Hikaye

 

 

Kadınlar Sendikası

Fikir Tonsvi


Birkaç gün önceydi; akşam eve döndüğümde erkek olduğum için tabi ki geç dönmüştüm baktım ki benim tek, ilk ve son karım, bembeyaz omuzlarına kara bir döviz asmış karşımda duruyor.

“Bu, ne iş hanımefendi?” diye sordum.

“Yaşasın kadın dayanışması!”

Bugün karımda bir terslik olduğunu hemen anladım. Daha düne kadar mermer heykelleri kıskandıran ay yüzü, bugün vatanperverler derneğinin bastırdığı poster gibi görünüyordu. Üzerinde de sanki şu dizeler yazıyordu.

“Kalk, dünyamın yoksullarını uyandır,

Kapitalist ağaların mekanlarına saldır. ”'

Biraz gülümseyerek (biraz da korkarak), “Yaşasın devrim! Bana yemek getir.” dedim.

Parlak' bileklerini bayrak gibi sallayarak, "Bugün yemek memek yok. Ocak grevde.” dedi.

Karımda bugün bir terslik olduğuna ilişkin içimdeki şüphe kesinlik kazandı. Artık karımla romantik bir konuşma yapmaya çalışmak faydasızdı. Hangi zalim evimize devrim lafını soktu da karımın sürme çekili olması gereken gözlerinden, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için talepler listesi okunmaktaydı bugün?

Durumun ciddiyetini fark edince ben de konuşma tarzımı değiştirdim ve evin reisi vakarıyla, "Hatun! Unutma ki sen benim karımsın. ” dedim.

Lafını esirgemedi. "Evet, ama ayrıca ben bir işçiyim, sen de benim emeğimi sömüren patronumsun.”

"Ama sevgilim!” Tekrar konuşma tarzımı değiştirdim; "Asıl patron sensin, benim kalbimin, canımın patronusun, bu evin patronusun. Sen bu saltanatın Navab Vacid Ali Şahısın. Söyle, değil misin?”

Bir gün öncesine kadar bu sözcükler karımı büyülerdi; heyecandan titreyerek kollanma atılmak için can atardı, ama bugün kucağıma atılmak yerine ince, zarif ellerini sıkarak yumruğunu gösterdi bana. Sonra yumruğunu masaya vurarak, "Patron bey! Böyle yumuşak laflarla bu gemi yürümez artık. Yüz yıllardır zulme uğrayan biz kadınlar, artık uyandık ve haklarımızı elde etmeden geri adım atacak değiliz. Ayıca bilmelisin ki bizimle çarpışmaya kalkan, paramparça olacaktır.”

"Bugün bizim eve devrimci bir şair mi geldi yoksa?” diye sordum.

"Hayır, o şair benim içimde uyuyordu, bugün uykusundan kalktı. Bu yüzden taleplerimi kabul et yoksa...”

"Ne talebiymiş bunlar?”

Karım boğazını temizledi. "Hepsinden önce” dedi, ama sesinde halhal sesine benzer o tanıdık ton yoktu, aksine bir savaşçıyı andıran gür bir ses vardı.

“Birincisi, çalışma saatlerimin düşürülmesidir. Sabah beşten gece on bire kadar her gün on sekiz saat çalışıyorum. Çalışma sürem azaltılarak dokuz saate indirilmeli. Gelişmiş toplumlarda bu işler böyle.” dedi.

“Ama sevgilim, burası Hindistan.”

Birden alevlendi. “Geç bunları! Ayrıca taleplerim konusunu konuştuğumuz sürece bana sevgilim deme! Şimdi söyle bakalım, Hindistan'ı gelişmiş bir toplum yapmak için dokuz saat çalışma talebimi kabul ediyor musun?”

“Bak (sevgilim değil) emekçi kadın! Sadece dokuz saatlik işgünü evdeki üretimi olumsuz yönde etkileyecektir. Bunun anlamı, iki vardiya oluşturmak gerekecek ve bu evde iki kadın çalışacak demektir. Eve başka kadın getirmemi ister misin?”

Kuma konusu kadının en zayıf olduğu damandır. Sendikacı karımda bir çözülme olur düşüncesiyle bilinçli olarak o damarına dokunmuştum. Ama karımın içindeki o kıskanç kadın ölmüştü sanki.

“Bu patronun problemi. İsterseniz bir hizmetçi tutabilirsiniz.” dedi.

Karım, olayın kuma kısmım böylece bertaraf etmişti. Bu manevrası beni zor duruma düşürdü, ben de başka bir silah denemeye karar verdim.

“Ama ona nereden maaş vereceğiz? Aldığım maaşı getirip o pamuk ellerine koyuyorum. İstersen o maaştan ödeyerek hizmetçi tutabilirsin.”

"O maaşla hizmetçi tutulamaz.”

“Peki ne yapalım öyleyse?”

“Söyledim ya, bu patronun problemi, kendisi düşünmeli.”

“Pekala” dedim. “Yönetim bu konuyu samimiyetle dikkate alacaktır. Sonraki talebin nedir?”

“İkincisi, tatil hakkında.”

“Daimi tatil mi? Daimi tatil vermeyi defalarca önermiştim sana, ama her defasında küçümseyerek reddettin."

“Bakınız bu işi şakaya vurup geçiştirmeye çalışmayın (halbuki yemin olsun şaka yapmıyordum). Hindistan’ın her yerindeki çalışanlar Pazar günü haftalık tatil yapıyorlar, ama Pazar günü benim en yoğun çalıştığım gün oluyor. Pazar günleri ahbaplarınız bir bir gelip başıma musallat oluyorlar; kimi öğlen yemeğine geliyor, kimi akşam yemeği için, kimi de gezip dolaşırken öylesine çay içmeye damlıyor. Divali, dashara, şeker bayramı, kurban bayramı, hiçbirinde izin kullanmıyorum. Ne hastalık izni var, ne mazeret izni. Söyleyin, böyle bir çalışma hayatı olur mu?” dedikten sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Ben de ağlamak istiyordum, ama yönetim merciinde ağlama geleneği yoktur.

Taleplerinde (Allah için konuşmak lazım) çok haklıydı, ama bu konuda yönetimin tutumu gayet açıktır; hiçbir talebi haklı bulmamak, karşı tarafın herhangi bir talebini haklı bulup kabul etse bile, o kabule bir lütufta bulunma edası vermek.

Bu yüzden, "Bak hatun! Kadınların ölmeden önce izin hakları olmadığına kadınlık tarihi şahittir.” diye itiraz ettim.

“Ama ben tarihin akışını tersine çevirmek istiyorum” diye kükreyerek karşılık verdi.

“Benim sevgili Hitler’im! Eğer kafanı biraz çalıştırsan, sosyal yaşamın bütün iskeletinin kadının omuzları üzerine kurulu olduğunu anlarsın. Kadının izin kullandığı gün sosyal yaşamda bir boşluk oluşacaktır. Evi ürkütücü bir viranelik saracak, sanki fabrikaya zorla kilit vurulmuş gibi o gün bütün işler duracaktır. Çocuklar ağlaşacak, ben ağlayacağım, evin kedisi, papağanı, hatta fareleri bile ağlayacaklar. Soruyorum sana, izinli olduğun gün ev işlerini kim yapacak peki?”

“Siz yapınız!” Duygu namına bir şey yoktu kadında, zalim!

Tavrımı değiştirerek, “Peki, haftalık tatil talebini kabul ediyorum. Ama merak ediyorum, o tatil gününde ne yapacaksın?” diye sordum.

“Bütün gün boş boş oturacağım, istirahat edeceğim, yatacağım, kağıt oynayacağım, arkadaşlarımla gezmeye gideceğim, sinemaya gideceğim.”

Konuşma tarzından, karımın sadece beni taklit etmek istediği açıkça belliydi, orijinal bir fikri yoktu. Derken aklıma şeytani bir fikir geldi; onu fazla mesai yapmaya heveslendirmeliydim, yani “izin gününde de çalış daha fazla kazanırsın, böylece fazladan kazandığın parayı biriktirip kendine yeni bir sarhi alırsın” gibi.

Ama karımı yaptığı mesaiyle ölçmek hoş bir davranış gibi gelmedi bana. Bu yüzden erkekçe cesaretin zirvesine kurularak şöyle seslendim: “Haftalık tatil talebini kabul ediyorum, ama bir şartım var: Tatil yapacağın günlerde çocukları da alıp annene gideceksin.”

Anne evine gitmesini önermem karımı birden afallattı. Anne evi her kadının zayıf noktasıdır. Bu teklif karşısında karımın bütün sendikacılık düşüncesi allak bullak oldu; tatil talebi kabul mu ediliyordu, yoksa tam tersine o mu ödün vermiş oluyordu, hemen kavrayamadı. Haftalık tatil talebini şartlı kabul ederek bir taşla iki kuş vurmuş oldum. Bu durum karımı da memnun edecekti, beni de. Karımın evde olmadığı zamanlarda ele geçireceğim özgürlüğü, sadece o sınırsız monotonluktan bıkan evli erkekler anlayabilirler.

Karım, dudağında hafif bir tebessümle bu kararı kabul etti, ben de içten içe mutluktan uçtum:

"Dolambaçlı hamleleriyle oyunu aldı patron İşçinin saflığından matla sonuçlandı oyun. ”Karımın üçüncü talebi, ev harcamaları için ona verilen paranın artırılmasıydı, zira ev ihtiyaçlarının fiyatları yerinde durmamaktaydı. Her şeyin fiyatı eskiye oranla iki kat artmış olmasına rağmen harcamaları karşılamak için eve bırakılan parada artış yapılmadığını ileri sürdü.

Karımın pahalılık konusundaki bu talebi kesinlikle yerindeydi, ama yine de gereksizdi. Bu yüzden hemen fikrimi belirttim: “Hanım! Bu talebinde seni destekliyorum, ama sadece desteklemekle kalıyorum.”

Birden kükredi. “Sadece desteklemekle bakkaliye işleri yürümüyor efendi.”

"Öyleyse bakkal işlerine fazla girme sen de. Atalarımız, ‘kuru ekmek ye, üstüne su iç' demişlerse bir bildikleri vardır elbet; altında bir felsefe yatıyor ki böyle demişler. Hanım! Ne yazık ki sendikacılık uğruna atalarımızın felsefesini de göz ardı ediyorsun.”

Buna karşılık karımın söyledikleri acı vericiydi. Açık seçik bir ifadeyle, kuru ekmek üstü su felsefesine inanmadığını söyledi. Evdeki refah düzeyini düşürüp mahalleye rezil olmak istemiyormuş. Sonra gözyaşı silahını çekip defalarca bana saldırdı, tehdit etti.

“öyleyse ev harcamaları sorumluluğunu sen üstlen, böyle sözde desteklemeyle veya ataların felsefeleriyle bu işlerin yürümediğini göreceksin. Bir hafta içinde teslim bayrağını çekmezsen bana da bu evin hanımı demesinler.” “Peki ne yapayım sevgilim? Maaşımı biliyorsun, fazlasını nereden bulayım ben?”

“Maaşını artır.” diye bağırdı devrimci kanın.

“Nasıl?”

"Rüşvet al, yankesicilik yap, kaçakçılık yap, sahtekarlık yap. Herkes böyle zengin oluyor.”

Cevabım gayet açıktı; bunlar benim yapacağım şeyler değil, geçen yüz yıldır yegane korunağımız olagelen aile şerefimizi birkaç kuruş için, bir avuç tahıl için, sebze ve bakkal harcamaları için satamam.

Ama kanın ısrar etti. “Her dönemde ahlak ve şeref gibi değerler değişmektedir. Harcamaları kısmak korkaklıktan başka bir şey değil ve korkak birinin de saygın bir kadının kocası olmaya hakkı yok. Bu yüzden ya bu talebimi kabul et ya da genel grev için hazırlıklı ol.”

Bana korkak dedi! Benim kocalığıma gölge düşürdü. Genel grevle tehdit ederek evimizin dirliğine darbe vurma ilanında bulundu. Bu tutum, bizi kesinlikle boşanmaya doğru götürmekteydi.

Tamam öyleyse, ben de kararımı verdim; ben karımı boşayacağım, aile şerefimi değil.

Birkaç dakikalık sıkıntılı suskunluktan sonra kanın, "Peki, söyle bakalım neye karar verdin?” diye sordu.

İnsanlık tarihinin en büyük kararını ilan ettim: “Bu talebini reddediyorum.”

"Ama en önemli talebim buydu. Eğer bunu reddedersen öncekileri yeniden gözden geçirmem gerekecek. ”

"Bu son talebini asla kabul edemem.”

Anlaşma görüşmeleri bu noktada tıkandı.

Direnmenin gereği olarak kanın arkasını dönerek sedire uzandı, ben de elime eski bir dergi alıp sayfalarını karıştırmaya başladım. Saatin tik tak sesleri sevinç ve kederlerimizi geride bırakarak, zamanın umursamaz aşamalarına doğru yol almaya devam etti.

Ben akşam yemeği yememiştim, belki karım da yememişti. Yavaş yavaş birbirimizden uzaklaşmakta olduğumuzu hissettim, birbirimizi yok sayıyor gibiydik. Belki içten içe ağlıyorduk, öylece uyuduk.

Sonra açlık saati ikiyi vurmaya başladığında, sanki birkaç damla sıcak gözyaşı alnıma damladı, ardından hafif hıçkırık sesleri, yumuşak ve kibar ellerin dokunuşları, bileziklerin melodik şıngırtıları ...

Kimdi bu?

Sendika lideri değildi.

Devrimci biri de değildi.

Bu benim tek, ilk ve son karımdı.

"Kalk, yemeğini ye. Yemediğin için uykum gelmedi.” diyordu.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült