Hikaye

 

 

Kavga

Emile Zola


Vaftiz törenine ve akşam yemeğine davet ettikleri akrabaları çiftliği dolaşmaya çılanca, öğleden sonraki saatleri boş geçirmek istemeyen Buteau, ceketini çıkardı ve parke taşı döşeli avlunun kenarındaki taştan büyük havanda buğday öğütmeye başladı, çünkü bir çuval una ihtiyacı vardı. Ama kısa süre tek başına çalışmaktan sıkıldı, birisinin onu coşturmasını istiyordu. Taştan havanın başında iki kişi çok daha fazla un elde edebilirdi. Kolları bir delikanlı gibi güçlü olan Françoise bu işte ona sık sık yardım ederdi.

Hey, Françoise, buraya gelir misin? diye baldızına seslendi.

Karısı giysilerini değiştirmiş, mutfakta onun istediği havuçlu dana rostosunu hazırlıyordu. Françoise ağaç tokmağı aldı ve iki eliyle havada çevirip kuvvetlice taş havanın içindeki buğdayların üstüne indiriverdi.

Onun karşısında duran Buteau da aynı hareketi yineledi; kısa süre sonra tahta kıymıkları havada uçuşmaya başladı. Yerden sıçrayan tahıl taneleri ikisinin başına dolu taneleri gibi pat pat yağıyordu.

Saat yediye çeyrek kala, akşam karanlığı çökerken, Peder Fouan ve Delhommes çıkageldiler.

Buteau yaptığı işe hiç ara vermeden:

Başladığımız işi bitirmemiz gerekiyor, diye onlara seslendi.

Hadi durma Françoise! Sallanma da vur!

İşin heyecanı ve gürültüsü arasında kız, duraklamadan tahıl tanelerini dövmeye devam etti. Dışarıda yemeğe çıkma iznini koparan Jean oraya geldiğinde, onları un öğütürken buldu. Françoise onu görünce bir an durakladı, canı sıkılmıştı. Ağaç tokmakla un öğütmeye devam eden Buteau şaşkınlık ve öfkeyle bir an hareketsiz kaldı.

Burada ne arıyorsun? diye sordu.

Karısı Lise her zamanki şen şakrak tavrıyla:

Ah, doğru, size söylemeyi unuttum. Bu sabah onu görünce buraya davet ettim, dedi.

Kocasının öfkeyle alev alev yanan yüzünü görünce, kendini bağışlatmak dileğiyle ekledi:

Aklıma bir şey geldi, Peder Fouan, Jean'ın sizden bir ricası var.

Ne ricası var? diye sordu Peder Fouan.

Jean'ın yüzü kızararak kekeledi. Herkesin önünde bu konunun açılmasına canı sıkılmıştı; ancak Buteau öfkeyle onun sözünü kesti. Yan gözle karısına bakıp onun Françoise'a gülümsediğini görünce, öfkesi iyice kabardı. Aniden:

Bizimle dalga mı geçiyorsun, o serseri, kıza göre değil! dedi.

Hakaret dolu bu sözler üzerine Jean cesaretini topladı, arkasını dönüp yaşlı adama hitap etti:

Mesele çok basit, Peder Fouan. Françoise’ın vasisi sizsiniz, onunla evlenmek için sizinle konuşmak gerekiyor, değil mi? İkimiz de birbirimizden hoşlanıyoruz, yani ona evlenme teklif ediyorum.

Korkudan titreyen Françoise, hala elinde tuttuğu ağaç tokmağı yere bıraktı. Böyle bir şeyi bekliyordu, ancak Jean'ın ona bu kadar çabuk evlenme teklif etme cesareti gösterebileceğini tahmin edememişti. Acaba bu konuyu neden önce onunla konuşmamıştı? Çok şaşırmıştı. İki erkeğin ortasında durmuş, korku ve sevinçle titremekten konuşamıyordu.

Buteau, Peder Fouan'ın yanıt vermesine engel oldu. Gittikçe artan bir öfkeyle:

Ah! Senin gibi otuz üç yaşında yaşlı bir adamın on sekiz yaşında bir kızla evlenmek istemesi doğrusu büyük cesaret! Aranızda tam on beş yaş fark var! Çok gülünç değil mi?

Jean öfkelenmemeye çalışarak:

Eğer ben onu, o da beni istiyorsa, bundan size ne? diyen Jean, dönüp Françoise’ın kendi kararını açıklamasını bekledi. Ama korkudan donakalan kız, durumu pek idrak edememişti. Ne evet, ne de hayır diye yanıt verebiliyordu. Yanında duran Buteau, ona öldürecekmiş gibi bakıyor ve kızın evet yanıtını adeta boğazına takıyordu. Eğer kız evlenirse, kıza ait olan tüm toprakları yitirecekti. Bu düşünce birdenbire aklına gelince öfkesi bir kat daha arttı.

Bakın, peder, bakın, Delhommes, kızı bu yaşlı rezille evlendirmeniz doğru olmaz. O bizim yöremizden biri değil. Soyu sopu kimdir bilmiyoruz, hiçbir işte dikiş tutturamadı. Sonunda kirli işlerini gizlemek için çiftçi olmaya karar verdi.

Biz birbirimizi istiyorsak size ne? Haydi, Françoise konuşsana! diye yineledi Jean sakince.

Kız kardeşini bir an önce baş göz etme sevdası ve kendisini sıkıntıdan kurtarmak amacıyla Lise:

Evet, doğru! Onlar aralarında anlaştılarsa sana ne? Senin onayına gerek yok; kız kardeşim sana karşı saygısını bozmuyor, ama hepimizin sabrını taşırıyorsun? dedi.

Buteau herkesin bu evliliğe karar verdiğini ve kızın vereceği yanıtı beklediklerini anladı. Tam o sırada, Eloide ile birlikte dönen Charles'lar ve Büyük Hala avluda belirdi. Ne yanıt vereceğini bilemeyen Buteau el sallayarak onları yanına çağırdı. Yüzü mosmor kesilmişti. Yumruklarını havada sallayarak karısı ile baldızına doğru bağırdı:

Tanrının huzurunda yemin ederim ki, ikisinin de kafasını kıracağım, serseriler!

Bu sözleri duyan CharlesTarın ağızları bir karış açık kaldı. Charles Hanımefendi kulaklarını tıkamak istercesine onları dinleyen

Eloide’ın üstüne atıldı, onu mutfak bahçesine doğru itelerken yüksek sesle bağırdı:

Git salatalara, lahanalara bak! Ah, lahanalar ne güzel!

Buteau kadınları şiddetle azarlamaya devam ediyordu. Onun birdenbire sinirlenmesine şaşıran Lise omuzlarını silkerek:

Bu adam çıldırmış! Bu adam çıldırmış! diye yineledi.

Ona bu meseleye karışmamasını söylesene! diyen Jean, Françoise'a seslendi.

Genç kız sakin bir tavırla:

Tabii ki bu iş onu ilgilendirmez, dedi.

Ah! Beni ilgilendirmez öyle mi? Siz iki serseriyi önüme katıp eşek sudan gelinceye kadar döveceğim, dedi Buteau.

Buteau'nun sergilediği çılgınca küstahlığa Jean inanamıyordu. Diğerleri, Delhommes, Fouaun ve Le Grande bağrışmalara kayıtsız kalmışlardı. Hiç şaşırmış gibi görünmüyorlardı. Onlara göre Buteau evin efendisiydi; istediği gibi davranmaya hakkı var diye düşünüyorlardı. Onların ne düşündüklerini sezinleyen Buteau bu tartışmadan galip çıkacağını hissetti ve kendine güveni arttı. Jean'a dönüp:

Sana gelince serseri, benim evimin tadını tuzunu bozamazsın! Hemen defol buradan! Ya! Demek gitmiyorsun. Pekala, bekle de gör!

Ağaç tokmağı kaptığı gibi havada çevirdi. Jean kendini savunmak için Françoise'ın elindeki diğer tokmağı kaptı. Herkes bir ağızdan çığlık attı, ikisinin arasına girip kavgayı önlemek istediler. Ama iki erkek öylesine çıldırmış gibiydiler ki, geri çekilmek zorunda kaldılar. Uzun saplarından tuttukları ağaç tokmaklarla çevrelerindekilere zarar verebilirlerdi. Şimdi iki düşman ortada, yalnız kalmışlardı. Tokmakları sallayarak birbirlerini kolluyorlar ve hamle yapıyorlardı. Öfkeyle dişlerini sıkmışlardı ve ağızlarından tek kelime bile çıkmıyordu. yalnızca her sert vuruşta tahta sopaların çıkardığı tok gürültü duyuluyordu. İlk darbeyi Buteau indirmişti. Eğer Jean eğilerek geri sıçramasaydı, başı parçalanacaktı. Anında yerden doğrulurken, kasları birdenbire gerildi ve havaya kaldırdığı ağaç tokmağı tahıl döver gibi hızla indirdi. Öbürü de yeniden saldırıya geçmişti. Havada çılgınca uçuşan yaralı

kuşlar gibi iki tokmağın deri kayışları birbirine dolandı. Aynı anda üç kez çatırtılar işitildi. Tahta parçaları uçuşuyor, kayışlar havada ıslık çalarak dönüyor ve iki erkek birbirlerine duydukları nefretle kafalarını parçalamaya uğraşıyorlardı.

Kadınlar çığlık atınca, Delhommes ve Fouan dövüşenlere doğru koştular. Buteau'nun kalleşçe saldırdığı Jean, samanların içinde yuvarlanıyordu. Buteau bir kırbaç gibi salladığı tokmakla ölümcül bir darbe indirecekti, ama Jean kendini samanların üstüne atınca sopa bacaklarına gelmişti. Jean birden ayağa fırlayıp elindeki ağaç tokmağı salladı. Tokmak havada geniş bir daire çizdi ve öbür adam darbenin sola inmesini beklerken, beklenmedik bir sürprizle sağ tarafına indi. Buteau, beyninin dağılmasını birkaç santim farkla kurtarmıştı. Ama kulağını sıyırıp geçen darbe olanca gücüyle koluna çarpmıştı. Cam gibi tuzla buz olan kemiklerinin çıtırtısı duyuldu.

Ah! Katil! Beni öldürüyor! diye uludu Buteau.

Jean elindeki tokmağı yere bıraktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü ve bitkin görünüyordu. Hızla gelişen olayın şaşkınlığından kurtulamamış gibi bir an karşısındaki insanlara baktı. Sonra öfkeli bir hareketle ümitsizliğini belli edip topallayarak uzaklaştı. Evin köşesini dönüp tarlalara doğru yürürken, bahçe çitinin dibinde kavgayı izleyen La Trouille'i gördü. Babasıyla birlikte vaftiz törenine davet edilmediği için sitem etmeye gelen kız kahkahalarla gülüyordu. Küçük aile kavgasında erkek kardeşinin kolunun kırıldığım öğrenince, Mahomet zevkten dört köşe olacaktı! Kız gıdıklanıyormuş gibi sesler çıkarıyordu. Öylesine eğleniyordu ki, gülmekten neredeyse yere düşecekti,

Ah! Çavuş, o ne vuruştu? Kemik çat diye kırıldı! Ama hiç de komik değildi!

Jean yanıt vermedi. Hala kavganın etkisi altında, ayaklarını sürüyerek uzaklaşıyordu. Olayları kaçırmamak isteyen kız, kaz sürüsünü otlatmak bahanesiyle duvarın dibine gelmişti. Şimdiyse, sürüsüne ıslık çalıp Jean’ın peşine takılmıştı. Jean elinde olmadan alacakaranlıkta, hala çalışmaya devam eden harman makinesine doğru yürüdü. Artık her şeyin sona erdiğini, bundan böyle Buteau'ları asla göremeyeceğini ve Françoise'ı asla ona vermeyeceklerini aklından geçiriyordu. Ne kadar aptalca bir kavgaydı! Bütün olay sadece on dakika sürmüştü. İşler tam onun lehine dönerken, istemeyerek kavgaya girişmiş, talihsiz bir darbe sonucu adamın kolunu parçalamıştı! Ve şimdi her şey sona ermişti.

Harman makinesinin gürüldemesi, alacakaranlığın derinliklerinde ümidini kaybetmiş bir çığlık gibi yitip gidiyordu...


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült