen bir sis gibi geçip gitti.

Ve bin yıl sonra kutsal dağa çıktım ve yeniden Tanrı'ya yakardım, dedim ki, “Tanrım, amacım ve varlık kaynağım; Ben senin geçmişinim ve sen benim yarınımsın. Ben topraktaki kökünüm ve sen gökyüzündeki çiçeğimsin, güneşe bakarak ikimiz birlikte büyürüz."

O zaman Tanrı bana eğildi ve kulağıma tatlı sözler fısıldadı, denizin ona dökülen bir ırmağı sarması gibi, O da beni sardı,

Ben vadilerle ovalara inerken, Tanrı da oradaydı.


 

KORKULUK

Bir seferinde bir korkuluğa dedim ki: “Bu uzak tarlada durmak seni yoruyor olmalı."

Ve o dedi ki: “Korkutmanın keyfine doyum olmaz ve hiç tükenmez ve ben de hiç sıkılmam."

Bir dakika düşündükten sonra dedim: “Doğrudur, çünkü ben de o keyfi tattım."

Dedi ki: “Sadece içi samanla doldurulmuş olanlar bunu tadabilir."

Sonra bana iltifat mı etmiş yoksa küçümsemiş midir, bilemeden ondan ayrıldım.

Bir yıl geçti, bu süre zarfında korkuluk filozofa dönüştü. Yeniden ona uğradığımda, iki karganın şapkasının altında yuva yaptıklarım gördüm.


 

UYURGEZERLER

Doğduğum şehirde uyurgezer bir kadınla kızı yaşardı.

Bir gece, sessizlik dünyayı kapladığında, kadın ve kızı yürür ve hala uyur halde, sis çökmüş bahçelerinde karşılaştılar.

Ve kadın konuştu, dedi ki: “Nihayet, nihayet, düşmanım! Gençliğimi sömüren sen; hayatını benim yıkıntımın üzerine kuran sen! Seni bir öldürebilsem!"

Ve kız konuştu, dedi ki: “Nefret dolu kadın, bencil ve yaşlı! Özgürlüğümle arama giren sen! Kendi sönmüş hayatını bana yaşatmaya çalışan sen! Bir ölsen!“

O anda bir horoz öttü ve iki kadın da uyandılar. Anne şefkatle, “Sen misin hayatım?" dedi. Ve kız da şefkatle cevap verdi: “Evet canım."


 

İKİ MÜNZEVİ

Issız bir dağın tepesinde iki münzevi yaşardı, Tanrı'ya dua eder ve birbirlerini severlerdi.

Bu iki münzevinin bir topraktan kasesi vardı, tek varlıkları da buydu.

Bir gün yaşlıca olan münzevinin içine bir kötü ruh düştü, genç olana gitti ve dedi ki: “Uzun süredir bir arada yaşıyoruz. Artık ayrılmamızın vakti geldi. Haydi varlıklarımızı bölüşelim."

O zaman daha genç olanı üzüldü ve dedi ki, “Kardeşim, benden ayrılman gerektiği için ıstırapla doluyum. Ama eğer gitmen şartsa, öyle olsun." Ve toprak kaseyi getirdi, ona verip dedi ki, “Bunu bölemeyiz Kardeşim, senin olsun."

O zaman yaşlıca olanı dedi ki, “Ben bağış kabul etmem. Hakkımdan başkasını almam. Bölünmesi gerekir."

Ve genççe olanı dedi ki, “Kase kırılırsa, sana ya da bana ne faydası kalır? Eğer hoşuna gidecekse kura çekelim."

Ama yaşlıca münzevi yine dedi ki, “Adil olandan ve kendi hakkımdan fazlasını almam, adaleti ve hakkımı manasızca şansa bırakmayacağım. Kase bölünmeli."

O zaman genç münzevi daha fazla muhalefet edemedi ve dedi ki, “Eğer isteğin yine de buysa ve böylece alacaksan, öyleyse kaseyi kıralım."

Ama yaşlıca münzevinin yüzü birden karardı ve bağırmaya başladı, “Seni lanet olası korkak, savaşmayacaksın."

 


VERMEK VE ALMAK ÜZERİNE

Bir zamanlar dağlar kadar iğnesi olan bir adam yaşarmış.

Bir gün İsa'nın annesi ona gelmiş ve demiş ki: “Arkadaş, oğlumun giysisi yırtıldı, o tapınağa gitmeden önce yamamam lazım. Bana bir iğne vermez misin?"

Ve adam ona iğne vermedi, onun yerine tapınağa gitmeden önce oğluna iletmesi için almak ve vermek üzerine ezberden bir nutuk çekti.


 

SAVAŞ

Günlerden bir gün sarayda bir ziyafet veriliyordu ve bir adam gelip kendini prensin ayaklarının dibine attı ve tüm konuklar ona baktı; gördüler ki adamın bir gözü çıkmış, göz oyuğundan kan akıyor. Ve prens adama sordu, “Sana ne oldu?" Ve adam cevap verdi: “Ah prens, ben meslekten hırsızım ve bu gece, ay olmadığı için sarrafın evini soymaya gittim ve tam cama tırmanmıştım ki, hata yapıp dokumacının evine girdim, karanlıkta dokuma tezgahına çarptım ve gözüm çıktı. Ve şimdi Prens, dokumacıya karşı adalet talep ediyorum."

O zaman Prens dokumacıyı çağırttı, o da geldi ve ona gözlerinden birinin çıkarılması gerektiği bildirildi.

“Aman Prensim," dedi dokumacı, “Karar adildir. Gözlerimden birini almanız doğrudur. Ama heyhat! Dokuduğum kumaşın her iki yanını da görebilmem için bana ikisi de lazım. Yalnız bir komşum var, kunduracıdır, onun da iki gözü var ve mesleğinde iki göz şart değil."

O zaman Prens kunduracıyı çağırttı. O da geldi. Kunduracının iki gözünden birini aldılar.


 

TİLKİ

Tilkinin biri güneş doğarken kendi gölgesine bakmış ve demiş ki: “Bugün öğle yemeğinde deve yiyeceğim." Ve tüm sabahı deve arayarak geçirmiş. Ama öğleyin gölgesini tekrar görmüş ve demiş ki: “Fare de olur."


 

HIRS

Üç adam bir meyhane masasında oturmuşlar. Biri dokumacı, diğeri marangoz, üçüncü ise kazıcıymış.

Dokumacı demiş, “Bugün kaliteli bir kefeni iki altına sattım. Patlayana kadar içelim."

“Ve ben" demiş marangoz, “En iyi tabutumu sattım. Şarabın yanında büyük bir rosto yiyeceğiz."

“Ben sadece bir mezar kazdım, " demiş kazıcı, “Ama patronum bana iki katı ödeme yaptı. Ballı çörek de alalım."

Ve o gece boyunca meyhane hep meşgulmüş, çünkü sık sık şarap, et ve çörek isteyip durmuşlar. Ve hepsi mutluymuşlar."

Meyhane sahibi ellerini ovuşturup karısına gülümsemiş; konuklar hesapsız para harcıyorlarmış.

Ayrıldıklarında ay yükselmişti, yol boyunca hep beraber şarkılar söyleyip bağrışarak yürümüşler.

Sahip ile karısı meyhanenin kapısında durup arkalarından bakmışlar.

“Ah!" demiş kadın, “Şu beyefendiler! Ne eli açık ve hoşlar! Keşke bize her gün böyle kısmet getirebilseler! O zaman oğlumuz meyhaneci olup çok çalışmak zorunda kalmaz. Onu okuturuz ve rahip olabilir."


 

YENİ ZEVK

Dün gece yeni bir zevk keşfettim ve ilk defa onu tadıyordum ki, bir melekle bir şeytan evime geliverdiler. Kapımda karşılaştılar ve yeni yaratılmış zevkim yüzünden kavgaya giriştiler, biri “Bu günahtır!, " diyordu, diğeri “Erdemdir!"


 

DİĞER DİL

Doğumumdan üç gün sonra, ipekli beşiğimde yatar ve şaşkınlık dolu bir korkuyla etrafımdaki yeni dünyayı izlerken, annem sütnineme sordu: “Çocuğum nasıl?"

Ve sütnine cevap verdi: “Çok iyi gidiyor hanımefendi, onu üç kere besledim, daha önce bu kadar küçük ama bu kadar tatlı bir bebek hiç görmedim."

Ve ben çok içerledim ve ağladım: “Anne doğru değil, şiltem sert, emdiğim sütün tadı dilime acı geliyor ve göğüslerin kokusu da burnumu yakıyor, çok perişan haldeyim."

Ama annem anlamadı, sütnine de; çünkü geldiğim dünyanın dilini konuşuyordum.

Ve hayatımın yirmi birinci gününde, vaftiz edilirken papaz anneme dedi ki, “Oğlunuz Hıristiyan olarak doğduğu için mutlu olmalısınız hanımefendi."

Şaşırdım kaldım ve papaza dedim ki, “Öyleyse Cennet'teki anneniz mutsuz olmalı, çünkü siz Hıristiyan olarak doğmadınız."

Fakat papaz dilimi anlamadı.

Ve yedi ay sonra bir falcı bana baktı ve anneme dedi ki, “Oğlun devlet adamı ve insanlara büyük bir lider olacak." Ama ben yaygarayı bastım, “Bu yanlış bir kehanet; çünkü ben müzisyen olacağım, müzisyenden başka şey de olmamalıyım."

Ama o yaşta bile dilim anlaşılmıyordu ve büyük şaşkınlık içindeydim. Ve bu arada annemin ve sütninenin ve papazın öldüğü 33 sene sonra (Tanrı ruhlarını kutsasın), falcı hala yaşıyordu. Ve dün tapınağın yakınındaki kapıda onunla buluştum; onunla konuşurken dedi ki, “Senin büyük bir müzisyen olacağını hep biliyordum. Sen bebekken bile bunu tahmin etmiş ve geleceğini öngörmüştüm."

Ve ona inandım çünkü artık ben de diğer dünyanın dilini unutmuştum.


 

NAR

Bir zamanlar bir narın kalbinde yaşarken bir tanenin şöyle dediğini duydum, “Bir gün bir ağaç olacağım ve rüzgar dallarımda şarkılar söyleyecek ve güneş yapraklarımda dans edecek ve tüm mevsimler boyunca güçlü ve güzel olacağım."

Sonra başka bir tane konuştu ve dedi ki, “Senin kadar gençken, benim de böyle hayallerim vardı; ama şimdi olayları ölçüp tartabiliyorum, umutlarımın boşa çıktığını görüyorum."

Ve üçüncü bir tane söz aldı, “Bizde böyle parlak bir geleceği yaratacak cevher görmüyorum."

Ve dördüncü dedi ki, “Parlak bir gelecek olmadan, hayatımız ne aşağılık bir şey olurdu!"

Beşinci dedi, “Neden ne olacağımızı tartışıyoruz ki, daha kim olduğumuzu bile bilmiyoruz."

Ama altıncı yanıtladı, “Her ne isek, öyle devam etmeliyiz."

Ve yedinci dedi ki, “Her şeyin nasıl olacağına dair kesin bir fikrim var ama kelimelere dökemiyorum."

Sonra sekizinci konuştu ve bir dokuzuncu ve onuncu sonra birçoğu sonra hepsi bir ağızdan ve artık seslerini birbirinden ayırt edememeye başladım.

Hemen o gün bir ayvanın kalbine yerleştim, orada taneler azdı ve neredeyse sessizdiler.


 

İKİ KAFES

Babamın bahçesinde iki kafes var. Birinde babamın kölelerinin Ninova Çölü'nde getirdikleri bir aslan var; diğerinde ise şakıyamayan bir serçe.

Her sabah gün ağarırken serçe aslana şöyle seslenir, “Sabah şerifleriniz hayırlı olsun mahkûm komşum."


 

ÜÇ KARINCA

Üç karınca güneşin altında uyuyan bir adamın burnunda karşılaşmışlar. Birbirlerini selamladıktan sonra her biri, kabilesinin geleneklerine göre sohbete başlamış.

İlk karınca demiş ki: “Bu tepeler ve ovalar gördüğüm en çorak yerler. Bütün gün ne cins olursa olsun bir tahıl aradım ama görünürde bir şey yok."

Demiş ikinci karınca: “Her açıklığı, her köşe bucağı aramama rağmen ben de bir şey bulamadım. İnanıyorum ki burası hiçbir şeyin yetişmediği, yumuşak ve hareketli topraktır."

Ardından üçüncü karınca başını kaldırmış ve demiş ki: “Dostlarım, şu anda Yüce Karınca'nın burnunda duruyoruz, ulu ve ebedi Karınca, bedeni öyle büyük ki göremeyiz, gölgesi öyle devasa ki takip edemeyiz, sesi öyle yüksek ki duyamayız ve o her yerdedir."

Üçüncü karıncanın söyledikleri üzerine diğer karıncalar birbirlerine baktılar ve güldüler.

O anda adam kımıldadı ve uykusunda elini kaldırıp burnunu kaşıdı ve üç karınca da ezildiler.

 


MEZAR KAZICI

Bir seferinde ölü benliklerimden birini gömüyordum ki bir mezar kazıcısı geldi ve bana dedi ki, “Buraya gömmeye gelen tüm herkesin arasında, bir tek seni seviyorum."

Dedim, “Beni ziyadesiyle memnun ettiniz, fakat beni neden seviyorsunuz?"

“Çünkü," dedi, “Onlar ağlayarak geliyor ve ağlayarak gidiyorlar sen ise sadece gülerek geliyorsun ve giderken de gülüyorsun."


 

TAPINAĞIN MERDİVENLERİNDE

Dün, tapınağın mermer merdivenlerinde iki erkeğin arasında oturan bir kadın gördüm. Yüzünün bir yanı soluk bir yanı kızarmıştı.

 


KUTSANMIŞ ŞEHİR

Gençliğimde bana herkesin kutsal metinlere göre yaşadığı bir şehirden bahsedilmişti.

Ve dedim ki, “O şehri ve kutsallığı aramaya gideceğim." Ve orası uzaktı. Ve yolculuk için büyük hazırlık yaptım. Ve kırk gün sonra şehri gördüm ve kırk birinci günde de şehre adım attım.

Ne göreyim! Tüm şehir sakinlerinin sadece bir gözü ve bir eli yok mu... Şaşkınlık içinde kendime dedim ki, “Böylesine kutsal bir şehrin insanları nasıl olur da sadece birer göz ve birer elli olurlar?"

Sonra baktım ki, onlar da şaşkınlık içinde benim iki elimi ve iki gözümü inceliyor. Onlar kendi aralarında konuşurken onlara şöyle sordum: “Burası gerçekten de her bir insanın kutsal metinlere göre yaşadığı Kutsanmış Şehir midir?" Ve onlar da “Evet, burası o şehirdir, " dediler.

“Ya öyleyse, " dedim, “Neler oldu ve sağ gözleriniz ile elleriniz nerede?"

Ve tüm insanlar ilerlediler. Ve dediler ki, “Gel ve kendin gör."

Ve beni şehrin ortasındaki tapınağa götürdüler. Tapınağın içinde bir yığın halinde eller ve gözler gördüm. Hepsi çürümüştü. Ve dedim ki, “Heyhat! Size bu zalimliği hangi fatih etti?"

Ve aralarında mırıldandılar. Ve yaşlılardan biri öne çıktı ve dedi ki, “Bu işi kendimiz yaptık. Tanrı bizi içimizdeki kötülüğe fatih kıldı." Beni büyük bir sunağa götürdü, insanlar da takip ettiler. Ve bana sunak ile üzerine kazınmış olan yazıtı gösterdi ve okudum:

“Eğer sağ gözün sana kusur ederse, onu çıkar ve fırlatıp at; çünkü tüm bedeninin cehenneme atılmasındansa, bir parçanın yok olması yeğdir. Ve eğer sağ elin sana kusur ederse, onu kes ve fırlatıp at; çünkü tüm bedeninin cehenneme atılmasındansa, bir parçanın yok olması yeğdir."

O zaman anladım. Ve insanlara dönüp gözyaşları içinde sordum: “İçinizde iki eli veya iki gözü olan bir erkek veya bir kadın yok mudur?"

Ve bana şöyle yanıt verdiler: “Hayır, bir tek bile. Kutsal metni okuyup emirlerini anlamak için çok genç olduklarından, aralarından bir tanesi bile kurtulmamıştır."

Tapınaktan çıktığımızda, hemen Kutsanmış Şehir'i terk ettim; çünkü çok genç değildim ve metni okuyabiliyordum."


 

G EC E İLE DİVANE

“Ben senin gibiyim, ey gece, karanlık ve çıplak; Gündüz düşlerimin üzerinden geçen
 alevler içindeki yoldan yürüyorum ve ne zaman ayağım toprağa değse, devasa bir meşe
 ağacı büyüyüveriyor."
 “Hayır , sen benim gibi değilsin ey kaçık, çünkü kumda ne kadar büyük bir ayak izi
 bıraktığını görmek için hâlâ arkana bakman gerekiyor.”
 “Senin gibiyim ey gece, sessiz ve derin; yalnızlığımın tam kalbinde bir Tanrıça lohusa
 yatağında yatar ve doğmakta olanın içinde Cennet ile Cehennem birbirine değer."
 “Hayır , benim gibi değilsin ey kaçık, çünkü hâlâ acıyla titremektesin ve cehennemin
 şarkısı seni dehşete düşürür.”
 “Senin gibiyim Ey gece, vahşi ve korkunç; çünkü kulaklarım fethedilmiş halkların
 çığlıkları ve unutulan ülkelere çekilen ahlarla dolu.”
 “Hayır benim gibi değilsin, ey kaçık, çünkü hâlâ zararsız benliğini kendine yoldaş
 ediyorsun ve kendi canavar benliğinle arkadaş olamıyorsun."
 “Senin gibiyim ey gece, zalim ve berbat; göğsüm denizde yanan gemilerle aydınlanır ve dudaklarım katledilen savaşçıların kanıyla ıslak.”
 “Hayır benim gibi değilsin, ey kaçık, çünkü hâlâ bir kardeş ruha özlemin var ve kendine
 söz geçiremiyorsun."
 “Senin gibiyim Ey gece, neşeli ve mutlu, çünkü gölgemde yaşayan er kişi taze şarapla
 sarhoş ve dişi neşeyle günah işleyerek beni izler.”
 “Hayır benim gibi değilsin, ey kaçık, çünkü ruhun yedi kat duvakla sarılıdır ve yüreğini
 açamazsın.”
 “Senin gibiyim ey gece, sabırlı ve tutkulu; çünkü göğsümde bin ölü âşık, çürümüş
 öpücüklerin kefenlerinde yatmaktadır.”
 “Y a kaçık, bana benziyorsun öyle mi? Bana benziyor musun? Küheylana biner gibi bir
 fırtınaya binebil ir ve şimşeği kılıç misal i tutabilir misin?”
 “Senin gibi ey gece, senin gibi yüce ve ulu; tahtım, düşmüş Tanrı yığınlarının üzerinde
 yükseliyor; günler, eteğimi öpmek için önümden geçerler ama asla yüzüme bakamazlar."
 “Bana benziyor musun, en kara kalbimin çocuğu? Hiç dizginlenmemiş düşüncelerimi
 besliyor ve engin dilimi mi konuşuyorsun?”
 “Evet biz ikiz kardeşleriz, ey gece; çünkü sen gökyüzünü açık edersin ve ben de ruhumu."

 

YÜZLER

Bin bir çehreli yüz de gördüm ve sanki kalıptan çıkmış gibi bir çehresi olan yüz de.

Pırıltısının altındaki çirkinliğe bakabildiğim yüz de gördüm ve altındaki güzelliği görmek için pırıltısını kaldırmam gereken yüz de.

Hiç bir şeyin kırıştırmadığı yaşlı yüz de gördüm, her şeyin kazındığı yumuşacık yüz de.

Yüzleri tanırım, çünkü kendi gözlerimin dokuduğu örtünün ötesine bakabilir ve altlarında yatan gerçeği görürüm.

  

ASTRONOM

Tapınağın gölgesinde dostumla ben kör bir adamın tek başına oturduğunu gördük. Ve dostum dedi ki, “İşte ülkemizin en bilge adamı."

O zaman dostumdan uzaklaştım ve kör adama yaklaşıp onu selamladım. Sohbete başladık.

Bir süre sonra dedim ki, “Sorumu mazur görün ama ne zaman beri körsünüz?" “Doğduğumdan beri" diye yanıtladı.

Dedim ki, “Peki hangi bilgelik yolunu izlersiniz?"

“Astronomum, " dedi.

Sonra elini göğsüne koyup şöyle dedi, “Tüm o güneşleri, ayları ve yıldızları gözlerim."


 

BÜYÜK HASRET

İşte burada ağabeyim dağ ve kız kardeşim deniz ile oturuyorum.

Biz üçümüz yalnızlığımız içinde bir bütünüz, bizi birbirimize bağlayan sevgi derin, güçlü ve gariptir. Öyle, kız kardeşimin derinliğinden daha derin, ağabeyimin gücünden daha kuvvetli ve benim deliliğimin garabetinden daha gariptir.

İlk gri şafağın bizi birbirimize görünür kılmasından beri sonsuz kere sonsuz zaman geçti ve çok dünyanın doğuşunu, tamamlanışını ve ölümünü görmemize rağmen, hala hevesli ve genciz. Genç ve hevesliyiz, fakat hala bir eşimiz, uğrayanımız yok, sürekli yarım sarılışlarla uyumamıza rağmen, huzurlu değiliz. Kontrol altındaki istekler ve yaşanmamış tutkularla nasıl huzur olsun... Kız kardeşimin yatağını ısıtmaya ateşten bir tanrı ne zaman gelir? Ağabeyimin ateşini hangi dişi sel söndürür? Ve kalbime hükmedecek kadın kimdir?

Gecenin sessizliğinde kız kardeşim ateş tanrının bilinmeyen ismini sayıklıyor ve ağabeyim uzaklardan sakin ve mesafeli tanrıları çağırıyor. Ama ben uykumda kimi çağırıyorum onu bilmiyorum.


 

OT DEDİ Kİ

Bir ot bir sonbahar yaprağına şöyle demiş: “Düşerken amma gürültü yapıyorsun! Tüm kış rüyalarımı bölüp duruyorsun!"

Yaprak öfkeyle şöyle dedi, “Aşağı tabaka, düşük seviye! İlhamsız, huysuz şey! Sen göğün üstlerinde yaşamıyorsun ve şarkıların sesini bilemezsin!"

Ardından sonbahar yaprağı toprağın üzerine uzanıp uyumuş. İlkbahar geldiğinde yeniden uyanmış ve artık bir otmuş.

Ve sonbahar gelip de kış uykusu üzerine çöktüğünde ve tepesinden tüm yapraklar dökülürken kendi kendine söylenmiş, “Of şu sonbahar yaprakları! Ne de gürültü yapıyorlar! Tüm kış rüyalarımı böldüler."


 

GÖZ

Göz bir gün demiş ki: “Bu vadilerin ötesinde mavi sisle örtülü bir dağ görüyorum. Güzel değil mi?"

Kulak dinlemiş, bir süre dikkatle dinledikten sonra demiş ki: “Ama nerede bu dağ? Duymuyorum."

Sonra el konuşmuş, demiş ki: “Onu hissetmeye veya dokunmaya çalışıyorum ama nafile, bir dağ bulamıyorum."

Ve burun demiş ki: “Dağ filan yok, kokusunu alamıyorum."

Sonra göz başka yana döndüğünde hepsi birlikte gözün garip yanılsamasını konuşmaya başlamışlar. Demişler ki “Göze bir haller olmuş olmalı."


 


SEVİNCİM DOĞDUĞUNDA

Ve sevincim doğduğunda onu kollarıma aldım ve bir evin damına çıkıp bağırdım: “Gelin komşular, gelin ve görün, çünkü bugün neşe bana bahşedildi. Gelin ve bu güneşte gülümseyen mutluluk kaynağını görün."

Ama komşularımdan hiçbiri sevincime bakmaya gelmedi, şaşkınlığım büyüktü. Yedi ay boyunca her gün evin damından sevincimi haykırdım ama kimse beni umursamadı. Sevincim ile ben aranmaz, sorulmaz haldeydik.

Sonra sevincim solgun ve bitkin düştü, çünkü benimkinin haricinde onun sevgisini paylaşan bir kalp ve dudaklarını öpen başka dudak yoktu.

Sonra sevincim yalnızlıktan öldü.

Ölü sevincimi sadece ölü kederimi andığımda anıyorum. Fakat hafıza bir sonbahar yaprağı gibidir, rüzgarda mırıldanır ardından duyulmaz olur.

  

İKİ AKİL ADAM

Bir zamanlar Efkar adlı kadim şehirde birbirinin bilgisini çekemeyen ve küçümseyen iki akil adam yaşarmış. Çünkü içlerinden biri tanrıların varlığını inkar ederken, diğeri bir inananmış.

Bir gün ikisi pazarda karşılaşırlar ve müritlerinin ortasında tanrıların varlığı-yokluğu üzerine bir zıtlaşma ve tartışmaya girişirler. Saatlerce tartışmaktan hoşnut olarak ayrılırlar.

O akşam inançsız olan tapınağa gitmiş, sunağın önünde secdeye kapanarak tanrılardan yolsuz geçmişi için af dilemiş.

Ve aynı saatte diğer akil adam, hani şu tanrıları savunan, kutsal kitaplarını yakmış. Çünkü artık inançsızmış.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült