Hikaye

 

 

İşiniz Oldu Gayri

Aziz Nesin


Tanınmış politikacılar gelecekti. Eskiden olduğu gibi bir iki laf konuşup gelmeleriyle gitmeleri bir olmuyordu. Köy köy geziyorlar, kasaba kasaba dolaşıyorlardı.

Politikacılar bu geziye çıkmadan önce parti merkezinde epey çekişmişlerdi. içlerinden en tecrübelisi.

Arkadaşlar, dedi, biz aramızda nasıl konuşuyorsak, halkla da öyle konuşuyoruz. Meydanlarda kürsüye çıkıp boyuna nutuk çekiyoruz. Halk bizi anlıyor mu, anlamıyor mu, hiç hesaba kattığımız yok. Bu çok yanlıştır. Halkın partimizden sorup öğrenmek istediği şeyler vardır. Bunlara teker teker cevap vermeliyiz. İktidara geçince neler yapacağımızı halk öğrenmelidir.

Bu düşünce çok yerinde görüldü. Parti hatipleri, kürsüye çıkıp kendi bildikleri gibi konuşmayacaklar, halkın sorduklarına, onların anlıyacağı dille cevap verilecekti. Ama bu, göründüğü kadar kolay bir iş değildi. Kürsüye çıkıp alabildiğine konuşmak kolaydı. Ama soruları, her sorulanı cevaplandırmak zor işti. Köylü deyip geçmemeli, o ne çarıklı erkanıharptir! Bişey sorar, adamı zınk diye oturtur, partinin o bölgedeki itibarı iki paralık olur. Bunun için, dolaşılacak yerlerde halkın sorabileceği bütün sorular hesaplanarak, ona göre bir iktisat doktoru, bir hukuk profesörü, bir maliye mütehassısı, bir yüksek ziraat mühendisi, bir de ihtisasını Amerikada yapmış doktordan beş kişilik gezi heyeti kuruldu. Artık halk ne sorarsa sorsun, bu beş aydın kişi en zor soruları bile parti tüzüğüne göre cevaplandırabilirdi.

Partinin teşkilatı olan her yere, bu propaganda heyetinin geleceği, hatiplerin eskiden olduğu gibi kürsüden nutuk çekmiyecekleri, halkla konuşulacağı bildirildi.

«M...» liler bu habere bayağı kızdılar. Konuşmak da, sorgu sual de oluyormuş. «...» ilçesi Başkanı,

De bakalım, dedi, sincik n'olacak? Yeni icat mı çıkardı bu bizim parti? Eskiden gelirlerdi, bağırır çağırıriardı, yarı anlar, yarı anlamazdık, el çırpar, yaşa derdik, geçer giderlerdi. Sincik n'olacak? Onlarnan kim konuşacak, ne soracağız? Haydi bişey sorduk, onların dediğini kim anlayıp, kim sökecek? Manifaturacı Selim Ağa,

Sen, bizim onlara soracağımıza boş ver, dedi, laf lafı açar, derken ya onlar da bize bişey sorarlarsa? Burda bu kadar partili var. Herkesin içinde rezil olduk gitti.

Başkan,

Buldum, dedi, kolayım buldum, fırt fırt ortaya çıkıp her bir lafa karışmak, yok. Gelenlerle kimin konuşacağını evvelden bilelim. iyi mi?

Hep birden,

iyi, dediler.

Kim konuşacaksa, kendine güvenen çıksın ortaya!

Gönüllü çıkmayınca Başkan, Berber Osman'a,

Cırcır Osman, dedi, niye duruyorsun? Sabah akşam öter durursun, işte vaktin geldi.

Berber Osman,

Bize söz düşmez Ağa, dedi, bizden önde gelen yaşlılar var.

Hiç kimse bu işi üzerine almak istemiyordu. Sonunda Başkan, Aktar Salih'e,

Bu işi yapsan yapsan, bir sen yaparsın, Salih Çavuş, dedi.

Aktar Salih kolları kabararak,

Bir başıma altından kalkamam, dedi. Nuri Efendi de gelsin...

Partiden, köylülerle konuşmak, onların her sorusuna cevap verebilmek için nasıl bir heyet seçildiyse, burada da onlara bir şeyler sormak için Aktar Salih Çavuşla, Nuri Efendi seçildi. Başkan,

Beni şinci iyi dinleyin, dedi, öbür partililere rezil olmayalım. Hepsi buraya dolar. Onların yanında baktınız, bir lafı anlamadınız, hiç anlamamışçasına davranmayın. Anlamış gibisine konuşun. Soma onların anlattıklarını siz evirip çevirin, tekrardan kalabalığa anlatın...

Ertesi sabah kasabaya geleceklerdi. Salih Çavuş da, Nuri Efendi de neler soracaklarını akıllarından hesaplamışlar, birbir ezber etmişlerdi.

Saat onda istasyondan dört otomobil «M...» kasabasına geldi. Beş politikacı, kendilerini istasyondan karşılayan partililerle, parti binasına gittiler. Çaylar, kahveler içildi. Öğle yemeğinden önce bir konuşma yapmak istiyorlardı. Hukuk profesörü olan politikacı,

Miting yasak olduğundan sadece vatandaşlarla bir konuşma yapacağız, dedi, neresi uygundur?

Kahveye gidelim.

Kahvenin içi de, bahçesi de tıklım tıklımdı. Beş politikacı güleryüzle geldiler, kahve iskemlelerine oturdular. Doktor olanı,

Vatandaşlar, dedi, biliyorsunuz miting yasak. Onun için biz kürsüye çıkıp nutuk çekmektense burada ahbapça konuşmayı daha uygun bulduk. Her ne isterseniz bize sorabilirsiniz. Sizin sorularınıza cevap vermeğe çalışacağız. Kahveyi dolduranlar bu güzel sözlere sevinmişlerdi. Berber Osman, Parti ilçe Başkanına,

Aman ağa, dedi, hiç gözümüzü korkuttuğun gibi değilmiş. Bunlar da bizim gibi, beribenzer adam gibi konuşuyorlar işte... Dediklerini anlıyoruz.

Dur hele, dur... Daha politikaca lafa başlamadılar ki... Hele biyol tutsun politika damarları da, bak bakalım anlaşılır mı ne dedikleri?

Aktar Salih Çavuş ayağa kalktı:

Müsaadeniz olursa bişey soracağım, iş başına geçtiniz diyelim, neler yapacaksınız?

Politikacılar birbirlerine baktılar. Böyle bir soruyla karşılaşacaklarım çoktan hesapladıkları için, cevabı da hazırdı.

Hukuk profesörü olan partili anlatmaya başladı:

Her şeyden önce şunu arzetmek isterim ki, siyasal ve sosyal müesseseleri demokrasi idealine göre geliştirecek, kuvvetler ayrılığına dayanan batı örneğine uygun bir anayasa yapmak, ikinci meclis, anayasa mahkemesi kurmak lüzumunun bütün milletçe anlaşılmasını istemekte bulunuyoruz. Objektif esaslara dayanarak yapılacak hesaplarla, her siyasi parti gibi kendi effektif kuvvetine paralel aksiyon içinde enerjik bir hamleyle çalışmakta olan partimiz, teşri ve icra kuvvetleri arasında hakem olabilecek bir koalisyona taraftar olduğunu bildirmekle, ne gibi gayelerle milli iradeyi daha tam veya sağlam bir şekilde istihsal edebilecek usullere sahip olduğunu programında göstermiştir. Aktar Salih Çavuş,

Burasını anladık, dedi, bir müşkülümüz daha var, hepsi iyi hoş ya, şu bizim çeltik ekimi n'olacak?

Kahvede herkes kulak kesildi. Kasabanın en önemli işi sorulmuştu. Bu parti iktidara geçerse, çeltik ekimini ne yapacaktı?

Bu soru iktisat doktorunu ilgilendirdiği için, sözü o saldı:

Size bu meseleyi gayet açık ve ilmi olarak izah .edeyim. Muvazeneli bol ekonomi politik zarureti şundan da bellidir ki, dış alemle münasebetimizdeki ciddiyeti, realizmden uzak bir nikbinlikle mütalaanın tipik bir numunesi de bu sene içinde ihracatımızın bir milyar iki yüz milyon doları bulduğu halde, halbuki 1953'ün aylık ihracat vasatisi 92 milyondur. Binaenaleyh transfer yapılanmayan borçlarımızın dondurulması lazım geldiğini elbette anlıyorsunuz.

İlçe başkanı, Aktar Salih Çavuş'un gözünün içine baktı. Aktar Salih Çavuş,

Anlamasına anlıyoruz, dedi, biz artık o kadarını da anlamıyacak kadar şey miyiz yani?

İktisat doktoru,

Durumu kafi derecede tavzih ettiğimi, vatandaşlarımı tenvir ettiğimi zannediyorum, dedi

Nuri Efendi söze karıştı. Kalabalığa dönerek:

Yani hemşeriler, dedi. Bey demeye getiriyor ki,sizin işiniz olacakmış. Çeltik te olacak, herbişey de...

Salih Çavuş,

Anlamadığımız bişey kaldı, dedi, müsaadenizle olursa eğer, onu da sorayım.

Doktor olan politikacı, Tahii soracaksınız, dedi, biz kalktık buraya kadar sizin sorularınızı cevaplandırmak, dertlerinize bir çare

rbulmak, partimizin tüzüğünü anlatmak için geldik. Nuri Efendi,

— Onu bunu bırakın, dedi, buraya orta mektep yapılacak mı, yapılmıyacak mı? Politikacı,

Onu da anlatayım, dedi, parlamenter demokrasiyi en iyi bir forın içinde tahakkuk ettirebilmek için. kültürün fonksiyonunu hiçbir zaman unutmamak lazım olduğunu bilmeliyiz. Anglo-Sakson mütefekkirlerinden Thomas Heedly'nin şu sözü rehber olmalıdır: «Gayet kritik hallerde hükümet organlarının otomatikman Sezarizme temayülü sosyal politikanın muvazeneli koordinasyon mevkiindeki rolünü bozmaktadır.» Binaenaleyh hürriyet mücahidi John Bolinda'nın da dediği gibi bir memleket içindeki sistemsizlik, ilmi mütalaaları hesaba katmadığı cihetle sembolik bir mevki işgal etmektedir. Anlaşıldı herhalde. Vatandaşlar, sormak istediğiniz başka şeyler varsa çok rica ederim, çekinmeden her şeyi sorunuz.

Nuri Efendi, köylülere,

Anladınız ya, dedi, o işiniz de oldu gayri... Yani demeye getiriyor ki, orta okul bir tane değil çok yapılacak, lise mektebi bile yapılacak, diyor...

Salih Çavuş,

Çok sorduk ya, kusura bakmayın, dedi, şu tütün fiyatları ne olacak?

Maliye mütehassısı,

Anlatayım, dedi, serbest rejim fiilen ortadan kalkmak suretiyle fiziki kontroller son derece mütevazi liberasyon payına yer veren dış ticaret rejiminin tatbikine imkan vermemiştir. Dahili muvazenemizi ilgilendiren para ve maliye politikasını bu argüman ancak şu fonksiyonlarla doğrultabilir. Satılmayan envanter yığını ve sübvansiyonlu mubayaa, rezerve emteanın amortismanı da hesap edilirse, her şey kolaylıkla anlaşılır. Bu suretle size, sorduğumuz bu suali de en açık bir dille ve ilmi olarak izah etmiş bulunuyorum. Anlaşılmadık bir nokta kalmamıştır zannederim. Salih Çavuş,

Anlaşıldı, sağolun, dedi.

Nuri Efendi anladıklarını köylülere anlattı:

Yani demeğe getiriyor ki, o işiniz de olacakmış.

Tütün fiyatlarını arttıracaklar, ama çimento fiyatlarını, nal mıhını, her şeyin fiyatım indirecekler, iktisat doktoru,

Başka soracağınız, öğrenmek istediğiniz bişey var mı? dedi.

Salih Çavuş,

Sağolun, soracak hiçbişeyimiz kalmadı, dedi. Ziraat mühendisi,

Şunu da arzedeyim, çünkü onu sormadınız, diye söze başladı. Princeton Üniversitesinin beynelmilel zirai münasebetler enstitüsünün tanzim ettiği bir kongre raporundan öğrenmiş bulunuyoruz ki alternatifler iyice tefrik edilip maliyete işaret edilmek suretiyle bunun üzerinde ısrarla durmak gerektir. Alimanter bir karakteri haiz yani daha açık söyliyeyim, doğrudan doğruya geçimle ilgili bulunan ücret, konjonktür ayarlanmasının kıymetten düşmesini müşahede ettiğimize delalet eder. Zannederim bu nokta da iyice anlaşılmıştır. Nuri Efendi, köylülere,

Bunu anlamıyacak ne var, dedi, yani istasyondan gelen şosayı kasabaya kadar uzatacaklarmıs. O iş de oldu demektir, anladınız ya...

Alkışlar yükseldi. Politikacılar omuzlarda taşındı. Acele başka kasabaya gidecekleri için yemeğe kalamadılar. Otomobillerine bindiler. Arabalar, omuzlarda havaya kalktı. «Yaşaa, var ol!» sesleri arasında otomobiller uzaklaştı.

Onun baş düşmanı Rıza Bey... Çünkü Rıza Bey, doğmaca, büyümece yeri olduğu için, Çakır Yakup'un zenginliğini çekemez, ikide bir,

Hele şu yabanın domuzuna bakın hele, derdi, dağdan gelmiş de bağdakini kovacak. Biz onun yırık tabanla gelip de, pamuk tarlalarında bir mecide işçi durmak için kapımızda yalvardığı günleri de biliriz.

Elin çulsuzunun yabandan gelip bu topraklara yerleştiği yetmezmiş gibilerden bir de kalkıp soydan eşraf bir kişizade ile sidik yarışına çıkmasına içerliyordu. Yakup Bey otel mi yaptırmış, Rıza Bey hem otel, hem sinema yaptırıyordu. Rıza Bey de altta kalmıyor, bir gazino, bir bar yaptırıyordu. Biri iplikhane mi kurdu, öbürü dokuma tezgahları kuruyordu.

Rıza Bey kasabada ilk kadillak arabasını alınca, Çakır Yakup Bey, yalnız oğullarına değil, damatlarına da aldı.

İki beyin kapılarının önünde renk renk, model model arabalar yatıp duruyordu.

Çakır Yakup Bey son model bir Buik arabası alıp ta,

Onun tüm Kadillak'larını benim Bıyık'ın bir tekerine değiştirmem, diye ileri geri laf edince işin rengi değişti. Bu laf Rıza Beyin kulağına gitmişti.

Yolda onun Bıyığını görmiyeyim, ezer geçerim vallaha, parçasını komam!... diye haber gönderdi.

Çakır Yakup Bey,

Arkamdan laf etmesin, er meydanı burası, dedi, işte arabalar ortada. Erkekse döğüştürelim!

Bunu duyan Rıza Bey,

Sözünden dönen kahpedir, döğüştürelim, dedi, benim Kadillak, Bıyığın tozunu komaz dağıtır.

Çakır Yakup Bey'le Rıza Bey'in otomobil döğüştüreceği haberi ağızdan ağıza yayıldı. Memleket ikiye ayrıldı: Bir yana Kadillak'çılar, bir yana Buik'çiler...

Her iki Bey'in adamları, kendi Bey'lerinin arabasının kazanmasını ister gibi görünüyorlardı ama, içlerinden de karşı tarafın kazanması için dua ediyorlardı. İddiaya girenler, bahis tutuşanlar çoğalmıştı:

Rıza Bey, otomobil döğüşü için ta İzmir’den şoför ısmarlamış, diye ortada bir laf dolanıyordu.

Birkaç kere araba devirmekten, çarpmaktan sabıkası olduğu için ehliyeti alınmış İzmirli şoför geldi. Esrarı fazla içtiği zaman direksiyonun başında uyuklamaktan başka bir kusuru yoktu. Böylesi Rıza Bey'in daha çok işine geliyordu.

İzmir'li şoför,

Arabayı, uyuklarken bile sürerim, diye övünüyordu.

Rıza Bey, şoföre,

Vurup öteye geçeceksin, diyordu... Delip geçeceksin... Ezip geçeceksin! Toz et namussuzu, parçası kalmasın. Ne istersen vereceğim. Ortada benim şerefim var. Anladın mı? Şerefim!...

İzmirli şoför:

Bu işin ucunda ölüm var, dedi, ama madem ortada dönen senin şerefin, evelallah parçasını komam.

Çakır Yakup Bey, yerli bir şoför buldu. Vaktiyle Rıza Bey bu şoförü tokatladığı için şoför ona hınçlıydı. Şoför,

Yakup Bey, sen bana bırak, Allanın izniyle dumanını savuranım, diyordu. Pazar günü meydan doldu. Döğüş yeri önceden kazıklarla, tellerle çevrilmişti. Rıza Bey'in Kadillak'ı uzaktan görününce bir alkıştır koptu.

Maşallah... Maşallah! sesleri yükseldi.

Kadillak gelin gibi çiçeklerle, renk renk ipekli bezlerle, yaldızlı gelin telleriyle süslenmişti. Araba meydanda kendine ayrılmış yere geldi.

Rıza Bey meydanın bir başında, Çakır Yakup Bey öbür basındaydılar.

Çakır Yakup Bey'in şoförünü meyhaneden zorla kaldırdıkları için onun arabası geç kalmıştı. Buik'in klaksonu duyulunca,

Yaşasın Yakup Bey! diye bağıranlar oldu. Buik tozu dumana katarak fırtına gibi geldi, ezilmemek için kaçışan kalabalığın arasından geçti, yerini aldı.

İki arabanın arasında 120 metre ara vardı. Tam ortadaki işaretçi havaya bir el ateş edince şoförler gaza basacaktı.

Yakır Yakup Bey'in Buik'in kurbanlık kınalı koç gibi donanmıştı. Arabanın burnuna yaldızlı bir koç boynuzu yerleştirilmiş, arkasına da Arapça bir «maşallah» levhası asılmıştı. Farların bir yanına iri bir göz boncuğu, nal, bir yanma bir baş sarımsakla, bir eski çocuk pabucu teki asılmıştı.

Döğüşe başlanmadan önce Rıza Bey haber yolladı:

Ben ortaya şerefimi koydum, Çakır Yakup ta şerefini koyuyor mu?

Çakır Yakup bir ortadaki Buik'ine, bir de meydanın karşısındaki düşmanı Rıza Bey'e baktı,

Benim şerefim işte ortada, dedi, şerefime!... Kiminki parçalanır ezilirse o artık bu memlekette durmasın!

Geniş toprakları paylaşamayan iki zengin döğüşecek [otomobilleriyle ortaya şereflerini koymuşlardı. Çakır Yakup'un bir güvendiği vardı. Çilli Hoca Buik için bir muska yazmıştı. Herkes biliyordu, bu muskayı üzerine takanın harbe bile girse vücuduna mermi, şarapnel, top işlemezdi. Değil Buik, Alman tankı olsa işlemez...

Çakır Yakup Buik'e son bir defa daha baktı. Çilli Hoca'nın verdiği muska gizlediği yerde duruyordu.

Bu Çakır Yakup besbelli herkesi sersem sanıyordu. Elin yabandan gelmiş Çakır Yakub'u, şeyh sülalesi ocak olmuş Çilli Hoca'yı bilir de, bu memleketin eşrafı Rıza Bey Çilli Hoca'yı bilmez mi? Kadillak'ın radyatörünün içinde de Çilli Hoca'nın bir muskası vardı.

İşaret verecek adam tabanca elinde ortaya çıktı, iki şoför de hazır olduklarım bildirdiler. Tabanca patladı; iki yandan iki homurtu duyuldu. Bütün olan biten bir dakikanın içinde olmuştu. İki araba, iki doğuşken horoz gibi birbirinin üzerine atıldı. Bir çarpışma... İki motorun homurtusu...

Seyirciler bir çığlık koyverdiler, kimisi başını iki elinin arasına aldı. Sanki iki araba son hızla birbirine çarpınca başka bişey mi olacak sanıyorlardı? Ne Buik, ne Kaidillak kavgadan kaçmıştı. Şimdi iki araba da parça parça birbirlerinin içine girmişti. Yamrı yumru olan iki karoseri»parçalanan motörler yere serilmişti. Çakır Yakup Bey,

Eyvah, şerefim!... Ama onunki de... diye söylendi.

ikisi de arabalarına binip ayrı yönlerden gittiler. Şoförlere bişey olmamıştı.

Yerde hala benzin buğusu tüten kızgın motörü seyredenler yavaş yavaş dağıldı. Birbirine düşman iki Beyin iki şoförü gülümsüyordu. İzmir’den gelen, öbürüne, iş oldu arkadaş, dedi, burnumuz kanamadan atlattık.

Öbürü,

Ben, dedi, bizim Buik'in yeni motorunu dün" istanbul'a gönderdim bile... izmirli,

Ben de... dedi. Sonra bir kahkaha attı, yerdeki parçaları gösterdi:

Heriflerin şerefine bak, parça parça oldu. İzmirli bir çifte kağıtlı sardı, esrarlı cigaradan derin

bir nefes çekti, arkadaşına ikram etti. O da sigarada» uzun bir nefes çekti.

20 bin'i kıvırdık, dedi.

Yere serilmiş vidaları, parçaları ayağıyla iterken Çilli Hoca'nın muskasını buldu, İzmirli şoför de radyatöre bağlı muskayı çıkardı. Küçük muska bir üçgen biçiminde beze dikiliydi. Bezi söktü, içinden balmumlu bir bez çıktı. Bezi de açınca gazeteden koparılmış bir parça. İzmir'li şoför,

Vay namussuz, dedi, gazete parçasını muska diye yutturmuş.

Elindeki gazete parçasını okumaya başladı:

«Devlet borçlarımızın tutarı 982 milyon, rehinde olan 113 ton altın karşılığı alman borç 356, ticari arierler 322, kredili ithalat 800, ekipman kredi anlaşmaları 733 milyon Türk lirası olmak üzere, dış ticaret borç tutarı 3 milyar 500 milyona yakındır.»

Adanalı şoförün muskasından çıkan gazetede de şunlar yazılı idi:

«Şehirde otobüs buhranı son haddini buldu. Döviz olmadığı için Belediye otobüs getiremiyor.»

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült