Hikaye

 

 

Kalabalıktan Biri

Oktay Akbal


Tam köşe başında sigarasını yaktı. Yan sokaktan çıkan eşya yüklü bir arabanın geçmesini bekledi. Sinemaların karşılıklı uzandığı cadde boyunca dolaşan ve kahvelerin açık pencereleri önün de kağıt oynayan tanıdıklara görünmemek için tozlu, tenha bir sokağa saptı. Kimse ile konuşacak tek kelimesi yoktu. Bu pazar gününün lüzumsuz telaşı ve boşuna sevinci içinde kaynaşan kalabalıktan kısa bir zaman için sıyrılması lazımdı. Kendi hülyası, düşünceleri ile yapayalnız olmalıydı. Toz içine gömülen ayakkabılarına bakarak yürüdü.

Bu binalar eskiden yoktu. Ne çabuk yerden bitivermişler. Yalnız şu apartmanı çocukluk senelerinden hatırlıyorum. Arka sokağa bakan penceresindeki camı topla kırmıştık. Belki hala öyledir. İlerdeki büyük arsada futbol oynar, kavga çıkarırdık. O uzun saçlı da bir köşede dururdu. Mavi bir lastik topu vardı. Bir defasında çocuklar topu çalmışlardı da...

Ayağı bir taşa takıldı, düşmemek için sarsıldı.

Evet bu yol hiç de böyle değildi. Boş arsa da kalmamış. Hep yeni binalar göğe yükselivermişler. Eski günlerin, yıllar, yıllar ötesinin anıları da artık yoktur...

Yepyeni, ona yabancı evlerin, insanların arasından geçti. Tramvay caddesine bakan büyük apartmanların yanındaki ufak evi uzaktan seyretti. Bahçe duvarı yıkılmış, ağaçlar kurumuştu. Kapının boyası sararmıştı.

Bu balkonlu odanın gece vakitlerindeki halini bilirim. Perdenin ardında kımıldayan gölgeyi, görünüp kaybolan o genç kız çizgilerini... O balkonlu odaya rüyalarımda hep girip çıkmışımdır.

Bu eski, kaybolmuş şeylere yeniden eğilmek boşunadır dedi, sigarasından bir nefes çekip, yürüdü. Tenha yolun ucu yine o büyük ve kalabalık caddeye çıkıyordu. Bir an sonra yeniden kendini o gürültü, o telaş, o heyecanlı gidiş geliş ortasında buldu. Ağaçların gölgesi altında arabalar tramvaylar koşup duruyorlardı. Pastaneler, sinemalar dolup taşıyordu. Bir taraftan bir caz havası yayılıyordu. Pazar günü insanları caddeyi doldurmuştu. Ütülü elbiseleri, temiz gömlekleri, kısa ropları, çorapsız bacakları, kokulu saçları ile şehrin kalabalığı bütün baş döndürücü haliyle önü sıraydı.

Kendini bu alemin akıntısına kaptırıverdi. O da tuhafiye mağazalarının vitrinlerine, ayakkabılarına, pastalara bakmaya başladı. Beş on kişi kaldırıma serilmiş akşam gazetelerinin etrafında toplanmışlardı. Çıplak ayaklı, kara bir çocuk boyuna bağırıyordu:

— Son havadisler... Üçüncü dünya harbini yazıyor. Üsküdar’daki cinayet.

Gözleri iri başlıklara gitti. Kıtanın bilmem hangi ülkesinde yaşayan bir adamı u söylediği korkunç sözleri okudu. Senelerdir duya duya, okuya okuya, yaşaya yaşaya bıktığı bu heyecandan başkaları hala medet umuyor, aynı baş belaları, huzursuzluğu yeryüzünden uzaklaştırmayı düşünmüyorlardı.

Şu gazeteler niye bir gün de mesut, güzel, ferahlık duyuran bir havadis vermek istemezler? Hep cinayetler, harpler, ardında koşarlar. Katillerin resimlerini ilk sayfalara basarlar da insanlığa güzel şeylerden, aşktan, saadetten, kardeşlikten bahsedenlere, şairlere, sanatçılara kızarlar, onlarla eğlenirler? ...

Bir gazete aldı. Kalabalıkta ötekine berikine çarpa çarpa yürüdü. Yıllardır huzursuzluğu en yakın dost olarak bilmişti. Attığı her adımda şüphe, endişe, korku duymuştu. Şimdi barış gelmişti, gene aynı duygulardan, aynı ruh halinden sıyrılamayacak mıydı? Ama bu telaşlı haberlere aldırış etmeden geçenler daha çoktu. Onları seyredip sevindi. Hiç değilse kendilerini şimdiden üzmüyorlardı. Kolkola girmiş genç kızlar, delikanlılar gördü. Bir bakışı insanın ta 'içine işleyen genç kadınlar gördü. Sadece düzgün bir çıplak bacağın peşi sıra koşanlar gördü. Sinemalara, yazlık bahçelere, parklara, dansinglere, meyhanelere, koşanlar gördü. Ama bu kalabalık cadde boyunca gazetesini açıp, endişeli haberler okuyarak gülmesini unutan kendinden başka kimse görmedi.

Sonra sinema afişlerini, uçuşan saçları, kalkıp inen kısa etekleri, omuzları kesik japone kolları yanık derileri seyretti.

Yarın onu göreceğim, daireden girer girmez beni selamlayacak. Belki de yolda tesadüfen karşılaşırız. O kendisine söylemek isteyip de söyleyemediğim şeyleri anlar, ama belli etmez. Şirketin işlerinden bahsederiz. Son dedikoduları anlatınız. Havadan sudan bahsederek merdivenleri çıkarız. Sonra o kendi işine ben kendi işime koyuluruz. Önümdeki kağıtları akşama kadar doldurur dururken onun da içerde bir takım hesaplarla uğraştığını, benim gibi bu kağıt yığınlarından, rakamlardan, kalemlerden, memurlardan, hademelerden uzak bir hayatı özlediğini de üşünürüm. Koridorda arada bir karşılaşırsak gözlerimiz bir şeyler anlatır, dudaklarımız susar. Akşam ela yine bir yokuştan inip tramvay durağında ayrı ayrı yönlere gitmek üzere ayrılınız. Onun arabası kalktıktan sonra ardından atlamak, ona yetişmek, isterim, ama iş işten geçmiştir. Onun gülümseyişi hayalimde kalır, araba geçer, gider...

Az daha otomobil ona çarpıyordu. İriyarı bir adam kolundan çekip bağırdı:

— Hey, hangi dalgadasın delikanlı?

Sarsıldı. Ona bakanlar vardı. Şoför durmuş küfrü basmıştı. Etrafta toplanan insanlara baktı, ama aldırış etmedi. Gene kendi hayalleriyle kalabalığa karıştı. Genç çiftlerin sarhoş bir saadetle geçip döndüklerini görmek onda bir tatlı hüzün uyandırıyordu. Sol eli cebinde bozuk paraları boyuna karıştırıyor, bir şeyler hesaplıyordu.

Aybaşına daha bir hafta var. Ne çabuk para eridi? Ne olacak ufak bir memurun maaşı ay sonuna kadar yeter mi? ömrü m boyunca şirketin basit bir memuru olarak mı kalacağım böyle? Her şeyden, her saadetten, her nimetten mahrum, 150 lira maaşlı bir memur. Yalnız bir hayat sürmeye mahkûm. Eve, anana, kardeşine bak, sonra da bir genç kıza tutul üstelik bu olur iş mi! b beyaz gömleği ile odadan odaya dolaşan esmer kıza bu durumda olan bir genç adam ne diyebilir? Derdini, aşkım nasıl anlatabilir? Hem sonra bu sıkıntı, bu huzursuzluk, bu saadet eksikliği, her gün yenileşen bu yeryüzü korkusu, yaşama neşesizliği, hedefsiz bir hayat belası...

Yeni bir sigara yaktı. Bir meydana çıkmıştı. iki delikanlı önü sıra iki hoppa kızın peşinden geçtiler. Meydanın ışıkları birdenbire yandı, loşluk daha da arttı. İnsanların gölgeleri bir tuhaf oldu. Kalabalık bir türlü bitip tükenmek nedir bilmiyordu. Daima yeni, başka, değişik yüzler, gözler, bakışlar vardı. Hiç biri ötekine benzemiyordu. Çoğu gülümsüyor, pek azı mahzun görünüyordu. Akşamın ilk karanlığı bütün bu insanların gizli olan kederlerini, endişelerini ortaya çıkarmış gibi göründü. Gülüşerek geçenler, koşanlar, bağıranlar, içkili gazinolara gidenler, yalpalayarak dolaşanlar, ya da sevgilileri, karılarıyla koklaşırlar; kısacası bütün bu kalabalığın insanları, az çok birbirine benzeyen düşüncelerle, tatsız hayallerle yüklüydüler. Hep aynı dertleri bölüşüyor, aynı çileyi çekiyorlardı. Görünüşleri başka, içleri birdi. Aynı üzüntülü hayatı yaşamışlar, birinin derdi hepsinin olmuş, hayalleri birleşmişti. Artık kalabalıktan biri, onun kendi derdi, kendi acısı, kendi sevinci, saadeti yoktu; aynı çileyi çeken, korkulu bir hayat serüvenini yaşayan bir insan kütlesi vardı. Ve o, bu kalabalık içinde yalnız başına değildi.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült