Hikaye

 

 

Karanlığın İçinde

Dean R. Koontz

 

1

En iyilerimizin içinde bile karanlık vardır. En kötülerimizde ise karanlık sadece var olmakla kalmayıp hüküm de sürer.

Karanlığa zaman zaman bir barınak sağlamışsam da, ona asla bir krallık vermemişimdir. Ya da buna inanmayı yeğlerim. Kendimi temelde iyi bir insan olarak düşünürüm: Çok çalışırım, seven ve sadık bir eşim, sert ama sevgi dolu bir babayım.

Ancak bodrumu bir daha kullandığım takdirde içimdeki kötülük potansiyelini bastırabilirmişim gibi davranamayacağım. Eğer bodrumu bir daha kullanırsam, ebedi ahlaki karanlıkta var olacağım ve bir daha asla ışıkta yürüyemeyeceğim.

Ama ayartma da çok büyük.

Ev için ipotek şirketine parayı ödeyip belgeleri imzalayarak anahtarları aldıktan iki saat sonra keşfettim bodrum kapısını. Kapı mutfakta, buzdolabının bulunduğu köşedeydi. Evin diğer kapıları gibi siyah boyalı, topuz gibi kol yerine pirinçten aşağı bastırılan tip kolu olan bir kapıydı o da. Kapının daha önce orada olmadığından emin olarak şaşkınlıkla baktım.

Önce bir kiler bulduğumu sanmıştım. Kapıyı açıp da loşluktan zifiri karanlığa inen basamaklarını görünce daha da şaştım. Penceresiz bir bodrum.

Güney California'da hemen hemen evlerin tümü en ucuzlarından milyonlarca dolarlık olanlara kadarbeton bloklar üzerinde inşa edilmişlerdir. Bodrumları yoktur. Yıllardır bu mimari uygun görülmüştür. Toprak genelde kumluk olup yüzeye yakın yerlerde pek kaya yoktur. Bu deprem ve heyelan bölgesinde beton duvarlı bir bodrum üstündeki odaların içine çökeceği yapısal zayıflıklar olarak kabul edilir.

Yeni evimiz ne bir barakaydı ne de bir konak, ama bodrumu vardı. Emlakçi bundan hiç söz etmemişti. Ve o ana kadar buna dikkat etmiş de değildik.

Aşağı bakarken önce bir merak, ardında da bir huzursuzluk hissettim. Kapının hemen yanında bir elektrik düğmesi vardı. Düğmeyi yukarı aşağı kaldırdım ama aşağıda ışık yanmadı.

Kapıyı açık bırakıp Carmen'i aramaya gittim. Banyoda elmas yeşili seramiklere ve altın kaplama musluklu lavabolara bakıp sevinçle gülümsüyordu.

"Jess, ne kadar güzel değil mi? Küçük bir kızken böyle bir evde oturacağımı hayal bile edemezdim. En büyük hayalim 1940'lardan kalma o küçük bungalovlardı. Ama burası bir saray ve ben kraliçe gibi davranmayı bilmiyorum."

"Saray falan değil," diyerek kolumu beline doladım. "Orange İlçesi'nde sarayın olması için Rockefeller olman gerek. Hem saray da olsa ne çıkar? Sen her zaman kraliçe havasına sahiptin."

Carmen de bana sarıldı. "Çok uzun yoldan geldik, değil mi?"

"Ve daha da ileri gideceğiz."

"Korkmuyorum desem yalan olur."

"Saçmalama."

"Sevgilim, ben anası babası Mexico City varoşlarında bir kulübede yaşayan bir ailenin çocuğundan başka bir şey değilim. Bunu elde etmek için çok çalıştık, doğru... Ve uzun yıllar boyunca çalıştık. Ama şimdi buradayken sanki her şey bir gece içinde olmuş gibi geliyor."

"İnan bana, sevgilim, sen Newport Beach'teki bütün sosyete kadınları arasına göğsünü gere gere çıkabilirsin, Sen doğuştan kibarsın."

Onu nasıl da seviyorum, diye düşündüm. On yedi yıldır evliyiz ve benim için hala taze ve tatlı bir kız.

"Hey, az daha unutuyordum," dedim. "Bir bodrumumuz olduğunu biliyor muydun?"

194

Bana bakıp gözlerini kırpıştırdı.

"Doğru söylüyorum."

"Ya? Peki, bodrumda ne var, ha? Mücevher dolu kraliyet hazineleri mi? Belki de bir zindandır."

"Gel bak."

Ardımdan mutfağa geldi.

Kapı kaybolmuştu.

Bomboş duvara bakarken bir an buz gibi kesildim.

"Ee? Bu ne biçim şaka?" dedi.

"Şaka değil... Orada bir... Kapı vardı," diyebildim.

Carmen boş duvara düşen pencerenin gölgesini gösterdi. "Herhalde bunu görmüşsündür. Pencerenin gölgesi tam bir kapıya benziyor."

"Hayır... Hayır... Bir de..." Başımı sallayarak elimi güneşten ısınmış duvara koyup sanki gözle görünmeyen bir kapının izlerine dokunurmuş gibi parmaklarımla yokladım.

Carmen kaşlarını çattı. "Jess, ne oluyor?"

Ona bakınca ne düşündüğünü anladım. Bu ev gerçekleştiğine inanılmayacak kadar güzeldi ve Carmen de böyle bir lütuf karşısında dengeyi sağlamak için kaderin bize feci bir oyun oynayacağına inanacak kadar kör inançlıydı. Aşırı çalışan bir koca, stresten bunalmış belki de küçük bir beyin tümörüolmayan şeyleri görüyor, olmayan bodrumlardan söz ediyor... Kader insanı genelde böyle vururdu işte.

"Haklısın," dedim. Zorla güldüm ama doğal olmaya çalıştım. "Işığın vurduğunu yeri kapı sandım. Yakından bakmadım bile. Doğruca sana haber vermeye koştum. Bu yeni ev aklımı başımdan mı aldı, nedir?"

Carmen dikkatle yüzüme bakıp gülümsedi. "Senin aklın ne zaman başındaydı ki?"

Ona kapıyı açtığımı söylemediğime memnundum. Ya da karanlığa inen merdivenleri gördüğümü.

Laguna Beach'teki evin beş büyük yatak odası, dört banyosu ve büyük şömineli bir salonu vardı. Mutfakta ise, çifte fırın, iki mikrodalga fırını, bir Jerın Air ocağı, iki bulaşık makinesi ve bir lokantaya yetecek büyüklükte iki buzdolabı bulunuyordu.

Kısacası ev bir konak değilse de, 'Gonzales ailesinin durumu gerçekten iyiymiş' dedirtecek bir evdi. Anam babam burasını görselerdi oğullarıyla gurur duyarlardı.

Annem ve babam Maria ve Ramon Meksika göçmenleriydi. Bana, kardeşlerime ve kız kardeşime çok çalışma ve fedakarlığın verebileceği her şeyi vermişlerdi ve biz dört çocuk da üniversite bursları kazanmıştık. Şimdi kardeşlerimden biri avukat, diğeri doktor, kız kardeşim de Los Angeles Üniversitesi'nde İngilizce Kürsüsü Başkanıydı.

Ben ticareti seçmiştim. Carmen ile bir lokantamız vardı; ben ticaret deneyimimi, o da gerçek Meksika ustalığını ortaya koymuştu ve ikimiz de haftada yedi gün, günde on iki saat çalışıyorduk. Üç çocuğumuz büyüdükçe yanımızda garsonluğa başlamışlardı. Lokantamız bir aile işletmesiydi ve her yıl biraz daha fazla kazanıyorduk, ama bu kuşkusuz kolay olmuyordu. Amerika insana sadece fırsat vaadi verirdi, kolay kazanılan servet değil. Biz de fırsat makinesini yakalamış, onu alnımızın teriyle yağlamıştık ve Laguna Beach'teki evi aldığımızda nakit para ödeyebilmiştik. Eve aramızda bir de ad vermiştik: Casa Sudor Alınteri Evi. Evimiz çok büyüktü ve de çok güzeldi. Her şeyi vardı. Hatta kapısı kaybolan bir bodrumu bile. Evin bizden önceki sahibi Bay Nguyen Quang Phu adında biriymiş. Emlakçimiz Nancy Keefer Phu'nun Saygon'un düşüşünden sonra kaçan bir Vietnam göçmeni olduğunu söyledi.

"Amerika'ya cebinde üç bin dolarlık altın ve bir şey olabilme kararlılığıyla geldi," demişti Nancy evi ilk gezdirdiğinde. "Çok sevimli ve başarılı bir adamdı ve çok zengindi. O bir avuç parayı on dört yıl içinde akıl almayacak boyutlara ulaştırmıştı. Kuzey Tustin'de bin metrekarelik müthiş bir ev yaptırttı."

Carmen ile Phu'nun yeni yaptırttığı evin yarısından küçük olan eski evine talip olduk. Koşullar üstünde biraz pazarlık ettiysek de, sonunda nakit ödediğimiz için on günde eve sahip olduk.

Tapuda satış Nguyen Quang Phu ile yüz yüze gelmeden yapıldı. Bu olağanüstü bir şey değildir. Bazı eyaletlerin aksine California alıcının, satıcının ve avukatlarının bir oda içinde bir araya gelmelerini gerektirmez.

Ancak Nancy Keefer'in adeti satıcı ve alıcıyı satıştan birkaç gün sonra evde bir araya getirmekti. Yeni evimiz güzel ve iyi durumdaysa da, en iyi yapıların bile bazı aksak yerleri olabilir. Nancy de ev sahibinin hangi dolabın kapısının kapanmadığını, fırtınada hangi pencereden su girdiğini göstermesinin iyi olacağı fikrindeydi. Phu ile on dört mayıs çarşamba günü evde buluşmak için randevulaşmıştı.

Satış on iki mayıs pazartesi yapıldı. İşte o öğleden sonra evi tek başıma gezerken bodrum kapısını gördüm.

Salı sabaha eve tek başıma gittim. Carmen'e nereye gittiğimi söylememiştim. O beni en son açgözlü istekleri konusunda kibarca tartışmak üzere Horace Dalcoe'ya gideceğimi sanıyordu.

Dalcoe lokantamızın bulunduğu küçük alışveriş merkezinin sahibiydi. Kira mukavelesini yaparken biz çok daha saf ve parasız olduğumuzdan adama lokantada yapacağımız en küçük değişiklikte bile söz hakkı vermiştik. Açılıştan altı yıl sonra lokantada iki yüz bin dolarlık bir yenilemeye giriştiğimizde yenilenecek olan onun mülküydüDalcoe'ya onayı için açıktan on bin dolar vermeliydik. Ben lokantayı genişletmek için yandaki kırtasiye dükkanını devir aldığımda da onay için epey yüksek bir para istemişti. Dalcoe için büyük küçük değişiklik diye bir şey yoktu: Lokantanın kapılarını söküp yerine çok daha değerli bir çift kapı koydurduğumda bunu kabul etmek için iki yüz dolarımı almıştı.

Şimdi de eski tabelamızın yerine yenisini koymak için Dalcoe ile rüşvet pazarlığı yapıyorduk. Küçük alışveriş merkezinin bulunduğu toprağı satın almayıp yirmi yıl önce doksan dokuz yıllığına kiralamış olduğunu bildiğimi bilmiyordu ve kendini güvencede hissediyordu. Ben onunla pazarlık ederken gizlice o araziyi satın almak için uğraşıyordum. O zaman o beni kendi kira kontratıyla sıkıştırmaya çalışırken ben de toprak sahipliğimle onu sıkıştıracaktım. O beni hala saf bir Meksikalı olarak görüyordu: Lokanta işinde talihi açık ikinci kuşak bir Meksikalı.

Bir süredir devam eden bu işler bana salı sabahı lokantada bulunmamak için yeterli mazereti vermişti. Carmen'e Dalcoe'nun yazıhanesine gideceğimi söyledikten sonra yalan söylemenin vicdan azabını çekerek doğruca yeni evimize gittim.

Mutfağa girdiğimde kapı bir gün önce gördüğüm yerdeydi. Ne güneş dörtgeni. Ne hayal. Gerçek bir kapı.

Kolu çevirdim.

Eşiğin ötesinde basamaklar koyu gölgelere doğru iniyordu.

"Ne olursa olsun," dedim. Sesim sanki bin mil ilerdeki bir duvara çarpıp dönmüş gibi yankılandı.

Elektrik düğmesi hala çalışmıyordu.

Yanımda getirdiğim feneri yaktım.

Eşiği geçtim.

Tahtaları eski, boyasız ve çatlak olduğundan sahanlık gıcırdadı. Gri ve sarı lekeli ve baştan başa çatlak olan badanalı duvarlar evin geri kalan kısmından çok daha yaşlıymış izlenimini veriyordu. Bodrumun bu yapının bir parçası olmadığı belliydi.

Sahanlıktan birinci basamağa ayak attım.

Birden aklıma ürkütücü bir olasılık geldi. Ya hava cereyanıyla kapı arkamdan kapanırsa? Ya dünkü gibi kapı kaybolur da, ben bodrumda kalırsam?

Kapıya sıkıştıracak bir şey bulmak üzere eve döndüm. Sonunda garajda bulduğum bir kalas parçasını altına sokup işi sağlama bağladım. Üst basamakta durup feneri aşağıya tuttuysam da ışık tahmin ettiğim kadar ilersini aydınlatmadı. Bodrum zeminini göremiyordum. Zifiri karanlık olağanüstü bir derinlikteydi. Bu karanlık sadece ışık yokluğu değildi, sanki bir dokusu ve ağırlığı olan bir maddeydi, bodrumun altı petrol dolu bir havuzdu sanki. Karanlık bir sünger gibi ışığı emiyordu ve soluk ışık karanlıkta kaybolana kadar sadece on iki basamak aydınlanıyordu.

İki basamak inince fenerin ışığında iki basamak daha aydınlandı. Dört basamak daha indim, aşağıda dört basamak daha ortaya çıktı.

Arkamda altı basamak, bir de üstünde durduğum ve önümde on iki basamak; hepsi on dokuz etti.

Sıradan bir bodrumda kaç basamak olurdu ki? On mu? Yirmi mi?

Bu kadar çok değil herhalde.

Altı basamak daha indim. Durduğumda önümde on iki basamak vardı. Kupkuru, yaşlı tahtalar. Orada burada çivi başları parlıyordu. Duvarlar lekeliydi.

On üç basamak ve bir sahanlık yukarda olan kapıya baktım. Mutfağa giren güneş davet ediciydi ve de olması gerekenden çok uzak.

Ellerim terlemeye başladı. Feneri öteki elime geçirip avuçlarımı pantolonuma sildim.

Havada hafif bir kireç kokusu, onun altında daha hafif bir küf ve çürümüşlük kokusu vardı.

Acele adımlarla altı basamak indim, sonra sekiz basamak, ardından on dört basamak daha. Şimdi arkamda kırk bir basamak vardı ve fenerin ışığı hala önümdeki on iki basamağı aydınlatıyordu.

Basamakların her biri yirmi beş santimdi ki, yeraltına üç kat inmiş olmalıydım. Normal bir bodrum bu kadar derinde olmazdı. Bunun bir bomba sığınağı olduğunu düşündüm ama öyle olmadığını biliyordum.

Ancak henüz dönmeye niyetim yoktu. Bu ev bizimdi, para olarak küçük, zaman ve alınteri olarak büyük bir servet ödemiştik buraya ve ayaklarımızın altında böyle bir esrar olduğu halde yaşayamazdık. Ayrıca ben yirmi iki ve yirmi üç yaşındayken, evimden uzakta düşmanlarımın elinde yaşarken iki yıl öyle sürekli ve yoğun bir dehşet yaşamıştım ki, korkuya dayanıklılığım pek çok insanınkinden yüksekti.

Yüz adım daha indikten sonra toprak düzeyinden on kat aşağıda olduğumu hesaplayınca durdum. Bu, artık biraz düşünme gerektiren bir dönüm noktasıydı. Arkama dönüp başımı kaldırınca mutfak kapısının olduğu yerde bir posta pulunun dörtte biri kadar bir aydınlık gördüm.

Aşağı bakınca ışıkta sekiz basamak gördüm, on iki değil, sekiz. Derine indikçe fenerin etkisi kaybolmaya başlamıştı. Piller zayıflamış değildi; sorun o kadar basitçe ve kolaylıkla açıklanamazdı. Işık fenerden çıkan her zamanki kadar parlaktı. Ancak önümdeki karanlık her nasılsa daha yoğunlaşmış, daha aç olmuştu ve ışığı daha kısa bir mesafede yutuyordu.

Havada hala kireç kokusu varsa da, çürümüşlük kokusu şimdi o daha hoş olan kokunun düzeyine yaklaşmıştı.

Bu yeraltı dünyasında tek ses benim attığım adımlarımın ve giderek sıklaşan soluklarımın sesiydi. Onuncu kat düzeyinde durduğum sırada aşağıdan bir ses duyar gibi oldum. Soluğumu tutup kıpırdamadan dinledim. Çok uzaklardan bir fısıltı duymuş gibiydim ama emin olamıyordum. Sesler çok hafif ve çok kısa süreliydi. Hayal ediyor da olabilirdim.

On basamak daha indikten sonra bir sahanlığa vardım. Karşıma iki tarafa açılan kemerler çıkmıştı. İkisinde de kapı yoktu ve fenerimin ışığında ikisinde de taş bir koridor görülüyordu. Solumdaki kemerden geçip beş metre kadar olan kısa koridoru aşınca karşıma yeni bir sahanlık çıktı. Burada da az önce indiğimle doksan derece bir açı yapan bir merdiven aşağı doğru uzanmaktaydı.

Çürümüşlük kokusu burada daha da güçlenmişti. Sanki çürüyen sebzelerden yükselen bir koku.

Koku bir kürek gibi çoktan gömülmüş anıları yüzeye çıkarıyordu. Ben bu kokuyla yirmi iki ve yirmi üç yaşlarımda kapatıldığım yerde karşılaşmıştım. Orada çoğunlukla çürümüş sebzelerden yapılmış yemekler verirlerdi. Daha da kötüsü, bizim yiyemediğimiz bu çöplük, hücre hapsinde olanların kapatıldıkları üstü teneke kaplı yeraltı çukuruna atılırdı. O pis delikte ben iki karış çürük sebze içinde otururken öldüğümü ve kokanın da çürümekte olan vücudum olduğunu düşünürdüm.

Herhangi bir yanıt beklemeden, "Neler oluyor burada?" diye sordum.

Sonra dönüp sağdaki kemerin altından geçtim. Koridorun sonunda yine bir merdiven aşağı inmekteydi. Bu kere karşıma başka bir ekşi koku çıktı. Bunun da ne olduğunu biliyordum: Çürük balık başları.

Çürümüş balık değil de, balık başları, gardiyanların kimi zaman çorbalarımıza koydukları gibi. Bizim çorbayı içmemizi seyrederlerdi. Tiksintiden boğulacak gibi olsak da, çorbayı yere boşaltamayacak kadar aç olurduk. Kimi zaman açlıktan o iğrenç balık başlarını da yerdik ki, gardiyanlar da bunu görmek için toplanırlardı.

Hızlı adımlara geri döndüm. O on kat derinlikteki sahanlıkta elimde olmadan titreyerek istenmeyen o anılardan kurtulmaya çalıştım.

Artık rüya gördüğüme ya da beyne bastıran bir ur sonunda bu hayalleri gördüğüme inanıyordum.

Aşağı doğru inmeye devam edince fenerimin aydınlattığı uzaklığın giderek azaldığını fark ettim. Şimdi sadece yedi basamak ilersini görüyordum... Altı... Beş... Dört...

Birden karanlık sadece iki adım ötedeydi. Sanki son adımı atıp da kucağına atılmamı bekleyen kara bir madde. Canlı gibi.

Henüz en alt basamağa inmeden çok derinlerden gelen o yağlı, bataklık gürültüsü tüylerimi diken diken etti.

Titreyen elimi uzattım. Elim dondurucu derecede soğuk olan karanlık içinde kayboldu.

Kalbim yerinden kopacak gibi atıyordu, ağzım birden kurumuştu. Çocukça bir çığlık atıp koşar adımlarla mutfağa ve ışığa döndüm.

AKŞAM lokantada müşterilerimi karşılayıp masalarına yerleştirdim. Bu kadar yıl sonra bile çoğu gecelerimi kapıda geçirir, müşterileri karşılayıp ev sahipliği yaparım. Ve genelde bundan hoşlanırım. Müşterilerimizden çoğu on yıldır bize gelirler; onlar ailemizin şeref üyeleridir, eski dostlarımızdır. Ama o akşam pek keyifsizdim, öyle ki birkaç kişi bana sağlığımın iyi olup olmadığını sordular.

Muhasebecim Tom Gatlin de karısıyla yemeğe geldi. "Jess, Tanrı aşkına, yüzün külrengine dönmüş," dedi. "Bir tatil yapman gerek artık, dostum. Eğer keyfini çıkartacak zaman bulmayacaksan o kadar para kazanmanın ne anlamı var?"

Neyse ki, lokanta personelimiz birinci sınıftı. Carmen, ben, çocuklarımız Stacy, Heather ve küçük Joedışında yirmi iki personelimiz vardır ve her biri işinin ehlidir. Ben keyifsizsem de, çevremdekiler bunu hissettirmezlerdi.

Stacy, Heather ve Joe. Tam Amerikalı adları. Göçmen olan annemle babam çocuklarına geleneksel Meksika adları vererek arkalarında bıraktıkları dünyaya sımsıkı sarılmışlardı. Carmen'in ailesi de öyleydi: İki kardeşi Juan ve Jose, kız kardeşi de Evalina'ydı. Benim adım da Jesus Gonzalez'tir. Jesus Meksika'da çok sık rastlanan bir adsa da, ben yıllar önce, ana babamı kırma pahasına, adımı resmen Jess'e çevirttim. Carmen ve benim gibi ikinci kuşak Amerikalıların genelde kendi çocuklarına en popüler Amerikan adlarını vermeleri çok gariptir. Sanki atalarımızın ne kadar kısa bir süre önce Rio Grande'yi geçtiklerini saklamak istermişiz gibi. Stacy, Heather ve Joe.

Dinlerini yeni kabul etmiş Hıristiyanlardan daha ateşlileri olmadığı gibi, yurttaşlıkları kendileriyle ya da ana babalarıyla başlayan Amerikalılardan daha ateşli yurttaşlar da olamaz. Bu büyük ve çılgın ülkenin bir parçası olmayı bütün kalbimizle isteriz. Kökleri geçmiş kuşaklarda kalmış olanların aksine bu bayrağın altında yaşamanın ne büyük bir nimet olduğunu biliriz. Ve bu nimet için bir bedel ödenmesi gerektiğini, bunun da kimi zaman yüksek olduğunu da biliriz. Bu bedel kısmen bir zamanlar olduğumuz her şeyi geride bırakmaktır. Kimi zaman da, benim çok iyi bildiğim gibi, daha acı bir bedel ödenir.

Ben askerliğimi Vietnam'da yaptım.

Ateş altında kaldım. Düşmanı öldürdüm.

Ve bir savaş tutsağıydım.

Kokmuş balık başlı çorbayı orada içtim.

Ödediğim bedelin bir kısmı buydu.

Şimdi yeni evimizin altındaki o akla sığmayan bodrumu düşünürken, tutsak kampının kokularını o karanlığın içinde duyduğumda bu bedeli hala ödeyip ödemediğimi düşünüyordum. İğne ipliğe dönmüş ve dişlerimin hepsi çürümüş olarak on altı yıl önce evime dönmüştüm. Aç bırakılmıştım, işkence görmüştüm ama ezilmiş değildim. Karabasanlar görmüştüm ama tedaviye gerek olmamıştı. Kuzey Vietnam'ın o cehenneminde yaşayanların çoğu gibi kendimi toparlayabilmiştim. Arada bir yerde Katolikliğimi kaybetmiştim ama bu o sırada önemsiz bir kayıp olarak görünmüştü bana. Yıllarla birlikte o acı deneyimlerim de geride kalmıştı. Bedelin bir kısmıydı bu. Olmak istediğimiz yerde olmanın bedeli. Unut gitsin. Geçti artık. Ve gerçekten de geçmişte kalmıştı hepsi. Şimdiye kadar. Bodrum gerçek olamazdı, o zaman bunun anlamı hayal gördüğüm demekti. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra o tutsaklık ve işkencenin bastırılmış duygusal travması yüzeye mi çıkıyordu? Sorunla başa çıkacak yerde onu görmezlikten gelmiştim de şimdi aklımı mı kaçırıyordum?

Eğer böyle ise, bu zihinsel çöküşü neyin başlattığını merak ettim. Vietnamlı bir göçmenden ev satın almış olmamız mı? Ama bu olayı başlatamayacak kadar küçük bir şeydi. Satıcının eski milliyetinin bilinçaltımdaki bu kısa devreyi yapıp sigortaların atmasına neden olduğu aklıma yatmıyordu. Diğer yandan, eğer Vietnam anılarımla yaptığım barış ve akıl sağlığım bu kadar zayıfsa, en küçük bir şey beni yok etmeye yeterliydi.

Kendimi delirmiş hissetmiyordum. Korkuyordum ama kendime sahiptim. Bodrum için en mantıklı açıklama onun bir hayal olduğuydu. Ama o yeraltı merdivenlerinin gerçek olduğuna ve gerçekten uzaklaşmanın içten değil de dıştan geldiğine emindim.

Horace Dalcoe yedi kişilik bir grupla saat sekizde yemeğe geldiğinde bodrumu hemen hemen unutmuştum. Dalcoe mal sahibi olduğu için lokantamızda yemeğe para vermemek hakkının bulunduğuna inanırdı. Eğer arkadaşlarıyla kendisini beslemediğimiz takdirde bunu burnumuzdan getirmenin bir yolunu bulacağını bilirdik. Ve hiç teşekkür etmez, çoğunlukla da şikayet edecek bir şey bulurdu.

O salı akşamı da içkisindeki tekilanın azlığından şikayet etti. Patlamış mısırlar yeteri kadar gevrek değilmiş. Çorbada da olması gerekenden az kıyma varmış.

Namussuzun hemen orada boğazını sıkmak isterdim. Ama onun yerine içkilerini tazeledim, yeni patlamış mısır ve içi kıyma dolu olan çorbaya eklemesi için bir tabak köfte getirdim.

O gece yatakta Dalcoe'yu, onu yeni evimize davet edip bodruma itmeyi, kapıyı arkasından kapatıp bir süre orada bırakmayı düşündüm. İçimde bodrumun derinliklerinde canlı bir şeyin olduğu duygusu vardı. Fenerin ışığını yutan o karanlıkta benden sadece bir iki adım ötede olan bir şey. Eğer orada gerçekten bir şey varsa, Dalcoe'yu yakalamak için merdivenleri çıkardı. Ondan sonra da Dalcoe sorunu diye bir şey kalmazdı. O gece iyi uyuyamadım.

On DÖRT mayıs çarşamba sabahı evi eski sahibi Nguyen Quang Phu ile birlikte gezmek için randevumuzdan bir saat önce gittim.

Bodrum kapısı yerindeydi.

Birden o kapıya sırtımı çevirmem, onu görmezden gelmem gerektiğini hissettim. Eğer onu açmayı reddersem bir daha dönmemek üzere gidecekti sanki. Eğer o yeraltı alemini araştırma isteğine direnmediğim takdirde sadece bedenim değil, ruhum da tehlikedeydi bunu biliyordum ve nasıl bildiğimi bilemiyordum.

Kapıyı açıp kalas parçasını altına sıkıştırdım.

Fenerimi yakıp yine karanlığa indim.

Yerin on kat aşağısında iki kemerin arasındaki sahanlıkta durdum. Sol merdivenden çürümüş sebze, sağdakinden çürümüş balık başı kokulan geliyordu.

Yoluma devam edince o garip bir maddesi olan karanlığın dünkü kadar çabuk yoğunlaşmadığını fark ettim. Sanki karanlık beni artık tanıyormuş ve ülkesinin daha mahrem bölgelerine kabul ediyormuş gibi daha derinlere inebildim.

Elli altmış basamak sonra başka bir sahanlığa varmıştım. Burada da karşılıklı iki kemer vardı.

Sol taraftakine girince kısa bir koridordan sonra ışığı bir petrol havuzu gibi iten o kötü karanlıkla karşılaştım. Fenerin ışığı o yoğun karanlığı delemiyor, sanki bir duvara çarpmış gibi yansıtıyordu. O kıpırtılı karanlık erimiş ziftti sanki. Ancak onun petrol ya da başka bir sıvı olmadığını, bütün karanlıkların özü olduğunu biliyordum. Karanlık madde değildi, bir durumdu. Ve kötüydü.

Sahanlığa döndüm. Sağdaki koridorun ucunda da aynı şeyi bulacağımdam emin olduğumdan o yana gitmedim. Sahanlıkta bir iki adım atınca yine aynı kötü varlıkla karşılaşmıştım. Bu donmuş bir deniz gibi ya da bir duvar gibi yükseliyordu önümde. Ondan iki adım beride durmuş titiriyordum.

Öne doğru uzandım.

O titreyen karanlık kütlesine elimi dokundurdum.

Soğuktu.

Bir adım daha attım. Elim dirseğime kadar kayboldu. Karanlık o kadar somuttu ki, kolum sanki bileğimden kesilmiş gibiydi.

Paniğe kapılıp kolumu çektim. Elim hala yerinde duruyordu, kesilmiş falan değildi. Parmaklarımı oynattım.

Elimden önümdeki yoğun karanlığa bakınca birden onun beni fark ettiğini anladım. Onun kötü bir şey olduğunu hissetmiştim ama bilinci olacağını her nedense düşünememiştim. O hiçbir iz taşımayan yüzüne bakarken onun henüz erişmediğim alttaki odalarına beni çağırdığını hissettim. Karanlığı kucaklamaya, eşiği aşıp elimin kaybolduğu karanlığa girmeye davet ediliyordum. Ve bir an bunu yapmayı, aydınlıktan çıkıp o karanlığa inmeyi özledim.

Sonra Carmen'i düşündüm. Ve kızlarım Heather ile Stacy ve oğlum Joe'yu. Sevdiğim ve beni seven bütün insanları. Tılsım bir anda bozuldu. Karanlığın uyuşturucu çekiciliği kayboldu, koşa koşa yukarı çıktım.

Büyük pencerelerden içeri güneş giriyordu.

Kalas parçasını çekip kapıyı kapattım. Yok olmasını istedim ama olduğu gibi kaldı.

"Deliyim ben," dedim yüksek sesle. "Çıldırmışım."

Ama aklımın başında olduğunu biliyordum.

Çıldırmış olan dünyaydı, ben değildim.

Nguyen Quang Phu yirmi dakika sonra kendisinden satın aldığımız evin özelliklerini anlatmak için geldi. Onu sokak kapısında karşıladım ve yüzünü gördüğüm an o bodrumun neden göründüğünü ve ne işe yarayacağını anladım.

"Bay Gonzalez siz misiniz?" diye sordu.

"Evet."

"Adım Nguyen Quang Phu."

Sadece Nguyen Quang Phu değildi. Aynı zamanda işkencecilerin şefiydi.

Vietnam'da beni bir sıraya bağlamış ve tam bir saat süreyle bir sopayla ayaklarıma vurmuştu. Elimi kolumu bağlatmış, benden önce işkence ettiği tutsakların idrarıyla dolu suya batırmıştı. Artık soluğumu tutamayacağım, ciğerlerimin yanmaya başladığı, kalbim duracakmış gibi olduğu sırada sudan çıkartmış, bir iki soluk almama izin verip yine suya sokmuştu. Cinsel organıma elektrik vermişti. Onun bir arkadaşımı döverek öldürmesini, bir başkasının getirilen kurtlu pirinç yüzünden bir ere küfür ettiği için gözünü çıkartmasını seyretmek zorunda bırakılmıştım.

Karşımdaki adamın kimliğinden hiç kuşkum yoktu. O işkence şefinin yüzü belleğime en sıcak şey olan nefretle kazınmıştı. Benden daha iyi yaşlanmıştı. Onu son gördüğümden bu yana sadece bir iki yıl geçmiş gibiydi.

"Memnun oldum," dedim.

"Ben de," dedi eve girerken.

Sesi de yüzü gibi unutulmazdı: Yumuşak, alçak ve her nasılsa soğuk. Konuşabilselerdi yılanların sesinin olacağı gibi.

El sıkıştık.

Bir yetmiş boyuyla bir Vietnamlı için uzun sayılırdı. Çıkık elmacıkkemikli yüzü, sivri burnu, ince bir ağzı vardı.

O tutsak kampında onun adını öğrenememiştim. Belki Nguyen Quang Phu'ydu. Belki de Birleşik Devletler'e sığınırken adını değiştirmişti.

"Çok güzel bir ev satın aldınız," dedi.

"Çok hoşumuza gitti," dedim.

Boş oturma odasına bakıp başını sallayarak, "Burada mutluydum," dedi. "Çok mutluydum."

Vietnam'dan neden kaçmıştı? Kazanan taraftandı. Belki de arkadaşlarıyla anlaşmazlığa düşmüştü. Ya da devlet kendisini zamanından önce sağlığını bozup öldürecek olan bir çalışma kampına ya da madenlere göndermişti. Belki de devlet kendisine yüksek bir mevki sağlamayınca küçük bir motorla denize açılıp kaçmıştı.

Göç nedeni benim için önemli değildi. Önemli olan burada olmasıydı.

Onu görüp de kim olduğunu anladığım anda evden sağ çıkmayacağını da biliyordum. Kaçmasına asla izin vermeyecektim.

"Gösterecek fazla bir şey yok," dedi. "Büyük banyo dolabının bir çekmecesi ara sıra yerinden çıkar. Tavan arasına çıkan portatif merdiven de de zaman zaman takılır ama önemli bir şey değildir. Şimdi size gösteririm."

"Memnun olurum."

Beni tanımamıştı.

O kadar çok kişiye işkence etmişti ki, sadistliğinin kurbanlarını tek tek tanıyamazdı. Onun elinde işkence çekip ölenlerin tümü herhalde bir tek yüz hatları belirsiz hedefe dönüşmüşlerdi. İşkenceci cehennemi önceden tattırdığı bireyleri hiç önemsemiş değildi.

Beni evde gezdirirken çevredeki güvenilir su ve elektrik tesisatçılarının ve iki odadaki renkli camları yaratan zanaatkarın adlarını verdi. "Eğer birine bir zarar gelecek olursa, camları yapan kişinin onarması doğru olur," dedi.

Ona çıplak ellerimle saldırmamı nasıl frenlediğimi bilemiyorum. İnanılmayacak bir şey daha vardı: Ne yüzümden, ne de sesimden içimdeki gerilim belli oluyordu. Adam adımını attığı tehlikeden tümüyle habersizdi.

Mutfakta çöp öğütücünün gerçekten garip bir yere konmuş olan düğmesini göstermesinden sonra yağmurda bodrumda bir sızıntı sorunu olup olmadığını sordum.

Gözlerini kırpıştırarak yüzüme baktı. "Bodrum mu? Burada bodrum yoktur ki."

Ben şaşırmış davranarak, "Ama var," dedim. "İşte kapısı da şurada."

Adam gözlerine inanamayarak baktı.

Kapıyı o da görmüştü.

Onun kapıyı görebilmesini kaderin parmağı olarak yorumladım. Eğer kadere yardımcı olursam yanlış bir şey yapmış olmayacaktım.

Tezgahın üzerinden feneri alıp kapıyı açtım.

İşkence şefi kendisi evde yaşadığı zaman böyle bir kapının olmadığını söyleyerek büyük bir şaşkınlık ve merakla kapıdan geçip sahanlığa çıktı.

Ben arkasından yürüyüp feneri aşağı tutarken, "Elektrik düğmesi bozuk, ama bununla önümüzü görebiliriz," dedim.

"Ama... Nereden... Nasıl....?"

"Yani daha önce bodrumu hiç görmemiş miydiniz?" diye güçlükle gülümsedim. "Haydi, haydi. Benimle şaka mı ediyorsunuz?"

Adam sanki meraktan tüm ağırlığını kaybetmiş gibi basamakları inmeye başladı.

Ben de hemen arkasından yürüdüm.

Çok geçmeden basamakların sonunun gelmediğini anlayınca bir aksilik olduğunu anladı. Durup geri dönerek, "Çok garip," dedi. "Burada neler oluyor? Siz kim?..."

"Aşağı in," dedim. "Haydi, aşağı in, orospu çocuğu."

Beni itip yukarı çıkmaya kalkıştı.

Onu şiddetle gerisin geriye ittim. Çığlıklar atarak ilk kat sabahlığı ile karşılıklı kemerlere kadar yuvarlandı. Yanına vardığımda acı çektiğini gördüm. Altdudağı patlamıştı, çenesinden aşağı kanlı bir iz sarkıyordu. Sağ elinin derisi soyulmuştu. Kolu da kırılmıştı sanırım.

Kolunu eliyle tutup ağlayarak bana baktı.

Yapmakta olduğum şey için kendimden nefret ettim.

Ama ona duyduğum nefret daha büyüktü.

"Kampta sana Yılan derdik," dedim. "Seni tanıyorum. Hem de çok iyi tanıyorum. İşkencecilerin başıydın sen."

"Tanrım," dedi.

Neden söz ettiğimi sormadı, sözlerimi inkar da etmedi. Kim ve ne olduğunu ve başına neler geleceğini biliyordu.

"O gözler," diye öfkeden titreyerek konuştum. "O ses. Yılan. İğrenç sürüngen."

Kısa bir süre sustuk. En azından kaderin o kendine özgü ağır çalışmasıyla bizi burada karşı karşıya getirmesi önünde geçici olarak dilim tutulmuştu.

Aşağımızdaki karanlıktan gelen fısıltılar ve o bataklık şapırtısıyla ürperdim. Karanlık harekete geçmiş yükseliyordu. Sonsuz gecelerin, soğuğun ve karanlığın ve de açlığın cisimleşmesi olan karanlık.

Bir kurban durumuna düşen işkence şefi korku ve şaşkınlıkla iki kemere, sonra yattığı sahanlıktan aşağı inen basamaklara bakıyordu. "Burası... Burası nedir?" diye sordu.

"Senin ait olduğun yer," dedim.

Dönüp yukarı çıkmaya başladım. Durup arkama bakmadım. Kendisini almaya gelen şeyi görmesi için feneri onun yanında bırakmıştım.

(Karanlık hepimizin içindedir.)

"Dur!" diye arkamdan seslendi.

Duraklamadım.

"O ses nedir?" diye sordum.

Yukarı çıkmaya devam ettim.

"Bana ne olacak?"

"Bilmiyorum," dedim. "Ama olacak her neyse... Onu hak ettin."

Sonunda öfkelendi. "Sen benim yargıcım değilsin," dedi.

"Yargıcınım elbette."

Yukarı çıkınca mutfağa girdim ve kapıyı arkamdan kapattım. Kilidi olmadığından titreyerek yaslandım sonra.

Phu aşağıdan üzerine gelen bir şey görmüş olmalıydı ki, korkuya bağırarak yukarı çıkmaya başladı.

Onun yaklaştığını duyunca olanca gücümle abandım kapıya.

Kapıyı yumruklamaya başladı. "Lütfen. Lütfen. Tanrı aşkına. Lütfen!"

Acımasız işkence reisi tırnaklarının altına paslı iğneler sokarken askerlik arkadaşlarım da aynı umutsuzlukla yalvarmışlardı. Artık geride bıraktığımı sandığım o dehşet sahnelerini yeniden gözlerimin önünde canlandırınca Phu'nun zavallı çığlıklarına dayanacak gücü buldum.

Onun sesinin ardında o çamur yoğunluğundaki karanlığın yükseldiğini duyuyordum. Yokuş yukarı çıkan soğuk lavlar. Islak sesler ve o meşum fısıltılar.

İşkence reisinin kapıyı yumruklaması kesildi, korkunç bir çığlık duyuldu. Karanlık onu almıştı.

Kapıya bir an için büyük bir ağırlık çarptı, sonra çekildi.

İşkencecinin tiz çığlıkları yükselip kayboluyor ve attığı her çığlıkla korkusu biraz daha artıyordu. Sesinden, ayaklarının basamaklara çarpıp duvarları tekmelemesinden onun aşağı sürüklendiğini anlıyordum.

Ter içinde kalmıştım.

Soluk almakta güçlük çekiyordum.

Birden kapıyı açıp eşikten atladım. Onu mutfağa çekip kurtarmak istiyordum belki de. Ama birkaç basamak aşağıda gördüğüm şey o kadar korkunçtu ki, donakaldım ve bir şey yapamadım.

İşkenceciyi yakalayan karanlık değil, o durmadan kabaran yoğun karanlığın kitlesi içinden çıkan iskeletleri kalmış iki adamdı. Ölüler. Onları tanıyordum. Ben oradayken kampta işkencecinin elinde ölmüş Amerikan askerleri. İkisi de arkadaşım değildi. Aslında ikisi de yakalanıp tutsak edilmeden önce savaştan zevk alan, öldürmeyi seven ve boş saatlerinde karaborsacılık yapan kötü insanlardı. Ağızlarını açıp benimle konuşmaya kalkıştıklarında sözcükler yerine sadece yumuşak bir hışırtı ve uzaklardan gelen bir mırıltıyı duyunca seslerinin bedenlerinden değil de, aşağıdaki mahzenlerde zincirlenmiş ruhlarından geldiğine inandım. Karanlıktan kaçamıyorlar, sadece Phu'yu kol ve bacaklarından tutacak kadar uzanabiliyorlardı.

Phu'yu gözlerimin önünde kendilerinin ebedi yuvaları olan o karanlığın içine çektiler. Üçü birden gözden kaybolunca o ziftimsi kütle gerilemeye başladı, basamaklar göründü.

Ben mutfağa koştum, başımı eğip kustum bir süre. Sonra musluğu açtım, yüzümü yıkadım. Ağzımı çalkaladım. Soluk soluğa tezgaha yaslanıp bekledim. Sonunda arkama döndüğümde bodrum kapısı kaybolmuştu. Karanlık işkenceciyi istemişti. Kapı o yüzden belirmişti. O yüzden aşağıdaki o karanlığa açılmıştı. İşkenceciyi o kadar çok istemişti ki, onu doğal ölümüne kadar bekleyememiş, bu dünyaya bir kapı açarak yutmuştu. Şimdi artık ona sahip olduğuna göre doğaüstü ile bu karşılaşmam herhalde sona ermişti.

Öyle düşünüyordum.

Anlamamıştım çünkü.

Tanrı yardımcım olsun, anlamamıştım.

Nguyen Quang Phu'nun yeni beyaz bir Mercedes olan arabası çevreden pek görünmeyen araba yoluna bırakılmıştı. Kimse görmeden arabayı alıp halk plajının otoparkına çekip bıraktım. Eve olan birkaç millik yolu yürüyerek döndüm ve Phu'nun kayboluşu polislik bir konu olduğunda" kendisinin randevumuza gelmediğini söyledim. Ben çevresine iyi ün salmış bir kişi olduğumdan benden kuşkulanmadılar.

Bundan sonraki üç hafta boyunca bodrum kapısı bir daha görünmedi. Yeni evimizde tümüyle rahat olmayacağımı sanıyordum ama yavaş yavaş korkularım azaldı ve mutfağa girmekten kaçınmamaya başladım.

Doğaüstü ile yüz yüze gelmiştim ama bir daha böyle bir şey olması pek uzak bir olasılıktı. Pek çok insan yaşamlarında bir hortlak görürler ve kendilerini sarsan bir paranormal olayla karşılaşırlar. Ama hepsi bu kadarla kalır. Ben de bodrum kapısını bir daha göreceğimi sanmıyordum.

Lokantanın kira kontratının sahibi Horace Dalcoe her nasılsa benim kendisinin alışveriş merkezi yapmak üzere kiraladığı araziyi satın alma girişimlerimi haber aldı ve tepkisini gösterdi. Dalcoe'nun politik ilişkileri vardı. Sağlık müfettişinin bizi yasalarda olmayan suçlar için cezalara çarptırmasını sağlamak kendisi için hiç güç olmadı sanırım. Biz her zaman çok temiz bir lokantaya sahiptik; bizim temizlik ve sağlık kurallarımız Sağlık Bakanlığı'nınkilerden kat kat üstündü. Bu nedenle cezaları ödemek yerine konuyu mahkemeye götürmeye karar verdik. O zaman da yangın talimatının çiğnenmesi nedeniyle cezalar geldi. Bu haksız iddialara da mahkemede hakkımızı arayacağımızı açıklamamızdan sonra bir perşembe sabahı saat üçte biri lokantaya girdi ve elli bin dolarlık hasar verdi.

Bu muharebelerin birini ya da hepsini kazansam da, savaşı kaybedebileceğimi anlamıştım. Horace Dalcoe'nun taktiklerini benimseyip devlet memurlarına rüşvet verip kabadayılar tutsaydım onun anlayacağı bir şekilde karşı koyuyor olacaktım. Ruhumun lekesiz olmamasına karşın ben Dalcoe'nun düzeyine inemedim.

Belki de kirli işlere bulaşmamak benim için, her ne kadar inanmayı yeğlesem de, dürüstlük veya şeref yerine bir gurur sorunuydu.

Dün sabah (şimdi bunları artık tutmaya başladığım lanet günlüğüme yazıyorum) Dalcoe'yu lüks yazıhanesinde ziyaret ettim. Karşısında kendimi küçük düşürerek küçük alışveriş merkezinin kurulduğu araziyi satın almaktan vazgeçtiğimi bildirdim. Ona lokantama daha gösterişli bir tabela asmama izin vermesi karşılığında açıktan üç bin dolar ödeyeceğimi de söyledim.

İşimiz on dakikada bitebileceği halde, benim burnumu yere sürtmek için bir saatten fazla orada tuttu.

Dün gece hiç uyuyamadım. Yatak rahattı, ev sessizdi ve havada hoş bir serinlik vardı hepsi de iyi ve rahat bir uyku için gerekli şeylerama ben Horace Dalcoe'yu düşünmekten gözümü kırpmadım. Gelecekte de onun kölesi olmak düşüncesi dayanılacak gibi değildi. Durumumu hep aklımdan geçiriyor, o farkında olmadan bir üstünlük elde etmenin yollarını arıyordum ama aklıma bir şey gelmiyordu.

Sonunda Carmen'i uyandırmadan kalkıp bir bardak süt içmek için aşağı indim. Mutfağa girerken hala Dalcoe'yu düşünüyordum ve bodrum kapısı yine oradaydı.

Onun bu zamanda ortaya çıkışının ne demek olduğunu bilerek çok korktum. Horace Dalcoe işini çözümlemem gerekiyordu ve işte soruna tam bir çözüm karşımdaydı. Dalcoe'yu bir mazeret bulup eve çağır. Bodrumu göster. Ve onu karanlığa teslim et.

Kapıyı açtım.

Aşağıdaki karanlığa baktım.

Öleli çok zaman olmuş tutsaklar, işkence kurbanları Nguyen Quang Phu'yu beklemişlerdi. Peki Dalcoe'yu bekleyen ne olacaktı?

Birden ürperdim.

Dalcoe için değil.

Kendim için titredim.

Karanlığın işkenceci Phu'dan ve Horace Dalcoe'dan çok beni istediğini anlamıştım. O adamların ikisi de büyük bir ödül değildi. Nasıl olsa cehenneme gideceklerdi. Ben Phu'yu bodruma indirmeseydim karanlık onu er geç ölümle birlikte alacaktı. Dalcoe da ölümünde cehennemin yedi kat dibine gidecekti. Ben onları en son hedeflerine götürmekte acele ederek kendi içimdeki karanlık güdülere teslim ediyor' ve kendi ruhumu tehlikeye atmış oluyordum

Bodruma bakarken karanlığın bana seslendiğini, bana kucak açtığını hissettim. Fısıltılı sesi kandırıcıydı. Vaatleri tatlıydı. Ruhumun geleceği konusunda henüz bir karar verilmemişti ve karanlık beni elde etmede küçük bir zafer olasılığı görmekteydi.

Karanlığa ait olacak kadar yozlaşmamış olduğumu hissediyordum. Phu'ya yaptığım gecikmiş bir adaletin yerine getirilmesi olarak görülebilirdi; çünkü o ne bu dünyada, ne de diğerinde ödül hak etmiş biri değildi. Dalcoe'yu zamanından önce kaderine yollamam da herhalde beni cehennemlik yapmazdı.

Ama Horace Dalcoe'dan sonra bodruma kimi çekecektim? Kaç kişiyi? Bunu yapmak her seferinde biraz daha kolay olacaktı. Çok geçmeden bana karşı çok küçük suçlar işlemiş olanlardan kurtulmak için de kullanacaktım bodrumu. Bazıları cehennemi hak eden ama kurtuluş umutları da olan insanlar olacaklardı. Ben bunlara kendilerini düzeltip yaşamlarını yeniden kurma fırsatını vermeyeceğimden soaımluluk yüklenmiş olacaktım. O zaman ben de kaybolacaktım... Ve karanlık canı istediğinde yükselecek, eve girecek ve beni alacaktı.

Milyarlarca mehtapsız gecenin o yoğun sıvısı bana fısıldıyordu.

Gerileyip kapıyı kapattım.

Kapı gözden kaybolmadı.

Dalcoe, 'Neden beni kendinden bu kadar nefret ettirdin?' diye düşündüm.

En iyilerimizin içinde bile karanlık vardır. En kötülerimizde ise karanlık sadece var olmakla kalmayıp hüküm de sürer.

Ben iyi bir insanım. Seven ve sadık bir kocayım. Sert ama seven bir babayım. İyi bir insanım.

Ama insanca kusurlarım vardır ve bunlardan biri de intikamı sevmektir. Ödediğim bedelin bir kısmı Vietnam'da saflığımın ölümü oldu. Orada dünyada, soyut anlamda değil; insanın etinde, büyük kötülük yattığını öğrendim. Kötü insanlar işkence ettiklerinde bana dokunmalarıyla bu kötülük bana da bulaşmış oldu. İntikam için bir açlık duymaya başladım.

Bodrumun sunduğu kolay çözümlere razı olmaya cesaret edemeyeceğimi söylüyorum kendi kendime. Bu nerede son bulabilirdi? Aşağıdaki ışıksız yere on beş yirmi kişiyi gönderdikten sonra o kadar yozlaşacaktım ki, bodrumu daha önce aklıma bile gelmeyecek şeyler için kullanmak kolay olacaktı. Örneğin, ya Carmen'le kavga edersek? Ona bodrumu benimle araştırmaya gelmesini söyleyecek miydim? Ya çocukların sık sık yaptıkları gibi çocuklarım benim hoşuma gitmeyecek bir işe kalkışırlarsa? Çizgiyi nerede çekecektim' Ve çizgi sürekli olarak çekilecek miydi?

Ben iyi bir adamım.

Karanlığa zaman zaman bir mesken vermişsem de, ona bir krallık vermemişimdir.

Ben iyi bir adamım.

Şu ya da bu sırada bana güçlük çıkarmış olan insanların bir listesini yapmaya başladım. Onlara bir şey yapmaya niyet etmiyorum aslında. Liste sadece bir oyun. Onu yapacağım sonra yırtıp parçalarını tuvalate atacağım, sifonu da çekeceğim.

Ben iyi bir insanım..

Liste anlamsızdır.

Bodrumun kapısı sonsuza kadar kapalı kalacak.

Onu bir daha açmayacağım.

Kutsal olan her şey adına yemin ederim.

Ben iyi bir insanım.

Liste beklediğimden de uzun oldu.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült