Hikaye

 

 

Kalbin Sabırsızlığı

Stefan Zweig


Hizmet erimi garda sabırla beni bekler buldum ve: «Gel!» diye seslendim gülerek. Birden pek rahatlamıştım. Böylesine hiç rahatlamamıştım şimdiye kadar. Sonunda en doğru şeyi yapmıştım. Kendimi de kurtarmıştım, başka insanları da. Dün gece yaptığım o sersemce korkaklık için de pişman değildim artık. Hatta tersine, böyle olması daha iyi, daha iyi, diyordum içimden. Bana güvenmiş olanların bir kahraman olmadığımı, zavallı bir hasta yavruyu lütfen yüceltmek için bulutlardan yeryüzüne düşmüş kutsal bir kişi, bir Tanrı olmadığımı şimdi öğrenmiş bulunması daha iyiydi. Şimdi onun sevgisini kabul etmemde hiç bir fedakarlık yoktu. Hayır, ondan şimdi ben özür dileyecektim. Böylesi daha iyiydi.

Böylesine güvende hissetmemiştim kendimi asla; sadece bir an için söyleşine bir korkuya kapılıverdim. Lundenburg istasyonunda kompartmana soluk soluğa girip de, kendini koltuğa bırakan şişman bir bay: «Çok şükür yetişebildim. Altı dakika gecikmesi olmasaydı treni kaçırırdım,» deyince.

İrkilivermiştim. Doktor Condor öğle yemeğine eve gelmemişse ne olacaktı? Ya da geç gelmiş de öğleden sonra trenine yetişememişse? O zaman her şey mahvolurdu. O zaman Edith bekleyecek ve bekleyecekti. Terasın o korkunç görüntüsü bir şimşek gibi yine çaktı. Edith elleriyle parmaklığa yapışmış, aşağıya bakıyordu, hatta eğilmeğe başlamıştı.

Yaptığım döneklikten ne çok pişman olduğumu tam zamanında öğrenmesi gerekirdi. Umutsuzluğa kapılmadan, korkunç olay gerçekleşmeden, öğrenmeliydi. En iyisi, trenin ilk duracağı istasyondan bir telgraf çeker ve bir kaç kelimeyle güvenini sağlarım. Doktor Condor durumu daha önce bildirmemişse!

İlk istasyon Brünn. Trenden hemen atlayıp, istasyondaki telgrafhaneye koşuyorum. Fakat bu da nesi? Kapının önünü sarmış bir yığın insan, duvara yapıştırılmış bir ilanı heyecanla okuyordu. Camlı küçük kapıdan geçip, postahaneye girebilmem için dirseklerimi kullanmam ve çok kaba davranmam gerekti. Çabuk, çok çabuk, bir telgraf kağıdı! Ne yazmalı? Pek uzun olmamalı!

Edith von Kekesfalva.

Kekesfalva villası,

Yoldan binlerce selam ve candan duygular. Görev yolculuğu. Yakında döneceğim. Condor daha çok bilgi verir. Varır varmaz mektup yazarım.

Dostluklarla: Anton

Telgrafı verdim. Memur kadın ne ağır kanlı şeydi. Ne de çok şey soruyor! Gönderen, gönderenin adresi, bir sürü formalite! Oysa iki dakika sonra tren kalkıyor. Kapıdaki ilanın önünde birikmiş meraklıları —bu arada daha kalabalıklaşmışlar— yarabilmek için yine zor kullanıyorum. Ne var böyle, diye sormak üzereyken, hareket sinyali çalıyor acı acı. Vagona ancak binebiliyorum.

Tanrıya şükür! Her şey yapıldı. Edith kuşkulanmaz, tedirgin olmaz şimdi. O çok yüklü ve heyecanlı iki günde ne denli bitkin düştüğümü şimdi hissediyorum. İki gece hiç uyumamıştım. Czaslau'a varıp da otele inince, birinci kattaki odama güç çıkıyorum. Sallanarak. Sonra bir uçuruma kendimi bırakır gibi, uykuya daldım.

Sanırım, uzanır uzanmaz uyumuştum; bütün duyuları uyuşmuş birinin, karanlık ve çok derin, dibe hiç varılamayan derin bir suya dalıvermesi gibi bir uykuydu. Epeyce sonra bir rüya başladı. Başının nasıl olduğunu bilmediğim bir rüyaydı. Bir odada ayakta durduğumu ve odanın —sanırım— doktor Condor'un bekleme odası olduğunu hatırlıyorum sadece. Sonra birden yine o korkunç gürültü başladı. Günlerdir şakaklarımda zonklayan o biteviye koltuk değneği gürültüsü, o korkunç taktuk'lar. Önceleri uzaktan doğru, sokaktanmış gibi duyuluyordu. Sonra yaklaştı. Tak, tuk, tak, tuk! Şimdi iyice yaklaşmıştı. Müthiş bir gürültü çıkarıyordu, tak, tuk, tak, tuk'lar. Sonra oda kapısına öyle yaklaştılar ki, dehşetle uyandım rüyamın ortasında.

Yabancı ve karanlık bir odadaydım. Gözlerim açıktı. Yine duyuldu tak, tuk, tak, tuk'lar... Kemikli bir el bütün sertliğiyle vuruyordu küt küt. Hayır, rüya görmüyordum şimdi. Biri vuruyordu kapıya. Yataktan fırlayıp, kapıyı çabukça açtım. Gece kapıcısı karşımdaydı. «Sayın teğmeni telefondan istiyorlar.»

Şaşkın şaşkın baktım suratına. Telefondan mı? Nerede, neredeyim ben? Yabancı bir odada, yabancı bir yatakta.Ah sahi... ben... sahi sahi... ben Czaslau'dayım. Fakat burada hiç bir tanıdığım yok... beni gecenin bu saatinde yataktan kim kaldırır telefonla? Saçma! En azından geceyarısı olmalı! Fakat işte, kapıcı zorluyor:

«Lütfen çabuk olun!» diye. «Bay teğmen, Viyana'dan arıyorlar. Adı pek iyi anlayamadım.»

Bir anda uykum falan kalmadı. Viyana'dan ha! Condor'dan başkası olamaz! Edith'in beni bağışladığını haber verecektir, muhakkak böyledir. İşler yoluna girdi. Kapıcıya bağırıyorum:

«Çabuk aşağıya! Hemen geliyor dersin!»

Kapıcı gözden kayboluyor. Geceliğin üstüne pelerinimi çektiğim gibi koştum arkasından. Telefon alt kattaki büroda. Kapıcı, telefonu kulağına götürmüş, bekliyor. Adamcağız: «Kesildi!» derken, ben sabırsızlıkla çekip alıyorum elinden ve kulağıma götürüyorum.

Fakat hiç bir şey... hiç bir şey duyulmuyor... Sadece çok uzaklardan doğru bir türkü, bir vızıltı... sss... şş... şş... fış... şş... vız... ızz... kocaman bir sivri sinek, madenden kanatlarını çarpıyormuş gibi!'Alo! Alo!'diye haykırıyor ve bekliyorum... Bekliyorum... Hiç cevap yok. Sadece o alaycı, o anlamsız vızıltılar.

Pelerinden başka bir şey almadım diye ben mi titriyorum, ya da müthiş korkumdan mı böyle ürperiyorum? Yoksa o iş..! Acaba bir..! Bekliyorum... dinliyorum... Isınmış kauçuk reseptörü iyice bastırıyorum kulağıma. En sonunda... tır... tır... hat bağlanıyor... Telefoncu kızın sesi:

«Konuştunuz mu?»

«Hayır.»

«Fakat az önce araçlılardı... Viyana'ydı!... Bir dakika bekleyin lütfen. Hemen bir bakayım.»

Yine tır... tır... tır... Telefonda çatırtılar, hırıltılar, gurultular, uğultular ve vınlamalar. Sonra gittikçe daha uzaklaşıyor sesler. Yine o vızıltılar, güçlükle duyulan vızıltılar. Sonra birden sert ve kalın bir erkek seri:

«Burası Prag mevki komutanlığı. Orası Milli Savunma Bakanlığı mı?»

Müthiş bir umutsuzlukla bağırıyorum telefona: «Hayır, hayır, hayır!» diye.

Telefondaki o ses belli belirsiz biraz daha duyulduktan sonra uzaklaştı, duyulmaz oldu ve boşlukta kayboldu. Sonra yine o budalaca vınlayışlar, titreyişler ve sonra yine çok uzaklarda karışan ve bir lafı bile anlaşılmayan başka görüşmeler. En sonunda telefoncu kızın sesi:

«Özür dilerim, şimdi öğrendim. Konuşmayı kestiler. Çok acele resmi bir konuşma var. Abone sizi yine ararsa, hemen çalarım telefonunuzu. Şimdi kapayın lütfen.»

Telefonu yerine bıraktım. Bitkin, küskün ve öfkeliyim. Uzaklardaki bir sesi tam yakaladıktan sonra kaçırıvermek kadar saçma şey olmaz. Koskoca bir dağa çabuk çabuk tırmanmışım gibi yüreğim küt küt atıyor ve göğsüm körük gibi inip çıkıyor. Neydi bu telefon? Doktor Condor'dan başkası olamazdı. Fakat gecenin saat yarımında neden telefon ediyor bana?

Kapıcı büyük bir naziklikle yaklaşıyor:

«Bay teğmen odasında, yukarda bekleyebilirler. Konuşma verilince hemen yukarı koşarım.»

Fakat kabul etmiyorum. Konuşmayı bir daha kaçırmak istemiyorum. Kaybedecek tek bir dakikam yok.

Olup bitenleri öğrenmeliyim. Zira kilometrelerce ötede bir şeyler olduğunu hissediyorum. Telefon eden ya Condor'dur, ya da Kekesfalva'lar. Onlara otel adresini de doktor Condor'dan başkası vermiş olamaz. Şu var ki, çok acele, çok önemli bir şey olacak! Yoksa gece vakti insanı yatağından kaldırtmazlar. Bütün sinirlerim titriyor. Ben gerekliyim, bana ihtiyaçları var! Birileri benden birşey istiyor. Birisi bana önemli bir karar bildirecek. Ölüm kalımla ilgili bir karar. Hayır, buradan bir yere uzaklaşamam. Burada beklemek zorundayım. Bir dakika bile kaybedecek vaktim yok.

İşte böyle, kapıcının biraz da şaşırarak getirip verdiği sert tahta sandalyeye oturup bekledim. Çıplak bacaklarımı pelerinin altına saklamış, gözlerimi telefona dikmiştim.

Onbeş dakika bekledim. Yarım saat geçti. Tedirginlikten ve belki de soğuktan titriyordum. Arada bir alnıma boşanan terleri kolumun yeniyle kuruluyordum. En sonunda bir zırr, çıngırak çaldı. Telefona koşup, reseptörü aldım. İşte şimdi öğreneceğim, her şeyi öğreneceğim.

Fakat sersemce bir yanılma. Kapıcı beni hemen uyarıyor. Telefon değil çalan, dış kapının çıngırağı. Kapıcı, gecikmiş bir çifte çabuk çabuk kapıyı açtı. Bir süvari yüzbaşısı, yanında bir kızla giriyor içeri ve kapıcı locasının önünden geçerken, göğsü bağrı açık, bacakları çıplak ve sırtında sadece bir subay peleriniyle oturup, gözlerini telefondan ayırmayan tuhaf adama hayretle bir bakıyor. Sonra şöyle bir selam veriyor ve yarı karanlık merdivende kızıyla gözden kayboluyor.

Daha fazla dayanamayacağım. Manyetoyu çevirip, telefoncu kıza soruyorum:

«Hala aramadılar mı?»

«Kim arayacaktı?»

«Viyana'dan, sanırım Viyana'ydı... Yarım saati geçti arayalı...»

«Hemen bir daha sorayım. Bir saniye.»

Bir saniye, sürdükçe sürüyor. Sonunda telefon çalıyor. Telefoncu kız, merakta bırakmamak için aramış:

«Viyana'ya sordum. Henüz bilgi almadım. Bir kaç dakika daha. Hemen ararım sizi.»

Beklemek I Bir kaç dakika daha beklemek I Dakikalar I Dakikalar!

Bir saniyede bir insan ölebilir, bir insanın kaderi çizilebilir, bir dünya batabilir! Ne diye bekletiyorlar beni? Böylesine öldüresiye uzun uzun bekletiyorlar. Buna işkence derler, buna çılgınlık derler. Saat bir buçuk oldu. Burada bir saattir oturuyorum. Ürperiyor, titriyor ve bekliyorum.

Sonunda, en sonunda yine telefon çalıyor. Bütün duyularımla kulak veriyorum, fakat telefoncu kız şu haberle yetiniyor:

«Öğrendim. Abone konuşmaktan vazgeçmiş.»

«Vazgeçmiş mi? Ne demek bu? Bayan bir saniye!» Fakat kız telefonu kapattı bile.

Vaz geçmiş mi? Neden vazgeçmiş? Ne diye beni gecenin bir buçuğunda arayıp, sonra da konuşmaktan vazgeçiyorlar? Bir şeyler geçmiş olmalı. Benim bilmediğim, fakat bilmem gereken bir şeyler! Mesafeleri ve zamanı delip geçememek ne korkunç şey! Condor'u ben mi arasam? Hayır, gecenin bu saatinde olmaz. Karısı korkardı. Belki doktor Condor da bir daha telefon etmedi, vakit çok geç oldu diye. Yarın sabah yine aramağı daha uygun buldu belki de!

Ah o gece! Anlatamayacağım! Karmakarışık görüntüler, yığınla saçma düşünce. Hem bitkin, hem tetikte olan ben. Bütün sinirlerim ayakta her an bekleyiş. Merdiven ve koridorun her ayak sesine, sokaktan duyulan her çıngırağa ve zil sesine, her harekete ve gürültüye kulak vermek. Bir yandan da yorgunluktan sendelemek, bitkinlikten sallanarak sonunda uyuyakalmak. Çok derin, çok uzun bir uykuyla! Ölüm kadar sonsuz ve hiçlik kadar derin bir uykuyla.

Uyandığımda odanın içi apaydınlıktı. Saate bakıyorum. Onbuçuk. Aman Yarabbim! Albay sabah sabah gidip görünmemi söylemişti! Özel kişiliğimin düşün yanı çalışmağa başlamadan önce, asker yanım, göreve bağlı yanım, kendiliğinden harekete geçiverdi yine. Çabucak giyinip, merdivenleri koşa koşa iniyorum. Kapıcı durdurtmak istiyor. Hayır, sonra, şimdi sırası değil! Önce gidip yazılayım, albaya söz vermiştim.

Fişekliğimi nizamına uygun bağladıktan sonra, kalem odasına girdim. Odada kızıl saçlı ve ufak tefek bir astsubay oturuyor. Beni görünce bir ürküyor:

«Sayın teğmenim hemen aşağıya insin lütfen! Garnizonun bütün subay ve erleri tam onbirde toplansın diye sayın yarbayın kesin emri var. Lütfen çabuk aşağıya!»

Merdiveni koşar gibi indim. Sahi, garnizonda kim varsa, hepsi toplanmış avluda. Tümen komutanına görünmeden kıta kapısının yanında yer alabildim.

Tümen komutanı olağanüstü ağır ağır ilerledi ve bir tören havasıyla açtığı kağıdı uzaklara kadar duyulan bir sesle okudu:

«Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu ve bütün medeniyet dünyasını tiksindiren korkunç bir cinayet işlenmiş bulunuyor. (Hangi cinayet diye dehşetle aklımdan geçiriyorum ve suçu işleyen ben kendimmişim gibi titremeğe başlıyorum, elimde olmadan.). Çok sevgili veliahdımız ve İmparatorluk ailesinin yüce varisi ekselans arşidük Franz Ferdinand ve çok sayın eşlerine karşı işlenen alçakça cinayet (Hangi cinayet?) İmparatorluk hanedanını derin bir yasa (Nasıl? Veliahdı öldürdüler mi? Fakat ne zaman? Sahi, dün Brünn istasyonunda bir ilanın önünde pek çok insan toplanmıştı... Demek bundanmış?) Ve kedere boğmuştur. Fakat İmparatorluk ve Krallık ordusu her şeyden önce...»

Bundan ötesini pek iyi anlayamadım. Nedenini bilmiyorum, fakat o «Büyük Suç» ve «Cinayet» sözleri bir balyoz gibi yüreğime inivermişti. Bir suçlu olmasaydım bu kadar korkmazdım. Doktor Condor bir suç, bir cinayet demişti. Mavi giysili, nişanlar ve kuş tüyleriyle süslü o adamın neler yumurtladığını, ne gevezelikler ettiğini duymaz olmuştum. Dün gece telefona çağrılmamı hatırlayıvermiştim. Doktor Condor bu sabah neden hiç bir haber vermemişti? Yani hiç bir olay geçmemiş miydi? Yarbaya başvurup geldiğimi bildirmeden, buyrultudan sonranın kargaşalığından yararlanıp, otele koştum. Bu arada beni telefonla aramışlardı belki!

Kapıcı bir telgraf uzatıyor. Bu sabah erken gelmiş ama, öyle acele geçmişim ki önünden, vermesine vakit kalmamış! Telgraf kağıdını yırtar gibi açıyorum. İlk bakışta hiç bir şey anlamıyorum. İmza filan yok. Yazılı olanlardan hiç bir şey anlaşılmıyor! Sonra her şeyi kavrayıveriyorum. Bir posta ihbarnamesiydi. Brünn'de üçü elli sekiz geçe vermiş olduğum telgrafın yerine verilemediği bildiriliyordu.

Yerine verilmemiş mi? Bu kelimelerden gözlerimi ayıramıyordum. Edith von Kekesfalva adresine gönderilmiş bir telgraf yerine verilemesin! O küçük şehirde onu herkes tanırdı. Heyecanım şimdi son hadde varmıştı.

Telefonda hemen Viyana'da doktor Condor'u aratıyorum. Kapıcı: «Acele mi?» diye soruyor. Bir an bile düşünmeden: «Evet!» cevabını veriyorum.

Yirmi dakika sonra Viyana'yı verdiler— hayra alamet değil —ve doktor Condor evinde, hem de telefon başında, üç dakika içinde her şeyi öğrenmiş bulunuyordum. Telefon görüşmelerinde dolambaçlı konuşmağa vakit yoktur.

Uğursuz bir rastlantı her şeyi mahvetmişti. Bahtsız kız benim pişmanlığımın ve içtenlikli kararımdan hiç birini öğrenememişti.

Olup bitenleri örtbas etmek için albayın aldığı tedbirler bir işe yaramamıştı. Ferencz ve arkadaşları kahveden çıkınca kışlaya dönmemiş, bir şarapçıya gitmişlerdi. İşler bir defa ters gitmeye! Orada eczacıya rastlamışlardı. Yanında başkaları da vardı. İyi yürekli sersemin biri olan Ferencz bana duyduğu büyük dostlukla, hemen saldır misti adama. Herkesin önünde hesap sormuş ve benim üzerime aşağılık yalanlar yaymakla suçlamıştı. Müthiş bir rezalet çıkmıştı bundan ötürü.

Ertesi günü bütün şehir öğrenmişti. Zira onuru kırılmış olan eczacı ertesi gün sabah sabah tanık toplamak için kışlaya koşmuş ve benim ortadan kaybolduğumu duyunca, kuşkusundan hemen Kekesfalva'lara yollanmıştı. İhtiyar babayı bürosunda bulunca öyle bir haykırmıştı ki, pencereler zangırdamıştı. Eczacı: «0 sersemce telefonunuzla beni budala yerine koydunuz,» diye bağırmış, şehrin eski ve saygıdeğer bir yerlisi olarak o şımarık subaylardan çekinecek hiç bir şeyi olmadığını söylemişti. Benim böyle korkakça ortadan kaybolmamın nedenini biliyordu ve bu nişan işinin sadece bir şaka olduğuna onu hiç kimse kandıramazdı! Bunun arkasında çirkin bir dalavere gizliydi! Fakat ucu bakanlığa kadar da gitse, bunun içyüzünü açığa vuracak ve o şımarık delikanlıların herkesin önünde kendisine hakaret etmesine izin vermeyecekti.

Öfkesinden köpürmüş eczacıyı yatıştırıp, oradan uzaklaştırmak pek güç olmuştu. Dehşet içinde kalmış Kekesfalva'nın tek umudu, bütün bu suçlamaları Edith'in duymamış olmasıydı. Fakat terslik bir defa başlamasın! Büronun pencereleri açıktı ve eczacının sözleri avluyu aşmış, Edith'in oturduğu salonun penceresine ulaşmıştı. Hem de bir bir anlaşılmıştı. Edith çoktandır tasarladığını yapmağa hemen karar vermiş olmalı! Fakat düşündüklerini belli etmemişti. Yeni giysilerini getirip bir daha bakmış, İlona'yla birlikte gülmüş, babasına güleryüzlü davranmış, şu oldu mu, bu hazırlandı mı diye bir sürü ayrıntıyı sormuştu. Telefon edip, benim dönüp dönmediğimi, ya da herhangi bir haber bıraktığımı öğrenmek için, telefon etsin diye, uşağı gizlice görevlendirmişti. Telefona çıkan hizmet erimin benim belirsiz bir süre için görevle yolculuğa gittiğimi ve hiç kimse için hiç bir haber bırakmadığımı söylemesi, son darbe olmuştu.

Yüreğinin sabırsızlığından artık bir gün daha, hatta tek bir saat daha beklemek istememişti. Onu büyük bir hayal kırıklığına uğratmış ve ölesiye yaralamıştım. Bundan böyle bana hiç güveni kalmamıştı. Benim zayıf kişiliğim onu büsbütün güçlendirmişti. Acımasız bir çelişme!

Yemekten sonra terasa götürmüşlerdi isteği üzerine. İlona, içine kötü şeyler doğmuş gibi, onun böyle aşırı neşelenmesinden tedirginlik duymuştu. Yanından hiç ayrılmamıştı. Fakat saat dörtbuçukta —tam da her zaman geldiğim saatte, benim telgrafım ve doktor Condor'un hemen aynı zamanda gelmesinden sadece onbeş dakika önce, yanından hiç ayrılmayan İlona'dan bir kitabı getirmesini rica etmiş,— o da hiç sakınca görmediği ricayı yerine getirmişti— bir tarihte terasta bana anlattığının tıpkısı ve korkunç rüyalarımda gördüğümün tıpkı tıpkısı bir davranışla, korkunç kararını gerçekleştirmişti.

Condor geldiğinde Edith henüz yaşıyordu. Akıl alır gibi değil ama, narin vücudunda önemli hiç bir dış yara yoktu. Baygın olarak bir hasta otomobiline koyup, Viyana'ya götürdüler. Hekimler, onu kurtarabileceklerine, geceyarısına kadar umutluydular. İşte bu durumda doktor Condor akşam saat sekizde bana acele bir telefon etti sanatoryumdan. Fakat veliahtın öldürülmesini izleyen o yirmidokuz Temmuz gecesi bütün telefon hatlarına asker ve sivil makamların resmi konuşmaları için el konulmuştu.

Doktor Condor dört saat boşuna bekledi, konuşmayı vermeleri için. Fakat geceyarısından sonra hekimler umut kesince, telefon görüşmesinden vazgeçti.

Yarım saat sonra da, Edith öldü.

O Ağustos askere çağrılan yüzbinlerce insan arasında benim kadar umursamadan, hatta sabırsızlıkla cepheye koşan pek az olmuştur. Bundan yana hiç kuşkum yoktu. Savaştan pek hoşlanmadığım için değil. Bunu bir kurtuluş saydığımdan. Cinayet sanığı bir suçlunun karanlığa koşup, saklanması gibi ben de savaşa sığınıyordum. Kesin bir karara varıncaya kadar dört hafta geçti. Kendimi küçük gördüğüm dört hafta. Şaşkınlıklar ve umutsuzluklarla dolu dört hafta. O günleri bugün bile dehşetle hatırlarım. Cephelerde geçen korkunç saatlerden daha korkunçtular.

Önceleri çekici, sonraları da kaçman merhametimle bir insanı, beni ihtirasla seven tek insan olan bir genç kızı öldürmüş olduğuma inanmaktaydım. Sokağa çıkmağı göze alamıyordum. Hasta olduğumu haber vermiştim. Odama kapanmıştım. Kekesfalva'ya yazmış ve üzüntülerimi (Evet, gerçekten pek üzüntülüydüm) bildirmiştim, yanında temize çıkayım diye. Cevap vermemişti. Arkadaşlarımdan hiç biri, tek satır bile yazmamıştı. Babamdan da mektup yoktu; oysa, gerçekte o çok zorlu haftalarda bakanlıktaki işinden başını kaşıyacak vakti yoktu.

Fakat ben bütün bu aşırı belirtilmiş suskunluğu, hep birlikte verilmiş bir hüküm, bir suçlama, saymaktaydım. Kendi kendimi suçladığım gibi herkesin de beni suçladığı korkusuna gittikçe daha çok kaptırıyordum kendimi. Herkes benim bir katil olduğumu söylüyor sanıyordum. Kendim böyle sanıyorum diye.

Bütün İmparatorluk heyecanla titrer, allak bullak olmuş Avrupa'nın her yanındaki telgraf telleri korkunç haberlerle sarsılır, borsalarda fiyatlar bir düşer, bir fırlar, ordular seferber edilir ve tedbirli kişiler valizlerini hazırlarken ben, o korkakça dönekliğimden ve suçluluğumdan başka hiç bir şey düşünmüyordum. Cepheye çağrılmak, işte bundan ötürü, benim için bir kurtuluş anlamı taşıyordu. Milyonlarca suçsuz insanı çekip almış olan savaş, beni, ben suçlu kişiyi, umutsuzluktan kurtarmıştı (Fakat bundan ötürü savaşı övecek değilim).

Parlak sözlerden tiksinirim. O tarihte ölümü aradım, diyemeyeceğim bundan ötürü. Sadece şu sözlerle yetineceğim:

Ölümden korkmadım. Hiç değil çoğu kimseden daha az korktum. Zira cephe gerisine dönmek bazı anlarımda bana savaşın bütün korkunçluklarından daha korkunç görünüyordu. Zira suçumu bilenler vardı cephe gerisinde. Hem nereye dönebilirdim? Kime gerekliydim, kim vardı beni hala seven? Kim için, hangi amaç için yaşayacaktım? Aşırı yiğitlik hiç bir şeyden korkmamaktan daha öte bir şey olmasa da, cephede gerçekten yürekli davranmış bulunduğumu rahatça ve dürüstçe ileri sürebilirdim. Zira en yiğit arkadaşlarımın bile ölmekten daha korkunç saydığı sakat olmaktan da hiç korkmuyordum.

Çaresizlik içinde bir sakat olmağı, bir ceza, bir öç alma sayıyordum belki de! Başkalarının bana acınması, bir tarihte korkaklığımdan ve zayıf kişiliğimden yeterince merhamet duymadığım için, gerekliydi.

Ölüm benim karşıma çıkmadıysa, bundan sorumlu ben değilim. Umursamaz bakışlarla pek çok defa onun karşısına dikildim. Tehlikeli bir görev için gönüllü aranınca hemen koştum. Tehlikenin arttığı yerlerde ben daha bir rahatlıyordum. İlk yaralanmamdan sonra ağır makineli bölüğüne verilmemi istedim. Daha sonra da havacı oldum. Sanırım orada, o pek zavallı uçaklarımızla epeyce iş başardım. Fakat günlük bir buyrultuda adımın yanında «Yiğitlik» sözünü her görüşümde, yalancının biriyim ben, duygusundan kendimi kurtaramadım. Nişanlarıma birisi fazla baksa, savuşuverirdim.

O sonsuz dört yıl geçip gidince, eski günlerimin dünyasında yine yaşayabileceğimi hayretle gördüm. Zira bir cehennemden dönmüş olan bizler, her şeyi yeni bir ölçüyle değerlendiriyorduk. Savaştan dönmüş bir asker için bir insanı öldürmüş olmak, barış günlerinin ölçüsüyle bir vicdan sorunu olmaktan çıkmıştır. Benim suçum da, o sonsuz kan bataklığının bütünü içinde yokolmuştu. Zira Limanova'da siperlerimizin önünde Rus piyadesinin ifk dalgasını ben biçmemiş miydim? Bu ellerimle ve bu gözlerimle? Öldürdüklerimi, yaraladıklarımı —dikenli tellerde saatlerce inleyerek feci ölümlerini— sonradan dürbünle seyreden ben değil miydim? Goriça önlerinde bir düşman uçağı düşürmüştüm. Makine havada üç takla attıktan sonra Karst dağına çarpıp alevler içinde parçalanmıştı. Kömürleşmiş ve hala yanan cesetlerde künye levhasını kendi ellerimle aramış değil miydim? Fakat benimle omuz omuza yürüyen binlerce ve binlerce insan da aynı biçimde davranmıştı. Tüfekle, ağır makineliyle yumrukla aynı şeyi yaptı neslimin milyonlarca insanı; Fransa'da ve Almanya'da.

Tarihin o güne kadar bir benzerini görmediği, böyle yığın yığın insan canına kıyılması ve yığınla tahrip yanında özel bir tek cinayetin ne önemi kalırdı?

Sonra, bir şey daha vardı beni rahatlatan. O cephe gerisi dünyasında beni suçlayacak tek bir tanık bile kalmamıştı. Olağanüstü yiğitlik nişanları almış birisini, bir tarihte korkaklığından ötürü suçlayacak, o uğursuz davranışını ortaya atacak kimse yoktu.

Kekesfalva, kızının ölümünden sonra ancak birkaç gün daha yaşamıştı. İlona, küçük bir noterin eşi olarak Yugoslavya'nın bir köyünde oturmaktaydı. Albay Bubenic, Sava kıyısında kendi eliyle canına kıymıştı. Arkadaşlarım ya cephede ölmüştü, ya da o işi çoktan unutmuşlardı. Zira «savaştan önce» nin her şeyi o felaketler dolu dört yıldan sonra, eski günlerin parası gibi —değişivermiş, yürürlükten kalkmıştı. Hiç kimse beni suçlayamaz, hiç kimse beni yargılayamazdı.

Öldürdüğünün cesedini çalılığa gömen ve ağır ağır yağan ak karların örtmeğe başladığını gören bir katil gibiydim; korkunç suçu koruyucu o kalın örtü kimbilir ne süre daha gizleyecekti! Sonra da bütün izler silinip gidecekti.

İşte böyle, ben de yeniden yaşama gücünü buldum kendimde. Beni kimse hatırlamadığı için ben de kendi suçluluğumu unuttum. Zira insan yüreği ille de unutmak istediği şeyi rahatça ve bütünüyle unutabilir.

Sadece bir tek defa döndüm anıların kıyısına.

Viyana operasında, salonda oturuyordum. Son sıranın başındaki koltuktaydım. Pırıl pırıl ve çekingen hüznüyle beni pek saran Orpheus operasını bir daha dinleyim istemiştim. Gluck'un bu operasını pek severdim. Uvertür yeni sona ermişti. Hemen arkasından verilen kısa arada salonun lambalarını yakmadılar ama, geç kalan bir kaç kişinin yerlerine oturmasına izin verildi. Benim sıramda da bunlardan iki kişi vardı. Bir bayla bir bayan.

Bay, bana eğildi ve büyük bir incelikle: «Rica edebilir miyim?» dedi. Ondan yana bakmadan ve hiç dikkat etmeden, ayağa kalktım, geçsin diye. Fakat o, yanımdaki koltuğa hemen oturmadı ve bayana yer gösterdi; büyük bir titizlikle yol gösteriyor, elleriyle okşuyor gibiydi. Kadına yerini göstermekle kalmadı, oturacağı koltuğu da büyük bir özenle açtı. Bir insana böylesine düşkünlük göstermek, gözümden kaçmayacak kadar olağanüstüydü. Ah, kör bir kadınmış diye aklımdan geçirdim ve acındım. Fakat o şişmanca erkek yanımdaki koltuğa oturunca, yüreğim ağzıma geldi ve hemen tanıdım.

Doktor Condor'du. Her şeyi bilen tek insan oydu, suçluluğumun olanca ağırlığını bilen adam yanı başımda oturmaktaydı. Onun acınması benim merhametim gibi insan öldürmüş değildi. Onun merhameti fedakar, kendini feda eden ve güçlendirici bir acınmaydı. Beni yargılayabilecek ve önünde utanç duyacağım tek insan oydu! Ara olup da, avizeler aydınlanınca beni hemen tanırdı.

Titremeğe başladım ve elimi yüzüme götürdüm çabuk çabuk. Hiç değil karanlığa saklamak istiyordum yüzümü. 0 çok sevdiğim müziğin tek bir ezgisini bile duymuyordum. Yüreğim küt küt atıyordu. Yeryüzünde beni gerçekten çok iyi tanıyan bir insanın yanı başımda oturmasından boğulacak gibi oluyordum. Lambalar yanacak diye ödüm patlıyordu. Bu güzel giyimli insanların arasında çırıl çıplak oturuyormuşçasına ürpertiler geçiriyordum. Operanın birinci bölümü bitip de, perde ağır ağır inerken, başımı hemen önüme eğdim ve kaçtım salondan. Sanırım, Condor'un beni tanımasına meydan bırakmayacak kadar çabuk davranmıştım. Fakat o andan bu yana daha da iyi biliyordum.

Vicdan, hatırladığı süre hiç bir suç unutulmaz.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült