Hikaye

 

 

Kırmızı Otobüs

Mine G. Saulnier


Onlara niçin “hayat kadını” dendiğini hiç anlamamışımdır. Diğerleri “ölüm kadınları” oldukları için mi? Onlarla yaşayan erkekler, ötekilerle ölmeye mi yatarlar?

“Sokak kadını” ve “ev kadını” ayrımını da bir türlü yerli yerine oturtamam. Sokak kadınları hep sokakta mı yaşarlar?

Hiç eve girmezler mi? Ya da tersi.

Ama fark sokak kedileriyle, ev kedilerinin yaşam koşullarından kaynaklanıyorsa eğer, birincilerin zor ve renkli, İkincilerin kolay ve sıkıcı bir biçemi benimsediklerini düşünmüşümdür hep.

Paris’e geldiğim ilk yılın, ilk günleriydi. Yol iz bilmiyor, verilen adresleri harita üzerinde yaptığım uzun topografya çalışmalarıyla saptayabiliyordum henüz. Bir gece, Türkiye OECD büyükelçisinin evine davet edildim. Verilen adres, Paris’in görkemli bulvarlarından Avenue Foch üzerindeydi. Eni elli metreyi bulan, para babalarının oturduğu, sakin, “mutena” bir bulvar.

Davetten çıkarken, taksi çağırmayı unuttum. Gece saat on bir sularıydı. Nasıl olsa bulurum, diye düşünüyordum. Paris’in yüreği sayılan Etolie meydanına çok uzak değildik. Ancak, geniş bulvarda in cin top oynuyordu. Yolun kenarında, elleri cebinde bekleyen bir adam gördüm. Nazikçe yanaşıp sordum.

“Yakında bir taksi durağı var mı mösyö?”

Davete gidiyorum diye, iki dirhem bir çekirdek giyinmiştim doğrusu. Adam şöyle bir süzdü beni, sonra gülümseyerek

“Taksi durağı yok,” dedi. “Ama karşıya geçip beklerseniz, birileri durur.”

insanlara inanmak gibi bir huyum vardır. Hiç kuşkulanmadım sözlerinden. Karşıya geçtim, taksi beklemeye başladım. Yarım dakika sonra zink diye bir araba durdu önümde. Ama taksi değildi. İçerden bir baş eğilip, “Kaç para bebek”? demez mi?

Adama, Yok ben, bildiğiniz kadınlardan değilim, taksi bekliyorum,” gibi garip bir açıklama yapmaya zaman kalmadı. Kısacık deri etekleri kalçalarının yarısını açıkta bırakan bir kadın bitti yanımda. Kolumdan çektiği gibi bağırmaya başladı.

“Burası benim bölgem, aşifte! Yaylan bakalım!”

Bir taraftan da önümde duran arabayı kaçırmamaya çalışıyordu.

“Sen bu kuşu boşver yakışıklı, biz işimize bakalım. Bu köşe benim köşem, anladın mı?”

Adamın neyi anladığını bilmiyorum, ama Paris gecelerinin sütlü karanlığında, başıma gelenleri sonunda ben anlamıştım. Karşı tarafta bana, “bekle dururlar” diyen adam katıla katıla gülüyordu. Üstelik her on metrede bir adam vardı. Bu yakanın on metreleri ise, kadınlar tarafından paylaşılmıştı.

Bacaklarımı enseme alıp uzakta parlayan Etoile meydanının ışıklarına doğru koşmaya başladım. Ama zafer anıtı en az bir kilometre ilerdeydi. Topuklarım çarpılıyor, ayaklarım burkuluyor, aklımdan pabuçlarımı çıkarıp yalınayak koşabilmek geçiyordu. Her on metrede bir kadının küfürleriyle karşılaşıyordum. Arabalar durup kalkıyordu. Arabalar durdukça, kadınlar daha da hoyratlaşıyorlardı.

Gülünç bir karabasandı yaşadığım. Hepinizin başına benzeri bir olay gelmiştir. Ama insanlar, bilmedikleri kentlerde bilindik olaylardan bile korkabiliyorlar. Sokak ve hayat kadınlığının hiç de kolay olmadığını o gece anladım. Brezilyalısından Mozambik’lisine, yetmiş iki sorumluları da bu zorluğu anlamış bulunuyorlar.

Fransa başkentinde, ekmeklerini sokaktan avladıkları aşklarla kazanan kadınlar için “Kırmızı” bir otobüs var artık. Kırmızı otobüs, geceleri 21 ’den sonra salı günleri Saint Deniş, Çarşamba günleri Porte de la Chapella, Perşembeleri Chatelet ve Cuma günleri Vincerınes sokaklarında duruyor. Küçük montlarının içinde incecik siyah jartiyerleriyle tiril tiril, titreyen zavallılar göğüsleri dışarda, şişmanlar, popoları çıplak zayıflar, çizmeliler, kamçılılar, sarışınlar, esmerler, kaldırım arşınlamaktan yorulan nasırlı ayaklarını, varisli bacaklarını, iki vardiya arası bu otobüsün içinde, sıcak bir kahve ve sohbet ile unutmaya çalışıyorlar.

Kırmızı otobüsün içinde iki doktor ve iki de sosyal görevli, eski orospu var. Bu kadınların toplum dışına düşmemesi için, sosyal sigorta kağıtlarını dolduruyorlar, kiminin devlet kapısındaki işlerini takip etmek üzere bilgi alıp, kimini hastaneye yatırıyorlar. AIDS’ten nasıl korunacaklarını öğretip, bedava prezervatif dağıtıyorlar.

Onlara “orospuluk” yapmayın demiyorlar. Çünkü bunu diyebilmek için, karşılığında “iş” vermek gerek. Oysa “iş” uzun süredir aslanın ağzında Fransa’da.

Kırmızı otobüsün AIDS’le mücadele ve sağlık örgütleri tarafından ödenen 5 milyar TL’lik yıllık bütçesi var. 1993 yılında tam 1608 “hayat” kadınına yardım etti ve yaşamını kurtardı belki. Çünkü bu kadınların yarısı, aynı zamanda uyuşturucu alışkanı.

Paris’te tatlı hayatın simgesi, bir zamanlar “kırmızı fener”di. Karanlık yazgıları aydınlatamayan kırmızı fenerlerin yerini artık kırmızı otobüs aldı.

Sosyal yardımla orospuluk yapılıyor artık.

Tatlı hayatı sürdürmek için değil. Acı hayatı çekilebilir düzeye indirmek için.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült