Hikaye

 

 

İlk Aşk

Vladimir Nabokov


Bu yüzyılın başlarında, Nevski Caddesi’ndeki bir yolculuk acentesi vitrinine meşe koymuştu. En ince ayrıntısına varıncaya değin gerçeğini andıran maket benim boyalı tekneden yapılmış oyuncak trenlerime taş çıkartıyordu. Ne yazık ki satılık değildi. Eğilip de bakınca içini kaplayan mavi döşeme, kompartıman duvarlarının maroken kaplaması, cilalı duvar bölmeleri, gömme aynaları, laleyi andıran okuma lambaları ve insanın aklını başından alan bir sürü ıvır zıvır görülebiliyordu. Pencerelerden biri enine boyuna geniş, yanındaki daha dardı; kimi tek kimi çift kanatlı, kimisin de buzlu camlar. Bir iki kompartımanın yatakları bile yapılmış, hazırdı.

Böyle uluslararası vagonlardan oluşan ve haftada yalnız iki sefer yapan o devrin anlı şanlı Kuzey Ekspres’

(I. Dünya Savaşı’ndan sonra o eski halini bir daha hiç tutturamadı) St. Petersburg’u Paris’e bağlıyordu. Bağlıyordu dememin bir nedeni var. Rusya’daki bol bolamat, keyif içindeki, bir doksanlık ray arası genişlikten Avrupa’nın bir yetmiş santimlik standardına, huş ağacı yakıttan da kömüre geçilen RusAlman sınırında yolcuların bir trenden, görünüşte ilkinin benzeri bir başkasına aktarma yapmaları gerekmese doğrudan bağlıyordu derdim.

Kafamın gerisinde bir yerlerde, son istasyonu Riviera ya da Biarritz olan, tıpkı bunun gibi, diyelim, hiç değilse beş Paris yolculuğunun anıları bir çorap söküğü gibi çözülebilir. Bu anlatacağım, 1909 yılındaydı. İki küçük kız kardeşimi bakıcılar ve teyzelerle evde bırakmıştık. Babam, öğretmenimizle paylaştığı kompartımanında, başında yolculuk şapkası ve ellerinde eldivenleriyle oturmuş kitap okuyordu. Erkek kardeşimle benim olan kompartımanla onlarınki arasında bir tuvalet vardı. Annemle hizmetçisininki de bizimkine bitişikti. Babamın uşağı (on yıl sonra, bisikletlerimizi ulusun kullanımına bırakmaktansa kendine alıkoyduğu için, işgüzar Bolşeviklerce vurulacak olan) Osip ise tek kalmış, yabancı birinin yanına düşmüştü.

O yıl nisan ayında, Peary Kutbu’na ulaşmıştı. Mayısta Şalyapin Paris’te bir konser vermişti. Haziran ayında geliştirilmiş biçimiyle yeni Zeplinlerin haberleriyle rahatı kaçan Birleşik Devletler Milli Savunma Bakanlığı, gazetecilere hava donanımlı bir deniz kuvvetleri tasarısını açıklamıştı. Temmuzda Bleriot Calais’den Dover’a (rotası şaşınca bir de ufak kavis çizerek) uçmuştu. Artık ağustosun son günleriydi. Kuzeybatı Rusya’nın köknarları ve bataklıkları yanı başımızdan hızla geçiyordu; ertesi gün de yerini Alman fundalıklarına ve seyrek çamlıklara bıraktı.

Açılır kapanır masada annemle duraçki denen bir kağıt oyunu oynuyorduk. Güpegündüz olmasına karşın kağıtlarımız, bir bardak ve başka bir düzlemle bavullardan birinin kilitleri camda yansıyordu. Kah ormandan, kah tarlalardan, birdenbire vadilerden, tek tük kulübecikler arasından yanıp sönerek geçen her direkle bu ete kemiğe bürünmemiş kumarbazlar dursuz duraksız yeni bir ele başlardı.

“Ne “budetli, ti ved’ustal” Yetmedi mi artık; daha yorulmadın mı?” diye sorardı annem, sonra da kağıtları ağır ağır karıştırırken düşüncelere dalar giderdi. Kompartımanın açık kapısından koridordaki pencere görünürdü. Telgraf telleri altı incecik kara teller iki direkte birbiri ardında şimşek gibi başlarına inse ve onları oyun kağıtlarıymış gibi dağıtsa bile, yukarı doğru uzayıp göğe yükselebilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı; ne var ki, tam da altısı birden acınası bir çalım ve zafer dolu bir savruluşla camın tepesine ulaşacak oluyorlardı ki özellikle tepelerine inen iblis bir tokat onları sindiriyor, ta başladıkları noktaya indiriyordu; her şeye sil baştan yeniden başlamaları gerekiyordu.

Böylesi yolculuklarda, tren hızını alıp da ağırbaşlı bir tempo tutturduğunda, diyelim büyükçe bir Alman kasabasından geçerken, evlerin, dükkan tabelalarının önünden nerdeyse değecek gibi yakın geçerken, heyecanım iki katma çıkar trenin uğradığı istasyonlarda bile duymadığım kadar artar, içim içime sığmaz olurdu. Bir kentin oyuncağı andıran tramvayları, ıhlamur ağaçları ve tuğladan örülmüş duvarlarıyla kompartımana girişini, aynalarda oynayışını ve koridor boyunca uzanan pencereleri baştan başa kapladığını görürdüm. İşin beni büyüleyen bir yanı trenle kentin böyle senli benli oluşuydu. Ötekine gelince, kendimi trenin yanı başından gelip geçenlerden biri yerine koyup tıpkı benim kafamdan geçtiği gibi onun da, uzun, romantik, kızıl kahve vagonlar birbiri ardından geçtikçe, vagonları bölen yarasa kanatları kadar kapkara körükleriyle, üstünde gün batımında bronz parlaklığıyla yanan metal harfleriyle, demir bir köprüden her günkü yolunu yapar gibi hiç oralı olmadan gelip geçen sonra da pencerelerinin hepsini baştanbaşa aleve keserek birden dönüp son evleri de ardında bırakan trenin aynı benim gibi onun da başını döndüreceğini kurmaktı kafamda.

Bu göz yanılgılarının da bir ters yanı yok değildi gerçi. Geniş pencereli yemek vagonu, el değmemiş madensuyu şişelerinden oluşan bir görünüm, üçgen katlanmış peçeteler, göstermelik çikolata paketleri Caillar, Kohler, vb. kağıtları ve yaldızlarının içinde tahta parçalarından başka bir şey yoktu sarsıla sarsıla uzayıp giden mavi geçitlerin ötesinde serin bir sığınağı andırıyordu; gelgelelim, yemek o bitirici darbeyi vuracak sonuncu çeşide vardığında, kompartıman, içindeki pusuda bekleşen garsonlar filan her şeyiyle birlikte dışardaki görünümle kaygısızca, gözünü budaktan sakınmadan savrula savrula bir kılıfa girer gibi kaplanır, öte yandan, dış dünya da kendi içinde karmaşık bir devinim dizgesinden geçer, gökyüzünde dümdüz beliren ay inatla insanın önündeki tabakla yarışa tutuşur, ötedeki düzlükler bir yelpaze gibi açılır, yanı başınızdaki ağaçlar gözle görülmeyen salıncaklarla tren yoluna doğru kolan vurur, koşut uzanıp giden iki ray birden birbiriyle birleşerek kendi canlarına kıyar, göz kırpıştıran bir çayırlık yükselir, yükselir, yükselir sonunda iş, bu karmakarışık hızların küçücük tanığının yemekte payına düşen “omelette auh confitures de fraise’i” midesinden boşaltmasına varırdı.

Yine de, Compaignie Internationale des WagonsLits et des Grands Express Europeens adlarının çağrıştırdığı o büyülü ortam ancak geceleri tam anlamıyla gerçekleşir doruğuna varırdı. Ranzada erkek kardeşimin (Uyuyor muydu? Acaba orada bir yerde miydi?) altındaki yatağımdan kompartımanın alaca karanlığına, çevremdekileri, bunların belli birtakım bölümlerini, her yana sezdirmeden kıpır kıpır oradan oraya giden ama hiçbir yere de varmayan gölge parçacıklarını seyrederdim. Ahşap bölmeler hafif hafif gıcırdar ve tıkırdardı. Tuvalete açılan kapının yanı başında askıdaki bir giyeceğin karaltısı ve daha yukarılarda bir yerlerde iki karpuzlu gece lambasının mavi püskülü bir o yana bir bu yana sallanırdı. Bu duraksayarak ilerleyen kıpırtıları, bir pelerine sarınmış sinsice yaklaşımı dışardaki, gecenin içindeki gözü kara koşuşturmayla bağdaştırmak çok güçtü. Oysa, gecenin yanı başımızdan anlaşılmaz, çözülmez bir biçimde ve kıvılcımlar saçarak geçip gittiğini biliyordum.

Uykumu getirmek için kendimi makinistin yerine koymak yeterdi. Her şeyi yoluna koyar koymaz damarlarıma uyuşuk bir keyif duygusu yayılıverirdi bölmelerinde, onlara sağladığım yolculuğun tadını çıkararak, sigaralarını tüttüren, bildik gülümsemelerle bakışıp birbirlerini başlarıyla onaylayan, tasasız uyuklayan yolcular; yemekli vagonda kafa çeken garsonlar, ahçılar ve kondüktörler (bunları da bir yerlere oturtmak zorundaydım); ve ben, koca makinist ise gözlüklerim gözümde pas bulanmışım, gözlerim uzaklardaki kapkara boşlukta parıldayan yakut ya da zümrütten bir noktaya takılıp gitmiş. Sonra da, uykumda, bunlarla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir şeyler görürdüm yuvarlanıp bir kuyruklu piyanonun altına kaçan bir cam misket ya da yan yatmış ve tekerlekleri yılmadan hala dönüp duran bir oyuncak lokomotif.

Trenin hızındaki bir değişiklik kimileyin uykumun akışını da duraksaktırdı. Işıklar usulca içeri sızar, her biri geçip giderken ne yapar eder hep aynı delik tırsığı bulur buluşturur, sonra parıl parıl bir ışıldak fırdolayı tüm gölgelerin ölçüsünü alırdı. Almasıyla da tren uzun uzadıya bir Westinghouse iç çekişiyle dururdu. Bir şey (Ertesi gün meğerse erkek kardeşimin tel çerçeveli gözlükleri olduğu anlaşılan bir şey), yukarıdan düşerdi, insan pencerenin gölgeliklerini tutan mandalı usulca kurtarıp storun ranzanın üst kenarı engelleyene değin, yalnızca camın yarısına kadar sıyrılıp açılması için çakallarla nevresimlerin bir bölümünü de sürükleyerek yatağın ayakucuna erişirken içi içine sığmazdı.

Jüpiter’in uyduları gibi; yapayalnız bir lambanın çevresinde uçuşan, solgun pervaneler. Bankın üstünde hışırdayan parçalanmış bir gazete. Trenin bir yerlerinden uzaktan u/ağa kulağa çalınan sesler, birinin keyifli öksürüğü. Peronun önüme düşen bölümünde özellikle dikkati çeken bir şey olmadığı halde kendiliğinden uzaklaşıp yitmeden gözlerimi oradan alamazdım.

Ertesi sabah görünen yatay, sütbeyazı bir sis kuşağıyla sarmalanmış bir hendeğin çevresindeki eğri büğrü söğütleriyle çamurlu tarlalar ya da uzaklarda bir sıra kavak trenin Belçika’dan geçmekte olduğunun belirtisiydi. öğleden sonra 4’te tren Paris’e varırdı, orada bir geceliğine durak verecek olsak bile, ertesi gün öğleyin Madrid’e giden ve yol üstünde bizi Ispanyol sınırına birkaç mil kala gece saat 10 sularında Biarritz’in La Negresse istasyonunda bırakacak olan Güney Ekspresi’ne binmeden, önce bir şey diyelim, küçük, pirinçten yapılmış, oldukça üstünkörü yaldız boyayla kaplanıvermiş bir Eiffel Kulesialmaya her seferinde vakit bulurdum. 

Biarritz o günlerde kendine özgü havasını daha yitirmemişti. Toslu böğürtlen çalılıkları ve otların bürüdüğü terrains a vendre bizim eve giden yolun iki yanında uzanıyordu. Carlton daha yeni yapılıyordu. Tuğgeneral Samual McCroskey’in Hotel du Palais’in kral dairesine yerleşmesi için daha 36 yıl geçecektir. Bu otel bir sarayın yerine yapılmış, 60’larda o inanılmaz el çabukluğuyla ünlü medyum Daniel Home’un çıplak ayağıyla (bir ruhun eliymiş gibi yaparak) Imparatoriçe Eugenie’nin iyi huylu, güven dolu yüzünü okşarken yakalandığı yerdir. Casino’nun yanı başındaki gezide, kömür karası kaşları ve boyalı gülücüğüyle geçkince bir çiçekçi kız, ortalarda dolaşırken karşısına çıkan birinin yakasındaki iliğe, göz açıp kapayana değin olanca çevikliğiyle, tombulca bir karanfili geçiriverirken, yakasına cilveyle çiçek takılan adam da yan gözle aşağı bakar, gıdığının sol yanından soylu bir tavırla kat kat oluşu iyice gözü alırdı.

Plage’ın gerisinde yol sınırı boyunca, öndeki kumlarda oynayan hasır şapkalı çocukların ana babaları için birtakım deniz iskemleleri ve tabureleri konulmuştu. Beni, düz çökmüş birinin unutturduğu bir tarağı bir büyüteçle tutuşturmaya çalışırken görebilirdiniz. Erkekler, bugünün gözüyle bakıldığında, yıkanırken gülünç biçimde çekmiş gibi görünecek beyaz pantolonlarını sergiliyor, hanımlar da özellikle o mevsim, yakaları ipek klapalı hafif ceketler giyiyor, kendileri kocaman, kenarları geniş şapkalar takıyorlardı, her yanı işli beyaz tülleri, önü beyaz farbelalı gömlekleri, bileklerinde farbelalar, şemsiyelerinde farbelalar vardı. Esinti dudaklarda tuz tadı bırakıyordu. Yolunu şaşırmış altın sarısı bir kelebek baş döndürücü bir hızla gelip bir nabız gibi atarak devinip duran plage’ı bir baştan bir başa geçti.

Cacahouetes, menekşe şekerlemeleri, nefes kesen bir yeşil renkte şamfıstıklı dondurma, ağız tadı için şekerler, kırmızı renkli bir fıçıdan çıkan koskoca, kupkuru, katır kutur eğri birtakım kozhelvamsı yiyecek adlarını haykıran satıcılar da olanca kargaşa ve gürültüye katkıda bulunuyorlardı. Sırtında ağır kutusuyla yükünün altında iki büklüm bir kozhelvası satıcısının kumda ayakları bata çıka ilerleyişi daha sonra eklenen görüntülerin silemediği bir açık seçiklikle hala gözümün önünde. Ona seslendiğimizde kutuyu bir kayış silkinişiyle omzundan atarak Pisa Kulesi biçiminde kumun üstüne güm diye oturtup yeniyle yüzünü siler, kutunun kapağındaki sayılarla bir tür çarkı çevirme, ibreyi ayarlama işine girişirdi. İbre vızıldar ve çark fır diye dönerdi. Şansın neyse kısmetine o büyüklük düşerdi. Parça büyüdükçe adama bir o kadar acırdım.

Denize girme işlemine gelince, bu da kumsalın bir başka yanında sürerdi. Yüzmeyi iş edinmiş, kara mayolarıyla bıçkın Basklılar, hanımlarla çocuklara dalgalar üstünde kayma dehşetini tattırmak için hazır bekliyorlardı. Bu baigneur insanı kavradığı gibi yaklaşan dalgaya sırtını verir, yükselen, dönen köpüklü yeşil sular ardından üstüne abanır ve ayaklarım yerden keserek haydi bakalım koca bir hamle ile seni yere sererken elinden tutardı. Böyle, bir düzineye varan düşüp kalkmadan sonra, baigneur bir fok gibi parıldayan ıslak gövdesiyle, elinden tuttuğu, soluk soluğa kalmış, titreşerek ağzından burnundan sular saçan yükünü, karaya, dümdüz uzanan kıyıya doğrultur; orada da çenesindeki ak düşmüş kıllarla anısı belleklerden silinmeyecek yaşlı bir kadın ipte asılı sürüyle bornozdan birini hemencecik seçiverirdi. Küçücük bir kabine sığınılır, bu kez de başka bir yardımcı, insanın üstünden, sırılsıklam olmuş ve içine dolan kumlardan ağırlaşmış mayoyu soyup çıkarıverirdi. Mayo pat diye yerdeki döşeme tahtalarına düşer ve insan hala titreşmekten kendini alamayarak yerdeki mayonun mavimsi seyrek çizgilerini çiğneyip kendini ondan kurtarırdı. Kabin çam kokardı. Hizmetimize bakan ve gözlerinin çevresinden ışın gibi yayılan kırışıklıkları olan adamcağız ayaklarımızı sokmamız için üstünden buhar tüten bir leğen su getirirdi. Ondan öğrendim Bask dilinde “kelebek” sözcüğünün misericoletea olduğunu en azından kulağımda böyle kalmış (Sözlüklerde bulduğum yedi sözcük arasında en yakını micheletea oldu). O gün bugün bunu belleğimin camdan bir gözesinde saklamışımdır.

Plage’ın daha koyu renk, daha ıslak yanında sular çekilince kale yapmak için en elverişli kumun bulunduğu yanda kendimi bir gün Colette adında bir küçük Fransız kızının yanı başında kumları kazarken buluverdim.

Kasımda on yaşında olacaktı, ben nisanda onumu doldurmuştum. Dikkatimiz, ince uzun parmaklı ayağının çıplak tabanıyla bastığı, menekşe rengi tırtıklı bir deniz kabuğuna yönelmişti. Hayır, İngiliz değildim. Keskin çizgili yüzünü basmış çiller sanki yeşilimsi gözlerini hareliyordu. Bugün oyun giysisi denilebilecek, kolları kıvrılmış mavi bir fanila ile mavi örgü bir şort vardı üstünde. Onu ilkin bir oğlan çocuk yerine koymuştum sonra da incecik bileğindeki bilezik ile gemici şapkasından kurtulup sarkan kahverengi burgu bukleleri karşısında şaşkınlığa uğramıştım.

Sonradan edinilmiş, özel öğretmen İngilizcesi ile Paris Fransızcası karışımı konuşmasıyla, kuş cıvıltısı gibi hızla şakıyordu. İki yıl önce, aynı plage’da bir Sırp doktorun tatlı, güneşte bronzlaşmış küçük kızına enikonu gönlümü bağlamıştım ama Colette’i tanıdığımda gerçek işte buydu, hemen anladım. Colette Biaıritz’de rastladığım öteki oyun arkadaşlarımdan öylesine apayrı görünüyordu ki bana. Nedense benden çok daha az mutlu olduğu ve daha az sevgi gördüğü izlenimini bıraktı üstümde. Narin, incecik tüylerin ürperdiği kolundaki bir morartı korkunç düşünceler uyandırdı kafamda. “Annem kadar acıtıyor çimdikleyince” diyordu yengeçten söz ederken. Anneme laf arasında birinin bir omuz silkişle söylerken duyduğuma göre “des bourgeois de Paris” olan ana babasından onu kurtarabilmek için bir sürü plan kuruyordum. Bunların ta Paris’ten buralara mavili sarılı limuzinleriyle geldiklerini (o günlerde pek gözde bir serüven sayılıyordu bu) amaColette’ köpeği ve özel öğretmeniyle sıradan bir yolcu treniyle yolladıklarını bildiğimden Colette’in düş kırıklığını kendimce yorumladım. Köpek, boynu çıngıraklı, hiç durmadan kuyruk sallayan dişi bir tilki teriyeriydi. Sırf aşka gelip Colette’in oyuncak kovasından diliyle tuzlu suları yalayıp yutardı. Kovanın üstündeki yelkenler, gün batımı, deniz feneri resmi hepsi aklımda da köpeğin adını bir türlü getiremiyorum, bu da fena halde huzurumu kaçırıyor. Biarritz’de geçirdiğimiz iki ay boyunca Colette’e olan tutkum az daha kelebeklere olan tutkumu geçiyordu. Annem babam onunkilerle tanışmaya pek hevesli olmadığından, onu yalnızca kumsalda görüyordum ama hiç aklımdan çıkmıyordu. Ağladığını anlarsam içimde öyle bir keder uyanıyordu ki gözlerime yaşlar doluyordu. Zarif boynunda ısırık izleri bırakan sivrisinekleri yok edemiyordum ama ona kabalık eden kızıl saçlı bir oğlanla çok başarılı bir yumruk kavgasına tutuşabilirdimyaptım zaten. Bana avuç dolusu, elinde ılınmış kıtır şekerler verirdi. Bir gün, ikimiz de eğilmiş bir deniz yıldızına bakarken Colette’in bukleleri kulağımı gıdıklıyordu, birden bana dönüp yanağımdan öpüverdi, içimi saran duygular öyle yoğundu ki aklıma ilk gelen “seni küçük maymun” demek oldu.

Bir altın liram vardı, kaçma giderlerimizi karşılayacağını varsayıyordum. Bilmem onu nereye götürmek istiyordum. Ispanya’ya mı? Amerika’ya mı? Peru’nun kuzeyindeki dağlara mı? Carmen’in operadaki aryasında dediği gibi, “Labas, labas, dans la montagne”. Bir garip geceyi, okyanusun hiç durmayan gümbürtüsüne kulak vererek ve kaçışımızı planlayarak gözlerim uyku tutmadan geçirdim. Okyanus sanki yükseliyor, kalkıyor karanlıkta el yordamıyla aranıyor sonra da olanca ağırlığıyla yüzükoyun yere kapanıyordu.

Asıl kaçışımızla ilgili söylenecek pek bir şey yok. Aklımda kalan bir iki imge parçacığı, ben bir kesekağıdına katlanabilen bir kelebek ağını tıkıştırırken onun da yelle bir kanadı çarpıp duran çadırın korunaklı yanında uslu uslu espadrillerini giyişi hala gözümün önünde. Bir de, ardımıza düşenleri atlatmaya çalışırken Casino yakınlarında (ama tümüyle sınırların dışında) zifiri karanlık bir sinemaya kapağı atmamız var. Oracıkta öylece oturup ara sıra Colette’in kucağında usulca tıngırdayan köpek aramızda, el ele tutuşup sinemada oynatılan kesik kesik, karlı görüntüsü olan ama son derece heyecanlı bir San Sebastian boğa güreşini seyredişimiz. Belleğimdeki son imge, özel öğretmenimin beni elimden tutup çekiştirmesi. Uzun bacaklarıyla adımlarını sanki kara haber veren bir çeviklikle atıyor, gergin cildinin altında kararlı acımasızca oynuyordu. Öteki eliyle tutmakta olduğu dokuz yaşındaki erkek kardeşim, gözündeki gözlüklerle eğiliyor bana minik bir baykuş gibi hayret dolu bir merakla bakmak için ikide bir kendini ileri atıp duruyordu.

Biarritz’den ayrılmadan edindiğim minik anmalıklar arasında en hoşlandığım ne kara bir taştan oyulmuş küçük boğa ne de uğuldayan deniz kabuğuydu; şimdi nerdeyse bir simge haline gelmiş bir şeydilületaşmdan bir kalemlik, süs olarak da üstünde kristalden minicik bir gözdeliği. tnsan tek gözünü kırpıp bunu öteki gözüne yaklaştırdığında ve kirpiklerinin titreşmesi de durunca, içerde bir tansık gibi koyun bir fotoğrafını, deniz feneriyle noktalanan bir dizi tepeyi görebiliyordu.

Şimdiyse nefis bir şey oluyor. Bu kalemlik ile gözdeliğindeki küçük dünyanın yeni baştan yaratılma işlemi belleğimi son bir çaba göstermeye itiyor. Colette’in köpeğinin adını aklıma getirmeye çabalıyorum ve tamam işte, evet, o uzak kumsallardan, geçmişin pırıl pırıl yanan akşam kumları üstünden her bir ayak izinin usul usul günbatımının sularıyla dolduğu o kumlardan yankılanarak ve titreyerek yaklaşıyor, yaklaşıyor: Floss, Floss, Floss!

Eve dönerken, yol üstünde Paris’e uğradığımızda Colette çoktan dönmüştü. Orada, soğuk mavi göğün altında bozumsu kahverengi bir parkta son kez gördüm onu (yanılmıyorsam öğretmenlerimiz ayarlamıştı bunu). Elinde bir çember ve onu sürecek bir değnek vardı. Üstü başı, her şeyiyle son derece düzgün, Parisli bir sonbahar tenue de ville pour fillettes havasında şıktı, öğretmeninin elinden aldığı bir ayrılık armağanını, yalnızca benim için alınmış olduğunu bildiğim bir kutu badem şekerlemesini, kardeşimin eline bırakıverdi; anında çekip gitti, ışıklar ve gölgelerin içinden parıldayan çemberine değneğiyle tık tık dokunarak benim yanı başında dikildiğim, kuru yaprak dolu bir havuzun etrafından dönüp uzaklaştı. Yapraklar belleğimde ayakkabılarıyla eldivenlerinin derisiyle birbirine karışıyor, giysilerindeki ufacık bir şey (belki İskoç şapkasındaki kurdele belki de çoraplarının deseni), hala aklımın bir köşesindedir, bana o zamanlar bir cam misketteki gökkuşağı sarmalını anımsatmıştı. Bir yandan çevremde çemberini çevire çevire gittikçe hızlanarak dönüp sonunda da birbirine kemerlenerek geçen alçacık kavisli parmaklıkların yanı başından çakıl taşlarıyla kaplı yola düşen uzamış gölgeler arasında yitip giderken sanki hala benimledir o yanardöner rengarenk serap, tam olarak nereye yerleştireceğimi bilemediğim o şey.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült