Hikaye

 

 

Kasaba Üstüne Sorunlar

Ziya Dizdareviç
 

Sanki yapılacak hiçbir şey yok. Çarşı baştan başa boş, sessiz, anlamsız. Dükkan sahipleri sinek avlıyor, bir dükkan sahibi ötekine boş yere sesleniyor, hastalıklı güneş tozlara yatmış, kımıldamadan öyle yerinde duruyordu.

İbrahim Ağa, çoraplarını çıkarmış, ayaklarını tezgah üstüne koymuş dinleniyordu.

Avdi Bey de kahvehanede oturmuş, terliyor ve düşünüyordu: "İnsanın parası olsun olmasın sabah erken uyanıyor, ama şu cehennemi sıcaklarda ne yapacağını bir türlü kestiremiyor?"

Muyo Ağa memnuniyetle şöyle azıcık uzanıp uyurdu ama: "Başı ağrıyor, ortalık sıcaktan yanıp kavruluyor, yatsa da, gözüne uyku girmeyecek!"

Her şey bir bekleyiş içinde.

İl kaymakamlığında herkes paltolarını, hatta ceketlerini de çıkarmış, tombul elleriyle terli avuçlarıyla, cigaradan sararmış parmaklarıyla evrakları evirip çeviriyorlardı. Gök bir sac gibi. Yer sıcak, kazandan farksız. Böyle bir hava herkesi tembelleştiriyordu.

Amaçsız, her şey bir bekleyiş içinde.

Kasap dükkanında arılar vızlıyordu. Latif yerinden tepişmiyor, küçük bir umut kıvılcımıyla terzi Buhhiye'nin dükkanına bakıyordu. Hiçbir şey umurunda değildi, dünya bile.

Subhiya "günah sayılsa da" fesini çıkarmış, saçları dökülmüş, tepesine biriken terleri sık sık siliyordu. Dikiş makinesini durdurmuş, uykulu gözleriyle ütü yapan çıraklara bakıyordu. "İnsan bu sıcaklarda rahat çalışamıyor!" diyordu arada bir.

Muyo kendi "kerhanesinden" tam burnu üstünde delik açtığı

gazeteyi yüzüne sarmıştı. Pek iyi görmeyen gözleriyle gelen geçeni bu delikten seyrediyordu. Han dopdoluydu, iğne atsan yere düşmez. Bir yıl önce, belediye katibinin armağan ettiği pantolonlarını yamalıyordu. "Matrak" Luka gömleğinin açık yerinden seyrediyor ve onu çimdikliyordu. Sakalsız İbrahim geçen hafta tatlıcı Muhsin'le tepede, iki buçuk gün için on dinar kazandığını, ona verilen bahşişlerle de oradan kaymakla peynir satın aldığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Yavaş yavaş aç olduklarını ve nerde bir yemek yiyeceklerini düşünmeye başlıyorlardı. İnsan nerde bir şeyler yiyebilir, nerde karnını doyurabilir diye.

Çarşı kendi aleminde. Uzun ve dar sokaklar, sokakların sağında küçük büyük dükkanlar, köşe başlarında köhne evler, dükkan sahipleri kendi dertleri içinde... Bir de bu cehennemi sıcaklar... Şöyle konuşuyorlardı:

- Söyle bakalım insan böyle bir durumda ne yapabilir?

- Bir döner yapalım da akşamlık için hazırlanalım.

- Ulan çok iş ister o. Telaşlı iş bu. Kim katlanacak buna?

- Gazeteleri okudun mu Muyo Ağa, dünyada ne var ne yok?

- Vallahi hiçbir şey bilmiyorum, bugün gazete okumadım ki. Okuyan da ölür, okumayan da. Başka yapacak işim mi yok sanki?

- Ben de onu diyecektim, lafı ağzımdan aldın, fazla yaşayacaksın. Dünya benim ne umurumda. Yanan yansın, yıkılan yıkılsın. Biz sağ olalım. Aman Allahım bu sıcaklardan deli olacağım. Söyle sen şimdi ne yapacaksın? Herhangi bir teklifin var mı?

Her yer toz duman içinde. Uzaktan boğuk ama duygusal bir ses geliyor. İşitilmeyen, yalnız hissedilen bir ses...

Sarı parmaklar masadan sıyrıldı.

- Şef gitti mi acaba?

- Gitti, hem de hayli uzaklara.

- Eh biraz rahat nefes alabiliriz! Bu mürekkep kokusu beni öldürdü.

- Vallahi, bu kadar çok yazmaktan harfler bile bana düşman kesildi.

- Allahını seversen insan bu sıcakta durmadan nasıl yazabilir?

- Uf, acıktım, ne zaman öğle yemeğine gideceğiz?

- Peki o zamana kadar ne yapacaksın?

- İnsan bu sıcakta ne yapabilir sanki? Söyle bakayım.

Bir şeyler düşündü.

- Subhiya'nın başında teklif adına hiçbir şey yok. Kasabın dimağı zaten çoktan durmuş.

Hareketi durmuş, kasaba üstünde yalnız kurşun gibi ağır bir soru var: "Zamandan nasıl sıvışmalı? Ne yapmalı?"

Pungo pantolonlarını yamalıyor... Luka kekeleyerek şöyle bir teklifte bulundu:

- İbrahim Ağaya bir yük odun keselim. Başka bir şey onu vermezse, öyle yemeği verecek. Bak benim kamım açlıktan zil çalıyor artık...

- Doğru, belki gönlünden bir şeyler kopar...

Sonra birdenbire karşısında bir ses çınlayıverdi:

- Latif, haydi sen et ver, ben zerzevat vereceğim... Haydi bir türlü tava yapalım...

- Eh, Allah razı olsun, çok iyi bir teklif bu...

Bu haber dükkanlarda da kerhanelerde de dolaşmaya başladı.

- Muyo Ağa, biz de türlü tava yapmakta yardımcı olabiliriz yani...

- Öyle ise ne duruyorsunuz, haydi sıvayın kollarınızı, zaman böyle daha çabuk geçecek.

Kançalarya’ya bir canlılık girdi.

- Her birine ikişer dinar verelim de türlü tavadan yemek hakkımız olsun...

- Doğru, eski zamanlar geçti...

Çok geçmeden kalın ince eller, terli tersiz eller, damarlı damarsız eller, uzun kısa eller bıçaklara sarıldılar, et kesmeye başladılar. Bazıları zerzevatları hazırlıyor, onları etlere karıştırarak küçük tavalara koyuyorlardı.

Toprak küplere et ve zerzevat koyanlar da vardı. İşler tamamlanınca bunları fırına götürdüler, çok geçmeden fırından gelen türlü tava kokusu bütün çarşıyı kapladı. Herkes merak içindeydi. Acaba güzel olacak mı? Lezzetli olacak mı? Aman yanmasın. Sanki yeni bir yaşam başlamıştı çarşıda. Türlü tavayı öyle iştahla yiyorlardı ki, geçenler hayretle yiyenlere bakıyorlardı.

- Eh, insan ne demek? Bir saat önceleri hepimiz sanki alnımızdan vurulmuş gibiydik, hiçbir şey düşünemiyorduk, oysa şimdi yaşadığımı sezinliyorum, mutluyum, diye akıl satmaya başladı Avdi Bey.

Kurşun gibi ağır sorular gökten yere inmişti artık.

... Murin'in hanından ayrıldıkları zaman, insanlar sıcak türlü

tava yiyorlardı. Pungo, Subhiya'nın nasıl doyasıya türlü tava yediğini, sağa sola bakmayarak ağzına üst üste lokmalar götürdüğünü görünce, en büyük bir içtenlikle, şöyle söylemek geçti içimden:

Eh, hiç olmazsa bir kere rahat işeyebilsem...


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült