Hikaye

 

 

Kanatlar (Gautier Tarzı Bir Öykü)

Yukio Mişima


İkisi büyükannesinin inzivaya çekildiği evde sık sık görüşürlerdi. Yoko haftada bir kez büyükannesine ev yapımı pasta ve yemekler götürür, büyükanne de her gün dört saat gündüz uykusuna yatardı.

Büyükannenin evinde bunak hizmetçi Otetsu vardı yalnızca. Otetsu tam bir budala olduğundan, büyükanne ara sıra şaka yollu, “salak çay getir,” ya da “salak misafiri yolcu et,” diyerek takılırdı.

Yoko cumartesileri önce eve döner, annesinin yaptığı pasta ve yemekleri kaptığı gibi, gündüz uykusundan uyanmasının bir saat öncesinden kırmızı başlıklı kız gibi yola koyulurdu.

İnziva evi Tama Nehri’ne bakan bir tepenin ortalarında bir yerdeydi. Evde yalnızca beş oda vardı ama bahçesi muazzam genişlikteydi. Bahçenin bir köşesini kaplayan suni tepenin üzerinde kameriye vardı ve oradan çıkan bir patika bahçedeki pınarın taş köprüsünden tarafa, bir diğeri ise bahçenin ucundaki kemerli kapıya ulaşıyordu. Irmak manzarasını kapatmasın diye, suni tepe bahçenin kıyısına yapılmıştı. Çevresini kaplayan ağaçlar yüzünden, kışın ağaçların yapraklarının döküldüğü zamanlar dışında, evden kameriyenin yalnızca çatısı görünürdü.

Yoko havanın açık olduğu günlerde yanında getirdiklerini Otetsu'ya verince bahçeye geçer, kameriyeye tırmanıp sonra aşağı inerek kemerli kapıyı açıp beklerdi. Sugio okul dönüşünde zamanı ayarlayarak oraya gelirdi. Sonra birlikte Tama Nehri kıyısında yürüyüşe çıkar, Sugio kameriyeye kadar gelir, sohbet ederlerdi. O kameriyeyi çok seviyorlardı. Manzarası güzeldi ve evdekilerin onları fark etmesi korkusunun getirdiği heyecanı da yaşıyorlardı. isteseler orada öpüşmeleri de mümkündü.

Sugio, Yoko’nun amcasının oğluydu. Yani kuzeniydi. Başka bir deyişle, doğduklarından itibaren hem bir ağabey hem de bir sevgiliydi.

İkisinin o kadar çok benzer noktası vardı ki, sık sık gerçek kardeş oldukları sanılırdı. Benzerliğin tatlı bir yanı vardır. Yalnızca birbirine benzemekle bile, o iki insanın arasında sözcüklere gerek kalmayan anlayış, söylemeden anlaşılan düşünceler, sakin bir güven oluşuverir. En çok benzeyen tarafları duru gözleriydi. Gözleri bulanık suyu tamamen berraklaştırıp içme suyu haline getiren bir filtre gibi, üzerlerine düşen alemin kirliliğinin gölgelerinden tamamen arınabilen gözlerdi. Yalnızca bununla kalmıyordu. Bu filtreler dışarıya yönelik olarak da, durmaksızın arı su sağlıyor gibiydi. Bu iki insanın gözlerinden taşan sular dünyayı kaplayacak olsa, dünya kirlilikten tamamen arınmış olurdu.

Bir sabah, Sugio ve Yoko kalabalık trenin içerisinde sırt sırta gelince birbirlerinin farkına vardılar. Normalde o şekilde karşılaşmalarına imkan yoktu, ama Sugio bir akrabalarının evinde kalmış oradan da doğruca okula gideceği için, ikisi birbirinden habersiz aynı trene binmişlerdi. Sonbahardı. Hava kasımpatı kokusu yüklüydü.

Sugio da, Yoko da, nedense sırtlarında hissettikleri sıcaklığı bir insanın vücudundan gelen sıcaklık gibi hissetmemişlerdi. İkisi de sırtlarına sabah güneşinin vurduğunu sanmışlardı. Uzaklardan gelen bir demet duru ışının sırtlarına vurduğunu düşünmüşlerdi. O yüzden de dönüp arkalarında kim olduğuna bakmak akıllarından geçmemişti. Fakat Yoko için arkasındaki ince ceket kumaşı ile kaplı bir sırttı, Sugio ise liseli kız elbisesi içerisinde yumuşak bir sırt olduğunu hissedebiliyordu. Derken ikisi, kalabalık tren içerisinde diğer yolcuların ittirmesiyle sırtlarını farklı bir gücün etkilediğini hissetmeye başladılar. Arkalarında kanatlar vardı sanki. Saklanmış, kıvrılmış kanatlar kendini gizliyormuş gibi bir histi algıladıkları. Neden? Çünkü arada sırada sırtları birbirine güçlüce yapıştığında aşırı hassas bir utanç duygusu vücutlarına yayılıvermişti. Ancak kanatlarını saklayan birimden böylesine bir utanç duygusu yayılabilirdi.

İkisi aynı anda gıdıklanmış gibi gülümsediler. Sanki bir kanada bağlı tüyler sırtlarını gıdıklıyormuş gibi. O an ilk kez dönüp birbirlerinin yüzüne baktılar. “Yoko, sen miydin?" dedi Sugio, gözlerini tostoparlak ederek. ‘'Ne kadar uzun zamandır görüşemedik,” dedi Yoko.

İki kuzen o gün okula gitmeyi hiç istemiyorlardı ve birlikte spor yarışmalarında çekilen fotoğraflara bakmaya gitmeyi düşündüler. Fakat bu talihli karşılaşmada bir şekilde ciddi tatlar bırakmak isteyen Sugio, sonuçta okula gitmeyi tercih etti ve Yoko da ona uydu. Aktarma yapması gereken istasyonda Sugio inerken Yoko o istasyonda iyice boşalan vagonun kapısına kadar gelerek kapı kapanmadan hemen önce, az sonra kapının arkasında kalacağını bile bile Sugio’ya el salladı.

Yoko o gün İngilizce dersinde ilginç bir cümleyle karşılaştı. William Blake hakkında yazılmış basit bir biyografiydi. Başlangıç kısmındaki bir paragraf içine işleyiverdi.

"Çocuk Blake tek başına kırlara oynamaya çıktı. Bunun üzerine bir ağacın uç dallarına toplanmış meleklerin kanatlarını usulca hareket ettirdiklerini gördü. Hemen koşarak eve donup gördüğü manzarayı annesine anlattı. Annesi inanmadı. Aksine çocuk Blake’in aptallığını yerip başına vuruverdi.

Yoko bir yandan öğretmenin çevirisini dinlerken o başlangıç paragrafını tekrar tekrar okudu. Genç kız kendine göre bir çıkarsama geliştiriverdi.

“Melekleri gördüğüne Blake’in kendisi de tam olarak inanamamıştır,” diye geçirdi aklından Yoko. “Ancak annesinin tepkisi sonrasında melekleri gördüğüne gerçekten inanmıştır. Annesinin ona vurması, cezalandırılmış olmak, gördüklerine inanması için gerekli zemini hazırlamıştır mutlaka. Öğretmenin yaptığı gibi Blake'in annesiyle alay ederek durumu geçiştirmek yerinde değil. Kadın o anda yalnızca kendi rolüne sadık kalmış.”

Bu çıkarsama beklenmedik bir erotizm gölgesi barındırıyordu. Yoko acaba bir cezayı arzulamakta mıydı?

Aynı sıralarda Sugio, derste anlatılanlar bir kulağından girip ötekinden çıkarken, yıllar sonra karşılaştığı kuzeninin o büyümüş halini aklından çıkaramaz haldeydi. Düşünceleri Yoko'nun kanatlan üzerinde yoğunlaşmış, kızın gerçekten kanatları olabileceği kuşkusu çevresinde dolanıp duruyordu. O kanatları bir kez olsun görme arzusu, daha sonra Sugio’nun zihnini asla terk etmedi. Sonuçta bu Yoko'nun çıplaklığını görmek anlamına geliyordu, ama Sugio'nun görmek istediği kanatlardı, Yoko'nun çıplaklığı değil.

“Kesinlikle kanatları var," diye geçirdi aklından. “Yıllar geçtikçe yavaşça çıkmış, ailedekiler anlayamamış olmalı. Şansına, tek başına banyoya girebilecek yaştan sonra kanatları çıkmış olmalı. Kesinlikle öyle olmuştur. Başka türlü, böylesine bir sır gizlenmeye kalkarsa bile, çenesi düşük akrabaların birinden mutlaka duyardım.”

Sugio sonra Yoko'nun kanatlarını hayal etmeye başladı. Çıplak Yoko ilerideki bir pencereye arkası Sugio'ya dönük halde yaslanmıştı. Beyaz kanatlan sırtından aşağısını manto gibi örtmüştü. Sugio yaklaşınca yönünü hiç değiştirmeksizin kanatlar iyice açılarak Sugio'yu iyice sarmalayıverdi. Kendini boğulacak gibi hisseden Sugio elemli bir iç çekişle hayallerinden sıyrıldı. Üstelik Yoko'nun da onun sırtında kanatlar olduğuna inandığını bilmeden.

Gelecek yaz Yoko ile birlikte denize gitme şansı yaratabilirdi. Böylece Yoko çıplakken sırtındaki kanatları bulabilirdi. Sonra o kanatlara kendi elleriyle dokunabilirdi. Fakat henüz sonbahardı. Uzunca bir süre bu dileği gerçekleşmeyecekti. Sugio'nun bir korkusu da, Yoko'da kanatlardan iz bile bulamaması durumunda, onu sevmeye devam edip edemeyeceğiydi.

İki genç böylece sık sık görüşmeye başladıktan sonra da, çocuksu hayallerini, arzularını ve korkularını birbirlerine bir türlü söyleyememişlerdi. Karşısındakinin kanatlarının varlığına kesinlikle emin olduklarını söyleseler alayla karşılaşabilir, küçük görülebilirlerdi. Her şey bir yana, bu hayale nereden kapıldıklarını nasıl açıklayabilirlerdi ki? Kendileri bile açık bir neden bulamamışken ... Kuzenler bu düşünceler içinde boğuşurken yalnızca karşılarındakinin gözlerinin içine bakıyordu. İkisinin de berrak bakışlarında, engin bir ovanın uzaklarında ufuk çizgisinde yitip giden bir yol uzanıyor gibiydi.

Yoko küçük kapıyı açıp sokağa çıktı. l 943 yazının başlangıcıydı. O civarda şehir merkezine göre, hava saldırısı tehlikesi çok daha azdı ve binalar henüz boşaltılmamış, o civarda yaşayanlar da henüz kaçma telaşına kapılmamıştı. Sığınakların çoğu eğlence amaçlı kazılmıştı. Yoko'nun büyükannesinin evinin bahçesindeki suni tepenin bir tarafına açılan sağlam oyuk çevredekilerin gülüşmelerine ve alaylarına yol açıyordu. Çünkü öylesine sağlam bir sığınağı görünce kendileri endişeye kapılıyordu. İnzivaya çekilen kadının kendine mezar yaptığını söyleyecek kadar ileri gidenler, sonradan daha da fazla endişeleniyordu.

Yoko kapının önünde duruyordu. Kısa kollu liseli gömleğinin altına, pantolonu sevmediği için, ütü yerleri muntazam bir etek giymişti. Göğsündeki beyaz kurdele rüzgarla salınırken beyaz ipeğin ışıltıları çevreye saçılıyordu. Açıkta kalan kolları beyazdı. Yaz geldiği halde inatla erimeyen beyaz karlar gibi...

Nihayet iş elbisesini koluna almış, paçalarını bağcık büzdüğü pantolonunun üzerine beyaz gömlek giymiş Sugio yokuştan aşağı inmeye başladı. İkisi neşeyle birbirlerine el salladılar.

Kameriye tam açmış açelyalarla sarılmıştı. Beyazıyla, pembesiyle, farklı farklı desenler oluşmuştu. Seslerin tamamen uzaklaştığı kameriyenin taş merdivenlerine açelyaların gölgeleri düşmüş, uçuşan sineklerin vızıltısı uykudaki öğlen saatlerinin soluk alış verişleri gibi duyuluyordu. Orada insana savaşı anımsatacak hiçbir şey yoktu.

İki genç, güverte tahtasından koltuğa oturup mayısın öğleden sonra güneşi altında rengi beyaza çalan ırmağı izlediler. Bir olta misinası havada bir anlığına ışıldayıp kayboluverdi.

“Balık görebildin mi?” diye sordu Sugio.

Göremedim.

“Ben de göremedim. Şu atsineği gibi duran şey de oltanın mantarı herhalde.”

Sonra balığı kaçıran adamın yüzünde nasıl bir ifade oluştuğunu tahmin ederek gülüştüler. O gülüşmelerden sonra kırılgan, cam gibi bir sessizlik oluşuverdi. İki genç bu sessizliğin ne anlama geldiğini biliyordu.

Bulutlar uzaklarda, ufuk çizgisinin yakınlarında iris çiçeği gibi büzülüp dağılıyordu. Irmağın karşılayışındaki yeşilliklerin arasında sivrilen dönme dolabın san koltukları gökyüzünden inerek gelip oturacak birilerini bekler gibi havada asılı kalmıştı. Savaş şiddetlenince oradaki lunaparkın makinelerinin çoğu elektrik tasarrufu tedbirleri nedeniyle kullanımdan kaldınlmıştı. Gökyüzü öylesine açıktı ki, havanın maviliği sınırsız gibiydi. Tokyo'nun göğünün öylesine mavi, geceleri yıldızların öylesine berrak olmasının nedeni, üretim yetersizliği nedeniyle başkentteki bacalardan eskisi kadar duman yükselmemesiydi. Öte yandan, doğanın savaşın son dönemlerindeki o güzelliğinin, ölenlerin ruhlarının gözle görülmez bir katkısı olduğunu düşündürtecek bir yanı vardı. Doğa ölümden beslenerek güzelliğini arttırmıştı sanki. Savaşın son dönemlerinde gökyüzünün öylesine duru olmasıyla, mezarlıklardaki yeşilliklerin öylesine canlı olması birbiriyle ilgisiz olabilir miydi?

İki gencin gözlerinin önündeki manzara gerçekten de, ölümün zarafetini barındırıyordu. Irmak havzasındaki her bir taşın gölgesinde bunu hissetmek mümkündü. Böylece genç kuzenler kanatlarını birbirine yaslayıp kalp atışlarına kulak verdiler. O sesler bir başkasının göğsünden yükselmiyormuş gibi aynı tonda ve aynı ritimdeydi. Sanki ikisinin arasında yeryüzünde kalan tek canlının nabzı atıyormuş gibiydi.

O sırada iki gencin akıllarından geçenler de aynıydı ama son ana kadar dile getirmedikleri için birbirlerinin ne düşündüğünü anlayamadılar. Sugio aklından şöyle geçiriyordu:

“Bu kızın kesinlikle kanatları var. Havalanıp uçmak üzere. Bunu rahatlıkla anlayabiliyorum.”

Yoko ise, ”Bu oğlanın kesinlikle kanatları var. Az önce öylesine arkasına dönüp baktığında gözlerindeki ifade, arkasından yaklaşan birini arıyormuş gibi değildi. İlkokul öğrencilerinin sık sık dönüp sırt çantalarına bakmaları gibi, bakışları görmeye alıştığı kanatlarına gidivermiş gibiydi. Bu da benim gözümden kaçmadı,” diyordu içinden.

Bu düşünceler biraz hüzün, biraz da sevinç veriyordu. Şöyle ki, aşktan kaynaklanan güçle, gördükleri manzaranın herhangi bir yerine, isterlerse ırmağın karşı kıyısına, her an birlikte uçabileceklerini düşünmek, kanatlı olduklarını hayal etmekten daha gerçekçiydi, ama bir yandan da, karşılıklı olarak birbirlerinin kanatlı olduğunu düşündüklerinden, kendisini orada bir başına bırakarak uçup giden sevgilinin ardında bırakacağı hüzün de akıllarından geçiveriyordu. Bir gün gelip de, sevdiği insanın yanından uçup gideceği kesinmiş gibiydi.

“Ben gelecek haftadan itibaren Tokyo'dan ayrılıyorum," dedi Sugio.

“Neden?"

“Gönüllü işçilik uygulaması dolayısıyla M. şehrine çalışmaya gidiyorum."

“Fabrikaya mı?”

“Evet. Uçak fabrikası.”

Yoko, Sugio’nun onlarca. kanat yapışını gözlerinin önüne getirdi. Onun diğer işçilere örnek ürün göstermesi gerekir. O zaman, kendi sırtındaki ışıltılar saçan büyük kanatlarını göstermesi yeterli olur. Sonra kapasite testi gerekir belki de. O durumda, şöyle bir uçuverse yeter. Havada asılı kalıverir belki de. Ona bakarak tasarımlar çıkartırlar. Terzinin ölçü alması gibi, kanatlarının ölçüsünü alırlar. Fakat bu doğal kanatların aynısını hiç kimse yapamaz. Kıskananlar da olur. Bir kez daha uçmasını söylerler. Uçuverir. Bir namlu doğrultulur kanatlarına. Kanatları kana bulanır, yere süzülüverir. Vurulmuş bir kuş gibi kanatlarını çırparak yerde dolanır. Sonra ölür... Ölü bir kuşun donuk bakışları yerleşir gözlerine.

Yoko aklından geçen düşüncelerle içindeki endişe büyüyünce Sugio’yu vazgeçirmek istedi ama bunun mümkün olmayacağını biliyordu. Bir daha ne zaman buluşabileceklerini sordu. Sugio da ayda bir verilecek olan tatil sırasında kısa süreli de olsa görüşebileceklerini söyleyerek teselli etmeye çalıştı.

Aslında en baştan itibaren dileğini gerçekleştirememiş olan Sugio için de bu ayrılık üzüntü veriyordu. Henüz yaz gelmemişti. Savaşın ortasında yaz günü bile denize gitmelerine olanak yoktu. Sugio aralarındaki tereddütlerle dolu ilişki sırasında Yoko’nun kanatlarını yoklama fırsatı bulamamıştı.

Sugio’nun bir şeyler söylemek ister de söyleyemezmiş gibi halini gören Yoko yanılgıya düştü: Başka bir kızın varlığını söyleyemiyor ya da akıldan geçirmenin bile utanç verici olduğu bir şeyleri söylemeye cesaret edemiyordu mutlaka. Bu olasılıkların her ikisi de genç kızın yüreğinin kaldıramayacağı ağırlıktaydı. Öfkelenmiş gibi, hiç sesini çıkartmadı.

Sugio’nun söylediği ise, hiç aklına gelmemişti.

Ayakkabısının ucuyla taşlan iteliyormuş gibi, her zamanki durgunluğuyla, “Bugün büyükanneme de uğrasam mı acaba? Her zaman çekinip yanına uğramadan gidiyorum. Uzunca bir süre onu da göremeyeceğim,” dedi Sugio.

"İyi olur,” dedi Yoko, hemen neşelenerek. "Yolda karşılaştığımızı, birlikte geldiğimizi söyleriz. Çok sevinir mutlaka.”

Dönüp eve baktıklarında, bacadan duman tütüyordu. Otetsu banyo hazırlıyor olmalıydı. Büyükannelerinin iki günde bir öğlen uykusundan uyanınca banyoya girme alışkanlığı vardı. Sugio'nun söylediklerinin, gökyüzüne yükselen o dumanla bir ilgisinin olup olmadığı ise belirsizdi.

Büyükanneleri öğlen uykusundan yeni uyanmıştı. Başucunda bir romanın ilk baskısı duruyordu. Çivit yaprakları desenli güzel bir cildi vardı. Çivit mavisi beneklerle kaplı yeleğini omzuna alıp yere oturarak iki genci karşıladı. Yanındaki sehpanın üzerinde demir kask ve hava saldırılarına önlem olarak hazırda tuttuğu bohça duruyordu. Saldırı alarmları başlar başlamaz, kaskı başına geçirir, yatağına gömülerek radyo dinlerdi.

“Sugio uzun zamandır gelmiyordun. Görmeyeli ne kadar yakışıklı bir erkek olmuşsun böyle. Yakışıklı dediysem de, ölen dedeniz kadar da değil. Eh seninki idare eder düzeyde. Yoko gibi, on kişinin arasında ortanın üzerinde yer alırsın. Talih kurasında büyük sevinç çıkması da hoş olmaz zaten. İkinizin yüzü de, orta gibi duruyor. Yani sevineceksiniz, çok değil."

İki genç birbirlerine baktılar. O sırada Sugio ve Yoko'nun gözlerinde oluşan ışıltıları, büyükanne elbette yakalamıştı.

“Oo. Anlamadım sanmayın. Bir hayli samimisiniz herhalde. Kuzen kuzene hoş karşılanmaz, vazgeçin. Sonra bakar ben buna mı aşık oldum dersin. Benim gibi güzeller güzeli olsa neyse. Öylesini ara bul. Gerçi Japonya'da benzerim yoktur herhalde."

Büyükannenin alaylı lafları karşısında, Sugio bir an önce kaçmayı düşünmeye başlamıştı ama Yoko’nun getirdiği pudralı keki keserek durdurdular. O sırada Otetsu banyonun hazır olduğunu bildirdi.

Önce büyükanne girdi, sonra Sugio. Sonra da Yoko. Yoko'nun banyoya girmeye niyeti yoktu ama Sugio’nun girdiğini görünce ayak uydurmuştu. Genç kızlar böylesi beklenmedik durumlarda bile, sevgililerine ayak uydurduklarını unutmazlar. Bu onların aşkının bir şeklidir ve orta yaşlı kadınların aşkıyla en büyük fark da budur. .

Yoko ile Sugio banyonun girişinde karşılaştılar. Sugio banyonun çıkışındaki verandada yeşilliklerin kıyısına oturup, ağır ağır kararan gökyüzüne baktı. Devriye uçuşu yapan küçük filonun motor sesleri duyuluyordu.

Yoko o sırada kısa kollu gömleğini soyunmuş, beyaz kollarından daha da beyaz tenini açığa çıkartmış olmalıydı. İşte şimdi, kanatları buharla nemlenmiş, ipeksi ışıltılar saçmaya başlamıştı mutlaka. Çekingenliğiyle ahşap zeminin üzerinde durmuş, tedirginliğini henüz üzerinden atamamıştır herhalde. Eğer Sugio oraya girecek olsa, yaşayacağı utançla kanatlan şafak pembesine boyanıverirdi herhalde.

Sugio, Yoko’nun kanatlarını görebilmesi için bunun son şans olduğu hissine kapılıverdi. Telaşa kapıldı. Kalkıp banyonun önüne kadar gitti. Genç adam orada bir gidip bir gelirken, cesaretsizliği karşısında şaşırmadan edemedi.

Buzlu cam buhar yüzünden yavaş yavaş süt beyazı bir renk aldı. O renk bir gölün yüzeyinde sabahları ortaya çıkan rengi andırıyordu. İçeriden sahili okşayan dalgalarınkine benzer bir su sesi geldi. Kız nihayet küvetten çıktı. Yarı saydam kapının kendi siluetini altın renginde yansıttığını bilmeksizin, rahat hareketlerle vücudunu kuruladı. O narin omuzların hareketlerini, Sugio nefesini tutarak izledi. Buhar etkisi kızın siluetini tam olarak görmesine engel oluyordu. Beyaz sis ya da hayali kanatlar gibi bir şeyler o narin omuzlan örtüyormuş gibiydi. Sugio bir çift kanat gördüğünden emindi.

Ondan sonra bir yıla yakın bir süreyle Sugio, Yoko'nun kanatlarını görme şansı bulamadı. Buluşma şansları bile pek olmamıştı. Fakat iki genç aşık, birbirlerine sık sık mektup yazıyordu. İki kuzen aşkları üzerine, gelecek üzerine yemin etmişlerdi. İşin doğrusu, yemin etmekten öteye de geçmemişlerdi. Bu huzursuz dünyanın zamanını, yeminleriyle doldurmak, çatı tuğlalarını tek tek vernikledikleri bir gün gelip de içinde oturacakları evin yavaş yavaş ortaya çıkması gibi bir keyif veriyordu. İkisinin güç alabilecekleri başka bir şey olmadığından, tüm huzursuzlukları sözleriyle aşmaya çalıştılar. İlkel savaşlardan okunan lanetler gibi, o sonu belirsiz yeminin büyülü bir gücü olduğuna inanmaya çalışıyorlardı.

Ertesi yılın mart ayındaki hava saldırısı sırasında Yoko öldü. Okuduğu okulun öğrencileri askeri işlerde yardım etsinler diye şehir merkezindeki bir tesise gönderiliyordu ve oraya giderken düşen bir bomba onun canını alıvermişti.

Yoko üç arkadaşıyla birlikte, üzerlerinde muazzam ütülenmiş etekleriyle ve yarım kollu gömlekleriyle şehir merkezine yakın istasyondan çıktıkları anda alarmlar çalmaya başlamıştı. Diğer üç kız hemen yakındaki bir sığınağa dalıvermişti. Yoko nedense tereddüt etmiş ve arkada kalmıştı. Arkadaşları bombardıman gürültüsü arasında Yoko’ya seslenmişlerdi. Nihayet görünen Yoko, artık kimseciklerin kalmadığı caddede karşıya geçip doğruca sığınağa girmek üzereyken yalnızca yirmi metrelik bir mesafeden düşen bombanın kurbanı olmuştu.

Yoko’nun başı kopmuştu. Başı kopmuş halde diz çökmüş ama sanki gizli bir güç onu ayakta tutuyormuş gibi, yıkılmamıştı. Yalnızca beyaz kollarını iki yana açıp kanat gibi çırpmıştı.

Olayı duyan Sugio, müthiş bir kedere kapıldı. Artık yalnızca savaşın kendisini de öldürmesini bekliyordu. Fakat herkes gibi, o da hayattaydı. Üniversiteyi bitirmiş, büyük bir şirkette çalışmaya başlamıştı.

Sugio, Yoko’nun kendisinde kanatlar olduğuna inandığını aklından, hayalinden bile geçirmiyordu. Yoko’nun kanatları olduğundansa emindi. Yoko’nun ölüm anındaki hali bunu kanıtlamıştı.

Bir sabah evin önündeki dik yokuştan aşağıya, bahar havası içerisinde trenlerin geçtiği ana caddeye doğru yürürken aniden sırtına bir elin dokunduğunu hissetti. Dönüp arkasına baktı. Kimsecikler yoktu. Sırtına dokundu. Hiçbir şey yoktu. O andan itibaren sırtında tuhaf bir ağırlık hissetmeye başladı. Sersemliğini atmak için başını sallayıp omuzlarını oynatarak tekrar yürümeye başladı.

Kanatları varlığını ona ilk kez hissettirmişti. Fakat o bunların kanat olduğunu düşünmemişti. Elbette işlerine gitmek için acele eden başka insanlar hiç farkına varmamıştı. Bunun üzerine, işine sadık suskun genç adam, omuzları tutulmuş halde, sırtında hiçbir işe yaramayan büyük kanatlarıyla işine gitti. Ağır bir işti. Kendisi farkına varmaksızın kanatlarını sallayarak işine gidip sallayarak evine döndü. Hiç temizlemediği için, kanatları, içi doldurulmuş kuşlar gibi kurşun rengini alacak.

Birlikte gidiyor, birlikte dönüyordu. Sugio kendisi için tamamen gereksiz şekilde güç harcamasına neden olan şeyin ne olduğunu bilmiyordu. O kanatlar olmasa, yaşamı katbekat daha rahat olurdu. Kanatlar, yerde yürümeye pek uygun değildi.

Bahar geldi. Artık paltosunu çıkartmıştı.

Paltosunu çıkartsa bile omuzlarındaki ağırlık azalmamıştı.

Gerçekte, o korkutucu kanatlar kartal gibi omuzlarına tünemiş, sürekli onu izliyordu.

Bunun işinde yükselmesine de engel olduğunu bilmeyen Sugio'ya, birileri çıkıp da kanatlardan kurtulmanın yolunu öğretivermez mi acaba?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült