Hikaye

 

 

Karanlığa Anlatılmış Öykü

Rainer Maria Rilke


Paltomu sırtıma geçirip dostum Ewald’a gidecektim. Ama bir kitaba dalmış, bu işi savsaklamıştım; üstelik eski bir kitaptı okuduğum derken Rusya’da nasıl bahar ansızın çıkıp geliverirse, öylece akşam oluvermişti. Daha bir an önce odamın içi en kuytu köşelerine kadar aydınlıktı, şimdiyse nesneler sanki loşluktan başka bir şey tanımamışlar gibi bir görünüm içindeydi; dört bir yanda karanlıkta koca koca çiçekler açıyor, bir parıltı sanki yusufçukların kadife kanatlarında çiçeklerin çanaklarının çevresinde geziniyordu.

Kötürüm dostumun artık pencerenin önünde oturuyor olamayacağı kuşkusuzdu. Ben de çaresiz evde kaldım. Dostuma, nasıl bir öykü anlatacaktım, bildiğim yoktu. Ama az sonra birinin, aklımdan çıkıp gitmiş öyküyü benden anlatmamı istediğini hissettim. Yalnız insanlardan biriydi belki bu kişi, uzakta bir yerde karanlığa gömülmüş odasının penceresi önünde dikilmiş duruyordu; ama belki de beni, kendisini ve nesneleri sarıp kuşatan karanlığın kendisiydi. Baktım olmayacak, ben de başladım karanlığa anlatmaya. Ve karanlık giderek bana daha çok sokuldu. ben de sesimi alçalttıkça alçalttım, sonunda iyice yavaş konuşmaya başladım bu da anlatacağım öyküye uygun düşmekteydi. Unutmadan söyleyeyim. öykü günümüzde geçiyordu ve şöyle başlıyordu:

"Uzun bir ayrılıktan sonra. Dok tor Georg Lassmann memleketi olan küçük kente doğru yola çıktı. Sahip olduğu fazla bir şey hiç olmamıştı burada. Şimdi de yalnızca iki kız kardeşi kalmış yaşıyordu baba kentinde ikisi de evliydi, görüldüğü kadarıyla iyi de evlilik yapmışlardı. On iki yıl uzak kaldıktan sonra kız kardeşlerini yeniden görme arzusu. Doktor Lassmann'ın bu ziyaretinin nedeniydi. Hiç değilse kendisi böyle olduğuna inanıyordu. Ama geceleyin, gözüne bir türlü uyku girmediği tıklım tıklım bir trende giderken gerçekte onu baba kentine çekip götüren nedenin çocukluğu olduğunu anladı, kentin eski sokaklarında ele geçirmeyi umduğu bir şey vardı adeta, bir kapı, bir kule, bir çeşme, kendisini sevindirecek ya da üzüntüye boğacak bir şey; ele geçireceği bu nesneye dayanarak nasıl biri olduğunu yeniden keşfetmek istiyordu. Hayatın içinde kendini bazen kaybediyordu insan. Ansızın Doktor Georg Lassmann’ın zihnine çeşitli hayaller üşüştü: Heinrich Sokağı’ndaki pırıl pırıl kapı tokmakları ve koyu renge boyanmış taban tahtalarıyla küçük ev evdeki bakımlı mobilyalar, nerdeyse büyük bir saygıyla mobilyaların yanı başlarında dikilmiş duran anne ve babası, koşturmacalarla, çabuk çabuk geçip giden haftanın günleri ve içi boşaltılmış salonları andıran pazarlar, gülerek ve biraz şaşkın karşılanan seyrek misafirler, akordu bozulmuş piyano, yaşlanmış kanarya, bir ata yadigarı olup üzerinde oturulmasına izin verilmeyen koltuk, bir isim günü, Hamburg’tan gelen bir amca, bir kukla tiyatrosu, bir laterna, çocuklardan oluşan bir kalabalık ve birinin ‘Klara’ diye seslenişi. Doktor Lassmann uyudu uyuyacaktı. Bir istasyonda durdu tren. ışıklar gerilere kayıyor. çın çın öten tekerlekler arasında bir çekiç. kulaklarını dikmiş gezinmeye başladı. Sanki Klara. Klara, Klara diye sesleniyorlar geçirdi içinden Doktor Lassmann, o anda iyice uyanmıştı. Kimdi bu

Klara? Ve ansızın bir çocuk yüzü belirdi gözlerinin önünde. düz taranmış sarışın saçlarla bir çocuk yüzü. Betimleyemeyeceği bir yüz. ama sessiz. çaresizlik içinde. boynu bükük: bir çift daracık omuzla yıkana yıkana rengi atmış bir giysinin daha da sıkıştırdığı bir vücut karşısında bulunuyormuş gibi bir duyguya kapıldı, bu vücuda kafasından bir yüz yaratıp yerleştirdi; ama derken anladı ki bunu yapması gereksizdir; yüz karşısındaydı, daha doğrusu karşısındaydı bir zaman. Böylece Doktor Lassmann çocukluğundaki biricik oyun arkadaşı Klara’yı anımsadı güçlükle. Yaklaşık on yaşında okullardan birine yerleştirilene kadar, her şeyi, az ya da çok ne varsa hepsini kendisiyle paylaşmıştı. Klara’nın başka kardeşi yoktu, kendisinin de yok gibi bir şeydi, çünkü ablaları onunla ilgilenmezlerdi. Ama o tarihten sonra kimseye Klara’yı sormuş değildi. Nasıl olabilmişti bu? Doktor Lassmann arkasına yaslandı. Dindar bir kızdı Klara, hala bunu anımsıyordu. Kendi kendine sordu derken: ‘Klara nerede? Şimdi ne yapıyor acaba?’ Onun ölmüş olabileceğini aklından geçirir geçirmez bir korku düştü içine, ama bir süre sonra korku kayboldu, dar ve sıkışık kompartımanda aşırı bir bungunluk duygusuna kapıldı; her şey kafasından geçen düşünceyi doğrular gibiydi: Hastalıklı bir kızdı Klara, evde rahat yüzü görmez, sık sık ağlayıp dururdu, kuşku yok ölmüş olmalıydı. Doktor Lassmann daha fazla dayanamadı, uyuyan bazı yolcuları rahatsız ettiğine aldırmaksızın ite kaka aralarından geçip koridora çıktı. Bir pencereyi açarak dans eden noktacıklarıyla dışarıdaki karanlığa dikti gözlerini. Bu onu yatıştırdı. Kompartımana döndüğünde, rahatsız bir konumda yatmasına karşın çok geçmeden uyudu.

Evde iki ablasıyla yeniden buluşup görüşmeleri sıkıntılı bir hava içinde geçti. Üçkardeş, aralarındaki yakın akrabalığa karşın o vakte kadar birbirlerinden ne kadar uzak yaşadıklarını unutmuşlardı. bir„süre kardeşlere yakışır şekilde davranmaya çalıştılar. Ama yine de toplumsal ilişkilerin her ihtimale karşı geliştirdiği o nazik orta yolu izleme konusunda aralarında sessiz sedasız bir anlaşma vardı adeta.

Kocasının durumuna diyecek olmayan, İmparator Danışmanı Unvanıyla bir fabrika işleten küçük kız kardeşin evinde oturmuşlardı. Akşam sofrada dördüncü tabak yemek servis yapılırken, Doktor Lassmann sordu: ‘Söyler misin, Sophie, Klara ne yapıyor acaba?’ ‘Hangi Klara?’ ‘Soyadı aklıma gelmiyor. O küçük kız canım, çocukken kendisiyle oynadığım komşunun kızı?’ ‘Ha, Klara Sölner’i mi diyorsun?’ ‘Sölner, doğru, Sölner idi soyadı, şimdi anımsadım. Yaşlı Sölner, o iğrenç ihtiyar — ama Klara nerede şimdi?’ Kız kardeşi bir an duraksadı, ‘Evlendi’, dedi ardından. ‘Aklımdayken, şu sıra tamamen inzivaya çekilmiş yaşıyor.’ Küçük kız kardeşin danışman kocası da,, ‘Evet’, diye ekledi. ‘Tam bir inzivaya çekilmiş durumda.’ Elindeki bıçak önündeki tabağın üzerinden kulak tırmalayıcı bir sesle kayıp gitti. Doktor Lassmann eniştesine dönüp, ‘Sen de tanıdın mı kendisini?’ diye sordu. ‘Eeveetşöylece işte. Eh, burada oldukça tanınan biridir kendisi.’ İki kız kardeş, bu görüşe katıldıklarını bildiren bir edayla birbirlerine baktı. Doktor Lassmann, bilmediği bir nedenle onların bu konuda konuşmaktan rahatsızlık duyduklarını fark etmişti, daha fazla bir şey sormadı.

Evin hanımı, beylere kahvelerini getirerek odadan çıkıp gidince, enişte bey inadına büyük bir hevesle aynı konuya döndü. Sinsice gülümseyerek, ‘Bu Klara", dedi adeta soran bir edayla gözlerini piposunun ucundan gümüş kül tablasına dökülen küle dikti. ‘Bu Klara, söylediklerine göre sessiz, üstelik çirkin bir çocukmuş?’ Doktor Lassmann sustu. Enişte hey bir teklifsizlikle biraz daha sokuldu yanına.

Nedir o olup bitenler! Hiç kulağına gelmedi mi senin'?' 'Ben bu konuda kimseyle konuşmadım ki!' 'Nasıl, konuşmadın mı?" diyerek gülümsedi enişte bey. 'Ama gazetelerden okuyabilirdin." "Neyi?" diye sordu Doktor Lassmann huylanmış.

'Senin anlayacağın kocasını bırakıp kaçtı Klara.’ Danışman fabrikatör bey, bir duman bulutu gerisinden bu şaşırtıcı cümleyi yollayıp onun karşı taraf üzerinde yapacağı etkiyi sonsuz bir haz duygusuyla beklemeye koyuldu. Bu etkiden pek memnun kalmamıştı adeta. Bir iş adamı pozu takınarak koltuğunda dik oturdu ve adeta sonuçtan incinmiş, bir haber tonuyla başladı anlatmaya: ‘Hımın. İnşaat Kurulu Danışmanı Bay Lehr’le evlendirmişlerdi Klara’yı. Kendisini tanımamışsındır sen. Öyle ihtiyar bir adam değil, ben yaşta biri, varlıklı, tek kelimeyle efendi bir adam, anlatabiliyor muyum tek kelimeyle efendi bir adam. Klara'nın ise meteliği yoktu evlendiğinde, üstelik çirkin bir kızdı, doğru dürüst bir eğitim, bir terbiye görmemişti. Ne var ki, İnşaat Danışmanı Bay Lehr’in de öyle yüksek hanımefendilerde gözü yoktu, eşi alçakgönüllü bir ev kadını olsun istemişti. Toplumun her kesimi kapılarını açmıştı Klara’ya, herkesten sevgi saygı göstermekteydi. Diyeceğim, istese, toplumda kendisine seçkin bir yer sağlaması işten değildi. Gelgelelim, Klara, evlenmelerinin üzerinden daha iki yıl geçmişti ki, kaçıp gitti evden. Düşünebiliyor musun, alıp başını gitti. Nereye dersin? Ealya’ya. Eğlence peşinde küçük bir geziye çıkmıştı. tek başına da değil kuşkusuz. Evliliklerinin son yılında kendisini evimize hiç davet etmemiştik. sanki sezmiştik ileride olacakları. İnşaat Danışmanı. benim yakın dostumdur. şerefli bir adamdır kendisi. bir erkektir’

Peki. Klara ne doldu sonra'?' diyerek Doktor Lassmann sözünü kesti enişte heyin. ayağa kalkarak. Ha. evet. Klara. Tanrı'nın cezası gelip buldu kendisini. Yanındaki adam bir sanatçıymış diyorlar. anlayacağın uçarının biriymiş, sözüm ona sanatçı. Diyeceğim, İtalya'dan dönmelerinden sonra Münih’te adiyö deyip adam kaybolmuş ortadan, bir daha da görünmemiş. Şimdi de Klara, bu adamdan olan çocuğuyla yaşayıp duruyor.’

Doktor Lassmann, odanın içinde sinirli sinirli gidip geliyordu. ‘Münih’te mi?’ diye sordu. ‘Evet, Münih’te’, diye yanıtladı Danışman Bey ve kendisi de doğrulup kalktı ayağa. ‘Söylediklerine göre pek sefil bir durumdaymış.’ ‘Nasıl yani?’ ‘Şey’, dedi Danışman Bey, gözlerini elindeki purosuna çevirerek, ‘yoksul anlayacağın, sonra genel olarak Tanrım böylesine bir yaratık. Birden bakımlı ellerini kaynının omuzlarına koydu, sesi duyduğu hazdan titriyordu. ‘Biliyor musun, anlattıklarına göre geçimini de’ Sözün burasında Doktor Lassmann kısaca arkasına dönerek kapıdan çıkıp gitti. Eli kaynının omzundan aşağı düşen Enişte Bey, duyduğu şaşkınlıktan ancak birkaç dakika sonra sıyrılabilmişti. Sonra, karısının yanına giderek içerlemiş bir edayla, ‘Ben hep söylemiştim zaten, senin şu kardeşin acayip biri.’ Az önce biraz kestirmiş olan karısı miskin miskin esnedi. ‘Aman Tanrım, haklısın!’

Aradan iki hafta geçmişti ki, Doktor Lassmann kentten ayrıldı. Çocukluğunu bir başka yerde araması gerektiğini anlamıştı birden. Münih’te bir adres kitabını karıştırıp buldu Klara’nın oturduğu yeri: Klara Sölner, Schwabing, cadde ismi ve ev numarası. Bir randevu alıp yola düştü. İnce, uzun hir kadın kendisini karşılayıp aydınlık ve sevecenlik dolu bir odaya aldı.

‘Georg, hala anımsıyor musunuz beni?’

Doktor Lassmann şaşırmıştı. Sonunda. Demek sizsiniz karşımda gördüğüm. Klara!' dedi. Klara temiz bir alınla sessiz yüzünü hiç oynatmadan tutuyor, sanki Georg’a kendisini tanıması için zaman tanımak istiyordu. Uzunca bir süre geçti aradan. Nihayet Doktor Lassmann, eski çocukluk arkadaşının gerçekten karşısında dikildiğini kanıtlayacak bir şey ele geçirmişe benziyordu. Bir kez daha Klara’nın elini eline alıp sıktı; sonra eli yavaş yavaş bıraktı yine, odada çevresine bakındı. Oda, öyle gereksiz bir eşya içermiyor gibiydi. Pencere önünde, üzerinde yazılar ve kitaplarla bir masa görülüyordu. Klara az önce bu masa başında oturmuş olmalıydı, sandalye geriye çekilmiş duruyordu henüz. ‘Yazı yazdınız galiba?’ Ama hemen Georg, bunun ne aptalca bir soru olduğunu sezdi. Klara büyük bir rahatlıkla yanıtladı soruyu: ‘Çeviri yapıyordum.’ ‘Basılacak mı sonradan?’ ‘Evet’, dedi Klara kısaca. ‘Bir yayınevine vereceğim.’ Georg, odanın duvarlarında İtalya’dan bazı fotoğraflar gördü. Aralarında Giorgione’nin konserine ilişkin bir fotoğraf da vardı. Duvardaki &ir resmin yanına yaklaşarak, ‘Bunu seviyor musunuz?’ diye sordu. ‘Ya siz?’ dedi Klara. ‘Orjinalini hiç görmedim; Floransa’da olacak, değil mi?’ ‘Pitti’de’, dedi Klara. ‘Siz de gitmelisiniz oraya.’ ‘Orijinalini görmek için mi?’ ‘Orijinalini görmek için.’ Özgür, gösterişten uzak şen bir hava esiyordu Klara’nın üzerinde. Georg, düşünceli görünüyordu.

‘Neniz var, Georg? Oturmaz mısınız?’ Georg duraksayarak, ‘Üzüldüm doğrusu’, dedi. ‘Ben öyle düşünmüştüm ki’ Derken sözcükler birden döküldü ağzından: ‘Ama bakıyorum hiç de sefil durumda değilsiniz.’ Klara gülümsedi. ‘Başımdan geçenleri işittiniz mi?’ ‘Evet. Daha doğrusu’ Klara, alnının bulutlandığını fark edince hemen Georg’un sözünü keserek, ‘Oh’, dedi, ‘bu konuda gerçeğe aykırı şekilde konuşmaları onların kabahati değil. Bizim yaşadığımız olaylar çokluk dile getirilemiyor: yine de bunları kalkıp başkalarına anlatanlar, ister istemez birtakım yanlışlara düşüyorlar' Bir an sustu Klara. Georg sordu: ‘Sizi böyle sevecen ve iyi yürekli yapan nedir?" ‘Her şey', diye yanıtladı Klara usulca ve sıcak bir tonla. ‘İyi ama neden sevecen diyorsunuz?’ ‘Çünkü çünkü aslında katı yürekli biri olmanız gerekirdi. Küçükken öylesine zayıf, boynu bükük biriydiniz ki; böyle çocuklar ileride ya katı yürekli biri olup çıkarlar ya da’ ‘Ya da ölüp giderler demek istiyorsunuz. Eh, ben de ölmedim değil. Ah, pek çok yıl ölmüş biri gibi yaşadım. Sizi son gördüğümden bu yana, evde’ Masadan aldığı bir resmi Georg’a uzattı. ‘Bakın işte, bu onun resmi. Olduğundan biraz yakışıklı çıkmış resimde. Yüzü o kadar aydınlık değil, ama olsun, böyle daha iyi. Az sonra çocuğumuzu göstereceğim size, bitişik odada uyuyor. Oğlan, ismi de Angelo babası gibi. Babası şu sıra burada değil, seyahate çıktı, uzaklarda şimdi.’

‘Siz de yapayalnız kaldınız?’ dedi Georg dalgın, hala gözleri fotoğrafta. ‘Evet, ben ve çocuk. Yetmez mi bu kadarı? Olup bitenleri anlatacağım size. Angelo ressamdır. Fazla tanınmış biri değil, ismini asla duymamışsınızdır. Son zamanlara kadar dünyayla, kafasındaki tasarılarla, kendi kendisiyle ve benimle boğuşup durdu; ben ona bir yıldan beri seyahate çıkmalısın diye yalvarıyordum. Bunun kendisine ne kadar gerektiğini seziyordum çünkü. Bir ara şakadan sordu: ‘Beni mi istersin, yoksa bir çocuğu mu?’ ‘Bir çocuğu’, diye yanıtladım, bunun üzerine kalkıp seyahate çıktı.'

‘Ne zaman dönecek peki?’

‘Oğlumuz ismini söyleyince; böyle kararlaştırdık aramızda.’ Georg bir şey diyecek oldu, ama Klara güldü: ‘Öğrenilmesi zor bir isim. babasının dönmesine kadar daha bir süre geçecek. Angelino ancak yaz gelince iki yaşını dolduruyor. "

'Tuhaf dedi Georg. "Tuhaf olan ne Georg?' diye sordu Klara. 'Ne kadar da iyi anlıyorsunuz hayatı. Ne kadar da büyümüşsünüz Klara, beri yandan ne kadar da gençsiniz. Çocukluğunuzu ne yaptınız? İkimiz de bir vakit öylesine öylesine boynu bükük çocuklardık ki! Bir kez değişmeyecek bir şey bu ya da yoksanamayacak bir şey.’ ‘Yani sizce çocukluğumuzun acılarını mı yaşamalıydık. Sizce doğrusu bu muydu?’ ‘Evet, söylemek istediğim tam da bu. Kendisiyle aramızda pek zayıf, pek silik ilişkilerin varlığını sürdürdüğü, arkamızda kalmış bu ağır karanlığın acılarını. Bütün ilk’lerimizi çocukluk çağımızın içine yerleştirdik, tüm başlangıçları, tüm güvenleri, belki ileride filizlenip yeşerecek ne varsa hepsinin tohumlarını. Ve ansızın öğreniyoruz ki bütün bunlar bir denizin içine gömülüp gitmiş, böyle bir şeyin ne zaman gerçekleştiğini bile tam olarak bildiğimiz yok. Hiç farkına varmadık. Sanki biri bütün parasını toplamış da gidip bir tüy almış bununla ve şapkasına takmış, ilk esen rüzgar da alıp götürmüş onu. Böyle biri kuşkusuz tüy olmadan evine dönüp gelecektir. Tüyün şapkasından ne zaman uçup gittiğini düşünmekten başka yapacak şey kalmayacaktır kendisine.’

‘Demek bunları düşünüyorsunuz, Georg?’

‘Düşündüğüm yok artık. Vazgeçtim. On yaşından sonraki bir yerde, artık Tanrı'ya dua etmekten el çektiğim bir noktadan koyuldum yaşamaya. Daha öncesi benim olmaktan çıkıp gitti.'

'Nasıl oldu da beni anımsadınız. Georg?’

'Size kalkıp gelmemin de nedeni bu anlattıklarım. Siz o dönemin tek tanığısınız çünkü.. Kendimde bulamadığım bir şeyi sende bulabileceğime inanmıştım. Herhangi bir devinim örneğin, bir sözcük kendisine tutunmuş bazı şeyleri yanı sıra sürükleyip getirecek bir isim bir açıklama' Georg. baş ın ı indirip soğuk ve tedirgin avuçlarının içine aldı.

Klara düşüncelere dalmıştı: Çocukluğumdan belleğimde kalan çok az şey var, arada yaşanmamış binlerce yaşam bulunuyor sanki. Ama şimdi siz bana onu hatırlattıktan sonra aklıma bir şey geldi: Akşamdı. Siz ansızın bize geldiniz; anne ve babanız sokağa çıkmış, tiyatroya ya da bir başka yere gitmişti. Bizim ev baştan aşağı aydınlatılmıştı. Babam bir misafir bekliyordu, aklımda yanlış kalmadıysa bir akrabaydı bu; uzak, varlıklı bir akraba. Şeyden, şeyden geliyordu, aklımdan çıkıp gitti neresi olduğu, ama uzaktan geleceği kesindi. İki saatten beri kendisini bekliyorduk. Kapılar açık duruyor, lambalar yanıyordu. Annem zaman zaman gidip bir kanepenin üzerindeki örtünün karışık yerlerini düzeltiyor, babam pencerenin önünde dikiliyordu. Sandalyeleri yerlerinden oynatmamak için kimse oturmayı göze alamıyordu. Derken siz çıkıp geldiniz ve bizimle birlikte beklemeye başladınız. Biz çocukların kulakları kapıdaydı. Vakit geçtikçe, beklediğimiz misafir adeta olağanüstü bir kimliğe bürünüyordu. Hatta gelmeden geçen her dakikanın kendisini yaklaştıracağı o görkemin doruğuna ulaşmadan çıkıp gelebilir diye korkup titremeye başlamıştık. Hiç gelmeyebilir diye bir endişeye kapıldığımız yoktu; biliyorduk ki, mutlaka gelecekti; ama bir büyüklüğe ve yüceliğe ulaşabilmesi için kendisine zaman tanımak istiyorduk.’

Birden başını kaldırdı Georg ve kasvetli bir sesle, ikimiz de biliyoruz ki beklenen misafir gelmedi. Ben de o geceyi unutmuş değilim.’ ‘Hayır, gelmedi’, diye onayladı Klara. Ve kısa bir aradan sonra ekledi: ‘Ama yine de güzeldi!’ 'Neydi güzel olan?' Şey beklemek. pek çok lambanın yanıyor oluşu sessizlik ortada esen bayram havası."

Bitişik odada bir kıpırtı oldu. Klara bir dakika diyerek özür dileyip gitti. Gözlerinin içi parıldayıp yüzü gülerek dönüp geldiğinde, "Konuşmamız bitince içeri girebiliriz’, dedi. ‘Şu anda uyanmış, gülümsüyor. Az önce ne diyecektiniz?'

‘Demin düşündüm, acaba kendinizi toparlamanızı, şimdiki bu huzura kavuşmanızı sağlayan ne oldu diye geçirdim içimden. Güllük gülistanlık bir hayat yaşadığınız söylenemez çünkü. Belli ki, bende eksik olan bir şey sayesinde gerçekleşti bu?’ ‘Peki, ne olabilir bu sizce, Georg?’ diye sordu Klara ve Georg’un yanına gelip oturdu.

‘Tuhaf doğrusu; ilk kez sizi anımsadığımda, üç hafta önce bir gece vakti, yolculuk sırasında, aklıma geldi, Klara uysal bir kızdı dedim. Şimdi sizi gördükten sonra, beklediğimden bambaşka birini buldum karşımda. Ama yine de, nerdeyse kesin olarak anlıyorum ki, önünüze düşüp sizi bütün tehlikeler ortasından geçiren güç dindarlığınızdır?’

‘Dindarlıkla ne anlatmak istiyorsunuz?’

‘Şey, Tanrı’yla aranızdaki ilişki, ona karşı gönlünüzde beslediğini inanç.’

Klara, gözlerini yumdu. ‘Tanrı’ya sevgi mi dediniz? İzin verin bir düşüneyim.’ Georg, merakla Klara’ya baktı. Klara, düşüncelerini aklına geldiği gibi yavaş yavaş dile getirmeye başladı: ‘Çocukken o zamanlar sevdim mi Tanrı’yı? Sanmıyorum. Evet, bir kez delice bir büyüklenme gibi daha doğrusu en büyük bir günah gibi gelirdi bana onun var olduğunu düşünmek. Sanki bu düşünceyle onu benim içimde. gülünç denecek uzun kollarıyla ben sıska çocuğun içinde, duvarları süsleyen kartondan yapılmış sözde bronz tabaklardan tutun da üzerlerindeki o çok değerli etiketlerle şişelerdeki şaraba kadar her şeyin yapmacık ve yalancı görünüm taşıdığı zavallı evimizde var olmaya zorlamışım gibi hissediyordum. Daha sonraları ise' Klara, konuşmasının burasında sanki bir şeyi kendisinden uzak tutmak ister gibi elini oynattı, daha bir sıkı yumdu gözlerini, göz kapakları arasından korkunç bir şeyi görmekten korkar gibiydi ‘O zamanlar Tanrı içimde olsaydı, kendisini kovmadan yapamazdım. Ama işte hakkında hiçbir şey bildiğim yoktu. Tümüyle unutmuştum onu. Ancak Floransa’da, hayatımda ilk kez görmeyi, işitmeyi, hissetmeyi, tanımayı, aynı zamanda bütün bunlar için şükretmeyi öğrendiğim bu yerde yeniden onu düşünmeye başladım. Gözlerimi nereye çevirsem, onun izleriyle karşılaşıyor, bütün resimlerde onun gülümsemesinden izler keşfediyordum, çanlar onun sesiyle çalıyor, heykellerde onun ellerinin damgasını görüyordum.’

‘Ve buldunuz onu?’

Klara, iri iri açılmış mutlu gözlerle Georg’a baktı. ‘Onun varlığını duyumsuyordum, zamanın birinde var olmuştu... Ne diye bundan fazlasını hissedecektim ki! Bu kadarı yeter de artardı bile.’

Georg, ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Dışarıda bir kır parçası görülüyordu, sonra küçük ve eski Svobya kilisesi, onun yukarısında gökyüzü, akşamla üzeri biraz örtülmüş. Ansızın Georg başını çevirmeden sordu: ‘Peki şimdi?’ Bir yanıt alamayınca, usulca dönerek eski yerine geldi.

Georg, gelip karşısına dikildiğinde, ‘Şimdi’, dedi Klara duraksayarak. Gözlerini olduğu gibi kaldırıp Georg’a baktı. ‘Şimdi bazen ileride o olacak diye düşünüyorum.'

Georg, Klara’nın elini tutup bir an bırakmadı. Klara’nın eli elinde, bir belirsizlikten içeri bakmaya başladı.

‘Ne düşünüyorsun, Georg?’

'Yine o akşamki gibi diyorum: Siz yine o olağanüstü misafiri. Tanrı'yı bekliyorsunuz ve biliyorsunuz ki o gelecek. Ben de yine tesadüfen çıkıp geliyorum'

Klara. bir hafiflik ve neşeyle doğrulup kalktı. Pek genç görünüyordu. ‘Şey. bu kez de yine birlikte bekleyelim onu.' Bunu öylesine şen ve doğal bir edayla söylemişti ki, Georg gülümsemeden duramadı. Derken Klara onu alıp bitişik odaya, çocuğunun yanına götürdü.”

Bu öyküde çocukların bilememeleri gereken hiçbir şey yoktu. Ama yine de öyküden haberleri olmadı çocukların. Onu bir kimseye değil, yalnızca karanlığa anlatmıştım. Ama çocuklar karanlıktan korkar, kaçarlar ondan. Bir an karanlıkta kaldılar mı, gözlerini sımsıkı yumar, kulaklarını elleriyle kaparlar. Ama onların da karanlığı sevecekleri bir zaman gelecektir. Karanlık, öykümü buyurup verecek kendilerine ve çocuklar o zaman öyküyü daha iyi anlayacaklar.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült