Hikaye

 

 

İsa Gülleri

Feyza Hepçilingirler


“Eskiden sevgililerimize el sallardık buradan,” diye söze başladı. Dönüp şöyle bir göz ucuyla baktım, bana mı söylüyor diye. Ne bankta ne etrafta benden başka kimse var. Gelirken cumartesi gecesinden kalmış birkaç sarhoşla karşılaşmıştım yalnız. Onlar da birkaç saat önceki şarkıları boğazlarına düğümlenmiş, pek de fena bir gece olmadığı avuntusuyla, günışığına yakalanmış ve ayılıyor olmanın dehşetiyle birbirlerine yaslanarak evlerine nasıl döneceklerinin hesabını yapıyorlardı. Bir haziran sabahının altı buçuğunda kim, ne arasın caddelerde? Gecenin dörtten sonraki bölümünü uyanık ve ayakta geçirmiş, kahvaltısını yapmış, üstüne keyif çaylarını içmiş benim gibi uykusuz bir bunak, evin artık üstüne üstüne gelmekte olduğundan korkup kendini dışarı atmamışsa serin düşlerinin derininde, karısının koynundadır, sokakta değil. Önce Dolmabahçe’ye doğru yürümeyi düşündüm. Gece, meraklı gazetecilerle hevesli foto muhabirlerinin bir çayla yorgunluk atıp yeniden haber peşine düşünceye kadar gönüllü genç kızlarla cilveleştiği yerdir burası; ama gün ışıyınca herkes evine, yatmaya koşar. Bu saatte çöpçüler bile işe çıkmamış olacağı için orada, akşamın pisliğinden başka bir şey bulamayacağımı düşünüp caydım, Fındıklı’daki parka yöneldim. Sonra ayaklarım beni buraya getirdi, derler ya, hiç inanmam o lafa. Ya parkı çok ıssız buldum ya da nasıl olsa parkta oturacağım, önce bacaklarımı açmak için azıcık yürüyeyim diye düşünüp Karaköy rıhtımına indim. Ne Evgeniya vardı aklımda ne de rahmetli karım. Rıhtımda demirli bir Rus yolcu gemisinin adını sökmeye çalıştım. Kiril alfabesi bilmem, lise yıllarımdan aklımda kalan lamdaları, betaları hatırlamaya çalışıp “Prens Zamyatin”i çözmeye yaklaşmışken bu adın zaten geminin bayrak direğinin yanında, kaptan köşkünün üstünde yazmakta olduğunu fark ettim.

Herhalde azıcık yorulmuşum. Bizim evden Karaköy’e yine de epeyce bir yol. Oradaki unutulmuş, yağmurdan, güneşten kağşamış bir banka çöküverdim. Buralarda başka birinin daha bulunup bulunmadığına bakmadım. Bu adamı görseydim de pek umursamazdım. O da ben oturur oturmaz konuşmadı zaten. Aradan ne kadar zaman geçti, şu anda çıkaramam; ama benim hülyalara dalmama yetecek kadardı ki bu konuşunca irkildim. Bir an gaipten bir seda duymakta olduğumu düşündüğümü de itiraf edebilirim. “Ne çok sevgiliye el salladık buradan.” gibi bir şey söyledi. Dönüp baktım, bana söylemiyordu, zaman zaman benim de yaptığım gibi, öyle kendi kendine konuşuyordu. Evgeniya işte o zaman aklıma geldi. Nedenini şimdi çıkaramam. Çünkü Karaköy rıhtımından Evgeniya’yı hiç uğurlamadım, zaten böyle bir şey çok tuhaf olurdu, biz İstanbul’da değil, Kıbrıs’taydık o zaman, Kıbrıs’ta da Karaköy diye bir rıhtım, liman, körfez ya da bir benzeri var mıdır, hatırlamıyorum.

Yeşilköy Havalimanında uzun aralarla karşılaştığım Andrey o zaman mı aklıma düştü bilmiyorum, ilk karşılaşmamızda otuza merdiven dayamıştım, ilk karımla evliydim ve birlikte belki de balayı seyahatiydi. Londra’ya gidiyorduk. Andrey de İran’a gidiyormuş. Şahın bir şeyi varmış, iki bin bilmem kaçıncı yıl mı, Farah Diba’yla ya da daha eski, belki Süreyya ile evlilik törenlerinin davetlisi olarak mı? Karımı tanıştırdım, uçaklarımızın kalkmasına çok az bir süre vardı, çabucak vedalaştık, el salladık uzaktan birbirimize, ayrıldık. Aradan bir on yıl geçti, belki fazla, yine Yeşilköy’deyiz, bu kez ben Londra’dan dönüyorum bu arada ben Londra’da bir ev sahibi olmuşum, Katherine’le evliyim ve çok mutluyum o da Pakistan’dan geliyor, İstanbul’dan transit geçiyor, gazetesine haber ulaştırmanın telaşı içinde. Yine öyle ayaküstü bir görüşme oldu; ama bir öncekinden daha çok zamanımız varmış ki adres ve telefonlarımızı alıp verebildik birbirimize. Yine el sallaştık, vedalaştık. Üçüncü ve son karşılaşmamızda ikimiz de aynı yönden geliyoruz; ama farklı yönlere gidiyoruz. Ben Londra’daki evi satışa çıkarmak için gitmişim; çünkü Kevser Hanım yılda üç beş kez Londra’ya gitmekten yorulmuş, Andrey ise meğer yaşamının son göreviymiş Körfez Savaşı’nı yakından izlemek için Irak’a gidiyordu. Bir daha da görmedim Andrey’i. Öldüğünü de buradan ettiğim bir telefonla öğrendim. Eski baldızımı aramıştım, kızıma yaz tatilinde yardımcı olması için. Kevser Hanım’la iyi anlaşıyordu kızım; ama ne de olsa bir üvey annelik durumu var işin içinde. Annesi her ne kadar benden sonra evlendiği kocasıyla Ottawa’da yaşıyorsa da teyzesi hala Londra’da ve kızım İngiltere’yi haklı olarak ikinci vatanı saymakta olduğu için, yaz tatilinde Betty’nin yanında kalması uygun olacaktı. Bu arada ben Londra’daki evi elden çıkarmış bulunduğum için, orada da Kevser Hanım’ın aklına uyduk, hazır bir mülk edinmişiz satıp savmaya ne gerek var, ekmek mi ister su mu ister insandan? Evimiz olsaydı teyzesine muhtaç olmazdı kızım, teyzesinden ricacı olmazdık. İşte o arada söyledi Betty: “Hani sizin bir arkadaşınız vardı Guardian1 da çalışıyordu, iki ay önce ölmüş.” dedi. “Haberiniz var mı?” diye de sordu. Nereden haberim olacak? O an ateş düştü içime. Andrey’i bir daha göremeyecektim. Hoş ben de kaç yıldır Londra’ya gidemiyordum; ama gidecek olsam artık Yeşilköy Havalimanı’nda Andrey ile karşılaşmayacaktım.

İşte bu adam, “Bütün sevgililerimizi buradan uğurladık.” deyince haklı olarak Evgeniya geldi aklıma. Çocukluğumuzun evlerini düşünüyorum da ne kadar yakındık birbirimize. Bahçemiz arka taraftan birbirine bitişikti. Okuldan dönünce çantamı, kitaplarımı bir yana savurur, bahçeye koşardım. Annem kuşkulanır mıydı, sezer miydi orada sevdalımı beklediğimi, hiç bilmem. Ama beni ararsa arka bahçede bulacağını iyi bilirdi, bir yere gönderecekse de bir şey aldıracaksa da, başka hiçbir yere sapmadan dosdoğru oraya gelirdi. “Oğlum, bak arkadaşların gelmiş, seni bekliyor.” demeye ya da “Mariya Teyze’ye reçel götürecektin, unuttun mu?” demeye oraya gelirdi. Benim beklediğimi bildiği nar ağacının altına. Evgeniya ortalıkta görünmezdi o saatlerde. Hava iyice serinleyip akşam ayazı çıktığında mor püsküllü, pembe gül desenli şalını savurarak kar şı sokaktaki teyzesinin kızına gideceği saatleri bekliyor olurdu; ama ben yine de bir umut, narın altından ayrılmazdım. Ya bugün erken çıkarsa, ya annesi onu beyazpeynir almaya Hristo’ya gönderirse diye. Sonra nasıl oldu, köyün papazına açıldım. Biz günah çıkartmazdık, papaz ahbabımızdı galiba ve pazar ayininden sonra bize gelmişti. Arka bahçedeki benim narın altında konuştuğumuzu iyi biliyorum; ama ne nasıl söylediğimi hatırlıyorum ne de ne dediğimi. Yalnızca papazın yanıtı aklımda: “Onlar İsa gülleridir bu yaşlarda. Koklamasını bilmek gerek; derlemeye, toplamaya kalkmadan koklamasını bilmeli,” demişti. Sonra da “Anladın mı?” diye sormuştu. Hiç anlamamıştım; ama “Anladım” anlamında başımı sallamıştım. Rum kızlarının yirmisine kadar doyulmaz güzellikte olduğunu, otuzuna doğru sararıp buruştuğunu, kırkında ise çenesinde çıkan kıllarla cinsiyetsiz bir yaratığa dönüştüğünü o zamanlar bilmezdim. Bunu kim bilir kaçıncı karımdan sonra, çok geç fark ettim.

Bu da kalkmış, “Sevgililerimizi hep buradan yolcu ettik.” diyor. Yalan söylüyor elbette. Hiçbir sevgilimi buradan yolcu etmedim. Ona baksan sevgilisi bile olmamıştır. Mahallenin tombul kızlarından biriyle görücü usulü evlenmiştir, sonra hep çok sevdiğini sanmıştır karısını. Karısı da Makbule, Neriman gibi bir şeydir, haftada bir börek açmıştır kocasına, perşembe geceleri suyu ateşe oturtup bunu koynuna almıştır. Ne kendisi anlamıştır kadınlığının gücünü ne de bu salağa anlatabilmiştir. Bu da bütün kadınları Melek Hanım gibi gülsuyu kokar sanır. Değil mirim! Bunu yalnızca Adem’i cennetten kovdurduklarına bakıp söylemiyorum. Bak, azıcık düşünsen bulursun. Kadın milleti Allah’tan bile güçlüdür. Neden Allah’ı değil de Havva’yı dinlemiş Adem? Bir yanda Allah’ın yasak meyveyi yememe emri var, öbür yanda Havva. Hem niye Allah’ın dediğini değil de şeytanın dediğini yapıyor Havva? Allah Baba bile söz geçirememiş değil mi? Geçiremez! Bir keresinde Evgeniya, ipek gömleğinin düğmelerini çözmüş memelerini göstermişti bana. Turunç kadardılar. Yuvarlacık. “Bunlar İsa gülleri!” demişti. Bir kez eğilip koklamışsan, duymuşsan o turunç kokusunu işin bitmiştir; artık onsuz yapamazsın. O kokusuz. Hep o kokuyu ararsın, güllerin ve turunçların kokusunu. Başını döndürünceye kadar, genzini yakıncaya kadar içine çekmek istersin. Ararsın, ararsın...

Bu da kalkmış diyor ki...

Nerede bu adam?

Neyse, diyordum ki sevgili falan uğurlanmaz artık buradan. Baksana ne liman kalmış ne rıhtım...

Senin Meryem Hanım’a gelince, çoktan ölmüştür; yoksa ne işin var sabahın alacasında rıhtımlarda? Sevmiş miydin onu, diye sormayacağım. Seninki yalnız borçluluktur. Onca kahrını çekmesine rağmen gönlünü hiç hoş etmemişsindir; onu sevdiğini bile bilmeden ölmüştür kadıncağız. Hadi Melek Hanım’ı sevdiğine inandım diyelim, o sızı yollara vurmuştur seni uykunu haram edip; ama başka sevgilin olmuş mudur? O bile karın olmuştur da sevgilin olmamıştır.

Oysa gönül bir İsa gülüdür işte. Sevdikçe kazanır rengini, kokusunu. Ne kadar çok kadını, ne kadar büyük bir aşkla seversen o kadar genişler gönlün, o kadar yeşerir, zenginleşir. Yine de bütün bunları boşuna anlatıyorum. Herkesin sevmesi kendine göredir çünkü. Kimi hırpalar, örseler, kanatır severken; bir daha da sevecek güç ve sevecek kişi bulamaz. Bilmez ama, kendini de çürütmüştür. Kimi usul usul sever. Öyle hımbıldır ki ne kendi anlar sevdiğini ne sevdiğine anlatır. Sevmenin ustası olmak gerek. Benim gibi mi? Yok canım, belki şimdi aşık olsam yeniden, Evgeniya çıkıp gelse bir yerlerden, İsa güllerini de getirse, Kevser Hanım bana aşkını haram etmemiş olsa, Katherine günün birinde hiçbir eşyasını almadan ve yüzüme bile bakmadan çekip gitmemiş olsa, sonra öbürleri, hiç sevemediğim, dokunamadığım, koklayamadığım kadınlar bilseler artık sevmenin ustası olduğumu ve Evgeniya çıkıp gelse...

Ne diyordum?

İsa gülleri böyledir işte. Gözünün önünden ayırmayacaksın. Hoyratlığa gelmez, örseledin mi, bıraktın mı elinden, uçar gider. Denize düşse kendince yol bulur, sahillere vurur, dalgalan aşar, ulaşır gitmek istediği yere. Düşünüyorum da haklısın arkadaş, ne çok sevgiliyi uğurladık buradan.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült