Hikaye

 

 

İnanma Zorunluluğu

Carlos Castaneda


Paseo de la Reforma’nın çarşı tarafında yürüyordum. Yorgundum; Mexico City’nin yer aldığı yüksekliğin, hiç kuşkusuz bunda payı vardı. Otobüse ya da taksiye binebilirdim ama, nedendir bilinmez, yorgunluğuma karşın yürümek istemiştim. Bir pazar günü, öğleden sonraydı. Trafik yoğun değildi ama, dizel motorlu otobüs ve kamyonların egzoz dumanı pazar yerinin dar sokaklarını sisli kanyonlara dönüştürmüştü.

Zocalo’ya geldim ve Mexico City katedralinin, son gördüğümden bu yana daha da yana yatmış olabileceğinin ayırdına vardım. Muazzam salonlarında yürüdüm bir süre. Kafamdan alaycı bir düşünce geçti.

Oradan, Lagunilla pazarına yöneldim. Belirgin bir amacım yoktu. Hedef belirlemeden, ama sıkı adımlarla, hiçbir şeye özellikle bakmaksızın yürüdüm. Sahafların ve eski madeni paraların satıldığı tezgahların orada durdum.

“Selam! Selam! Bak, kim varmış burda” dedi birisi, omzuma hafifçe dokunarak.

“Buna inanabilmeyi isterdim,” dedim.

“Seni bekliyordum, derken, birden ortaya çıktın,” dedi. “Ben bunu bilirim; bi savaşçının da bilmesi gereken budur.”

“Seni buldum, tamam. Şimdi ne olacak?” diye sordum.

“Öncelikle,” dedi, “aklının açmazlarını tartışmayacağız; bu deneyimler bi başka zamana ve bi başka hale ait. Bunlar, deyim yerinip" deyse, sonsuz bi merdivenin bir iki basamağıdır, yalnızca. Bunları irdelemek bizi şu anda olup bitenlerin öneminden uzaklaştırmaktan başka bi işe yaramaz. Ola ki bi savaşçı böyle bi şeyi göze alsın?”

Önüne geçilmez bir yerinme arzusuna kapılmıştım. Başıma gelenlerden ötürü gücenmiş değildim. Tüm istediğim, biraz içtenlik, biraz da avuntuydu. Don Juan, konumumu anlamış gibiydi; sanki benim düşüncelerimi dile getirirmişçesine konuştu.

“Kişi, bilgi yolunda yalnızca bi savaşçı olarak ayakta kalabilir,” dedi. “Savaşçı hiçbi şeyden yerinmez, hiçbi şeye üzülmez. Yaşamı, bi meydan okumadır, meydan okuma iyi ya da kötü olamaz. Meydan okuma, meydan okumadır.”

Sesinde sert ve acımasız bir titrem vardı, ama gülüşü sıcak ve dostçaydı.

“Şimdi burada olduğuna göre, tüm yapacağımız bi yora beklemek.”

“Ne tür bir yora?” diye sordum.

“Erkinin kendi ayağı üzerinde durup duramayacağını bilmemiz gerekiyor,” dedi. “Geçen sefer sefilce tükenmişti; kişisel yaşamındaki olaylar bu kez, yüzeysel de olsa, büyücülerin açıklamasıyla başedebilmen için gerekenleri sağlamış gibi görünüyor.”

“Bana bundan söz etmen, bu kez mümkün olacak mı?” diye sordum.

“Kişisel erkine bağlı bu,” dedi. “Savaşçıların tüm yapma ve yapmama durumlarında tek geçerli olan şey kişisel erktir.

“Bu takımı senin için giydim,” dedi gizemli bir sesle. “Bu giysi benim meydan okumamdır. Görüyor musun, bununla ne denli yakışıklıyım? Bak ne kadar güzel! Efendim?”

Don Juan, bu giysiyle olağanüstü yakışıklı görünüyordu. Yapabildiğim tek karşılaştırma, ağır İngiliz flanelinden bir takım giyen büyük babamı düşünmek oldu. Onu o takımla hiç doğal bulmazdım. Don Juan ise tam tersine, oldukça rahattı.

“Ne dersin, bu elbiseyle doğal görünüyor muyum?” Diye sordu don Juan.

Ne diyeceğimi bilemedim. Ne var, görünüşüne ve davranış biçimine baktığımda, kendi içimde, o takımla gayet doğal göründüğü sonucuna vardım.

“Takım elbise giymek benim için bi meydan okumadır,” dedi. “Senin için panço ve sandal giyerek meydan okumak ne denli zor ise benim için de işte o denli zor bi meydan okuma bu. Sen bunu bi meydan okuma olarak alma gereğini duymamışındır hiç. Ama, benim için biraz farklı. Çünkü ben Kızılderiliyim.”

Birbirimize baktık. Kaşlarımı kaldırarak sessiz bir soru tümcesiyle, yorumumu beklermiş gibi baktı.

“Sıradan bi insanla bi savaşçı arasındaki en temel ayrım, savaşçının her şeyi bi meydan okuma olarak görmesidir,” diye sürdürdü konuşmasını, “sıradan insan ise her şeyi uğur ya da uğursuzluk; kutsanmışlık ya da lanet olarak ele alır. Bugün burada olman, savaşçının yolunda olumlu adımlar attığını gösterir.”

Görüntüsü, sinirlerimin bozulmasına neden olmuştu. Yerimden kalkıp yürümeye çabaladım ama beni yeniden oturttu.

“İşimiz bitene dek dırdır etmeden oturacaksın şurda!” dedi, buyruk verircesine. “Bi yora bekliyoruz; o olmadan kaldığımız yerden devam edemeyiz, çünkü beni bulmuş olman yeterli değil, tıpkı o gün çölde Genaro’yu bulmuş olmanın yetmediği gibi. Erkin, bi kanıt yaratıncaya dek kendisini toparlamalı!”

“Ne istediğini anlayamıyorum” dedim.

“Parkın çevresinde dolanan bi şey gördüm,” dedi.

“Dost muydu?” diye sordum.

“Hayır, değildi. Demek ki, burada oturup erkinin ne tür bi yora oluşturduğunu beklememiz gerek.”

Sonra benden, don Genaro’nun ve kendisinin vermiş olduğu öğütleri günlük yaşamıma ve kişilerle ilişkilerime nasıl yansıtmış olduğumu ayrıntılı biçimde anlatmamı istedi. Kişisel işlerimin özel olmadığını, çünkü don Genaro ve kendisinin desteklediği büyücülük işlerini de içerdiği savıyla içimi rahatlattı. Bu büyücülük işleri nedeniyle, hayatımın rezil olduğunu şaka yollu söyleyip, günlük yaşamımda karşılaştığım zorlukları sayıp döktüm.

Uzun süre konuştum. Don Juan, yaptığım kimi irdelemelere gözlerinden yaşlar boşanıncaya dek güldü. Kalçalarına vurup durdu, yüzlerce kez tanık olduğum bu devinim, bir takımın pantalonu üzerinden yapılınca çok yersiz kalıyordu. İçim korkuyla dolmuştu. Bunu dile getirmeden edemedim.

“Bu takım, yaptığın herşeyden çok daha fazla korkutuyor beni,” dedim.

“Alışırsın,” dedi. “Savaşçı dediğin akışkan olmalı, ister akıl dünyası olsun ister istenç, çevresindeki dünyayla uyum içinde değişmeyi bilmeli.

“Bu değişimin en tehlikeli yanı, savaşçının çevresindeki dünyanın ne biri ne de öbürü olduğunu bulguladığı anlardır. Böyle önemli anlarda başarmak için yapılacak tek şeyin, savaşçının inandığı gibi hareket etmesi olduğunu öğrendim, ben. Başka deyişle, savaşçı inanmadan inanır; onun sırrı budur. Tabii, savaşçı, “inanıyorum” deyip sonra da olayları akışına bırakamaz. Çok kolay olurdu bu. Yalnızca inanmak, durumu gözlemekten, incelemekten alıkoyar mı. İnanma durumunda olan bi savaşçı bunu, bi seçim gibi, en içrek tercihinin dışavurumu gibi ele alır. Bi savaşçı inanmaz, inanması gerekir.”

Yazımı yazarken o da birkaç saniye bana baktı. Sessiz kaldım. Farkı anladığımı söyleyemezdim; ne var, tartışmak ya da soru sormak gelmiyordu içimden. Söylediklerini düşünmek istedim. Ama aklım hiç yerinde değildi. Çevreme bakınmaya başladım. Ardımızdaki caddede otomobil ve otobüslerden oluşan uzun bir araç dizisi, hiç durmadan kornalarını çalıyordu. Parkın köşesinde, yirmi metre kadar ileride, açık gri üniformalı üç polisin de dahil olduğu yedi kişilik bir grup, oturduğumuz sırayla aynı çizgide, çimlerin üstünde hareketsiz yatan bir adamın başında kümelenmişti. Ya sarhoştu, ya da ciddi biçimde hastaydı.

Don Juan’a göz attım. O da adama bakıyordu.

Ona, bana henüz anlatmış olduklarını, bazı nedenlerden ötürü, kafamda tam berraklaştıramamış olduğumu söyledim.

“Artık soru sormak istemiyorum,” dedim. “Ama, bir yandan da açıklamanı istemezsem anlayamam. Soru sormamak benim için çok olağandışı.”

“Lütfen, hemen olağanlaş,” dedi, yapay bir ciddiyetle.

İnanmakla, inanmak zorunda olmak arasındaki farkı anlayamadığımı söyledim. Benim için ikisi de birdi. Açıklanışlarının farklı olduğunu öne sürmekse, kılı kırk yarmaktan başka bir şey değildi.

“Bana, kız arkadaşınla kedileri hakkında anlatmış olduğun öyküyü anımsar mısın?” diye sordu kayıtsızca.

Göğe baktı, sırtını sıraya yasladı, bacaklarını birleştirdi. Ellerini başının ardına koyup tüm kaslarını gevşetti. Kemiklerini, her zamanki gibi, korkunç sesler arasında kütürdetti.

Ona, bir çamaşırhanede, çamaşır makinesinin içinde neredeyse ölmek üzere olan iki yavru kedi bulan bir arkadaşımın daha önce anlatmış olduğum öyküsünden söz ediyordu. Yavruları çok iyi beslemiş, onlara bakmış ve yaşamalarını sağlamıştı. O iki yavru, biri kara, biri kızıl, iki azman kediye dönüşmüştü.

Arkadaşım iki yıl sonra evini satmıştı. Ne kedileri yanında götürebiliyor ne de onlara başka bir yuva da bulabiliyordu. O koşullar altında yapabileceği tek şey kedileri bir hayvan hastanesine götürüp ilaçla uyutmaktı.

Ona yardım ettim. Kediler daha önce arabaya hiç binmemişlerdi; hayvanları dinginleştirmeye çabalamıştı. Kızı ısırıp tırmaladılar; özellikle de Max adlı kızıl kedi. Sonunda, hayvan hastanesine geldiğimizde önce kara kediyi tuttu. Onu kollarına aldı ve tek söz etmeden arabadan çıktı. Kedi onunla oynuyordu; hastanenin cam kapısını itip içeri girerken, hayvan patileriyle hafifçe ona vuruyordu.

Max’a bir göz attım; arka koltukta oturuyordu. Kafamın devinimi onu korkutmuş olmalıydı ki birden sürücü koltuğunun altına dalıverdi. Koltuğu arkaya kaydırdım. Elimi ısırır ya da tırmalar korkusuyla, hayvanı tutmak istemedim. Kedi arabanın tabanında bir sinir çöküntüsü geçiriyordu, çok kaygılanmış gibiydi, nefesi hızlanmıştı. Bana baktı; gözlerimiz çakıştı. Bunaltıcı bir duygu sarmıştı beni. Birşey beni eline geçirmişti; bir tür korku, umarsızlık, belki de olayın bir parçası olmanın verdiği bir sıkıntı.

Max’a, bunun arkadaşımın kararı olduğunu, benim yalnızca ona yardım ettiğimi açıklamak gereğini duydum. Kedi sözlerimi anlıyormuşçasına bana bakmayı sürdürdü.

Arkadaşımın gelip gelmediğini anlamak için bakındım. Cam kapıya doğru yaklaştığını görebiliyordum. Danışmadaki memurla konuşmaya başladı. Bedenimi yabansı bir sarsıntı kaplamıştı. Birden arabamın kapısını açtım.

“Kaç, Max, kaç!” diye bağırdım kediye.

Arabadan dışarı fırladı. Türünün gerçek bir örneği gibi bedenini yere yapıştırarak karşı kaldırıma geçti. Sokağın öte yanı boştu, arabalar park etmemişti. Max’ın sokak boyunca koştuğunu görebiliyordum. Büyük bir caddenin köşesine ulaştı ve açık bir yağmur ızgarasından kanalizasyona dalıverdi.

Arkadaşım geri geldi. Ona Max’ın gittiğini söyledim. Arabaya bindi ve tek söz etmeden kullanmaya başladı.

Bunu izleyen aylarda, bu olay benim için bir simge olmuştu. Arabadan atlamadan önce bana son bir kez bakarken, Max’ ın gözlerinde tekinsiz bir pırıltı görmüştüm ya da öyle sanmıştım. O an, iğdiş edilmiş, aşırı kilolu yararsız hayvanın bir kediye dönüştüğüne inanmıştım.

Don Juan’a, Max’ın yol boyunca koşup ızgaradan içeri daldığı sırada “kedi ruhunun” kusursuz olduğuna, ve belki de, yaşamının başka hiçbir aşamasında “kediliğinin” bu kerte ortaya çıkamayacak olduğuna kanaat getirdiğimi söylemiştim. Bu olay bende unutulmaz bir izlenim bırakmıştı.

Öyküyü tüm dostlarıma anlattım; öylesine çok anlattım ki kediyle aramda çok zevkli bir özdeşleşme oluştu.

Kendimi Max’a benzetiyordum; aşırı düşkün, pek çok konuda evcilleşmiş biri... Yine de, öyle bir an gelir ki insanın ruhu tüm varlığın denetimini ele alıverir diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Tıpkı, Max’ın “kediliğinin” o yararsız ve şişmiş bedenini ele geçirmesi gibi.

Don Juan öyküyü beğenmiş ve kimi içten yorumlarda bulunmuştu. İnsan ruhunun bir anda akıverip denetimi ele geçirmesinin çok zor olmadığını, ne var ki, bunu sürdürmenin ise savaşçılara has bir edim olduğunu söylemişti.

“Ne olmuş kedilerin öyküsüne?” diye sordum.

“Sen de, Max gibi, talihini denediğine inandığını söylediydin bana,” dedi.

“Evet, inanıyorum.”

“Sana, bi savaşçı olarak buna inanıp sonra da işi oluruna bırakamazsın demek istemiştim. Max’ın durumunda, inanmak zorunda olma, onun kaçışının yararsız bir deneme olduğunu kabul etmen anlamına gelir. Kanalizasyona atladığı an ölmüş olabilirdi. Boğulmuş, açlıktan ölmüş ya da sıçanlar tarafından yenmiş olabilirdi. Bi savaşçı tüm bu olasılıkları göz önünde bulundurur ve sonra en içrek tercihine uyumlu olarak inanmayı seçer.

“Bi savaşçı olarak, Max’ın başardığına, yalnızca kaçmadığına bunun yanı sıra erkini de sürdürebildiğine inanmak zorundasın. Buna inanmak zorundasın. Bu inanç yoksa, senin de hiç bi şeyin yoktur diyelim.”

Ayırım çok belirgindi, artık. Max’ın, yaşam boyu sürdürdüğü kedilikten uzak hayatını bildiğim için, başaracağına inanmayı yeğlediğimi anımsadım, birden.

“İnsan çok kolay inanır,” diye sürdürdü konuşmasını don Juan. “İnanmak zorunda olmak ise başka bir şey. Bu olayda, erk sana şahane bi ders vermiş, ama sen yalnızca bi bölümünü kullanma yolunu seçmişsin. Ne var, inanmak zorundaysan tüm olayı kullanmalısın.”

“Ne söylemek istediğini anladım,” dedim.

Usum son kerte duru bir konumdaydı, getirdiği her kavramı zorlamadan kavradığımı düşündüm.

“Kusura bakma ama hala anlamış değilsin,” dedi, neredeyse fısıldayarak.

Bana baktı. Bir süre karşılık verdim bu bakışa.

“Peki ya öbür kediye noldu?” diye sordu.

“Ha? Öbür kedi mi?” diye, istemeden yineledim.

Onu unutmuştum. Benim simgem Max’tı. Öbür kedinin benim için bir önemi yoktu.

“Ama var!” diye bağırdı don Juan, düşüncemi dile getirdiğimde. “İnanmak zorunda olmak demek, öbür kediyi de hesaba katmak demektir. Kendisini kötü yazgıya taşıyan elleri yalayarak oynaşan kediyi... Bu hayvan, inanarak, kedice yargılarıyla dolu olarak ölüme giden kediydi.

“Max gibi olduğunu sanıyorsun ve öbür kediyi unutuyorsun. Adını bile bilmiyorsun. İnanmak zorunda olmak, her şeyi göz önünde bulundurmak demektir. Max’a benzediğine karar vermeden önce öbür kediye benziyor olabildiğini de göz önünde bulundurmalısın; kıçını kurtarmak için kaçıp talihini denemek yerine, mutlu olarak, yargılarınla dolu biçimde kötü yazgına yürüyor da olabilirsin.”

İnsanı merakta bırakan bir hüzün vardı sözlerinde, ya da bu hüzün belki de bana aitti. Öbür kediye benziyor olabileceğim düşüncesi hiç geçmemişti kafamdan. Son kerte rahatsızlık verici bir düşünceydi bu.

Hafif bir gürültü ve kimi seslerin homurtulu tınısıyla zihinsel tartışmalarımdan kopuverdim. Polisler yerde yatan adamın çevresindeki insanları dağıtıyorlardı. Birisi adamın kafasının altına dertop edilmiş bir ceket yerleştirdi. Adam, sokağa paralel biçimde yatıyordu. Yüzü doğuya dönüktü. Oturduğum yerden, gözlerinin açık olduğunu neredeyse görebiliyordum.

Don Juan iç geçirdi.

“Ne müthiş bi öğleden sonra,” dedi, göğe bakarak.

“Mexico City’i sevmiyorum,” dedim.

“Neden?”

“Kirli havadan nefret ederim.”

Benimle aynı düşüncedeymişçesine kafasını tartımla salladı.

“Seninle, çölde ya da dağlarda olmayı yeğlerdim,” dedim.

“Senin yerinde ben olsaydım, bunu asla söylemezdim,” dedi.

“Yanlış bir şey söylemek istemedim, don Juan,”

“İkimiz de biliyoruz bunu. Ne demek istediğin önemli değil, o da başka. Bi savaşçı ya da herhangi bi adam başka bir yerde olmayı pek istemeyebilir; çünkü savaşçı meydan okuyarak yaşar, sıradan adam ise, ölümünün kendisini nerede bulacağını bilmez.

“Şu, çimenlerin üzerinde yatan adama bi bak. Nesi var sanırsın?”

“Ya sarhoş ya da hasta,” dedim.


 

“Ölüyor!” dedi don Juan, son kerte inanmışlık içinde. “Buraya ilk oturduğumuzda, ölümünü, adamın çevresinde dolanırken gördüydüm. Sana, kalkma dememin nedeni bu; isterse dolu yağsın, bu iş bitmeden kalkamazsın ordan. Beklediğimiz yora buydu. Akşama yaklaşıyoruz. Güneş şu anda batmak üzere. Bu senin erk saatin. Bak! Şu adamın görüntüsü yalnızca bizim için.”

Oturduğumuz yerden, adamı hiçbir engel olmadan görebiliyorduk. Kimi meraklı yayalar adamın öte tarafında bir yarım çember oluşturmuşlardı.

Çimenlerin üzerinde yatan adamın görüntüsü bana gittikçe rahatsız edici gelmeye başlamıştı. İnce ve esmerdi, henüz gençti. Kıvırcık, siyah saçları vardı. Gömleğinin düğmeleri açıktı göğsü kapalı değildi. Dirsekleri delik, “v” yaka bir süveter ve eprimiş, gri bir pantolon giymişti. Rengi belirsiz ayakkabılarının bağları çözülmüştü. Nefes alıp almadığını anlayamıyordum. Gerçekten, don Juan’ın dediği gibi, ölüyor mu diye merak ettim. Yoksa, don Juan buradan bir hisse çıkarmak amacıyla olayı mı kullanıyordu? Onunla yaşadıklarım nedeniyle, herşeyi, o gizli planına uydurmasını bildiğine emindim artık.

Uzun bir sessizliğin ardından ona döndüm. Gözleri kapalıydı, açmadan konuşmaya başladı.

“O adam, şu an ölmek üzere,” dedi. “İnanmıyorsun aslında dimi?”

Gözlerini açıp bir an bana baktı. Bakışı beni yerime mıhlayacak denli deliciydi.

“Hayır, inanmıyorum,” dedim.

Herşeyin gereğinden kolay geliştiğini gerçekten hissetmiştim. Gelip parkın tam burasında oturmuştuk ve sanki her şey sahneye konulmuş gibi, gözümüzün önünde birde adam ölüyordu.

“Dünya, kendi kendini ayarlamasını bilir,"dedi, kuşkularımı dinledikten sonra. “Bu bi tezgah değil. Bu bi yora, erkin edimidir bu.

“Akü destekli dünya, tüm bunları, daha önemli işlere koştuğumuz yolun üzerinde, geçerken bi an izlediğimiz bi olaya dönüştürür. Bunun hakkında söyleyebileceğimiz tek şey, çimenler üzerinde yatan, belki de sarhoş bi adam olduğudur. ’ ’

 

“İstenç destekli dünya ise bunu, görebilmemizi sağlayan bi erk edimine dönüştürür. Adamın çevresinde dönen, kancalarını diplere, gittikçe diplere ışıldayan telciklere saplayan ölümü görebiliriz. Işıldayan telciklerin gerginliklerini yitirdiklerini, birer birer yok olduklarını görebiliriz.

“Biz ışıldayan varlıkların önünde iki olasılık vardır. Sen, bu ikisinin arasında bi yerde, herşeyi hala akıl başlığı altına toplamaya çabalayıp duruyorsun. Erkinin sana bi yora getirdiğini hala nasıl göz ardı edersin? Seni beklediğim yerde beni bulduktan sonra —düşün, yalnızca yürüyerek geldin; ne düşündün, ne plan yaptın ne de bilerek aklını kullandın— geldik bu parka oturduk; oturup bi yora beklerken bu adamı gördük. Herbirimiz, onu kendimizce ayrımsadık; sen, akılla, ben, istençle.

“Bu ölen adam, erkin tüm savaşçılara daima sunmuş olduğu, bi santimetre küp boyundaki talihtir. Savaşçı akışkanlaşıp bunu özümsemeyi bilir. Ben bunu becerdim, peki ya sen?”

Yanıt veremedim. İçimde açılan çok derin bir yarığın bilincine vardım birden ve bir an, sözünü ettiği o iki dünyayı bir biçimde algılayabildim.

“Ne müthiş bi yoradır bu” diye sürdürdü. “Hepsi de senin için! Erk sana, ölümün, inanmak zorunda olmanın vazgeçilmez bi parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm bilinci yoksa, herşey sıradanlaşır. Çünkü ölüm pusuda bekler ve dünya anlaşılmaz bi gizemdir. Erk gösterdi sana, bunu. Ben yalnızca yoranın ayrıntılarının altını, yönergeyi senin için belirginleştirmek amacıyla çizdim. Ama, ayrıntıları bi araya getirirken, bugün sana söylediğim her şeye inanmak zorunda olduğumu da gösterdim, çünkü bunlar ruhumun seçimidir.”

Bir an göz göze bakıştık.

“Bana okuduğun bi şiiri anımsadım şimdi,” dedi gözlerini yana çevirerek. “Paris’te ölmeye ahdetmiş bi adamla ilgiliydi. Nasıldı o?”

Bu, Cesar Vallejo’nun “Ak Taşın Üstündeki Kara Taş” adlı şiiriydi. şiirin ilk iki kıtasını don Juan’a, arzusu üzerine, sayısız kez okumuştum.

 


 

Paris’te öleceğim yağmur yağarken,

şimdiden anımsadığım bir günde.

Paris’te öleceğim, kaçmıyorum,

belki bugün gibi bir  Güz Perşembe’sinde.

 

Bir Perşembe olacak, çünkü bugün,

bu dizelerin dizildiği Perşembe

kemiklerim hissediyor dönüşü, tüm geçtiğim yol boyunca, bu gün olduğunca

görmedim kendimi, böylesine tek başına.

 

Şiir, onulmaz bir hüzne boğmuştu beni.

Don Juan, ölmek üzere olan adamın, Mexico City’nin sokaklarını, ölüm yeri olarak seçmesine yetecek kertede erki olduğuna inanmak zorunda olduğunu fısıldadı.

“Yeniden, iki kedinin öyküsüne döndük, işte,” dedi. “Max’ın, kedisini pusuda bekleyenin ne olduğunun bilincine vardığına ve şurada yatan adam gibi, en azından onu bekleyen son için uygun bi yer seçecek denli erke sahip olduğuna inanmak zorundayız. Ama, bi de öteki var, tıpkı ölümleri kendilerini çevrelerken tek başlarına olan, bilinçsiz, çirkin bi odanın tavanına ve duvarlarına bakınan sıradan adamlar gibi.

“Şu anda ise her zaman yaşamış olduğu yerde ölüyor, sokaklarda. O üç polis, onun onur kıtasıdır. Sönüp giderken, gözleri sokağın öte yanındaki dükkanların ışığını son bi kez yakalayacak, arabaları, ağaçları çevrede dolanan insanları, kulakları son kez trafiğin ve gelip geçen insanların sesiyle dolacak.

“Gördüğün gibi, ölümümüzün varlığının bilinci olmazsa ne erk kalır ne de gizem.”

Uzun süre adama baktım. Devinimsizdi. Belki de ölmüştü. Ama, inançsızlığımın önemi yoktu, artık. Don Juan haklıydı. Dünya’nın gizemine ve açıklanamazlığına inanmak zorunda olmak, bir savaşçının en içrek seçiminin dışavurumuydu. Bu eksikse, başka hiçbir şey de olamazdı.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült