Hikaye

 

 

Karanlığın İçindeki Delik

Ergun Kocabıyık


Sokağın köşesinde, bir taşralıyla konuşuyoruz. Yanında çocuğu da var. Sekiz yaşlarında olmalı. Arada bir o da lafa giriyor ve sorduğu sorularla, babasıyla yaptığımız konuşmayı sık sık bölüyor. Bu hoşuma gidiyor aslında, zira sohbet etmeye hiç gönlüm yok. Daha çok sokağın sonundaki evde çektiğimiz filmle ilgili sorular bunlar. Sorularını nezaket icabı kısa yanıtlar vererek geçiştiriyorum. Bereket beni aramaya çıkan minibüs şoförü az sonra yanımızda bitiyor da yine böyle sıkıcı bir soruyu yanıtlamaktan kurtarıyor beni.

Şoförlük onun işlerinden biri sadece. Herkes kısa zamanda, onun şirketin adamı olduğunu ve sette olup biten her şeyi patrona yetiştirdiğini öğrendi. Ayrıca karanlık bir herif. Bunu sadece geçmişine, şirketteki gizli saklı işlerine dair ortalıkta dolaşan söylentilere dayanarak söylemiyorum. Ona baktığımda, ayrıntılarını seçemiyorum; belirsiz ve ışık almayan bir yüzü var. Çeşitli defalar bu adamın yüzünün neden ışık almadığını düşündüm. İşte şimdi bir açıklama geliyor aklıma: İfadesindeki sahtelikten dolayı, yüzü ışığı emiyor ve böylece gölgeli, karanlık bir surat çıkıyor ortaya.

Gölgeli surat, taşralının sorusunu yanıtlarken, büyük bir ustalıkla cümlelerinin arasına gizlediği sözcüklerle, yönetmenin beni sete geri çağırdığını ve öfkesinin geçtiğini söylemeye çalışıyor. Taşralıyla konuşmasını sürdürürken yan gözle nasıl da yardımıma yetiştiğini ima eden bakışları arasına sıkıştırdığı bu mesaj, kabuğunu çatlatıp, hep birilerinin buyruğunda olma ezikliğini gizlemeye, kendine taşıdığı mesajların bizzat yaratıcısı olduğu görüntüsünü vermeye çalışan kompleksli bir adamın açıklamasına dönüşüyor. Taşralı, pırıltılı gözleriyle karanlık yüzlü adamın anlattıklarını dinliyor. Hemen yanımda oturan oğlunun, kendisini dinlediğimden eminmiş gibi karşımızdaki bina ile ilgili bir şeyler mırıldanmaya başladığını fark edince kulak kesildim. Ne dediği pek anlaşılmıyordu. İyice kulak verdim; anlattıkları binanın geçmişiyle ilgili masalsı söylentilere benziyordu daha çok. Üç katlı, Rum mimarisinde, oldukça eski bir yapıydı. Sadece en üst katta oturanlar vardı. Diğer katlar tamamen boştu ve evsizlerin barındıkları terk edilmiş yerleri andırıyordu.

Bakışlarımı üst kat penceresine kaydırdım. Tülün arkasından bana doğru bakan bir siluet gördüm. Çıplak bir kadındı. Onu fark ettiğimi anlayınca aniden pencereden kayboldu. Binanın bir mağara ağzı gibi ürkütücü kapısına baktım. İnsanı sarhoş eden bir karanlıkla dolmuştu içi. Bedenim karanlığın çekim gücüne kapıldı. Kıpırdayamıyordum. Öylece kapının içindeki karanlığa baka kaldım. Vücudumdaki kanın yüzüme hücum ettiğini, yüreğimin hızla çarptığını, bedenimin yavaşça uyuştuğunu hissettim. Sanki olduğum yerden uzaklaşıyordum. Kulağım çınlamaya başladı ve etraftaki seslere sağırlaştım. İçinde bulunduğum mekan silindi. Şimdi sadece ışıksız bir boşluğun içindeydim. Bir süre karanlığa gömülü kaldım. Sonra karanlıkta toplu iğne başı kadar küçük, parlak bir leke belirdi. Yavaş yavaş büyüdü, büyüdü, bir delik halini aldı. Dairesel bulanık bir ışık yansımasıydı. İçindeki bulanık, dumansı karışımlar az önce pencerede gördüğüm siluete benzeyen bir siluete dönüştüler. Siluet, avucunda tuttuğu binlerce parlak, dairesel cisimleri üzerime doğru savurdu. Pullar yerçekimsiz hareketlerle bana doğru yaklaştılar, yaklaştıkça büyüyüp açılmaya, karanlıktaki deliğe benzer deliklere dönüşmeye başladılar. Sonunda büyüyen bu delikler birleşip beni yutan tek bir delik haline geldi. Çevremdeki karanlığın yerini şimdi mutlak bir parlaklık almıştı. Gözlerim kamaştı ve deliğin içinden geçtiğimi hissettim. Çok kısa bir süre olağan üstü bir hızla yol adım sanıyorum. Fakat bu an bana çok uzun geldi. O yolculuk esnasında, yaşamıma dair daha önce asla hatırlayamadığım anılarım, belleğimin beyaz perdesinde bir bir gösterime girmeye başladı. Belleğimle tam bir uzlaşma içinde süren bu yolculuk sanki tam ortasındayken bitiverdi.

Kendimi aniden başka bir mekanda bulduğumda, delik, karanlık bir gökyüzünde benden hızla uzaklaşarak küçüldü, arkasındaki minik pırıltılarla kuyruklu bir yıldıza dönüşüp, gökyüzündeki milyonlarca yıldızın arasına karışıp yok oldu. Üzerimde pırıltılı pullardan yapılma konik bir giysi vardı. Bir çölün ortasındaydım. Ufukta alçak kum tepeleri uzanıyordu. Dünyadakine hiç benzemeyen atmosferinden, burasının başka bir gezegen olduğunu anladım. Dünya parlak bir sikke gibi uzayda asılı duruyordu. Yanımda aynı tuhaf giysiler içinde, tanımadığım ama her haliyle benim akıbetimi paylaştığı belli olan bir adam duruyordu. O da benim gibi aynı yöne, gökteki parlak sikkeye bakıyordu. İkimizin yüzünde de bu arkaik sikkeye merakla bakan bir ifade, bir kurtulmuşluk duygusu ve geriye salimen ulaşmanın mutluluğu vardı. Aynı anda başka başka yerlerde benzer bir macera yaşadığımızı anladım. Bu geçişin heyecanı ve ayrıcalığını yaşıyorduk. Birkaç saniye bakışlarımızla kucaklaştık. Geride bırakılmış yaşam, o kuyruklu yıldızın içinde uzayın sonsuzluğunda kaybolmuş, belleğimizin sonsuzluğunda ise minik yıldızsı bir anı olmuştu.

Birden bire o kükremeli buyurgan sesle kesintiye uğradı her şey. Korkuyla dönüp yeni efendimize baktık. Avucunda sakladığı pulları üzerimize fırlatmakla tehdit edip ayaklarımızdaki prangaları gösterdi. Prangaları görünce ayaklarımdan başlayarak yeniden bedenimi duyumsamaya başladım. Etlerim ve belleğim çözülmeye başladı. Buradaki duruşum, yanımdaki adam, çatlamış dudaklarım ve ardımdaki uzak kum tepelerine kadar uzanan ayak izleriyle ben, epeydir burada olan bir adamdım artık.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült