Immensee

Theodor Storm


Anlatmaya başladı: "Vaktiyle üç çıkrıkçı kadın varmış..." Elisabeth: "Oho... Ben bunu ezbere biliyorum; hep aynı şeyleri anlatmasam olmaz mı?" dedi. Bunun üzerine Reinhard, (Uç Çıkrıkçı Kadın) hikâyesini anlatmaktan vazgeçti ve bunun yerine (Arslan Tuzağına Düşen Zavallı Adam)' m hikâyesine başladı: "Vakit geceymiş, biliyor musun? Hem de çok karanlık bir gece: Arslanlar uyuyorlarmış, uykuda arasıra esneyip kırmızı dillerini dışarı çıkarıyorlamuş. Birara adam irkilmiş ve sabah oluyor sanmış. Çünkü birdenbire etrafında parlak bir ışık belirmiş, başını kaldırıp bakmış... Bir de ne görsün, önünde bir melek durmuyor mu? Melek, ona eliyle işaret ederek, hemen bir kayanın içine girip kaybolmuş." Elisabeth, can kulağıyla dinlemişti. "Melek mi?" dedi, "Kanadı da var mıymış?" Reinhard: "Canım bu bir masal, zaten dünyada melek diye bir şey yok ki..." dedi. Kız: "Sus Reinhard, günah" dedi ve arkadaşının yüzüne dik dik baktı. Fakat çocuk buna ısrarlı bakışlarla mukabele edince, kız, tereddütle sordu: "öyleyse niçin annem, teyzem ve okuldakiler de hep bundan bahsediyorlar?" Erkek çocuk: "Ne bileyim ben." diye cevap verdi. Elisabeth: "Peki, acaba arslanlar da mı yok?" dedi.

"Arslan mı? Hiç arslan olmaz olur mu? Hindistan'da. Oradaki din adamları arslanları arabalarına koşup çölü geçerlermiş. Büyüyünce ben de oraya gitmek isterim. Orası buradan bin defa daha güzeldir, çünkü orada kış yok ki... Sen de oralara benimle beraber gelir misin, ha? Elisabeth: "Evet, ama benim annemle senin annen de olursa." dedi. Reinhard: "Olmaz, onlar o zamana kadar kimbilir ne kadar ihtiyar olurlar, bizimle gelemezler ki... "Evet, ama bana da yalnız başıma müsaade etmezler." "ister istemez edecekler, çünkü o zaman karım olacaksın ve sana kimse emredemiyecek.': "Fakat annem muhakkak ağlar." Reinhard, sertçe: "Tekrar geleceğiz ya... Sen şimdi bana doğruyu söyle: Benimle gelmek ister misin? Yoksa yalnız giderim ve bir daha da dönmem." Küçük kız, ağlamaklı olmuştu:, "öyle dargın bakma, Hindistan'a beraber gelmek isterim." dedi Reinhard, büyük bir sevinçle kızı ellerinden yakaladı ve onu dışarıya çıkardı: "Hindistan'a, Hindistan'a." diye şarkı söyleyip kızla beraber döndü, döndü; kızın boynundaki mendil uçmuştu. Reinhard, birdenbire kızı bırakıp, ciddiyetle: "Verdiğin söz bir şey ifade etmez, ende cesaret ne gezer." dedi.

Tam bu esnada bahçe kapısından: Elisabeth, Reinhard!" diye beslendiler. Çocuklar: "Buradayız, buradayız!" dediler ve elek tutuşarak eve doğru koştular. ORMANDA Çocuklar, hep böyle beraber yaşıyorlardı: Kız, erkeğe karşı ekseriya çok sakin, erkek ise ona çok haşin davranıyordu, fakat bütün bunlar onları birbirlerinden ayıramıyordu: Bütün boş vakitlerini kışın annelerinin kapalı odasında, yazın kır ve tarlada olmak üzere bir arada geçiriyorlardı. Bir gün, Elisabeth, Reinhard'ın gözü önünde öğretmeni tarafından azarlanınca, öğretmenin nazarı dikkatini kendi üzerine çekmek için, erkek, yaz-boz tahtasını öfke ile sıraya vurdu Fakat bu hareketin farkına bile varılmamıştı; ama Reinhard da, coğrafya dersine olan alakasını kaybetmişti; bunun yerine uzun bir şiir karalıyordu: Bu şiirde kendini yavru bir kartala, öğretmeni de bir alakargaya benzetiyordu, Elisabeth ise, beyaz bir güvercindi. Kartal, kanatları gelişince, alakargadan intikam Simaya and içiyordu. Genç şairin gözlerinde şahsına itimattan doğan yaşlar birikmişti. Eve dönünce ilk işi beyaz yapraklı küçük ve kaim bir defter tedarik etmek oldu. ilk sayfalarına özdene bezene ilk şiirini yazdı. Kısa bir zaman sonra başka bir okula kaydoldu, burada haliyle kendi yağındaki erkek çocuklarla arkadaş oldu fakat bu, Elisabeth'le olan münasebetine halel getirmedi. Vaktiyle defalarca anlattığı masallardan kızın en çok hoşuna gidenleri şimdi yazmaya başladı. Bu esnada onda, bunlara kendi fikirlerinden bir şeyler katmak hevesi de uyanmışta. Fakat her nedense buna bir türlü muvaffak olamıyordu. Onları ancak işittiği şekilde yazıyordu. Sonradan bu yapraklan Elisabeth'e veriyor, o da bunları ihtimamla komodinin gözünde saklıyordu. Akşamları, arasıra, Reinhard'ın eliyle yazdığı defterden bunları annesine okuması delikanlıya sonsuz bir sevinç veriyordu. Aradan yedi yıl geçmişti. Reinhard, tahsilini tamamlamak için memleketten ayrılmak mecburiyetindeydi. Elisabeth ise, günlerin Rein-hard'sız geçebileceğini bir türlü kavrayamıyordu. Fakat, bir gün Reinhard'm verdiği şu söz onu sevindirdi: Her zaman olduğu gibi Reinhard, ona masallar yazıp, annesine yazdığı mektupların içinde gönderecek ve Elisabeth de ona, hoşuna gidip gitmediğini yazacaktı. Ayrılık günü yaklaşıyordu, fakat o arada Reinhard'ın mısraları da birbirini takib etmekteydi. Gerçi defteri dolduran bütün şiirlere, Elisabeth vesile olmuştu, ama bütün bunlar Elisabeth için bir muammadan öteye gidemiyordu. Nihayet haziran geldi, Reinhard'ın gitmesine bir gün kalmıştı. Bu vesile ile, bir defa daha, eğlenceli bir gün geçirmek istiyorlardı.

Bu maksatla yakın bir korulukta kalabalık bir kır eğlencesi tertip edildi. Ormanın kenarına kadar birkaç saat süren yolu arabalarla katettikten sonra, komanyaları sırtlayarak yürüyüşe devam ettiler, bir çam koruluğundan geçtiler; burası loş ve serin bir yerdi, her taraf küçük küçük çam pürleri ile doluydu; yarım saatlik yürüyüşten sonra küçük bir kayın ormanına geldiler; burası ise, tamamen aydınlık ve yemyeşildi; güneş ışınlan gür yapraklı dallar arasından kırılarak aksediyor ve bir sincap, başları üstünde oradan oraya sıçrıyordu. Nihayet meydan gibi bir yere geldiler, burada kayın ağaçlarının dalları birleşerek sanki şeffaf bir kubbe meydana getirmişti; oturmak için buradan daha güzel bir yer olamazdı. Elisabeth'in annesi komanyayı dağıtmak üzere sepetlerden birini açtığı sırada ihtiyar bir bay, komanyayı eline alarak bağırdı: "Ey., küçük yaramazlar, etrafıma toplanın bakalım, söyliyeceklerimi kulaklarınızı açıp dikkatle dinleyin. Her birinize ikişer tane kuru sandviç verilecek, tereyağını evde unutmuşuz, herkes katığını kendisi arayıp bulacak. Becerikliler için ormanda kâfi miktarda çilek var. Hiçbir şey bulamayan ekmeğini kuru kuru yemeye mecburdur, zaten hayatta da hep böyle değil mi? Sözlerimi anladınız mı?" Çocuklar: "Evet efendim!" diye cevap verdiler, ihtiyar: "Peki, ama söyliyeceklerim henüz bitmedi: Biz ihtiyarlar hayatta çok yorulduk, onun için evde kalacağız, yani bu ağacın altında; patatesleri soyup ateş yakacak ve sofrayı hazırlayacağız, saat on iki olunca yumurtaları pişireceğiz. Bütün bunlara mukabil her biriniz getireceğiniz çileklerin yarısını bize vereceksiniz ki yemeğin üstüne bir şeyler hazırlayalım. Artık istediğiniz yöne gidebilirsiniz, ama hile yapmak yok." Çocuklar, söylenenleri muzip bir çehre ile dinliyorlardı, ihtiyar, tekrar: "Durun!" diye bağ-ırdı ve şöyle devam etti: "Şunu da küçük kafalarınıza iyice yerleştirin ki, bir şey bulamayıp eli boş dönenler bizden de bir şey ko-paramıyacaktır, ha!". Gençler de aynı fikirde idiler ve ikişer ikişer dağılmaya başladılar. Reinhard: "Gel Elisabeth, ben çileklerin yerini biliyorum; ekmeğini kuru kuru yemene gönlüm razı olmaz." dedi. Elisabeth, hasır şapkasının yeşil bağlarını düğümleyerek koluna astı ve: "Haydi gidelim, sepetimiz de hâzır." diye cevap verdi. Böylece, birlikte ormanın derinliklerine daldılar. Burası, ağaçların gölgelediği ıslak ve ıssız yerlerdi, sadece ta yukarılarda yırtıcı kuşların bağrışmaları işitiliyor, fakat kendileri görünmüyordu. Bazan bitkiler o kadar sıklaşıyordu ki, Reinhard, kâh bir dalı kırarak, kâh yana doğru çekerek Elisabeth'e yol açmak için önden gitmek mecburiyetinde kalıyordu. Fakat çok geçmemişti ki, arkadan Elisabeth'in kendisini çağırdığını işitti, arkasına döndü. Elisabeth: "Reinhard! Beni bekle." diye bağırıyordu. Fakat, Reinhard, onu bir türlü göremiyordu, nihayet epey uzakta çalılarla mücadele ettiğini fark etti. Küçücük başı yaban otlarının üzerinden zorlukla görülebiliyordu. Reinhard, gerisin geri koştu ve kızı yaban otlarının arasından kurtardı, mavi kelebeklerin çiçekten çiçeğe uçuştuğu bir boşluğa getirdi. Kızın ıslanmış saçlarını yüzünden kaldırdı, hasır şapkasını onun istememesine rağmen, başına giydirdi. Elisabeth, nihayet olduğu yerde durup derin bir nefes alarak: "Senin çilekler nerede kaldı ?" demekten kendini alamadı. Reinhard: "Buradaydı, fakat kaplumbağalar bizden evvel davranmışlar, belki de sansarlar, o da değilse cinler." dedi. Kız: "Doğru, bak yaprakları hâlâ duruyor; fakat bir daha cinlerden bahsetme; gel, daha arıyalım, ben hiç yorulmadım." diyerek ona kuvvet verdi. Önlerine bir dere çıktı, öte taraf yine ormandı. Reinhard, Elisabeth'i kollarına alarak öbür tarafa geçirdi. Bir müddet sonra ağaçların karanlığından kurtularak ışığa kavuştular. Kız bu arada: "Burada muhakkak çilek vardır; burnuma tatlı tatlı kokular geliyor." dedi. Bu güneşli meydanda epey arandılar, hiçbir şey bulamadılar. Reinhard: "Yok işte", dedi, "sadece yaban otlarının kokusu".

Her yer ahududu çalılıkları ve diğer dikenlerle doluydu; çayırlar arasında yer yer boşlukları dolduran yaban otları etrafa keskin bir koku yaymaktaydı. Elisabeth: "Burası çok ıssız, acaba bizimkiler neredeler?" diye sordu. Reinhard ise, bu gelişin bir de dönüşü olduğunu düşünmemişti: "Biraz bekle, rüzgârın nereden geldiğine bakayım." diyerek parmağını havaya kaldırdı. Fakat rüzgârdan eser yoktu. "Hişşt!.." dedi Elisabeth," sus bakayım, onların konuştuklarını işitir gibi oldum. Şu tarafa doğru bir bağır bakalım". Reinhard, ellerini ağzına koyarak, o tarafa doğru bağırdı: "Buraya gelin!" Ses karşı taraftan: "Gelin!" diye aksi seda yapınca, Elisabeth: "Cevap veriyorlar!" diye sevinerek ellerini çırptı. Reinhard: "Hayır, cevap vermiyorlar, sesim yankı yapıyor." dedi. Elisabeth, Reinhard'ın elini tutarak: "Çok korkuyorum." diye sızlandı. Reinhard: "Hayır, korkmamalısın. Burası .ok güzel!.. Şu çalıların gölgesine otur; biraz dinlenelim, ötekileri nasıl olsa buluruz, merak etme." Elisabeth, bir kayın ağacının gölgesine oturarak, dikkatle etrafını dinlemeye başladı; Reinhard ise, ondan birkaç adım ötede bir ağaç kütüğüne ilişmiş onu süzüyordu. Güneş tam tepede, vakit öğle ve sıcak son haddindeydi. Altın sarısı, mavi böcekler vızıldayarak havada dolaşıyor, etrafı uğultuya boğuyorlardı. Bazen da, ormanın ta derinliklerinden, ağaçkakanların takırdısı ve diğer orman kuşlarının ötüşleri duyuluyordu. Elisabeth, birdenbire: "Dinle, çan çalınıyor." dedi. Reinhard: "Ne tarafta?" diye sordu. "Arkamızda, işitmiyor musun? öğle olduğuna işaret bu." "Şu halde şehir arkamızda; dosdoğru bu istikamete gidersek, bizimkilere raslamamız lâzım." Bunun üzerine geri döndüler, çilek aramaktan vazgeçmişlerdi, çünkü Elisabeth, çok yorulmuştu. Nihayet ağaçlar arasından gülüşmeler işitildi; sonra gözlerine yerdeki beyaz bir örtü çarptı. Kurulmuş sofranın üstünde yığın yığın çilekler duruyordu. Yaşlı bay, önüne bir peçete iliştirmiş, bir yandan bir kızartma parçasını aceleyle kemirirken bir yandan da gençlere ahlakî öğütlerinin kalan kısmını tamamlıyordu. Reinhard ve Elisabeth'in ağaçlar arasından geldiğini gördükleri zaman küçükler: "işte geride kalanlar." diye bağrıştılar. Yaşlı bay: "Buraya!" diye seslendi, "mendillerinizde ve şapkalarınızda ne varsa boşaltın. Gösterin bakalım, neler buldunuz?" "Açlık ve susuzluk." diye Reinhard cevap verdi.

İhtiyar: "Hepsi bu kadar ise", diye mukabele edip dolu kâseleri onlara doğru kaldırdı, "kendinize saklayın, daha iyi. Anlaşmayı biliyorsunuz; tembeller bir şey beklemesin." Ama yine de yalvarmalara dayanamadı: Sofra kuruldu, ardıç kuşu da koruluktan ötüyordu. Gün böylece geçti. Fakat bu, Reinhard için boşuboşuna harcanmış bir zaman olmadı, ormanda çilek bulamamıştı ama, elde ettiği en kıymetli şeyi ona veren yine de ormandı. Eve döndükten sonra şiir defterine şunları yazdı: Bu dağın yamacında Pek sakin eser rüzgâr; Sarkan dallar altında Oturan bir çocuk var. Kekik kokularıyle Çevrilirken varlığı, Böcekler velveleye Verirler ortalığı. Sessiz duran ormandan Bakarken içerlere, Kumral buklelerinden Güneş süzülür yere. Guguk uzaktan güler, Şu zan geçer aklımdan; Orman perisi gibi Gözleri var altından.Böylece o, Reinhard'ın hayalinde sadece himayesine aldığı küçük bir çocuk olarak değil, daha ziyade ilk gençliğine ait en sevimli, en olağanüstü hâtıraların canlı bir sembolü olarak yer alıyordu. YOL ÜSTÜNDE BİRDENBİRE O ÇOCUK BELİRDİ Noel yaklaşıyordu. Vakit henüz ikindiydi, Reinhard'la okul arkadaşları lokalde meşeden yapılmış bir masanın etrafına toplanmış oturuyorlardı. Duvardaki lâmbaları yakmışlardı, çünkü bu altkata karanlık erken çökerdi. Masalarda pek az müşteri vardı; garsonlar, işsiz, sütunlara dayanmış bekliyorlardı. Salonun bir köşesinde bir kemancı ile bir gitarcı kız oturuyordu. Yüz hatlarından kızın çingene olduğu anlaşılıyordu. Çalgılarını kucaklarına koymuşlar, hiç bir şeyle ilgilenmeden Önlerine bakıyorlardı. Üniversitelilerin bulunduğu masada bir şampanya şişesi patlayarak açıldı. Asîl tavırlı bir genç, dolu bardağını kıza uzatarak: "iç benim Bohemyalı güzelim, iç! dedi. Kız, hiç istifini bozmadan: "istemem." diye reddetti. Asilzade, bu defa: "öyleyse şarkı söyle!" diyerek kızın kucağına gümüş bir lira fırlattı. Kız parmaklarını siyah saçlarında yavaş yavaş gezdiriyordu. Kemancı kulağına bir şeyler fısıldadı, o ise buna ehemmiyet vermeden başım geriye attı ve sonra çenesini gitarına dayadı: 'Onun için çalmam." dedi. Reinhard, elinde içki bardağı ile yerinden fırlayıp kızın karşısına dikildi. Kız, ters ters: "Ne istiyorsun?" diye sordu. "Gözlerini görmek." "Gözlerimden sana ne?" Reinhard, ateşli nazarlarla ona tepeden bakıyordu: "Çok iyi biliyorum ki, onlar aldatır insanı!" Kız yüzünü avuçlarının içine almış onu merakla süzüyordu. Reinhard, bardağını dudaklarına götürdü ve: "Güzel ve günahkâr gözlerin için!" diyerek içkiyi yudumladı. Kız başını kaldırdı ve kırıtarak gülümsedi: ‘’Ver!.." dedi. Siyah gözlerini ,onunkilerden ayırmaksızın bardakta kalanı sonuna kadar içti. Sonra, üç sesli bir akor meydana getirerek, derinden kopan içli bir sesle söylemeğe başladı: Bugün bir bugün, böyle, Gerçekten güzelim, ben; Yarın, ah yarın bile, iz kalmaz hiç birinden. Ancak şu an, seni ben, Hep yanımda bulurum, ölmeye gelince de... Yapa yalnız ölürüm.  Kemancı, seri bir tempoyla aranagmeyi çalarken yeni bir şahıs topluluğa katıldı. "Reinhard, seni alıp götürmeye geldim" dedi. "Ortalarda yoksun, Noel'i unuttun mu yoksa?". Reinhard: "Noel mi, onun benimle ne alâkası var?" dedi. "Aa! Şuna da bak. Odan baştanbaşa çam ağacı ve Noel pastası kokuyor." Reinhard, bardağı elinden bırakıp kasketine uzandı. Kız: "Nereye böyle?" diye sordu. "Tekrar geleceğim". Kız, kaşlarını çattı, yavaş bir sesle: "Ne olur kal, gitme!" diyerek ona manalı manalı baktı. Reinhard, bir an tereddüt etti ve: "imkânsız, gitmeliyim." dedi. Kız, gülerek ona ayağının ucu ile şöyle bir dokundu: "Git sen de! Bir işe yaramazsın zaten, siz hepiniz aynısınız." diyerek arkasını döndüğü sırada Reinhard, merdivenleri çıkıyordu. Dışarıda hava oldukça kararmıştı. Temiz kış havasını ateşli alnında hissetti. Aydınlatılmış çam ağaçlarının parlak ışıkları yer yer pencerelerden süzülüyordu. Zaman zaman evlerden büyük ve teneke borazanların gürültüsü ve bu arada neşeli çocuk sesleri geliyordu. Bir sürü dilenci çocuk kapıdan kapıya dolaşıyor, merdivenleri tırmanıyor ve kendilerine nasip olmamış zengin evlerine açık buldukları pencerelerden I liran olsun bakmayı kâr sayıyorlardı. Bu araçla bir kapı birdenbire açılıyor ve azarlayan sesler bu küçük misafirleri aydınlık evden karanlık sokağa doğru uzaklaştırıyordu. Bir başka evin koridorunda da, eski bir Noel şarkısı terennüm ediliyor, erkek sesleri arasında bazen da kız çocuklarının berrak sesleri işitiliyordu. Reinhard, bunları duymuyordu bile. Evine geldiği zaman ortalık çoktan kararmış bulunuyordu. Merdivenleri gürültüyle çıktı ve odasına girdi. Hoş bir koku genzini doldurdu; evini hatırladı. Odaya, sanki doğduğu evin Noel gecelerine has kokusu sinmişti. Titreyen elleriyle ışığı yaktı, masanın üstünde oldukça büyük bir paket gördü. Açtığı zaman paketten çok iyi tanıdığı çikolatalı pastalar çıktı. Bunlardan bazılarının üstünde kendi isminin baş harfleri şekerle yazılıydı. Bunu Elisabeth'den başkası yapmış olamazdı. Sonra dikilmiş çamaşırlar, mendiller ve manşetler bulunan küçük bir paket çıktı. En altta da annesinin ve Elisabet'in mektupları vardı. Reinhard, evvelâ ikinci mektubu açtı; Elisabeth, şunları yazıyordu: "İsminin şekerle yazılmış başharfleri, pastalar yapılırken annene kimin yardım ettiğini sana elbette hatırlatacaktır. Senin için manşetleri diken de yine ondan başkası değildir. Bu seneki Noel'imizin çok sönük geçeceği belli, annem bile çıkrığını her gece daha dokuz buçukta bir köşeye atıyor. Bu kış bizden uzaktasın; kendimizi çok yalnız hissediyoruz. Ayrılığın yetmi-yormuş gibi, hediye ettiğin güzel sesli keten-, kuşu da geçen pazar ölüvermesin mi? Ona ağladım, halbuki ne kadar iyi bakmıştım hayvancağıza. Hep de akşam güneşi kafesine vurduğu zaman öterdi yavrucak. Bilirsin, çok öttüğü zaman annem kafesinin üzerine, sussun diye, bir bez örterdi. Eski arkadaşın Erich de arasıra ziyaretimize gelmese evimiz büsbütün ıssız olacak. Hatırlıyor musun, birgün onun için "Tıpkı pardesüsü gibi kahverengi" demiştin. O, kapıda görünür görünmez hep seni hatırlarım da, bu sözünü o kadar komik bulurum ki.. Fakat bunları anneme yazma, korkarım sonra bana kızar. -Annene Noel için ne hediye ettim, tahmin et bakalım? Bulamadın mı? Ben söyliyeyim: Bizzat kendimi. Senin Erich karakalemle bir portremi yaptı, karşısında mecburen üç defa model olarak durdum, hem de her defasında tam bir saat. Yabancı birinin yüzümü böyle saatlerce seyretmesi hiç de hoşuma gitmedi. Ben böyle bir şey istemiyordum ama, annem arzu etti bunu. Bunun Frau Werner için çok büyük sevinç vesilesi olacağını ısrarla söylerdi. Fakat sen sözünde durmadın Reinhard; hani bana masal yazıp gönderecektin? Seni bu yüzden birkaç defa annene de şikâyet ettim. O i ise her defasında bana, senin böyle çocukça şeylerden çok daha mühim işlerin olduğunu söyledi. Fakat ben bu sözlere pek inanmadım; belki de yanılıyorum".

Bundan sonra Reinhard, annesinin mektubunu da okudu. Her ikisini de itina ile katlıyarak bir tarafa koyduktan sonra evinin hasretini içinde bir defa daha derinden derine hissetti. bir müddet odasında bir aşağı bir yukarı gezindi, önce hafifçe, sonra da yarı anlaşılır bir şekilde şunları mırıldandı: Aklı başında değildi, Şaşırmıştı yolunu, Çocuk yolda durmuş, eve çağırıyordu onu. Reinhard, lokale yaklaştığı zaman içerden keman sesi ve gitarcı kızın şarkısını işitti. Bu .ırada aşağıdan kapının çıngırağı duyuldu ve ' karanlıkta birisi sendeleyerek geniş, yarı aydınlık merdivenlerden çıktı. Reinhard, evlerin gölgelediği yol boyunca ilerleyerek lokale girmeden geçip gitti. Bir müddet sonra iyice aydınlatılmış bir mücevherci dükkânına girdi. Burada kırmızı mercandan yapılmış küçük bir haç satın allıktan sonra aynı yoldan geldiği yere döndü. Hemen evinin yakınında partal kıyafetli küçük bir kız gördü. Kız, yüksekçe bir evin önünde durmuş, kapıyı açmak için uğraşıp duruyordu. Reinhard: "Yardım edeyim mi? 'diye sordu. Çocuk hiç sesini çıkarmadı ama, ağır kapı tokmağını bıraktı. Reinhard, kapıyı hemen açıverdi ve: "Ev sahipleri seni kovarlar sonra, benimle gel, sana Noel pastasını ben vereyim." dedi. Sonra kapıyı tekrar kapadı ve küçük kızı elinden tutarak onunla doğruca evine girdi. Sokağa çıkarken ışığı yanar bırakmıştı, "işte pastalar." diyerek kendisince çok kıymetli olan pastaların yarısını kızın eteğine boşalttı. Yalnız, isminin baş harfleri yazılı olanları vermedi. "Şimdi evine git ve bunlardan annene de ver." dedi. Çocuk çekingen nazarlarla ona baktı. O ana kadar kimseden böyle bir yakınlık görmediği her halinden belli idi ve buna mukabele edecek görgüsü de yoktu. Reinhard, kapıyı açarak ona ışık tuttu, küçük ise, pastaları eteğinde, bir kuş gibi merdivenleri indi ve evinin yolunu tuttu. Reinhard, sobayı karıştırdı ve tozlanmış mürekkep şişesini masaya koydu, sonra oturup bütün gece annesine ve Elisabeth'e sayfalarca mektup yazdı. Elini sürmediği Noel pastasının kalan yarısı yanıbaşında durup duruyordu. Buna mukabil Elisabeth'in gönderdiği manşetleri koluna takmıştı; tüylü ceketinin kollarından ne de güzel görünüyorlardı. Kış güneşi buzlu pencere camlarından odaya girip de tam karşısına düşen aynada soluk ve ciddî çehresinin aksini aydınlatıncaya kadar hep böyle oturdu. EVDE Paskalya tatili gelince Reinhard, sılaya döndü. Geldiğinin hemen ertesi günü doğruca Elisabet'e gitti. Kendisini güzel ve uzun boylu bir kızın gülerek karşıladığını görünce: "Ne kadar da büyümüşsün." demekten kendini alamadı. Kız, kızardı ve bu söze mukabele etmedi, "Hoş geldin." derken Reinhard'a uzattığı elini şimdi onun avuçlarından usulca kaçırmaya çalıştı. Erkeğin bakışlarında birdenbire bir tereddüt belirdi; vjünkü kızın o ana kadar böyle bir hareket yaptığı vaki değildi. Şimdi ise aralarına bir yabancılık, bir soğukluk girmiş gibiydi. Bu his, Reinhard'ın her ziyaretinde ve her gün biraz daha kendini belli ediyordu. Ne zaman yalnız kalsalar konuşmalarının hep sükûtla bölünmesi Reinhard'a çok dokunuyordu ve bu halin önüne geçmek için delikanlı ne lazımsa yapıyordu. Tatil müddetince muayyen bir sohbet mevzuu bulabilmek için, üniversiteye girdiği ilk aylarda fırsat buldukça meşgul olduğu botanik hakkında kıza bir şeyler öğretmeye başladı. Ona herşeyde itaate alışkın olan ve öğrendiği bu yeni şeylere alâka duyan Elisabeth, bu bilgilerden memnun oluyordu. Hattâ birkaç defa, öğrendik-lerini yerinde tetkik maksadıyla tarla ve kırlara da gittiler. Dönüşlerinde bitki ve çiçeklerin çanak yapraklarını eve getirirler ve birkaç saat sonra Reinhard, bulduklarını paylaşmak bahanesiyle, tekrar Elisabeth'lere gelirdi. Reinhard, bir ikindi vakti yine böyle bir maksatla geldi. Bu esnada Elisabeth, pencereye oturmuş, Reinhard'ın onlarda hiç görmediği altın yaldızlı bir kafese kanarya otu takmakla meşguldü. Kafeste, durmadan kanatlarım çırpan ve cıvıldıyarak Elisabet'in elini gagalayan bir kanarya vardı. Bir zamanlar, Reinhard'ın hediye ettiği kuş da, aynı kafesteydi. Reinhard, gülerek: "Yoksa benim zavallı keten kuşum öldükten sonra kanarya mı oldu?" diye sordu. Koltuğunda oturmuş iplik büken anne: "Hiç keten kuşu kanarya olur mu?" diye söze karıştı, "Arkadaşınız Erich, onu Elisabeth işin bugün öğleyin çiftliğinden gönderdi.". "Hangi çiftliğinden?" "Ay, siz bunu bilmiyor musunuz?" "Neyi?" "Erich'in bir aydanberi babasının Immen-see'deki ikinci çiftliğine taşındığını...'. "Fakat bundan bana hiç bahsetmediniz ki." "Tuhaf doğrusu, siz de arkadaşınızı bir ke re olsun sormadınız ki. O, ne sevimli ve ne an layışlı bir genç." ' . Anne kahve pişirmek için dışarıya çıktı. Elisabeth, Reinhard'a sırtını dönmüş, kafesi süslemekle meşguldü. "Bir dakika müsaade edin, hemen bitiyor." dedi. Reinhard, her zamankinin aksine, sesini çıkarmayınca kız ona döndü. Erkeğin gözlerinde hiç raslamadığı ani bir hüzün ifadesi okunuyordu. Ona yaklaşarak: "Neyin var Reinhard?" diye sordu. Reinhard: "Benim mi?" dedi ve bakışlarını kızın gözlerine çevirdi. Kız: "Çok üzgün görünüyorsun." dedi.

Erkek: "Elisabeth, ben o sarı kuşa hiç tahammül edemiyorum, anladın mı?" diye cevap verdi. Kız onu hayretle süzdü; ne demek istediğini anlamamıştı: "Ne tuhafsın." dedi. Reinhard, kızın ellerini avuçlarına almıştı. Tam bu esnada annesi odaya girdi. Kadın kahveyi verdikten sonra tekrar çıkrığının başına oturdu. Reinhard ve Elisabeth, topladıkları bitkileri tasnif etmek için bitişik odaya geçtiler. Çiçeklerin erkek organlarını sayıp, yaprak ve çiçekleri büyük bir özenle ayırdılar, kurutmak için her cinsten iki tane alarak büyük bir koleksiyon kitabının arasına yerleştirdiler. Güneşli bir ikindi vaktiydi ve ortalık sessizliğe bürünmüştü. Sadece yan odadan annenin çıkrık gürültüsü geliyordu. Ara-sıra da Reinhard'ın, bitkileri sınıflandırırken veya Elisabeth'in acemice telâffuz ettiği Latince kelimeleri düzeltirken çıkardığı hafif ses duyulmaktaydı. Elisabeth, bütün bitki ve çiçekler ayrılıp yerleştirildikten sonra: "Bende, aksi gibi, yine inci çiçeği eksik." dedi. Reinhard, cebinden küçük, parşümen, ciltli beyaz bir defter çıkardı. Yarı kurumuş bitkiyi alarak: "işte sana bir sap inci çiçeği." dedi. Elisabeth, defterin yazılı sayfalarım görünce sordu: "Yoksa yine masallar mı yazdın?" Reinhard: "Bunlar, masal değil." diye cevap vererek defteri ona uzattı.

Bunlar, ekserisi en çok bir sayfa tutan mısralardan ibaretti. Elisabeth, sayfalan arka arkaya çevirdi, yalnız başlıkları okumakla iktifa ediyordu: Öğretmen Tarafından Azarlanışı, Ormanda Yollarını .Kaybettikleri Zaman, Paskalya Masalı, Bana ilk Mektubu Yazdığı Zaman... Hemen hemen hepsi bu şekilde devam ediyordu. Reinhard, kızı tetkike koyuldu: sayfaları çevirdikçe kızın yüzünde mahcubiyetten doğan bir kızarmanın belirdiğine ve bu halin yavaş yavaş bütün yüzünü kapladığına şahit oldu. Kızın gözlerine bakmak istedi, Elsabeth ise bakışlarını ondan kaçırdı ve sonunda bir şey söylemeden defteri Reinhard'ın önüne bıraktı. Diğeri: "Onu bana geri verme!" dedi. Kız, teneke kutudan kahverengi bir çiçek aldı ve: "En sevdiğin bitkiyi içine koyuyorum." diyerek defteri eline sıkıştırdı. Nihayet tatilin son günü, ayrılacakları sabah geldi çattı. Posta arabası evlerinden birkaç sokak ilerdeki duraktan kalkacaktı. Elisabeth, annesine rica ederek, arkadaşını yolcu etmek üzere izin aldı. Kapının önüne çıkınca Reinhard, ona kolunu uzattı, bu şekilde, hiç bir şey konuşmadan kızın yanında yürüdü. Durak yerine yaklaştıkça, uzun sürecek ayrılığa başlamadan önce, kıza muhakkak bir şeyi açıklamak lâzım geldiğini daha kuvvetle hissediyordu, öyle bir şey ki, buna, gelecek günlerin bütün saadet ve ümidi bağlı olsun... Fakat ne yazık ki, buna başlangıç olabilecek ilk kelimeyi bir türlü seçe-miyordu. Yol bitecek de o kelimeyi yine bula-mıyacağım hissi onu korkutuyor ve bu yüzden adımlarını gittikçe ağırlaştırıyordu. Kız: "Çok yavaş yürüyorsun, St. Marien'in çanları saat 10'u vurdu bile." dedi. Bu söz yürüyüşünü değiştirmedi. Nihayet heyecandan kekeliyerek: "Elisabeth, artık beni iki sene göremiyeceksin, acaba tekrar dönüşümde beni şimdiki kadar sevecek misin?" diyebildi. Kız, evet mânasında başını sallayarak, dost nazarlarla onun yüzüne baktı ve bir müddet sonra: "Seni müdafaa bile ettim." dedi. "Beni mi? Kime karşı duydun bu mecburiyeti?". "Anneme karşı. Dün akşam, sen gittikten sonra, uzun uzun senden bahsettik. Annem, artık, senin eski Reinhard, olmadığını söyledi.". Reinhard, bir an sustu ve sonra kızın ellerini avuçlarına alarak gözlerini onun çocuk gözlerine dikti! "Ben eskiden ne isem yine oyum. Buna bütün kalbinle inanmanı istiyorum. Bana inanıyorsun değil mi, Elisabeth?". Elisabeth: "Evet." dedi. Delikanlı, kızın elini bıraktı ve onunla son sokağı çabucak döndü. Veda anı yaklaştıkça yüzündeki sevinç ifadesi daha da artıyordu, öyle ki bir ara acelesinden kızın önünden yürümeye başladı. Kız: "Nen var Reinhard?" demeye mecbur oldu.

Reinhard: "içimde bir sır var, çok güzel bir şey!.. Onu iki sene sonra ben dönünce öğreneceksin." diyerek, sevinçten ışıl ışıl yanan gözleriyle kıza baktı. Böyle konuşa konuşa posta arabasına geldiler. Zaten hareket zamanı da gelmişti. Reinhard, kızın elini bir kere daha ellerine aldı: "Allahaısmarladık, Elisabeth!" dedi. "Allahaısmarladık, sözüne sadık kalacaksın değil mi?" Elisabeth, "olur" der gibi, başıyle işaret yaptı ve: "Güle güle!" dedi. Reinhard, biner binmez araba hareket etti. Araba, köşeyi dönerken Reinhard, geri dönüp yavaş yavaş yürüyen sevgilisine bir defa daha baktı. BİR MEKTUP Bundan hemen hemen iki yıl sonra, Reinhard, önünde bir lâmba, bir yığın kitap ve kâğıt arasında oturmuş, beraberce ders çalıştığı bir arkadaşını bekliyordu. Bu esnada merdivende ayak sesleri duyuldu. "Giriniz!" Gelen pansiyon sahibesiydi. "Size bir mektup var, Bay Werner!" dedi ve mektubu vererek dönüp gitti. Reinhard, sıladan dönüşünden beri Elisa-beth'e hiç yazmamış ve ondan da mektup almamıştı. Bu mektup da ondan değildi, zarftaki annesinin yazısı idi. Reinhard, açtı ye şunları okudu: "Sevgili yavrum, her yaşın insan üzerinde kendine has tesirleri muhakkaktır; bu sebeple, gençlik çağında insan hâdiseler karşısında daha metin olur, burada, ümit ettiğinden başka şeyler oldu. Eğer benim tanıdığım Reinhard isen bu durum seni elbet üzecektir. Erich, son üç ay içinde iki defa reddedildikten sonra nihayet dün Elisabeth'den muvafakat cevabı aldı. Elisabeth, bu hususta bir türlü karar veremiyordu, fakat nihayet iş olacağına vardı. Yaşı da bu iş için ne kadar genç! Düğün hemen yapılacak ve sonra annesi onlarla gidecek". Bu hadise üzerinden seneler geçti. Bir ilk-bahar günü öğleden sonra, azimkar çehresi güleçten yanmış genç bir adam, gölgeli ve meyilli bir orman yolu boyunca ilerliyordu. Ciddî, gri »özleriyle, biteviye uzayıp giden yolda belirmeye niyeti olmayan bir değişikliği bekliyormuş gibi, ısrarla uzaklara bakıyordu. Nihayet aşağıdan bir at arabasının geldiğini gördü. Yolcu, arabanın yanında yürüyen köylüye sordu: 'Merhaba dostum, bu yol doğru Immensee'ye mi gider?" Adam: "Dosdoğru git." diye cevap verdi ve şapkasını arkaya itti. "Oraya daha çok var mı?" "Gelmişsiniz bile. Bir sigaranın yansım içinceye kadar gölü görürsünüz. Efendilerin evi hemen gölün yanındadır."

Köylü geçip gitti, diğeri ağaçların altında daha hızlı yürümeye başladı. Onbeş dakika sonra yolun sol tarafında ağaç gölgeleri birdenbire bitti. Yol, asırlık meşelerin yükseldiği bir yamaç boyunca uzanıyordu. Ağaçların arkasında, uzaklarda, güneşli bir düzlük vardı. Tâ aşağılarda göl sakin, koyu bir mavilik içinde idi ve yeşil ışıklı ormanlarla çepeçevre sarılmıştı. Yalnız bir yerde ağaçlar seyrekleşiyor ve görünen manzara arkadaki mavi dağlarla sınırlanıncaya kadar uzayıp gidiyordu. Tam karşıda, ormanların yeşilliği arasında kar intibaını veren bir manzara göze çarpıyordu; bu, çiçek açmış meyva ağaçları idi. Bunların arasından kıyıda çiftlik sahibinin evi yükseliyordu; damının kırmızı kiremitleri binayı daha da beyaz gösteriyordu. Bacadan bir leylek havalanarak göl üzerinde bir kavis çizdi. Yolcu: "Immensee!" diye bağırdı. Sanki yolculuğunun sonuna gelmiş gibiydi. Çünkü, durmuş, ağaçların üzerinden karşı kıyıdaki binayı seyre dalmıştı. Binanın aksi suya vurmuş, titreşip duruyordu. Bir müddet seyrettikten sonra ani-bir kararla yoluna devam etti. Yol buradan itibaren yer yer oldukça meyilli devam ediyor ve aşağılarda yeniden ağaçların gölgelerine bürünüyordu. öyle ki, göl ancak dallar arasındaki boşluklardan görülebiliyordu. Yol bazen da birdenbire dikleşiyor, her iki taraftaki ağaçların yerini sırtlarda yol boyunca uzanan sık yapraklı üzüm bağları alıyordu. Yolun sağında ve solunda arıların mütemadiyen vızıldıyarak konup uçtukları çiçek açmış meyva ağaçları da vardı. Böyle yürürken, kahverengi ceketli, iri yapılı bir adam karşısına çıktı. Yaklaşınca, kasketini çıkartıp uzaktan, sallayarak samimi bir eda ile: "Hoş geldin, kardeşim Reinhard, Immensee'ye hoş geldin!..." dedi. Reinhard ona: "Sağ ol Erich, beni karşılamana çok teşekkürler." diye mukabele etti. Sonra yaklaşıp, el sıkıştılar. Erich, eski mektep arkadaşının ciddî yüzüne dikkatle bakarak: "O eski neş'eli Reinhard, sen misin?" diye sordu. Reinhard: "Tâ kendisi Erich, sen ise hiç değişmemişsin. Yalnız her zaman olduğundan biraz daha neşelisin." dedi. Bu sözler Erich'in basit yüz hatlarındaki tebessümü bir kat daha arttırdı. Erich, karşısındakine elini bir defa daha uzatarak: "Evet, kardeşim Reinhard, beni son gördüğünden beri, biliyorsun ya, piyangoyu ben kazandım." dedi ve sonra ellerini memnuniyetle oğuşturdu: "Bu sürpriz olacak! Çünkü Elisabeth bunu hiç, hem de hiç beklemiyor!" Reinhard: "Bir sürpriz mi dedin? Kimin için?" diye sordu. "Elisabeth için." "Elisabeth için mi? Sen ona benim geleceğimden bahsetmedin mi?". "Hayır, kardeşim Reinhard, seni hiç aklına getirmiyor, annesi de öyle... Sevincimiz defa büyük olsun diye, seni onlardan habersiz ben davet ettim. Bilirsin ki, benim hep böyle gizli planlarım vardır.". Reinhard'ın buna canı çok sıkılmıştı, çiftliğe yaklaştıkça nefesi tıkanır gibi oluyordu. Yolun sol tarafındaki bağlar, yerini tâ gölün kıyısına kadar uzayan geniş sebze bahçelerine terkediyordu. Bu esnada bir leylek, sebze arıkları arasında çalımla dolaşıyordu. Erich, ellerini birbirine vurarak: "Hele şuna bak!" dedi. "Uzun bacaklı Mısırlı yine benim kısacık boylu fasulyelerimi çalmağa gelmiş!" Leylek, yavaşça havalanarak sebze bahçesinin tâ öbür ucundaki, duvarları şeftali ve kayısı dalları ile örtülü yeni bir binanın damına kondu. Erich: "Gördüğün yeni bina ispirto fabrikasıdır, iki sene evvel ilâve ettim. Aynı tesisin daha iptidaisini rahmetli babam yaptırmıştı. Büyük babamdan ise sadece oturduğumuz ev kalmıştı, işte zamanla çiftliğe yeni yeni şeyler ilâve ediyoruz.". Böyle konuşa konuşa geniş bir meydana geldiler. Meydanın iki tarafında işletme binaları vardı, arkada da bahçe duvarları ile çevrili, asıl çiftlik binası görünüyordu. Sıra sıra koyu yeşil porsuk ağaçları ve yer yer leylâklar çiçekli dallarıyla avluyu gölgelemekteydi. Güneşten yanık, yüzleri terlemiş işçiler meydandan geçerken iki arkadaşı selâmlıyor, Erich ise ona buna bazı emirler veriyor veya iş hususunda sualler soruyordu. Nihayet eve geldiler. Zeminden oldukça yüksek serin bir verandadan geçerek sol taraftaki loş bir koridora saptılar. Erich, bir kapı açtı, buradan geniş bir salona giriliyordu. Karşı pencereyi adeta örten sık yapraklar her iki tarafta yeşil bir loşluk hâsıl ediyordu. Ardına kadar açık iki kanatlı kapı bahar güneşinin ılık ışıklarını bu yeşillikler arasından içeriye süzüyordu. Ve yine bu kapıdan, içinde bakımlı çiçek tarhları bulunan ve duvarları yapraklarla örtülmüş bir bahçe görünüyordu. Bahçeyi ikiye ayıran yoldan da gölü ve bunun ötesinde de ormanları görmek kabil oluyordu. İki arkadaş içeriye girince çiçek kokularını taşıyan bir hava yüzlerine çarptı. Bahçe kapısının önündeki terasta beyaz elbiseli, henüz genç kızlık edasını kaybetmemiş olan bir kadın oturuyordu. Gelenleri karşılamak üzere yerinden kalktı, fakat yarı yola gelmeden birdenbire olduğu yerde kalakaldı ve yabancıya sabit nazarlarla uzun uzun baktı. Diğeri ise ona gülerek elini uzattı. Kadın: "Reinhard!" diye bağırdı, aman Allahım, demek sensin! Çoktandır birbirimizi görmemiştik.". Erkek: "Evet çoktandır." dedi ve başka bir şey söylemedi. Çünkü onun sesini işitince yüreğinde derin bir sızı duymuştu, işte şu anda, karşısında durup seyrettiği bu güzel varlık senelerce evvel, son ayrılışında, Allahaısmarladık dediği o genç kızın ta kendisi idi.. Sevinci yüzünden okunan Erich, arkada, kapının yanında kalmıştı. Elisabeth'e: "işte, Elisabeth, hiç, ama hiç beklemediğin bir kimseyi getirdim!" Kadın ona kardeş şefkati taşıyan nazarlarla baktı ve: "Ne kadar iyisin, Erich." dedi. O, kadının narin ellerini muhabbetle avuçlarına aldı ve: "Bak, bizim yanımıza bir kere geldi ya artık onu kolay kolay bırakmayacağız." dedi. Çoktandır ev hayatından uzak yaşadı, onu buna alıştıralım. Bak, ne kadar resmî ve yabancı davranıyor. Elisabeth'in ürkek bir bakışı Reinhard'ın yüzünde gezindi. Reinhard: "Uzun zaman ayrı yaşadık, belki ondandır." dedi. Tam o sırada annesi elinde bir sepetle kapıdan girdi, Reinhard'ı görünce: "Aman, Bay Werner gelmiş," dedi, "ne kadar şaşırdık, ne kadar sevindik". Konuşma, böylece soru *7e cevaplarla normal mecrasına girerek devam etti. Kadınlar işlerinin başına geçmişler, Reinhard kendisi için hazırlanan meyvalardan yiyor, Erich de, lüle taşı piposunu yakmış tüttürerek onunla konuşuyordu. Ertesi gün Reinhard'ı aldı, tarlaları, üzüm bağlarını, şerbetçi otu bahçelerini ve ispirto fabrikasını göstermek için evden çıkardı. Her şey iyi düzenlenmişti: Tarlalarda ve fabrikada çalışan bütün işçilerin yüzlerinden sıhhat fışkırıyor ve memnuniyet okunuyordu, öğle olunca ev halkı bahçeye bakan salonda toplandı. Yemek yendikten sonra akşama kadar zaman hep beraber geçirildi, yalnız akşam yemeğinden birkaç saat önce Reinhard, öğleden evvel

Olduğu gibi, çalışmak üzere odasına çekildi. Halk dilinde yaşayan şiir ve türküleri senelerden beri toplamakla meşguldü ve şimdi de hazinesini, çevreden aldığı ilhamlarla zenginleştirmeye ve bir düzene koymaya çalışıyordu. Elisabeth, her zaman sessiz ve nazikti. Erich'in bir an üzerinden eksik etmediği ilgisini minnet, hattâ şükranla' karşılıyordu. Ve Reinhard, eskiden neşe dolu bir çocuk olan Elisabeth'in bu kadar sakin bir kadın olmasına içinden şaşıyordu. Geldiğinin ikinci gününden beri akşamlan göl kenarında bir gezinti yapmayı âdet edinmişti. Yol, hemen bahçenin aşağısından geçiyordu. Yolun nihayetinde, burcun ileri doğru çıkıntı teşkil ettiği bir yerde yüksek kayın ağaçlarının gölgelediği bir bank dururdu; Elisabeth'in annesi bunu, "Akşam Bankı" diye isimlendirirdi. Çünkü bu bank, güneşin batışını seyretmek için ekseri aksamlar oturulan yerdi; batıya bakardı. Bir akşam, Reinhard, böyle bir gezintiden dönerken yağmura tutuldu. Su kenarındaki bir ıhlamur ağacının altına sığınmak istedi, fakat az sonra düşmeye başlayan Bağır damlalardan kurtulamadı. Ne yapsa bostu, iliklerine kadar ıslanmış olarak gerisin geri geldiği yere yürümeye başladı. Hava kararmak üzereydi, yağmur ise gittikçe hızını artırıyordu. Akşam Bankı'na yaklaşınca parıldayan "kayın gövdeleri arasında beyaz elbiseli bir kadın siluetini görür gibi oldu. Sanki birini bekliyormuş gibi bir hali vardı, Reinhard, yaklaştı, o hâlâ hareketsiz, olduğu yerde duruyordu. Onu Elisabeth'e benzetti. Yetişmek ve alıp eve götürmek için adımlarını çabuklaştırınca, kadın dönüp karanlıklara karıştı. Reinhard, buna mâna veremedi. Elisabeth'e kızar gibi oluyor, sonra, "Yoksa o değil miydi?" diye şüpheye düşüyor, fakat bunu ona sormaya da cesaret edemiyordu. Hattâ geri dönünce, Elisabeth'in bahçeden gelişini görmemek için salona bile girmedi. "Bunu annem istedi" Birkaç gün sonra, yine bir akşam vakti, ev halkı, her zaman olduğu gibi, bahçeye bakan salonda oturuyordu. Kapılar açıktı, güneş, gölün öbür tarafındaki ormanın arkasında kaybolmak üzereydi. Köyde oturan bir arkadaşından, öğleden sonra gelen halk şarkılarım okuması için Reinhard'a rica ettiler. Odasına gitti, biraz sonra elinde tertemiz yazılmış sayfalardan ibaret bir kâğıt tomarıyle geldi. Elisabeth, Reinhard'ın yanında olmak üzere, herkes masaya oturdu. Reinhard: "Bakalım, ne çıkarsa bahtımıza; çünkü ben bunları henüz okumadım." dedi. Elisabeth, elle yazılmış tomarı açtı vs: "Bunların hepsi nota, şarkı halinde söylemem lâzım, Reinhard." dedi.

Bunun üzerine Reinhard, evvelâ Tiroller'den birkaç halk türküsü okudu, okurken melodiye bir kat daha hareket ve canlılık katıyordu. Bu küçük topluluğu umumî bir neşe sarmıştı. Elisabeth: "Bu güzel türküleri kim bestelemiş acaba?" diye sormaktan kendini alamadı. Erich: "Aman canım, kimlere ait olduğunu insan dinlerken anlıyor zaten; terzi çırakları, berberler ve buna benzer ayak takımının harcı bunlar..." dedi. Reinhard, dayanamadı: "Bunlar bestelenmezler, kendiliğinden doğarlar; gökten inerler; kırlarda uçuşan beyaz iplikçikler vardır hanı, tüy gibi her tarafa dağılırlar, işte bu türküler de öyledir; binbir yerde aynı zamanda terennüm edilirler. Istırap ve sevincimizin en hakiki ifadesini işte bu türkülerde buluruz; sanki onlarda hepimizden birer parça vardır." Başka bir kâğıt alarak okumaya başladı: "'Yüksek dağların doruğundaydım..." Elisabeth, atıldı: "Bu parçayı ben de biliyorum, ver bakayım Reinhard, sana iştirak etmek istiyorum." Beraberce söylemeye başladılar. Melodi o kadar büyüleyici idi ki, bir insan tarafından vücuda getirilebileceğine asla inanılamazdı. Elisabeth, kısık çıkıyormuş hissini veren alto sesiyle, Reinhard'ın tenoruna ikinci sesi söyleyerek uyuyordu. Anne ise oturmuş, elindeki dikişten başka şeyle ilgilenmiyordu. Erich, ellerini kenetlemiş, hem düşünüyor, hem dinliyordu. Türkü bitince Reinhard, kâğıdı bir tarafa koydu. Akşamın sessizliğinde göl kıyısından sürülerin çıngırak sesleri geliyordu; gayri ihtiyarî kulak kabarttılar: Bir çocuk, güzel sesiyle şu türküyü söylüyordu : . Dağların doruğundan Derin vadiye baktım. Reinhard, gülümsiyerek: "işitiyor musunuz? Türküler işte böyle ağızdan ağıza yayılır." dedi. Elisabeth ilâve etti: "Bu türkü bu civarda çok söylenir." Erich ise: "Evet, yine o çoban soytarısı düveleri gütmekten dönüyor." dedi. Çıngırak sesleri çiftlik binalarının arkasında kayboluncaya kadar bir müddet daha öylece dinlediler. Reinhard: "Bunlar çok eski melodilerdir, ormanın yeşilinde saklıdırlar, kim tarafından bestelendiklerini de ancak Allah bilir." diyerek yeni bir yaprak daha çıkardı. Hava artık kararmaya başlamış, gurubun kızıllığı köpük gibi gölün öbür tarafındaki ormanın üzerine çökmüştü. Reinhard, kâğıdı açtı, Elisabeth de kâğıdın bir tarafına elini koyarak, beraberce tetkika başladılar. Reinhard, okumaya koyuldu: Anamdı bunu isteyen, "ötekine var" diyen. Gönlümce sevdiğimi, Unut diyorlar şimdi; Çıkmıyor ki, gönülden. Kabahatlidir annem, İyi etti diyemem, Bir yol ki doğru yoldu, Bugün bir günah oldu; Neylesem ben, neylesem? Gururumdu, şevkimdi, Bana dert oldu şimdi... Ah, nolaydı kaçaydım, Ah, varıp el açaydım, Şu boz dağdan ileri. Reinhard, okuduğu müddetçe kâğıdın hafif hafif titrediğini hissetmişti. Bitirince, Elisabeth, yavaşça sandalyesini geri çekti ve sessizce bahçeye indi. Annesi gözleriyle onu takip etmekteydi. Erich, arkasından gitmek istediyse de anne: "Elisabeth'in dışarda işi var." deyince bundan vazgeçti. Akşam, dışarda yavaş yavaş bahçe ve gölün üzerine çökmüştü. Pervaneler, çiçek kokularının daha kuvvetle hissedildiği açık kapılardan uçuşarak geçiyor, dereden kurbağa sesleri yükseliyor, pencerenin hemen altından ve bahçenin derinliklerinden bülbül şakımaları duyuluyordu. Ay, ışıklarını ağaçlar üzerine serpiyordu. Reinhard, Elisabeth'in yapraklar arasında kaybolduğu noktaya bir müddet daha baktı. Sonra kâğıtlarını topladı ve oradakileri selâmlayarak dışarı çıktı; göle doğru indi. Ormanlarda mutlak bir sükûnet hâsıl olmuş ve gölgeler tâ göle kadar uzanmıştı. Ay ışığı gölün ortasında gittikçe solgunlaşarak kayboluyordu. Ağaçlar arasında arasıra hafif bir hışırtı oluyordu; fakat bu rüzgâr değildi; bu, yaz gecelerine has bir nefes alıştı. Reinhard, mütemadiyen sahil boyunca ilerliyordu. Kıyıdan bir taş atımı kadar uzakta beyaz bir nilüferin yüzdüğünü gördü. Çiçeği daha yakından görmek arzusu bir anda benliğini sarmıştı. Elbiselerini çıkardı ve suya girdi. Göl sığdı, keskin su bitkileri ve sivri taşlar ayaklarına batıyor, fakat o hâlâ yüzülebilecek bir derinliğe kavuşamıyordu. Sonra birdenbire ayağının altında bir boşluk peyda oldu, sular onu ansızın örtüverdi. Tekrar su yüzüne çıkıp nefes alıncaya kadar bir müddet geçti. Kol ve bacak hareketleriyle, nereden suya girdiğini anlayıncaya kadar, bir zaman yüzdü. Bu arada tekrar nilüferi de gördü; çiçek, parlak ve iri yapraklar arasında durup duruyordu. Yavaş yavaş ona doğru yüzdü, her kol atışında sıçrayan damlalar ay ışığında parıl parıl parlıyordu. Sanki çiçekle aralarındaki mesafe hep aynı Kalıyormuş gibi çeldi ona. Arkasına baktı, sahil hep o belirsiz loşluk içindeydi. Gayreti elden bırakmayarak bütün kuvvetiyle aynı istikamette yüzdü. Nihayet çiçeğe o kadar yaklaştı ki, onun ay ışığında gümüş gibi parlayan yapraklarını iyice görebildi. Fakat aynı zamanda kendisini sanki bir ağa tutulmuş zannetti; tâ dipten yükselen kaygan bitki sapları, çıplak vücuduma sarılıyordu. Yabancısı olduğu su, simsiyah etrafını sarmıştı; birdenbire arkasında bir balığın sıçrayışını işitti; tanımadığı bu gölde kendini tehlikede hissetti. Vücuduna sarılmış bitkileri zorla kopararak, nefes nefese karaya doğru yüzmeye başladı. Sahile çıkıp tekrar göle bakınca nilüferin eskisi gibi yapayalnız siyah derinliklerin üzerinde yüzdüğünü gördü. Giyindi ve yavaş yavaş eve doğru yürüdü. Bahçeden salona girince, Erich ve anneyi ertesi gün başlayacak olan bir seyahatin hazırlıklarıyle meşgul buldu. Anne, onu görünce: "Geceleyin böyle geç vakitlere kadar nerelerdeydiniz?" diye sordu. O ise: "Ben mi? Gölde bir nilüfer vardı, onu yakından görmek istedim, ama başaramadım" diye cevap verdi. Erich, sordu: "Amma da anlaşılmaz adamsın; nilüferle ne işin vardı, Allah aşkına?" Reinhard: "Bir zamanlar onu tanırdım, fakat aradan o kadar çok zaman geçti ki..." dedi.

Elisabeth Ertesi gün öğleden sonra Reinhard ve Elisabeth, gölün karşı kıyısında gezmeye çıkmışlardı. Yol bazen bir çalılıktan geçiyor, bazen da göl seviyesinden oldukça yüksek kıyı boyunca devam ediyordu. Elisabeth, Erich ve annesinin ayrı bulunacakları müddet zarfında Reinhard'ı civarda gezdirmek vazifesini üzerine almıştı. Muhitin en güzel manzaralarım, bilhassa diğer kıyıdan çiftliğin nasıl göründüğünü ona gösterecekti. Bunun için durmadan dolaşıyorlardı. Sonunda Elisabeth yoruldu ve dalların gölgelediği bir yer bulup oturdu. Reinhard ise, bir ağaç gövdesine yaslanmış, onun karşısında duruyordu. Bir ara ormanın derinliklerinden bir guguğun ötüşünü işitti; bütün bu olanlar, vaktiyle bir defa daha aynı şekilde cereyan etmiş bir hâtıra halinde zihinde canlandı. Kadına garip bir gülümsemeyle baktı ve: "Yine çilek toplayalım mı?" diye sordu. "Şimdi çilek vakti değil ki..." "Fakat çilek mevsiminin gelmesine şurada ne kaldı ki?.." Elisabeth, bir şey söylemeden, hayır mânasında başını salladı, sonra ayağa kalktı ye her ikisi, gezintilerine devam ettiler. Yanyana yürüdükleri müddetçe erkek gözlerini kadından bir .türlü ayıramıyordu, zira yürüyüşü o kadar güzeldi ki, insanda, elbiseleri kendisini

bir kanat gibi taşıyormuş hissini uyandırıyordu. Delikanlı, gayri ihtiyarî, onu tam mânasiyle seyredebilmek için sık sık duraklıyordu. Böylece yabanî çalılarla örtülü geniş bir sahaya geldiler. Buradan köye kadar arazi düz bir şekilde uzanıyordu. Reinhard, eğilip yerdeki bitkilerden bir tutam kopardı. Tekrar doğrulduğu zaman yüzünde onu derinden saran bir ıstırabın ifadesi okunuyordu. "Bu çiçeği tanıyor musun?" diye sordu. Kadın, kendisine sual dolu bir bakış fırlatarak: "O mu? Bir Erika1... Bundan ormanda çok toplardım." dedi. Reinhard: "Evde eski bir defterim var, bir zamanlar buna bir sürü şarkı ve mısra karalamayı âdet edinmiştim. Fakat uzun zamandır mevzu bulamıyorum. Böyle bir Erika da işte o defterin arasında var, ama çoktan kurumuş. Vaktiyle onu bana kim vermişti biliyor musun?" Kadın, bir şey söylemeden, başıyle evet işareti yaptı, bu arada gözlerini kaldırmadan hep erkeğin elindeki çiçeğe bakıyordu. Bir müddet de böyle kaldılar. Kadın yukarı bakınca erkek, onun gözlerinde yaş tanelerinin birikmiş olduğunu gördü. "Elisabeth..." dedi. "Gençliğimiz o mavi dağların ardında kaldı. O günler nerede şimdi?..." [1] Erika: Süpürgeotugillerden bir çiçek.

Artık daha başka bir şey konuşmadılar. Yan yana, derin bir sessizlik içinde göle doğru indiler. Havada bir sıkıntı vardı; batıdan siyah bir bulut kümesi yükseliyordu. Elisabeth, adımlarını çabuklaştırarak: "Neredeyse fırtına çıkacak." dedi. Reinhard, bu sözü baş işaretiyle tasdik etti. Kıyıda bıraktıkları kayığa bir an önce ulaşmak için acele acele yürüdüler. Su üstünde ilerlerken Elisabeth elini kayığın kenarına dayamış duruyordu. Reinhard, hem kürek çekiyor hem de gözlerini ondan ayırmıyordu. Elisabeth ise gözlerini ondan kaçırarak hep uzaklara bakıyordu. Erkeğin bakışları hep kadının ellerine kayıyor ve bu eller, sahibinin yüzünde gizlenen ifadeyi açığa vuruyordu. Bunlar, muhtemelen, geceleri ıztırap dolu bir kalbin üzerinde kalan ve gizli bir acının izlerini taşıyan ellerdi, işte Reinhard, o güzel ellere bakarken hep bunlar düşünüyordu. Elisabeth, ellerinin seyredildiğini hissedince, onları kayığın kenarından yavaşça suya bıraktı. Çiftliğe döndükleri zaman kapının önünde bir bileyici arabasiyle karşılaştılar; siyah kıvırcık saçları yüzüne dökülmüş olan bir adam gayretle çarkı çeviriyor ve bu arada dişleri arasından bir çingene melodisi mırıldanıyordu. Arabayı çeken köpek, hâlâ soluyup duruyordu. Avluda yüz hatları şaşkınlık ifade eden pejmürde kıyafetli bir kız da vardı. Elisabeth'i görünce elini açıp bir şeyler istedi.

Reinhard, elini cebine attı, fakat Elisabeth, ondan daha çabuk davranıp kesesinde ne varsa dilenci kızın açık avucuna boşalttı. Sonra geri dönüp koşar adımlarla oradan uzaklaştı. Reinhard, onun hıçkıra hıçkıra merdivenleri çıktığını işitti. Elisabeth'in arkasından gitmek istediyse de bir an durdu ve merdivenlere kadar gelmişken oracıkta kaldı. Çingene kız, aldığı sadaka avucünda, olanlara lakayt bir ifade ile hâlâ avluda duruyordu. Reinhard: "Daha ne istiyorsun?" diye sordu. Kız, irkildi. "Bir şey istediğim yok" şeklinde cevap verdi ve sonra, başını ona doğru çevirerek, şaşkın gözlerle onu iyice bir süzdü ve yavaş yavaş kapıya doğru yürüdü. Reinhard, arkasından seslendiyse de, diğeri oralı olmadı; başı önünde kolları göğsü üzerinde çaprazlanmış bir vaziyette avludan geçip gitti. ölmeye gelince de, Yapayalnız ölürüm. O eski şarkı genç adamın kulağında çınladı. Bir an nefesi kesilir gibi oldu; kısa bir müddet daha olduğu yerde kaldıktan sonra dönüp odasına çıktı. Çalışmak için oturdu, fakat zihni karmakarışıktı. Kendisini bir saat kadar çalışmaya, zorladı, ama ne mümkün... Sonunda aşağıdaki oturma odasına indi. Orada kimsecikler yoktu, her köşede yalnız gurup vaktinin serinliği hâkimdi; Elisabeth'in dikiş masasında öğleden sonra boynuna bağladığı kırmızı kurdele duruyordu. Onu eline aldı, fakat duyduğu acı hisle tekrar yerine bıraktı. Huzursuzluk içinde çırpınıyordu, doğru göl kenarına gidip bağlı duran kayığı çözdü, karşıya geçip, Elisabeth'le az önce gezdikleri bütün yollarda tekrar yürüdü. Eve döndüğü zaman hava kararmıştı; avluda atları çayıra götürmek isteyen arabacı ile karşılaştı; yolcular biraz evvel dönmüşlerdi. Kapıdan girerken Erich'in bahçede bir aşağı bir yukarı gezindiğini gördü. Arkadaşının yanına gitmek istemedi; bir an durakladıktan sonra, merdivenleri sessizce çıkıp odasına girdi. Pencerenin yanındaki koltuğa oturdu ve aşağıda, porsuk ağacı dalları arasından öten bülbülü dinliyormuş gibi bir hal takındı; fakat aslında kalbinin çarpışından başka ses duyduğu yoktu. Artık alt kat tam bir sessizliğe bürünmüştü ve gece mütemadiyen ilerliyordu, ama o hiçbir şeyin farkında değildi. Saatlerce hep böyle oturdu. Nihayet ayağa kalkıp açık pencerenin kenarına ilişti. Gece yağan çiğ, yapraklardan damlıyordu, bülbül artık ötüşünü kesmişti. Gecenin derin maviliğini doğuda yavaş yavaş beliren solgun, sarı ışıklar kaplıyordu; serin bir rüzgâr çıkmış, Reinhard'ın ateşli alnını okşuyordu ; ilk tarla kuşu da yuvasından neşeyle dopdolu uçtu. Reinhard, ani bir kararla dönüp çalışma masasına gitti; bir kalem aradı ve bulunca da oturup beyaz bir kâğıda birkaç satır, karaladı. İşini bitirince şapkasını ve bastonunu aldı, yandığı kâğıdı aynı yerde bıraktı ve kapıyı yavaşça açarak alt katın koridoruna indi. Sabahın ilk aydınlığı her köşede iyiden iyiye belli oluyordu. Hasırın üzerine uzanmış uyuyan kediye eski alışkanlıkla elini uzattı ve kedi gerinerek döndü, sırtını kabartıp kendine uzanan bu ele dayandı. Bahçede ise serçeler, cıvıltılı konserlerine çoktan başlamışlar, gecenin geçtiğini her tarafa duyurmak istiyorlardı. Reinhard, bu esnada evde bir kapının açıldığını farketti: merdivenleri inen biri vardı ve başını kaldırıp bakınca karşısında Elisabeth'i buldu. Elisabetiı, elini onun koluna koydu, dudakları kıpırdadı, fakat hiç bir ses işitilmedi. Nihayet: "Demek bu, son gidişin olacak." diyebildi. "Bunu biliyorum,'' beni boşuna teselliye kalkışma; bir daha gelmeyeceksin, değil mi?" Reinhard: "Evet, dedi, asla." Elisabeth'in elleri yana sarktı, bir şey söyleyecek takati kalmamıştı. Erkek, koridordan geçerek kapıya doğru ilerledi ve bir kere daha dönüp ona baktı. O ise olduğu yerde hareketsiz kalmış, fersiz gözlerle genç adama bakıyordu. Reinhard, ona doğru bir adım atarak kollarını uzattı. Sonra kendini zorlayarak, geriye döndü ve çıkıp gitti. Dışarda, sabahın ilk ışıkları altında, tabiat bütün canlılığı ile inşam cezbediyor, örümcek ağlarına asılı kalan çiğ taneleri pırıl pırıl parlıyordu. Bir daha geri dönüp bakmadı; acele adımlarla yoluna devam etti; gitgide çiftlik, uzakların karanlığında kayboldu, önünde ise, alabildiğine geniş bir hayat uzanmaktaydı. İHTİYAR Artık ayın ışıkları pencereden çekilmiş ve tamamen karanlıkta kalmıştı; fakat ihtiyar hâlâ kenetlenmiş elleriyle koltuğunda oturuyor ve gözlerini yere dikmiş düşünüyordu. Odanın karanlığı onu yavaş yavaş bir göl manzarası halinde sarıyordu; karanlık dalgalar halinde, sular birbirini kovalayarak uzanıyor ve ihtiyar, bunların nerelere kadar uzandığını seçemiyordu. Gözlerinin önünde sadece geniş yapraklar arasında tek başına kalmış beyaz bir nilüferin hayali canlanıyordu. Odanın kapısı açıldı ve içeriye parlak bir ışık doldu, ihtiyar: "iyi ki, geldiniz, Brigitte" dedi, "lâmbayı masanın üzerine bırakın." Sonra koltuğunu masaya yaklaştırarak açık duran kitaplardan birini eline aldı ve bir zamanlar gençliğinin bütün kudretini harcadığı araştırmalarına dalıp gitti.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült