Hikaye

 

 

Kedibalı

Tomris Uyar


H. Turgut için

Başlangıçta böyle değildi. Onların yüzlerini görebiliyordum daha: okuldan döner dönmez, ödevinin başına geçmeden önce gazeteye göz gezdiren zeki, meraklı bir ortaokul öğrencisi sözgelimi o yaşlarda ben de tiryakiydim, harçlığımı bu yoldan kazanmaya başlamadan önce. Ya da diyelim yüksek öğrenim görmüş, sonra evlenince eve kapanmış, değeri anlaşılmamış bir kadın güzelce, hayır düpedüz güzel bir kadın; ev işlerini bitirdikten sonra geleneksel on bir kahvesini içerken gazete okuma alışkanlığından vazgeçmemiş, günlük fala, moda sayfasına bakmıyor bile, belli başlı yazıları, dış politika yorumla

rını okuduktan sonra benim köşemde karar kılıyor, gazeteyi özenle katlayarak benim alanımla sınırlıyor, elinde kurşunkalem ve silgi tabii. Geniş bir bilgi dağarcığı var, bu bilgilerin bir bölüğünü, özellikle teknolojik bulgularla yeni elementler konusundaki bilgilerini bana borçlu. Onun adına üzülüyorum, belki kıskanç kocası engellemiştir çalışmasını bunu düşünür düşünmez de ilişkilerin yıpratıcılığı ürkütüyor beni, kadınlarla ilişki kurmaktan baştan beri neden kaçındığımı kavrıyorum.

Evet, otuz dört yaşındayım.

Ya da diyelim bir pazar günü, bütün aile sofranın başında, kahvaltı ediyor; boyalıboyasız bütün gazetelerle dergiler ortalığa saçılmış; her evin Pazar çılgınlığı. Oda, demli çay ve kızarmış sucuk kokuyor. Baba haftanın yorgunluğundan sıyrılamamış daha, yüzü biraz asık ama birazdan benim aracılığımla oğluyla bir şeyler paylaşacak, keyfi yerine gelecek, çünkü ailece beni sona saklamışlar. Hadi, köşedeki sedire tel gözlüklü, İdadi bitirmiş, emekli Dede de oturtayım. Resim tamam. Şimdi onları birleştirmek, kaynaştırmak adına kolları sıvamalıyım. Benim bu uğurda bütün Pazarlarımı tek başıma, iyice ısınmayan bir odada geçirdiğimi bilmiyorlar ama olsun. Hafta arası öyle doluyum ki hepsi Pazar'a kalıyor; onların suçu yok.

Başlangıçta keyifliydim. Kendimi de o sofranın bir köşesine ilişmiş görüyordum. Çocukluğumda bizim evde pazar kahvaltısı geleneği yoktu, yine de onları gözlerimin önüne getirebiliyordum. Biraz da kendim için hazırlıyordum oyunumu. Önce 1 Soldan Sağa, yirmi kare: biraz güç bulunabilecek, gelgelelim benimkilerin bilmeleri gereken ünlü bir sanatçı, yazar ya da besteci. Sonra 1 Yukarıdan Aşağıya, on altı karelik bir bilim adamı, düşünür ya da tarihi bir kişilik. Bu iki dizgeyi titizlikle saptamam gerek, çünkü bundan böyle ortak harfler, bir yandan köşeleri tutmamı sağlarken öte yandan geriye dönmemecesine bağlayacak beni. Ünlüünsüz harf dağılımını bütün'ü

göz önünde tutarak gerçekleştirmeliyim. İyi ki zorlanmıyorum, anadilimin ses akışım avucumun içi gibi bilirimen övündüğüm özelliğim. Bir de, altın ölçüden hiç şaşmam, kapalı karelerimin sayısı onda biri, bilemediniz sekizde biri aşmaz. Aydınlatıcı bilgi olarakdilerseniz ipucu diyelimadları seçilen ünlü kişilerin hemen akla gelebilecek özelliklerini, ders kitaplarına geçmiş yapıtlarını sayıp dökmüyorum tabii. Benimkilere saygımdan. O kişileri tarihe ya da günümüze yerleştiren üstü örtülü yanları, beklenmedik zayıflıkları sözgelimi, "aşk acısı çeken cengver bir padişah," bakın burada Dede'nin yardımı dokunabilir göz ardı edilmiş başyapıtlarınısözgelimi "Eski Hastalık yazarının soyadı"soruyorum onlara. Böylelikle, sıradan bilgilerle donanmışlarla gerçek anlamda bilgi düşkünleri arasında kesin bir sınır çekiyorum.

Ara sıra ödün veriyordum vermesine. Özellikle çocukları ve sınavıma yeni katılan acemileri heveslendirmek, gözlerini korkutmamak amacıyla; işe ucun ucun başlarlarsa sonradan aramıza katılabilirler. Yardımcı sözcükleri ustalıkla aralara serpiştiriyordum: bir bağlaç, bir Mısır tanrısı, en kısa zaman, bir göz rengi, bir nota, Hollanda'nın plaka işareti, sodyumun simgesi, bir çoğul takısı, su (eski dilde), bir renk, bir hayvan, temel bir besin maddesi, bir haber ajansımızın kısaltılmış adı gibi. Bu tür sözcüklerin iki ya da üç harfli olması sıkıcıydı, kusursuz kurgum zedeleniyordu. Ayrıca, benimkilerle aramızdaki sözsüz anlaşma gereğince, temel besin maddesinin un değil et, hayvanın it değil at, üç harfli peygamber adının Nuh değil İsa, eski dilde suyun genellikle ma değil ab olması da baştan kararlaştırılmıştı. İlerde, benim hızıma ayak uydurduklarında gözlerinden düşmeme yol açabilecek küçük hilelere asla başvurmuyordum. Sözgelimi Ra'yı sormak istiyorduysam, daha doğru bir deyişle, sormak istediğim Ra idiyse, "tersi sanat" falan demiyordum.

Başlangıçta, servisteki arkadaşlar, hatta şefim övünüyorlardı benimle.

Evet, bir bankada çalışıyorum.

Dediklerine göre, engin bir kültürüm varmış, bulmacalarımı çözerken epey zorlanıyorlarmış, ansiklopedilere, sözlüklere bakıyorlarmış, hatta telefonla uzmanlara danışanlar da varmış aralarında. Kaçınmadan, açıkça söylüyorlardı yüzüme. Gazeteye de övgü mektupları yağıyormuş. Haftada bir, bulmacalarımı sunmak için uğradığımda mektuplarımı alıyor, o gecemi onlara ayırıyordum. Öbür gecelerimi, demin dediğim gibi, yüzlerini görebildiğim okurlarımla, benimkilerle paylaşıyordum; ne yapıp edip işyerimin adresini öğrenmişlerdi.

O günlerde, bankaya girip çıkanların hangilerinin bizden olduğunu kestirmeye çalışmak, en sevdiğim oyundu. Ne bileyim, giyimlerinden, ellerindeki gazetelerle kitaplardan konuşurken seçtikleri sözcüklerden. Gözlerinin içine baktığımı fark edince, hafifçe, başkalarına çaktırmadan bana gülümsüyorlardı. Tamam, diyordum içimden.

Evet Hayır, başağrıları yoktu daha. Hafif bir çarpıntı belki. Mektupları okurken damarlarıma bir sıcaklık yayılıyordu. Çünkü kusursuz bir bulmaca çatmanın kusursuz bir şiir yazmaktan daha kolay olmadığı gün gibi ortadaydı artık. Okurlarım da bu gerçeği kavrayabilmiş kültürlü, seçkin kişilerdi. Bulmacalarım enikonu etkiliyordu onları. Adlarını ya da soyadlarını ara sıra tam adlarını sorduğum ünlülerden teşekkür mektupları alıyordum. Hangi okulları bitirdiğimi, nerede çalıştığımı, bunca bilgiyi nasıl edindiğimi öğrenmek istiyorlardı.

Hayır Evet, okuyamadım ortaokuldan sonra. Babam ölünce fabrika işçisiydi tek başına, ablamla beni geçindirmek zorunda kalan arıneme destek olmam şarttı. O yıllarda, zaman bulabildikçe yazdığım şiirler değerlendirilmedi nedense. Dergi yöneticileri, doğru yolda ilerlediğimi söylüyorlardı gerçi,

Evet Hayır, evden pek çıkmıyorum şimdilerde. Sürekli izindeyim. Ama uyanıkken de karabasanlar görüyorum. Siyahbeyaz, renksiz düşler. Dün akşam, kendimi karelere bölünmüş bir atlasın üstünde gördüm. Kapalı kareleri bir bir atlayıp sondaki boş kareye ulaşırsam, ortaya bembeyaz bir bulmaca çıkacakmış. Kareler seramiktenmiş, bulmacaysa yeryüzüymüş. Karşıma dikilen dış çizgileri silik yoğun kitle de olmasa olacak. Kapımı hep kilitli tutsam da içeri sızmanın yolunu buluyor, etsiz renksiz yüzsüz onunla savaşamıyorum kayıyor sürekli oynuyor terliyor benimkiler hl varlarsa oradaysalar acaba bazı bilgiler verirler mi bana dışardan kibrit çöpleri yine kutuların üstünde belirtilen sayıdan az mı çıkıyor sigara paketlerinde yine yirmi sigara mı var tabak takımları çatal bıçaklar kaşık hariç ve bardaklar düzinelerle mi satılıyor yine bir manga on kişi bir takım dört manga bir bölüm üç takım bir tabur üç bölük mü geleneksel özel adlar bol harfli çağdaş adlar az harfli mi hl insan giysilerindeki harflerin sayıları değişti mi ya renklerin ya doğa parçalarının baharda eskisi gibi yedi harfli kır çiçekleri beş harfli kuşlar görülüyor mu kırlarda bir yerlerden beklenmedik bir ırmak fışkırmış olmasın sakın şimdilik atlaslarda isleyemediğimiz bir ırmak adı seksen harfli bir kuş havalanmış olmasın bu aralar düzen yerli yerinde mi ve nokta işaretleri özgür koşuğun ilerki yüzyıllardaki kuralları belirlendi mi şimdiden çağrılar iki kişi adına mı yazılıyor yine.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült